
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Babaya Mektup
Kendimi hem Kafka'nın günlüklerini karıştırıyormuş hem de kendi günlüğümün bir kısmını tekrar okuyormuş gibi hissettim. Böyle duygular herkes ile paylaşılmıyor, herkese ulaşmıyor. Böyle bir eser bıraktığı için ardında Kafka'nın cesaretine de hayran kaldım, her ne kadar ürkek ve çaresiz olduğunu düşünse de. Kendimden parçalar bulduğum, gerçekçi bir yapıt.
Baskı: Korku
Okuduğum Zweig kitapları içinde en beğendiğim Korku oldu. Irene'nin içinde bulunduğu hisleri öyle bir tasvir etmiş ki okurken yüreğim hopladı, onunla beraber tuhaf ve ürpertici bir pişmanlık ve ürkeklik içine girdim sanki. Kocasının bakış açısı, durumu ele alışı da inanılmaz dikkatimi çekti. Zaten kısacık bir kitap ve asıl olay ile başlıyor. Nasıl bittiğini bile anlamıyorsunuz.
Baskı: Kardeşimin Hikayesi
Okuduğum ilk Livaneli kitabıydı, çok daha iyi kitaplarının olduğu söyleniyor. Eğer bu kitabının üstüne çıkmışsa yazar, okumaya kesinlikle devam edeceğim demektir. Akıcı diliyle, içine çeken hikayesiyle, Ahmet ve Mehmet'in başından geçenlerin - özellikle sonlara doğru - yarattığı şokla zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadan kitabı bitirivermişim ve de o kadar etkileyiciydi ki kitabı bitirdikten sonra içinde bulunduğum anlatılmaz hisler ile başım döndü, sersemledim.
Baskı: Grey
Christian'ın bakış açısını az çok ilk kitapta anlamıştık zaten. Ne gerek var şimdi böyle bir şeye? Para kazanmak için uzatılmış bana kalırsa.
Baskı: Ateş (The Rapheim #4)
Bir serinin daha sonuna geldim. İlk iki kitabı ve son iki kitabı arasında dağlar kadar fark vardı. O kadar fazla soru işareti ve gizem vardı ki ister istemez ''ya beklentilerimi karşılamazsa alacağım cevaplar?'' diye kendime sordum ama final kitabında her şey çok güzel toparlandı bana kalırsa. Öyle aman aman bir seri değildi ama son iki kitaptaki gerek savaş sahneleri olsun, gerek karakterlerin birbirlerine bağlarının yansıtılması olsun, tatmin ediciydi. Yazarın açık kapı bırakmış olması devamı gelir mi diye de düşündürttü. Bence tadında bırakmak gerek. (Onca şeyden sonra Rafa'ya hala ısınamadım. :D )
Baskı: Işıltı (Refaim, #3)
İlk iki kitaptan bin kat daha iyiydi, orası açık. (Belki Rafa başlarda olmadığı içindir. Evet ısınamadım bir türlü ne yapalım?) Ben hâlâ Daniel'a haksızlık yapıldığını düşünüyorum ve geçmişte neler olduğunu 3 kitaptan sonra öğreneceğiz sonunda. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu hepsi. Artık sorular cevap bulacak.
Baskı: Sis (Refaim, #2)
Bu seriye karşı bir türlü ısınamadım. Rafa'yı sevemedim. Ana karakterlerden birine karşı iyi hisleriniz olmayınca okuması da zor oluyor. Ayrıca cidden kitapta ordan oraya gidip durdular. SPOILER Tek buldukları Jude oldu. Bir sürü soru var, aksiyon pek yoktu, olduğu sahneleri de özümseyemedim, heyecanlanamadım. SPOILER Kendimi kaptıramadım. Okuması çok basit bir kitap ama ne bir şey öğrendik ne de karakter gelişimi gördük. Ayrıca Gabe her an ''sadece 10 gün önce öğrendim.'' demek zorunda mı? Bu zaman hiç geçmiyor herhalde ya da kızın zaman kavramı karıştı. Tek sevdiğim karakter Daniel oldu, o da nefret edilen bir tip ama tek yaptığı inandığına sahip çıkmak ve izinden gitmek. Rafa'ya neden Daniel'dan nefret ediyorsun diyorlar, ''çünkü öyle'' diyor??? Hiç de yüzden fazla yıl yaşamış gibi değiller... Çok boş geldi kısacası. Umarım 3. kitapta istediklerime ulaşırım.
Baskı: Gölgeler (Refaim, #1)
O kadar melekli, iblisli, avcılı kitap okuduktan sonra bu kitap da alışılmış ve sade geldi başlarda. İlk 150 sayfasını yavaş yavaş okuyup sonradan tempo kazanması ile geri kalanı bir günde bitirdim. Nedenini bilmiyorum ama Daniel'a karşı bir sempati hissettim, Rafael'den çok ve Jason'ı da sevdim, her ne kadar temkinli yaklaşıp onca zaman tek kelime etmemiş olsa bile. Hala bir çok soru işareti var, diğer kitabın daha akıcı ve olaylı olmasını bekliyorum.
Baskı: Uğultulu Tepeler
Hastalıklı bir tutkuyu ilk defa bu kadar detaylı bir şekilde okuyorum. Heathcliff'in önce aşka sonra intikam, öfke ve nefrete karşı duyduğu derin tutku yüzünden tüm kitap boyunca herkes acı çekti, herkes hastalıklardan yataklarda süründü. Hatta kitap bitince kendimi, ağır gelen tüm o yoğun duygular yüzünden fiziksel olarak kötü hissettim bile diyebilirim. Heathcliff iki aileyi de mahvetmek istedi ama yine bir yerden kıvılcım yakalayan Cathy ve Hareton ile sadece intikamın değil aynı zamanda umudun da hikayesi bana kalırsa bu. Hele ki Heathcliff'in sonlara doğru içinde bulunduğu ruh hali beni fena etkiledi. ''Ne bitmek bilmez bir savaşmış bu. Bitse de kurtulsam!''
Baskı: Olağanüstü Bir Gece
Kısacık bir kitap, çok çabuk bitiyor. Okuduktan sonra oturup "Ben de yaşadığım her anı böyle anlamlandırabilsem, hislerimin farkına varabilirsem keşke" diye düşündüm. Karakterimizin yaptığı da tam olarak bu, hissizlik içinde geçirdiği burjuva günlerinin birinde hırsızlık yaparak bir şeylerin farkına varmak için çırpınıyor ve bu ona bir amaç veriyor. Bulmaya çalışıyor. O çalıştıkça ben de okurken onunla heyecanlandım. Yarışta karşılaştığı kadınla arasındaki geçen hisler o kadar gerçekçiydi ki, insan doğasını, zihnini çırılçıplak bir şekilde ortaya dökmüş Zweig.
Baskı: Sen Gittiğinden Beri
Pek yüksek bir beklenti ile başlamadım kitaba, hatta biraz önyargı ile başladım diyebilirim. Fakat okudukça daha da sevdim. Kesinlikle beni yanılttı. Hem çok akıcıydı, hem çok eğlenceliydi hem de çok hüzünlüydü. Okurken güldürdü, eğlendirdi, ağlattı. Martha, Rob ve Jesse karakterlerine hayran kaldım. Çok komiklerdi ve tabi Ciaran'ın babası da tuhaftı ama onu da sevdim. Ana karakterin kendisini uzaklaştırması çok normaldi ama Ciaran'ın o kadınlara değer vermeyen, kasıntı aptal karakterlerden biri olacağını düşünmüştüm. Tam anlamıyla yanıldım. Gerçek hislerinin peşinden gitmesi ve Holly'den vazgeçmemesiyle gönlümü fethetti. Cora'nın Holly ile yaptığı konuşmada ve bir çok yerde gözyaşı döktüm. Kısacası duygu seline kapılarak bir çırpıda okudum tüm kitabı. Kesinlikle tavsiye ediyorum tüm kalbimle. 😬
Baskı: Adı Aşk Olmalı
Bu tarz kitapların hızlı okunması gerekiyor, sayfaları da az ama sürekli sıkıldığımı hissettim. Tempo hep düşüktü. Aşktan çok tutku vardı bence. Orta dereceli bir kitap.
Baskı: Siyah Kadife
Şimdiye kadar okuduğum en iyi Rita Hunter kitabıydı. Tam anlamıyla bitmesin istedim, daha fazla Marcus ve Emily okumak istedim. Hatta Sophia'nın hikayesinin de biraz daha uzamasını diledim. Hangi ara başladım ne zaman bitti bilmiyorum bile. Karakterler, kurgu, yazarın dili, her şey müthişti. Kalbim ordan oraya savruldu sanki. Gram tereddüt etmeden okumanızı tavsiye ediyorum.
Baskı: Ve Dağlar Yankılandı
Hosseini'nin diline özgü su gibi akıcı olan bir şey var. Bin Muhteşem Güneş ve Uçurtma Avcısı'na kıyasla daha az beğendim, biraz daha fazla sıkıldım ama kesinlikle okuduğuma değdi, yine sonda fark etmeden gözyaşlarım akıvermiş, yine kaybedilen onca an, yaşamın zorluğu, çekilen onca acı içimi dağlayıvermiş. İşte kitabın son kelimesini okuduktan sonra hep bu hisle kalıyorum. Kronolojik bir sırayla okusaydım belki bu kadar etkilenmezdim. Olayların iç içe geçmesi güzeldi, öyküsü paylaşılan her karakterin önemi de Abdullah ve Peri açısından önemli, onlar fark etmeseler bile. Abdullah'ın babasının başta anlattığı öykü Abdullah'ın hayatını öyle güzel bir dille özetlemiş ki, düşündüğüm zaman duygulanıyorum. Yine de bazı karakterleri bu kadar detaylı işlenmesinin bir süre sonra gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Baskı: Ölmek İçin On Üç Sebep
Bu kitap için ölüme özendiriyor diyenlere şaşkınlık içinde bakıyorum. Belki de ölmek isteyen insanlara nasıl davranılması gerektiğini, bir şeylerin ters gittiğini anladığınızda yardım eli uzatmanızın, en ufak bir tepkinizin neleri değiştirebileceğini öğrenebilirdiniz, intihar etmiş karakteri suçlayanlar bile görüyorum. Bir filme sadece bakmak, onu anladığınız anlamına gelmiyor. Bir kitabı okumak, hem de belki anlarsınız diye mental sıkıntıları konu alan bir kitabı okumak da onu anladığınız anlamına gelmiyor belli ki. Tıpkı hikayedeki kar topu gibi, hayatınızda belki de başınıza hiç böyle bir şey gelmeyecek ama en azından o kızın acısını hissedebilirdiniz, hissetmeseniz bile anlardınız. Neden bu kadar hayal kırıklığı içindeyim bilmiyorum. Clay dinlerken ben de istedim, yardım etmek, destek olmak istedim. ''Dikkat çekmek için yaptı ve aş bunu'' cümlelerinin ne kadar tehlikeli olduğunu okuduktan sonra yorumlarda bile nedensizce öldü diyebilen duygu yoksullarına da yardım etmek isterdim. Ne kadar ciddi ve acı verici olduğunu anlayamamış insanlara belki de ders niteliğinde olmalıydı bu kitap ama görüyoruz ki, hiçbir şey olmayacak, hiç kimse hiçbir zaman anlamayacak.
Baskı: Ateş ve Buz
Çok kötüydü. Diyaloglar kopuk ve zorlamaydı. İnanılmaz klişe, sığ ve kesinlikle hiçbir derinliğe sahip olmayan sıkıcı karakter ve konu. ''Bak biz başka kitaplardan esinlenilmiş, sahte, hiçbir şekilde gerçekçi olmayan, boş karakterleriz.'' diye bas bas bağırıyorlardı. Kendilerinden tiksindirdiler nerdeyse. Yarım bırakmamak için ''belki'' deyip durdum, ''belki iyi bir hal alır.'' ama olmadı ve kitapları yarım bırakmayı sevmeyen ben, bırakmak zorunda kaldım. Her sayfa seviştiler, tanışmadan önce sevişilmez diye düşünmüş olsa gerek yazar, ilk beş sayfada sevişmediler. Kadınlara bakış şekilleri, küçük düşürmeleri ve aşağılamaları, her şeye ''tahrik edici, seksi'' demelerinden iğrendim. Kadınların da ''sen bir pisliksin, bana demediğin kalmadı, kişiliğime karşı her türlü hakareti ettin ama çok yakışıklısın, istemiyorum ama hadi sevişelim.'' tutumları midemi bulandırdı. Büyük patronlar, herkesle sevişmeyen masum bakireler ve aralarında geçen saçma sapan diyaloglar. Anlıyoruz ki yazar olmak kalem tutmakla olmuyor, istedikleri kadar para kazansınlar, hitap ettikleri kitlelere bir şey vermeyen yazarlar yok olup giderler. Kafa dağıtmak için bile okunacak bir kitap değildi. İstediğin kadar +18 ibaresi koy, bu kitapları okuyan küçük çocuklara üzülüyorum. Bu kadar ağır eleştirmem de artık sıkılmış olmamdandır. Şahsen bıktım. Alt tarafı bir kitap diye düşünenler olur belki, hayır alt tarafı bir kitap değil. Hayallerine ulaşmak için çabalayan insanlar hak ettiklerini alamazken, bunlara kitap bile demek istemiyorum. Hatta, durun size üşenmeden o üzücü diyaloglardan birini yazayım. ''Neden önünüze bakmadan yürüdüğünüzü sorabilir miyim?'' ''Pardon?'' ''Dikkatsiz olduğunuz kadar anlama özürlüsünüz de.'' Ne diyordu bu dingil? ''Siz de fazlasıyla terbiyesizsiniz.'' ''Özür dileyeceğiniz yerde bana hakaret edecek cesareti nerden buluyorsunuz?'' ''Ben mi özür dileyeceğim? Memnuniyetsizliğinizi dile getireceğinize bıraksanız da düşseydim.'' ''Keşke bıraksaydım! Bu sayede çeneniz kapalı kalmış olurdu.'' Şimdi, tam olarak ''BU NE?'' Okumayın, zaman ve paranıza yazık!
Baskı: Deli Kadın Hikayeleri
Keşke kimse böyle bir kitap yazmak zorunda kalmasaydı ama ''Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm.''
Baskı: Biz Hayvanlar
Son zamanlarda okuduğum tuhaf kitaplardan biriydi. En başta sıkıcı buldum ama devam ettikçe tüm o psikolojinin içine giriyorsun 3 kardeş, anne ve baba ile. Herkesin hoşlanmayacağı bir kitap olduğu kesin. Bir Otomatik Portakal ya da Sineklerin Tanrısı da değil ama kısa kısa parçaları birleştirdiğin zaman ortaya rahatsız edici hisler çıkıyor ki bu, benim fikrime göre bu türde kitap okurken insanlara en çok gereken unsur. İrkilmek ve kendini tanımak, insan psikolojisinin içine dalmak. Çocukluktan itibaren insanın nasıl şekillendiğini ve çocukların da nasıl insanın hamı olduklarını keşfetmek. Okuyunca bana ne kadar farklı gelse de, içimizde böyle insanlar olduğunu biliyorum. Her insanın çevresi dolayısıyla ya da ailesinden ötürü biraz biraz o çocuklardan parçalar taşıdığına eminim hatta. Bazen böyle kitaplar da gerekiyor insana belki değişmek, belki eğitmek, belki farkına varmak, belki de en küçüğün nerdeyse tüm kitabı Biz diye anlatırken sonlara doğru neden Ben'e döndüğünü kavramak, belki de daha anlayışlı olabilmek için.
Baskı: Simyacı
İçinde güzel nasihatler bulunan, okurken bir şeyler katabilecek bir kitap ama eğer anlatılanları zaten biliyorsanız, süslü püslü sözlerle donatılmış, aynı kapıya varan farklı tavsiyeler okumuş gibi hissediyorsunuz. Kişişel gelişim kitabı gibiydi açıkçası. Beklentimin inanılmaz derecede altında kaldı. Bu kadar şişirilmiş bir popülariteyi hak ediyor mu işte orada durup bir düşünmek gerek.
Baskı: Muhteşem Gatsby
Orijinalini okumadan bile çevirilerde sıkıntı olduğunu söyleyebilirim, herkesin kendine has bir tarzı, çevirme yöntemi olsa da, bana göre, öncelik okuyucuya, yazara saygı duyarak onun anlatmak istediğini doğru aktarabilmektir. Kitaba gelecek olursak, beklentimin çok altında kaldı. İdare ederdi de demek istemiyorum çünkü bazı yerlerde akıp gitti, beni içine çekti. Özellikle de Gatsby'nin hikayesi çok acıklıydı. Herkesten habersiz, kurduğu hayallerin içinde, geçmişi geri getirebilmek adına inşa ettiği sahte dünya ve sonlara doğru gerçekleşen trajik olaylardan etkilenmedim desem kocaman bir yalan olur. Çarpık ilişkilerde de sinirim bozulmadı değil. Fitzgerald'ın kitabı kısa tutması verdiği en mantıklı karar olmuş, tadında bitti. Son olarak bu cümleyi benden sık duyamazlar ama hakkını vererek söylemek istiyorum ki, filmi kitaptan daha iyiydi.
Baskı: Katiller Çetesi Lydia #7
TAM ANLAMIYLA KAFAYI YEDİM. REDMERSKI KADAR İNSAN AKLIYLA ALAY EDEN BAŞKA BİR YAZAR GÖRMEDİM. DİĞER KİTABI BEKLEMEK ZORUNDA KALMAKTAN NEFRET EDİYORUM. Fredrik okumak istiyorum. Niklas'a ne oldu? Izabel sen naptın öyle? Victor ne oluyor? Kafayı yemek üzereyim. Cidden kitapta en normali -normal kelimesinin anlamını biraz değiştiriyor olsa da- Nora. Yazarın üzerine uçup ''YAZ YAZ YAZ YAZ'' diye bağırmak istiyorum. Ve FREDRIK okumak istediğimi de söylemiş miydim? Bir şeyler tahmin ediyorum ama emin de olamıyorum. İNANILMAZDI.
Baskı: On Küçük Zenci
Bir arkadaşım küçükken okuduğunda çok beğendiğini söylediği için, zaten geç kaldığım düşüncesine kapılarak daha da arayı açmak istemedim ve Christie'nin en ünlü kitabı olan On Küçük Zenci'yi bir solukta okudum. Kitap 1939 yılında yazılmış ve neredeyse okuyan herkes çok iyi olduğunu, katilin hiç tahmin edilmediğini ya da buna benzer şeyleri yazmış. Christie kitapta sadece olayların üzerinde durmuş. Bir katil. Öldürmesinin nedeni de, okuyan herkesin kolaylıkla bulabileceği bir neden olan, kurbanların geçmişlerinde dolaylı ya da kasten işledikleri suçlar. İçlerinden birinin katil olduğu da bariz. ''Who done it'' temasının her kitabın ana öğesi olduğuna da okumuştum. Büyük puntolarla ve kısa sayfalarda yazılabilecek en gerilim dolu hikayeyi yazmış gerçekten fakat ben adadaki insanları daha iyi tanıyabilme isteği içindeydim okurken. Kitapları filmlerden ayıran bu değil midir? Yazarın betimlemeleri, insanların kafalarında canlandırdıkları tasvirler ve o tasvirlere bağlı okurken yaşanılan o ''gerçeklik'' hissi. Bunun eksikliğini hissettim. Aynı zamanda, sonunun da çok tatmin edici olmadığını düşünüyorum. Çok daha şaşırtıcı ve gerilim yüklü kitaplar okuduğum için olabilir, beklentim yorumlar yüzünden çok yükselmiş olabilir. Belki de biraz daha küçük yaşlarda okumam gerekiyordu. Bütün bunlara rağmen, yazıldığı yılı da göz önüne alarak, kitabın bir çırpıda bittiğini ve özellikle herkes birbirini suçlarken ve birbirine katil gözüyle bakarken ''Kim bu katil ya?'' dedirttiğini söyleyebilirim.
Baskı: Melekler Zamanı
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve kesinlikle son olmayacak. Kendime iyi bu kitapla başlamışım diyorum çünkü içinde, yaşadığımız ülkenin gerçek acıları barınıyor. Sıradan bir aşk öyküsü değildi. Zaten Barlas sıradan biri değildi. Paramparça olmuş bir çocuktu. Onun hüznünü yüreğimin en derinlerinde hissettim. Kaybettiklerini ve bulduklarını okurken içim cız etti bin kere. Kendini bir türlü anlatamayışı kalbimi burktu, bana dert oldu. Ülkede hala böyle insanlar olduğunu bilmek okuduklarımı daha da gerçekçi kılıyor. Biz de Yusuf olabilirdik, onun gibi doğabilirdik. Bu onun seçtiği bir şey değildi, onun suçu değildi. Çok etkilendim, gözyaşı döktüm. Bir solukta okudum gerçekten. İyi ki okumuşum.