
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Devrimin Kızı (The Book of Ivy #2)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2016/01/kitap-yorumu-devrimin-kz-amy-engel-book.html Devrimin Kızı, ilk kitabın (Kurucunun Kızı) o, "Anaa, kitap bitti mi, hani devamı nerede?"lik sonundan sonra güzel bir giriş yaptı. Aralarında hiçbir kopukluk yoktu. Hatta ilk kitabı okumayanlar hiç ara vermeden ikinciye başlayabilirler diye düşünüyorum. Bundan sonra ilk kitaptan spoiler vernek zorundayım çünkü ikinci kitaptaki olayları anlatmamın başka bir imkanı yok. Okuyanların bildiği üzere ilk kitabın sonunda Ivy çitin dışına atılmıştı. Devrimin Kızı'nda Ivy'nin çitin dışına atıldıktan sonra yaşadıklarını okuyoruz. Hayatta kalma mücadelesine, dışarıda yaşayabilmek için adım adım yeni birine dönüşmesine şahit oluyoruz. Ivy, başlarda o kadar kırgın, kızgın ve yalnız ki... Her cümlesinde sizin de içiniz acıyor, hissettiklerini aynen hissediyorsunuz. Saldırıya uğruyor, bir çakalla boğuşuyor, o yaralı haliyle günlerce tek başına yürüyor. Hayat bu ya... Tam kendine bir yuva bulup, düzen kurmuşken öyle bir sürprizle karşılaşıyor ki... Bütün düzeni, içinde iyileştirdiği her şey tepetaklak oluyor. Kendine yeniden hissetme izni vermemek için direndikçe sürekli kendinden bir şeyler eksiliyor ve sonunda dayanamayarak her şeyi koyveriyor. Ivy kendini bırakana kadar ki sayfalar bir türlü bitmek bilmedi... İki kitap boyunca kıza gıcık olduğum tek bölüm orası sanırım. :D Sonunda Ivy'den çok ben rahatladım. Westfall'da yaşanan olaylar az çok beklediğim gibiydi ama yine de şaşırmadan edemedim. Kitabın o bölümünde dışarının Ivy'i nasıl değiştirdiğini daha iyi anlıyoruz. Bence eski Ivy olsa orada yaptıklarının yarısını bile yapamazdı. Ve ablası... Abla bu sonuçta... İlk kitaptaki haline rağmen daha farklı şeyler beklerdim. Aslında burayla alakalı söylemek istediğim çok şey var ama fazla spoiler vermiş olurum o yüzden hiç girmeyeceğim. Son olarak ben Amy'nin dilini çok seviyorum. Yani evet kitaplar çok kısa ama o kadar yoğun yazıyor ki... 250 sayfada bile okuru tatmin edebiliyor. Seri üçleme diye biliyordum ama kitap sanki sonmuş gibi bitti. Devamı olacaksa, neler yaşanacak çok merak ediyorum. Kitabın başındaki Övgüler bölümünde yazanlara göre devamı var ama bakalım. :D Ayrıca unutmadan çevirmen değişmesine rağmen çeviri gayet güzeldi. Ben öyle belirgin bir kusur göremedim. Aslı Tümerkan'ın ellerine sağlık diyorum. Özetle, ilk kitaba gayet yakışır bir devam kitabıydı. Okuyun, okutturun efenim!
Baskı: Sen
Dün gece beni dörde kadar uyutmayan çok sevgili Demir Mızrak'ın önünde saygıyla eğiliyorum. Adam da, Süheyla'da delinin tekiydi ve ben tam manasıyla ikiliye bayıldım! Selvi ablayı, kalemini zaten çok seviyorum ama bu daha bir başkaydı. Hele o son sayfa... Adam neden bebeğimiz buruşuk dedi ya, var mı ötesi? :D
Baskı: Zor Kadın
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/09/kitap-yorumu-zor-kadn-fatih-murat-arsal.html Zor Kadın, okumadığım iki FMA kitabından biriydi. Önce İki Renk Aşk'ı okumayı düşünüyordum ama sonra daha önce çıktı diye Ecrin ve Ateş'e başladım. Başlamaz olaydım. -,- Fatih hocayı, okurlarına karşı ilgisini, yaklaşımını ve yazdıklarını çok seviyorum ama bu kitaba bir türlü ısınamadım. Çok denedim ama olmadı... Fazla duygusuz, fazla kabaydı. Şimdi diyeceksiniz belki "Adamın yazım tarzı bu, o kadar kitabını okumuşsun şimdi mi rahatsız etti seni," diye ama diğer erkek karakterler böyle değildi. Tahir, Tamer, Doğan, Akın, Selim, Yavuz... Sevdikleri, değer verdikleri, yumuşak davrandıkları birileri vardı en azından. Ateş ise tam bir yontulmamış odundu. Kısaca konudan bahsedeyim... Kızımız Ecrin, babasını kaybettikten sonra ondan kalan kreşi ayakta tutmaya çalışan dünya güzeli, her şeye rağmen hayat dolu, hazırcevap bir kadın. Fakat kreşin ve babasının birikmiş o kadar çok borcu var ki, bir türlü işin içinden çıkamıyor ve son çare olarak kreşi elden çıkarmak durumunda kalıyor. Yakın zamanlarda Ateş'in şirketi de kreşin bulunduğu bölgede yeni bir projeye başlıyor. Orada bulanan ev ve iş yerlerini satın alarak AVM vb. şeyler yapıyorlar. Kreş ile ilgili görüşmesi için avukatını yollayan Ateş, Ecrin istediği fiyat konusunda diretince görüşmeye kendisi geliyor. İstediği şeyden asla ödün vermeyen, iş hayatında kararlığı ve acımasızlığı ile tanınan Ateş, genç kadını görür görmez garip bir şekilde ondan etkileniyor. Kendisini bile şaşırtan bir şey yaparak onunla birlikte olması karşılığında bütün borçlarını ödemeyi teklif ediyor. Bütün çaresizliğine rağmen inadından ve gururundan vazgeçmeyen Ecrin'in Ateş ile olan macerası böylece başlamış oluyor. Yukarıda da dediğim gibi kitaba çok ısınamadım çünkü Ateş'i bir türlü sevemedim. Daha farklı, daha sertti. Bütün kitap boyunca içimdeki feministi deli etti. Hangi koşullarda olursa olsun hiçbir erkek, hiçbir kadına o şekilde davranamaz. Davranmamalı. Ecrin'e de bazen çok kızdım ama genel olarak sevdiğim bir karakter oldu. Ateş'e verdiği cevaplar, aralarındaki tatlı atışmalar güzeldi. Karakterleri bir kenara bırakıp kitabı anlattığı dünyayla, yazarıyla değerlendirirsem klasik bir FMA kurgusuydu. Fatih hocanın kalemini, yazdıklarını seven herkes okuyabilir hatta okuduktan sonra Ateş'i severse, kitabı çok beğenebilir bile. :D Naçizane tavsiyem, daha önce FMA okumadıysanız bu kitapla başlamayın. Hatta benim gibi en son okuyun. Diğer kitaplar ve karakterler, bu kitaba göre çok daha sevilebilir nitelikteler. :')
Baskı: Marslı
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/09/kitap-yorumu-marsl-andy-weir.html Nasıl bir yorum yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok. Çünkü daha önce hiç bilim kurgu kitabı okumamıştım. Diğer insanlar ne düşünüyor diye bakmak için Goodreads - Vikitap yorumlarına baktım ve kitaba bayılanlar kadar hiç beğenmeyenlerin de olduğu gördüm. Bu türle yeni tanıştığımdan, karşılaştıracak bir şeyim olmadığından mı bilmiyorum ama ben çok beğendim. Hatta bayıldım! NASA tarafından, Mars'a ilk kez insanlı uzay aracı göndererek daha çok bilgi edinmek için Ares isimli bir program başlatılıyor. İlk iki ekip görevini başarıyla tamamlayarak Dünya'ya dönüyor ve sıra Ares 3'e geliyor. Altı kişilik mürettebat Mars'a sağ salim varıyor ama görevlerinin altıncı gününde çıkan kum fırtınası yüzünden her şey iptal ediliyor. Bütün ekip dünyaya geri dönmek için uzay aracına gidecekken, fırtına yüzünden kopan iletişim çanağı Mark Watney'e çarpıyor ve onu diğerlerinden ayırıyor. Yeterli yiyeceği ve iletişim sistemi olmadan yaralı bir şekilde Mars'ta tek başına kalan Mark'ın macerası da böylece başlamış oluyor. Andy Weir'ın kalemini çok sevdim. Mizahi ve hafif -yaa ne demezsin dediğinizi duyar gibiyim :P- argoya kaçan anlatımı sayesinde o kadar bilimsel cümleye rağmen beni hiç sıkmadı. Okurken insanları en çok rahatsız eden şey yazarın sürekli bilimsel terimler kullanması olmuş. Onların aksine ben kitabın bu yönünü çok sevdim. Yani evet bazı yerlerde "Ne diyorsun sen allasen?" diye düşündüm ama genel olarak o kısımlar eğlenceliydi. :D Bence kitabın tek sorunu Mark'ın duygularına çok az yer verilmiş olmasıydı. Çok zeki, çok azimli, kendine güveni tam bir karakter yaratılmış ve sadece bu yönleri üzerinde durulmuştu. Okurken Mars'ta tek başına kalmış bir adamın çaresizliğini, sürekli bir şeyler berbat olduğunda yaşadığı korkuyu ya da işine yarayacak, hayatta kalmasına yardımcı olacak bir şeyler bulduğundaki sevinci hissedemedim. Ve gelelim sayın çevirmene... Kendisini tebrik ediyorum, çok başarılı ve özenli bir iş çıkarmış. Bu kitap çeviriyle berbat bir şeye dönüşebilirdi. Muhtemelen böyle bir kitabı çevirmek çok zordur, helal olsun vallahi. Çevirinin benim gözüme çarpan hiçbir hatası yoktu. :') Yazının başında da dediğim gibi daha önce hiç bilim kurgu okumamıştım. O yüzden "Bilim kurgu sevenler mutlaka okumalı," tarzında bir cümle söyleyemiyorum. Benim zevkime hitap eden bir kitaptı. Kitap zevkinin benimkine yakın olduğunu düşünenler varsa mutlaka okusunlar. Ben beğendim, onların da beğeneceğini düşünüyorum. ^^
Baskı: Aylardan Aşk (Sancaktarlar Serisi #1)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/07/kitap-yorumu-aylardan-ask-meral-kr.html Meral Kır, kalemini merak ettiğim bir yazardı ve sonunda fırsat bulup, okuyabildim. Bazı yönlerden kendisini çok başarılı buldum, bazı yönlerdense tam olarak beni tatmin etmedi. Bunu da yazardan ziyade serinin ilk kitabı olmasına bağlıyorum. ^^ Üstelik çok kalabalık bir karakter kadrosu vardı. Başlarda beni bunaltmış olsalar da okudukça hepsine alıştım. Yağız'ın tabiriyle 'cennet gözlümüz' Tanem, Sancaktar ailesinin en küçük çocuğu. Tanem sıradan, normal bir hayat yaşarken bir trafik kazası geçiriyor ve iki yıl boyunca uyuyor. Doktor Yağız tarafından ilk defa uygulanan bir tedaviyle hayata dönen Tanem, uyandığında kendisi ve ailesiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyor. Onca bilinmezliğin içinde Yağız'ı güvenli limanı olarak gören genç kız için aşk kaçınılmaz oluyor. İkisi arasındaki ilişkiyi ve tatlı atışmalarını okumak çok keyifliydi. Yağız'ın kitabın sonuna kadar kıza kendisiyle ilgili doğru dürüst tek kelime etmemesine sinir oldum. Yaşadığı olaylardan, düşünce şeklinden dolayı belki bu normaldi ama yine de bir yerden sonra şu adam artık çözülsün diye bekledim. Fakat doktor bey, nuh dedi peygamber demedi. :D Her neyse, biz de onu bu şekilde kabullendik... Aylardan Aşk, içinde bir sürü şeyi aynı anda barındıran bir kitap. Aşk, aile, dostluk, fedakarlık... Hepsi güzelce harmanlanmış. Diyaloglar kadar düşüncelere de yer verilmişti. Kalın bir kitap olduğu için bu durum beni yer yer sıksa ve sürekli ara vererek okumama sebep olsa da genel olarak güzeldi. Fakat o son... O son neydi öyle?! Doruk adamım dedim, adam bizi ters köşe yaptı. İkinci kitap onların hikayesini anlatıyor. Olayların iç yüzünü çok merak ediyorum ve içimden bir his, Aylardan Aşk'tan daha çok seveceğimi söylüyor. Okuyup, göreceğiz bakalım. :D Ve kitaptan daha çok sevdiğim bir şey var ki... Tasarımı! Müptela'nın cicili bicili kapaklarına hepimiz bayılıyoruz ama bu daha bir güzeldi. Her bölümün başında değişik renkte bir sayfa olması, ayracı, kapağı... Hepsi birbirinden güzeldi. Gerçekten emek verildiği çok belli, ilgili arkadaşları tebrik ediyorum. :') Özetle, merak edenler bir baksın derim. Mutlaka okuyun diyemem çünkü herkesin beğeneceği bir anlatım tarzı ve olay örgüsü olduğunu düşünmüyorum. Ama bu tarz kitapları, konuları seven insanlar beğenebilir.
Baskı: Kurucunun Kızı (The Book of Ivy #1)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/06/kitap-yorumualntlar-kurucunun-kz-amy.html Uzun zamandır okuduğum en güzel kitaptı. Bir solukta bitirdim ve bittiğine o kadar çok üzüldüm ki... Keşke biraz daha uzun olsaydı. Kitabın tasarımı, kurgu, çeviri... Hepsi harikaydı. Özellikle orjinal kapak kullanılmış olması çok hoşuma gitti. Bittikten sonra da uzun uzun baktım ve o hikayeye başka bir kapak yakıştıramadım. Kurucunun Kızı bizlere; aşkın, güvenin ve ihanetin harmanlanmasıyla oluşmuş bir dünyayı anlatıyor. Lattimer'lar ve Westfall'lar: düşman iki aile. Yıllar önce yaşanan bir savaşın ardından küçük bir topluluk hayatta kalmayı başarmış ve yeni bir düzen kurulmuş. Ivy'nin ailesi tarafından kurulan bu küçük ülke, Bishop'un büyükbabası Alexander Lattimer tarafından ele geçirilmiş. Topluluğun başına gelen Lattimer'lar, barışın korunması için kaybeden tarafın kızları ile kazanan tarafın erkeklerini evlendirmeyi kararlaştırmışlar. Ivy'nin ablası Callie, doğduğu günden beri annesinin ölümüne neden olan başkanın oğlu Bishop Lattimer ile evlenmek ve onu öldürmek için yetiştirilmiş. Fakat Bishop on altı yaşına geldiğinde evliliği erteleme kararı alıyor ve Callie'nin sırası Ivy'e geçiyor. Başkanın oğlunu öldürmek istiyorlar ki, planladıkları şekilde topluluğu ele geçirdikleri zaman onlara ayak bağı olacak kimse olmasın ve kendi yaşadıkları acıyı Başkan Lattimer da tatsın. Ivy, ablasından çok daha farklı bir karakter. Daha duygulu, daha akıllı ve kesinlikle kendisine söylenen şeyleri düşünmeden gözü kapalı bir şekilde yapmıyor. Evlendikleri andan itibaren, Bishop'un ona anlatılan kişi olmadığını anlamak Ivy için işleri çok daha zorlaştırıyor. Hatta çoğu zaman ona doğru olarak bildiği şeyleri sorgulattırıyor. Ve Bishop... Sanırım okuduğum en değişik karakterlerden biriydi. Bir insan bu kadar mı anlayışlı olabilir, bütün kitap boyunca şaşırıp durdum. Bir noktada patlamasını bekledim ama yine düşündüğüm şiddette olmadı. Ivy ve Bishop'un arasında oluşan tuhaf bağı okumak hem çok eğlenceli hem de çok merak uyandırıcıydı. Yani kız bir şeyler hissetmeye başlıyor biliyorsunuz ama körü körüne olmasa da yapması gerektiğine inandığı bir görevi var ve bu görev hissettiği her şeye ters düşüyor. Sonuna gelene kadar ne olacağına dair bir sürü teorim vardı ama Amy hepsini çürüttü. Üstelik kitap öyle bir yerde bitti ki... İkincisi çıkana kadar zaman nasıl geçer bilmiyorum. Son elli sayfada Ivy'nin cesaretine hayran kaldım. Öyle bir düzenin içinde çok az kişinin yapabileceği bir şeyi yaptı. Ailesine ise sinir oldum. Bence Ivy'nin içindeki cesaretin, gücün bir gramı bile onlarda yok. Her neyse, daha fazla uzatmayacağım. Şimdiye kadar okuduğum distopyalar arasında en iyisiydi. Türü seven herkesin bayılacağını, sevmeyenlerin de bu kitap sayesinde sevebileceğini düşünüyorum. Umarım ikinci kitap için bizi çok bekletmezler. :')
Baskı: Mabet ( Gölgediyarlar Muhafızları # 1 )
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/06/kitap-yorumu-mabet-sarah-fine.html Kitaba başladığım zaman öyle çok bir beklentim yoktu. İlk kırk elli sayfasında da sıkılınca iyice hevesim kırıldı. Ama sonra bir baktım ne olduğunu anlayamadan iki yüzüncü sayfadayım, "Ay acaba ne olacaaaaaak?" diye meraktan çıldırıyorum. :D İlk önce kısaca konudan bahsedeyim... Kadın karakterimiz Lela, sorunlu bir çocukluk geçirmiş ve bir koruyucu aileden diğerine geçip durmuş. Kendinden tamamen ümidi kesmişken yeni yaşadığı yerde okulun kraliçe arısı Nadia'yla tanışıyor. Nadia onu destekliyor, ona yeni bir amaç veriyor ve iki yıl boyunca en yakın arkadaşı oluyor. Sonra bir gün ansızın Nadia intihar ediyor. Daha önce intihar etmeyi denemiş ve intihar edenlerin nereye gittiğini bilen Lela, arkadaşı hakkında endişelenmeye başlıyor. Nadia'yla ve bulunduğu yerle ilgili gördüğü tuhaf sanrılar endişesini iyice arttırıyor. Düşünmek ve kafasını toplamak için yüksek bir tepeye çıkan Lela'nın ayağı kayıyor ve aşağı düşüyor. Ardından kendini tam olarak istediği yerde, öbür tarafta buluyor. Nadia'yı bulup, kurtarmak için her şeyi yapmayı göze alan Lela'nın hikayesi buradan sonra başlıyor. Yukarıda yazdıklarımdan sonra yaşananlar kısaca arka kapakta bahsedilmiş zaten, daha fazla uzatıp sıkmak istemiyorum. Kitabı sevmemin en büyük nedeni, bu tarz kurgulardaki "dünya bildiğimiz gibi değilmiş" olayının olmamasıydı. Öldükten sonraki yaşam ve yaptıklarına, ölüm şekline göre gittiğin yerler işlenmişti. Konunun zorluğuna ve derinliğine rağmen kitapta bana saçma gelen hiçbir şey olmadı. Yazar bu konuda oldukça başarılıydı. Olaylar, Kara Şehir isminde bir mekanda geçiyor. İntihar eden insanlar buraya geliyor. Burada tıpkı normal dünyadaki gibi evler, eşyalar hatta televizyonlar var. Sadece her şey daha karanlık, daha karamsar ve daha umutsuz. Lela, şehri koruyan muhafızların lideri Malachi ile karşılaşır. Gördüğü sanrılar sayesinde nasıl soğukkanlılıkla birini öldürebildiğine şahit olduğu adamın hiç de düşündüğü gibi biri olmadığını anlaması çok uzun sürmez. Malachi... Aslında öyle çok değişik bir karakter değildi ama ben ikisinin arasındaki kimyayı çok sevdim. Lela için yapmaya hazırlandığı şeyin anlamı çok büyüktü. İnsana, "Böyle erkekler gerçekten var mı, varsa nerede saklıyorlar bunları?" dedirtecek türden bir beydi. :D Bütün kitabın Lela'nın, Nadia'yı kurtarmaya çalışması üzerine kurulu olmasına rağmen Nadia o kadar pasifti ki... Kitap boyunca kıza kafa atasım geldi. -,- Hele sonunda yaptığı şeyden sonra sinirden saçımı başımı yolacaktım. Evet belki bulunduğu durumdan dolayı bu kadar zayıf bir karakter olarak anlatılması normaldi ama ben bir tık daha fazla olmasını isterdim. Biraz uzattım sanırım... Özetle, film tadında okunabilecek bir kitaptı. Serinin ilki olmasına rağmen oldukça başarılıydı. Diğer kitapların daha iyi olacağına inanıyorum.
Baskı: Ayaklı Bela (Beautiful, #2)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/05/kitap-yorumu-ayakl-bela-jamie-mcguire.html Bence aşk artık bu seriden sonra üç değil, tam altı harfli: T-R-A-V-I-S. Ayaklı Bela, ilk kitabın (Tatlı Bela) Travis'in ağzından anlatılmış şekliydi. Onun düşüncelerini okumak çok farklı bir deneyimdi. Jamie kadın olmasına rağmen bir erkeğin dünyasını çok güzel anlatmış. Ne çok abartılmıştı ne de öyle çok yüzeyseldi... Her şey tam tadındaydı. İlk kitabı okumadan yorumu okuyacaklar için kısaca konuyu özetlemek istiyorum. Esas kızımız olan Abby, geçmişinden kaçarak en yakın arkadaşı America'yla birlikte yeni bir yere taşınıyor ve burada üniversiteye başlıyor. Fakat bela yine onu bırakmıyor ve karşısına canlı kanlı, bol kaslı Travis Maddox olarak çıkıyor. Parasını sokak dövüşlerinden kazanan ve kızlara olan düşkünlüğüyle bilinen Travis, Abby ile birlikte bambaşka bir insana dönüşecek. Üstelik diğerlerinin aksine Travis, Abby'i ilk gördüğü andan beri onda bir şeyler olduğunun, dışarıdan göründüğü kadar masum olmadığının farkında! Olayları Abby'nin ağzından okumayı da çok sevmiştim ama Travis'in bakış açısıyla görmek daha bir başkaydı. Başta düşüncelerinin kabalığından dolayı hayal kırıklığına uğramış olsam da zamanla alıştım. :D Travis, her zaman Abby'e karşı o kadar kibar davranıyordu ki, birden gerçek düşüncelerinin içine dalmak çok tuhaftı. Fakat her şeye rağmen, Travis'in aşkı kesinlikle mükemmeldi. O acı çekerken benim de onunla birlikte içim acıdı. Kendi kendime sürekli "Bir erkek gerçekten bu kadar sevebilir mi?" diye sorup durdum. *iççekengülücük* Kitapta sevdiğim diğer bir noktaysa, Tatlı Bela'dan farklı olarak, sonuna gelecekten kısa bir epilog eklenmişti. Açık ara farkla kitapta en sevdiğim yer o bölüm oldu. Çok güzellerdi! Olaylar birebir aynı olduğu için sıkılmamak adına ilk kitap ve Ayaklı Bela arasına belli bir zaman koymanızda fayda var bence. Üçüncü kitabı okumak için sabırsızlanıyorum ama ne anlattığı hakkında hiçbir fikrim yok. :D Okuyunuz, okutturunuz. Pişman olmayacağınızı düşünüyorum. ^^
Baskı: Sonsuza Dek (The Selection, #3)
Bence bitebilecek en güzel şekilde bitti ve açık ara farkla seride en sevdiğim kitap oldu. Hala bu konunun, bu dünyanın hatta bu karakterlerin harcandığı görüşündeyim. Bu kurguyla çok bambaşka şeyler yapılabilirdi. :D Her neyse, sağlık olsun. Yine de güzeldi. :D
Baskı: Elit (The Selection, #2)
Şu kızı elime verseler saçını başını yolarım! -,- Daha önce de aşk üçgeni okudum ama bu serideki beni çıldırtıyor. Bir karar ver be yavrum! İlk kitaba göre bazı yönlerden daha iyiydi, bazı yönlerdense daha vasattı. Nasıl bir sona bağlanacak çok merak ediyorum.
Baskı: Gerçek Renkler
Nancy Pickard kitaplarını bilir misiniz? Ülkemizde iki tanesi basıldı: Bakire ve Fırtına Kokusu. Kitabı okurken sanki Kristin Hannah değil de, Nancy Pickard okuyormuş gibi hissettim. Özellikle konu bakımından Fırtına Kokusu'na çok benziyordu. Çiftlik hayatı, küçük bir kasaba işlenen cinayet, suçsuz birinin yıllarca hapiste kalması... Gerçek Renkler, okuduğum diğer Kristin kitaplarından (Ateşböceği Yolu, Gece Yolu, İlkbahar Rüyası, Evden Çok Uzakta) daha farklıydı. Okuyucu yorumlarına baktığımda, genel olarak insanlar yazarın kendini sürekli tekrarladığı görüşünde ama ben buna katılmıyorum. Evet, yazdığı bütün karakterleri her yönden anlatışı ve daha çok duygular üzerinde duruşu her kitapta aynı ama kadının tarzı bu şekilde. Kitap, üç kardeş üzerine kurulmuş: Winona, Aurora ve Vivi Ann. Küçük yaşta annelerini kaybeden bu üç kızın yaşadıkları anlatılıyor. Winona; avukat ve kilolarıyla problemi olan bir kadın. Ömrü boyunca her şeyi babası onunla gurur duyduğunu söylesin diye yapmış. Vivi Ann, babalarının gözdesi olduğu için küçük yaşlardan itibaren içten içe onu kıskanmış. Aurora; genç yaşta evlenmiş ve iki küçük çocuk annesi. Diğerlerine göre çok daha sakin bir yapıya sahip... Sıkıcı giden bir evliliğin içinde yolunu bulmaya çalışıyor. Vivi Ann, deli dolu yaşamayı seven, at meraklısı ve her şeyin içinde tutku arayan bir kız. Kardeşler arasında en sevdiğim Vivi Ann'di. Aşkına sahip çıkışı, kazanamayacağını bile bile sonuna kadar mücadele edişi çok cesurcaydı. Bu üç kardeş, gayet sıradan bir hayat yaşıyorken çiftliğe Dallas adında bir genç çalışmak için geliyor. Bütün olaylar da tam bu noktadan sonra başlıyor. Benim de iki kız kardeşim var. O yüzden başlar başlamaz hemen hikayenin akışına kaptırdım kendimi... Hayatımın içinden benzer şeyler aramaya başladım. Pek çok yerde de aradığım benzerlikleri buldum. Ne kadar aynı ebeveyne sahip, aynı ortamda büyümüş ve birbirinize yakın yaşlarda olsanız da siz beyazken kardeşiniz siyah, yani tam zıttınız olabiliyor. Hannah bunu okuyucuya çok iyi aktarmıştı. İnanç, umut, aşk, kardeşlerin arasındaki o eşsiz bağ... Hepsini tek tek hissettim. Bazı yerler beni o kadar etkiledi ki, kitabı bırakmak zorunda kaldım. Tek başıma olsam bırakmaz, doya doya ağlardım ama toplum içinde bunu yapamıyorsun. :D Kristin benim favori yazarlarımdan... Sanki yazdığı kötü bile olsa, kötü diyemeyecekmişim gibi geliyor. :D Eğer hala okumadıysanız, bu kitapla başlayabilirsiniz. Ateşböceği Yolu ya da Gece Yolu kadar etkilememiş olsa da çok güzeldi. ^^
Baskı: Neptün'ün Oğlu (Olimpos Kahramanları #2)
Kitap bittiği için o kadar üzgünüm ki... Seriye ve içindeki o mükemmel dünyaya veda etmeye bir adım daha yaklaşmış oldum. Ana serinin ilk iki kitabını orta okuldayken okumuştum. Canavarlar Denizi'ni beğenmeyip, bıraktığımı hatırlıyorum. :D Artık o zaman çocuklukla nasıl beğenmemiş, ne beklemişsem. :D Çok uzun bir sürenin ardından geçen sene aklıma esti ve devam etmeye karar verdim. İyi ki devam etmişim çünkü kesinlikle mükemmel kitaplar, mükemmel bir yazar. Olimpos Kahramanları'nın ilk kitabında Percy kayıpken Yunan Melez Kampı'nda yaşananları; Leo, Piper ve Jason'ın hikayelerini okumuştuk. Neptün'ün Oğlu'nda ise Roma Melez Kampı'nı ve Yediler Kehaneti'nde bahsi geçen yedi melezden diğer ikisini -Hazel,Frank- tanıdık. Roma geleneklerini, kurallarını okumak gerçekten çok zevkliydi. Rick bence hangi coğrafyayı anlatırsa anlatsın sevdirmeyi becerebilir. Yazının buradan sonrası spoiler içerir. Leo'nun Sammy olması? Ya da Sammy'nin daha önce yaşadığını düşünürsek... Sammy'nin Leo olması? Aradaki bağlantıyı okumak için sabırsızlanıyorum. Acaba ne olabilir diye düşündüm ama mantıklı hiçbir şey bulamadım. Spoiler bitti. Kitaptaki asıl olaylar, Mars'ın yani Savaş Tanrısı Ares'in kampa gelerek oğlu olan Frank'i sahiplenip, ona Ölüm'ü kurtarma görevi vermesiyle başlıyor. Bu görevde Frank'e, Percy'nin de eşlik etmesini istiyor. Frank ve Percy, yanlarına Hades'in kızı olan Hazel'ı da alarak zorlu bir yolculuğa başlıyor. Percy zaten kahramanımız... Kitapları okuyup, onu sevmeyen yoktur. Hazel ve Frank'i de en az Percy kadar sevdim. Aralarındaki aşk çok masumdu. İkisi de yavaş yavaş kendini keşfedip, yapabileceklerinin farkına vardıkça onları okumak çok daha zevkli bir hale gelmeye başladı. Harpya -bir şeyleri kapıp kaçan kanatlı dişi yaratık- Ella'yı da çok sevdim ve kendisine hayran oldum. Okuduğun her şeyi ezberden söyleyebilmek müthiş bir şey olurdu. Athena'nın İşareti'ni okumak için sabırsızlanıyorum ama yine de mümkün olduğunda geciktireceğim. Bitsin istemiyorum. Eğer hala başlamadıysanız hiç zaman kaybetmeyin. Fantastiğe ve mitolojiye ilgisi olan herkesin beğeneceğini düşünüyorum.
Baskı: Işık Tanrıçası (Tanrıça, #3)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/04/kitap-yorumu-isk-tanrcas.html Yanlış hatırlamıyorsam P.C. Cast okumaya orta okulda, Gece Evi Serisi'yle başlamıştım. O zamanlar müthiş bir vampir akımı var tabii... Okumak için hepimiz birbirimizle yarışıyoruz. :D Gece boyu kitapları okur, okulda da bütün gün "Eriiiiik, Eriiik... Allah'ım bize de nasip et. Ama aslında Edward daha iyiydi sanki, o da oluuuur." diye dolaşırdık. :D Serinin son iki kitabını okumadım. Şu an için okumayı da düşünmüyorum çünkü gerçekten çok uzadı. Normal bir kitabın yüz sayfasında anlatılan olaylar, o seride dört yüz beş yüz sayfada anlatılıyor. Keşke Cast, tadında bıraksaydı da güzel hatırlasaydık. Gelelim Tanrıça Serisi'ne... Ben kesinlikle Tanrıça'yı, Gece Evi'nden çok daha fazla seviyor ve başarılı buluyorum. Zeus, Poseidon, Hades, Artemis, Afrodit... İsimlerini ilk duyduğum, mitoloji diye bir şeyin varlığından haberdar olduğum ilk andan beri sürekli araştırır, okurum. Daha önce hiç direkt Apollon ve Artemis'i konu alan bir kurguya denk gelmemiştim. Her ne kadar başta Artemis'e uyuz olmuş olsam da sonlara doğru sevmeye başladım. Apollon deseniz apayrı bir dünyaydı. Ben çok sevdim. Kitap, Zeus'un, Tanrı ve Tanrıçalar'ın insani duygulardan iyice uzaklaştığını düşünerek, dünyaya açılan bir portal oluşturmasıyla başlıyor. Portal, hafta sonları açık kalacak ve bütün ölümsüzler bu zaman dilimini insanların arasında geçirecektir. Asma Tanrısı'nın kıskançlığıyla dünyaya hapsolan ve o süre zarfında güçlerinin hiçbirini kullanamayan Artemis ve Apollon'un yolu, bir bilim kurgu yazarının çılgın hayalini gerçekleştirmek için yolu Vegas'a düşmüş tasarımcı Pamela'yla kesişecek. Pamela, her ne kadar işinde başarılı, hayata karşı ayakta durmayı becerebilen güçlü bir kadın olsa da bir tarafı çok kırılgandı. Bence yazarımız, bu yönünü okuyucuya çok iyi aktarmış. Apollon da tıpkı Pamela gibi içten içe çok yalnız ve yaralıydı. İkisinin birbirlerini ve aynı zamanda gerçek benliklerini keşfetmelerini okurken keyif aldım. :D Apollon ve Pamela'dan daha çok sevdiğim bir çift vardı ki, sonları beni çok üzdü. Onlar için daha farklı bir şeyler olmasını bekliyordum ama hiç tahmin ettiğim gibi gelişmedi olaylar. Kitabın sonunu da çok sevmedim. Böyle bir belirsiz, buruk bitti. Ben daha kesin, "onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine" tadında bir şeyler bekliyordum. -,- Bir Bahar Tanrıçası kadar olmasa da genel olarak güzeldi. Eğer seriyi hala okumadıysanız bir şans verin derim. :') "Güneş Tanrısı'nın öğrenmesini istediğim ders şudur: Yanmanın tek bir yolu yoktur."
Baskı: Sana Teslim Oldum
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/03/kitap-yorumu-sana-teslim-oldum-anna.html Belki bu sefer historical okumayı severim diye başladım, yine olmadı. Zavallı kitap kaç gündür elimde sürünüp duruyor. Bu tarz kitaplarda anlatılan yerleri, yaşanılan çevreyi, giyim ve konuşma tarzlarını çok seviyorum ama bunların dışında beni çeken hiçbir şey yok. Belki de genel olarak işlenen konuların aşk olmasından dolayı sevemiyorumdur çünkü günümüz aşk romanlarını okumayı da çok tercih etmiyorum. Sana Teslim Oldum, Diana Carrick isimli bir dulun Lord Burnley ile kendi çıkarları doğrultusunda bir anlaşma yapmasıyla başlıyor. Diana'nın yapması gereken şey gayet açık: Ashcroft Kontu Tarquin Vale'nin sevgilisi olup, ondan hamile kalmak. Karşılığında ise doğduğu günden beri adeta taptığı Cranston Abbey malikanesine sahip olacak. Tabii ki hiçbir şey anlattığım kadar kolay olmuyor. Çünkü sevgili Diana'mızın hesaba katmadığı bir şey var: duyguları... Güçlü bir kadındı Diana, onu pek fazla düşünmüyordu. Sadece günbatımında. Sonra bir de gündoğumunda ve sabah, öğle, ikindi ve akşam vakitlerinde... Açıkçası ben kadın karakterimizi çok sevdim. Böyle pısırık, kendine güveni olmayan karakterlerden değildi. Zaten öyle olsaydı böyle bir anlaşmaya cesaret edemezdi. Ashcroft'u da sevdim ama bir o kadar da sinir oldum. Kız seni kullanmış, kandırmış sen hemen "Ben Diana'sız yapamam." moduna giriyorsun. Tamam aşk pek çok şeyi affeder ama bu kadar da çabuk değil. Kendini konuşmaya zorladı. "Şehre... şey... görüp geçirmek için geldim." "Ne güzel. Peki ama size göre ben bu şehrin gezilip görülecek yerlerinden biri miyim, Londra Kulesi gibi mesela?" İkilinin arasında geçen konuşmaları okumak oldukça zevkliydi. Bu konuşmalar da olmasa muhtemelen sıkılır ve kitabı yarım bırakırdım. Aslında historical geçmişim üç ya da dört kitap olduğundan benim için değerlendirme yapmak çok zor. Çünkü kafamda karşılaştırabileceğim bir şey yok. O yüzden sadece sevdiğim ve sevmediğim yerlere göre puan vereceğim.
Baskı: Beni Seç (The Selection, #1)
Beni Seç, uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Konusu, kurgusu, saray hayatıyla modern çağın teknolojisinin ve kelimelerinin harmanlanması oldukça ilgi çekiciydi. Ama keşke sevgili Kiera Cass, olayı bir aşk üçgenine döndürmekten ziyade o sarayın içinde dönen entrikalara falan daha çok odaklansaydı. Öylesi daha güzel olurdu. İlerleyen kitaplar belki bu şekilde gelişiyordur, şu an için hiçbir fikrim yok ama yine de kitabı sevdim. Devamını okumayı merakla bekliyorum.
Baskı: Duygu (Bir Türk Masalı, #1)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/03/kitap-yorumu-duygu-isl-parlakyldz.html Şu kitabı okurken en az yirmi kere, "Allah'ım yeter artık, bayılacaaaağım!" diyerek kapattım. Nasıl yarım bırakmadım, inanın bende bilmiyorum. Bundan çok daha iyi kitapları yarım bırakmışlığım var ve şu an onlara büyük bir haksızlık yaptığımı düşünerek, üzülüyorum. Samimi olarak söylüyorum ki kitap üç yüz, bilemedin üç yüz elli sayfalıktı. O kadar tekrar ve o kadar gereksiz detay vardı ki... Yazarımız uzatmış da uzatmış. Bir kere kitap benim için başlar başlamaz bir hayal kırıklığı oldu. Tamam, Duygu'nun başına gelenler gerçek hayatta yaşanabilecek şeyler ya da çevremizde Sedat gibileri de var ama bu tarz konuları işleyeceksen bence biraz daha insanların mantığına oturabilecek şekilde yazacaksın. Ben pek çok yeri fazla hayal ürünü buldum. Kitaptaki diyaloglar çok günlük ağızla yazılmıştı ve çok fazla argoya kaçıyordu. Hele Sedat... Bir erkek hiçbir zaman bir kadınla bu şekilde konuşmamalı. Bir kere olur dedim iki kere olur dedim ama bu tarzı kitap boyunca devam etti. O yüzden hiçbir şekilde kendisini sevmediğim gibi, Duygu'yla arasındaki aşkı da sevemedim. Başlarda Duygu bilmiyorken "dokunmaya kıyamamak" tadında masumdu fakat sonradan öyle bir hal aldı ki... Aralarında geçen tek konuşma yatak muhabbetiydi. Okudukça bana fenalıklar geldi. Kitap altı yüz altmış sayfaysa çok rahat yetmiş seksen sayfası hatta daha bile fazlası bu konuşmalardan ibarettir. Beni rahatsız eden başka bir noktaysa yazarın kendi reklamını çok detaylı bir şekilde yapmış olmasıydı. Bu kadar detaylı bir anlatım yerine böyle ufacık, tatlı bir gönderme yapsaydı keşke... O zaman hem bu kadar eğreti durmazdı hem de insanlardan bu kadar tepki almazdı. Neyse bu kadar olumsuzluk yeter... Aralarında en çok sevdiğim karakter kesinlikle Ali'ydi. Şebekliği ve konuşma tarzıyla çok tatlıydı. Bekir de iyiydi ama o daha böyle ağır abi havalarında olduğu için hiç o gözle bakmadım. Selma'ya olan aşkı çok güzeldi. Yani bu devirde kim kimi o kadar bekler ki, helal olsun... Ali'mi okur muyum, inanın hiç bilmiyorum. Aslı'yla aralarında geçenleri çok merak ediyor olsam da böyle bir anlatım tarzına bir beş yüz altı yüz sayfa daha katlanabilir miyim emin değilim. Türk yazar okumaya yeni yeni ısınan biriyim. O yüzden ön yargılı davranıyor da olabilirim ama benim zevkime çok hitap eden bir kitap olmadı.
Baskı: İlk Aşk (19 Başarısız Denemeden Sonra)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/02/kitap-yorumu-ilk-ask-on-dokuz-basarsz.html An itibarıyla ikinci John Green kitabımı bitirmiş bulunmaktayım... İlk okuduğum kitabı Aynı Yıldızın Altında'ydı. Çok büyük bir beklenti ve hevesle başlamıştım ama bir o kadar da büyük hayal kırıklığıyla bitirmiştim. O yüzden bu kitaba sıfır beklentiyle, sadece John'a bir şans daha vermek için başladım. Çünkü kitap zevkine çok güvendiğim birçok bloggerın favori yazarlarından birisi kendisi. Şu an ister istemez Aynı Yıldızın Altında'yı ve İlk Aşk'ı birbiriyle karşılaştırıyorum ve sanırım bu kitabı okurken ki düşünce şekline Aynı Yıldızın Altında'yı okurken de sahip olsaydım, beğenirdim. Bana göre İlk Aşk oldukça eğlenceli ve çerezlik diye tabir ettiğimiz kitaplardandı. Ana karakterimiz olan Colin, üstün zekalı bir çocuk ve şimdiye kadar tam on dokuz tane kızla çıkmış. Çıktığı bütün kızların ismi aynı: Katherine. 19. kez, bir Katherine tarafından terk edildikten sonra tek ve en yakın arkadaşı Hasan'la birlikte kendisini garip bir yol macerasının içinde buluyor. Yolculuk sırasında yolu rastgele Gutshot isimli bir kasabaya düşüyor. Orada Lindsey Lee Wells ve annesiyle tanışıyorlar. İşler bu noktadan sonra daha da garipleşiyor. Kitabı okurken zevk aldım. Colin'in garip düşünce tarzını ve anagram olayını çok sevdim. Dillere ilgim olduğu için Colin'in yeteneklerinin daha çok bu doğrultuda olması ayrıca hoşuma gitti. Sevdiğim bir başka nokta, sayfaların altlarındaki dipnotlardı. Hepsini eğlenerek okudum ve öğrendiğim tüm bu gereksiz bilgilerle kendimi çok daha farklı hissediyorum. :D Bu türdeki, bu anlatım tarzındaki kitapları seven insanların beğeneceğini düşünüyorum. Değişik karakterler, değişik olaylar... Değişik bir yazar. :D Ve son olarak... Sevgili çevirmenimiz, Çiçek Eriş'in önünde saygıyla eğiliyorum. Böyle bir kitabı bu şekilde çevirmek her yiğidin harcı değil. Kendisi çok bir iş çıkarmış, tebrik ediyorum. ^^
Baskı: Karanlık Ateş (Ateş, #1)
Yepyeni bir dünya... Melunlar, Mukaddesler, Vampirler... Bayıla bayıla okuduğum bir kitap oldu ki ben uzun zamandır merak ettiğim ve hakkında çok fazla güzel şey duyduğum için baya büyük bir beklentiyle başlamıştım. Karen, beklentilerime sonuna kadar karşıladı. Jericho Barrons... Şu an bütün sırlarını öğrenmek için yanıp tutuşuyorum! Kitaptaki favori repliğim; "Kadın, sen budalanın en alasısın." oldu... :D Barrons'a tutulduğum replik olarak da adlandırabiliriz. :D
Baskı: En Karanlık Gece (Karanlığın Efendileri Serisi, #1)
http://kralicekitap.blogspot.com.tr/2015/02/kitap-yorumualntlar-en-karanlk-gece.html Tanrılar için savaşmak, onları korumak üzere yaratılmış Yenilmez Savaşçılar düşünün... Her zaman kendilerine verilen görevleri mükemmel bir şekilde gerçekleştirmişler ve asla karşı çıkmamışlar... Bir gün içinde kötü iblisleri barındıran dimOuniak'ı korumak üzere aralarından bir kadın savaşçı seçiliyor: Pandora. Muhafız seçilemeyenler, yaşadıkları utanca katlanamıyor ve Tanrılar'a ufak bir ders verme düşüncesiyle kutuyu Pandora'dan çalıyorlar. O karışıklık sırasında dimOuniak açılıyor ve içindeki kötü ruhlar serbest kalıyor. Yıkım ve düzensizlik hüküm sürmeye başlayınca, Tanrılar'ın kralı olaya müdahale ediyor. Her bir savaşçıyı içinde bir iblis barındıracak şekilde lanetliyor ve böylece Karanlığın Efendileri ortaya çıkıyor. Savaşçılar, iblisler tarafından ilk ele geçirildiklerinde kontrol edemedikleri yok etme arzusuyla kelimenin tam anlamıyla bir kıyım başlatıyorlar. Çok geçmeden bütün sokaklar insan bedenleriyle dolup taşıyor. Kısa bir süre sonra da, işkence gören bu toplumdan Avcılar doğuyor. Kendilerine kötülük yapanları yok etmeye ant içiyorlar. Kitabımız, içinde Şiddet'i taşıyan Maddox üzerinden anlatılıyor. Savaçcılar, içlerinde barındırdıkları iblisleri biraz da olsa kontrol altına aldıktan sonra Budapeşte'de herkesten uzak bir kaleye taşınıp, orada sakin bir hayat yaşamaya başlıyorlar. Bir gün kalenin dışında birilerinin olduğunu fark edip, Maddox'ı bakması için gönderiyorlar. Avcı olduğunu düşünerek, öldürmek için gittiği yerde, tir tir titreyen Ashlyn Darrow'u görmek Maddox'a büyük bir sürpriz oluyor. Üstelik Ashlyn'nin bir yeteneği var. Bulunduğu ortamda daha önce yapılmış bütün konuşmaları duyabiliyor. Kitabın konusu ve karakterleri oldukça özgündü. Maddox'ın hikayesini çok sevdim... Hatta Reyes(Acı), Torin(Hastalık) ve Lucien'in(Ölüm) hikayelerini de çok merak ediyorum ama buna rağmen ne olduğunu anlayamadığım bir şey yüzünden kitabı tam olarak sevemedim. Daha önce hiç mitolojinin ve fantastiğin bu şekilde karıştırıldığı bir şey okumamıştım. Belki de bu yüzdendir. Başlarda bana göre üçlük bir kitaptı ama son yüz sayfasını bayılarak okudum o yüzden dört puan veriyorum. Ashlyn'in fedakarlığı, aralarındaki sevgi çok güzel işlenmişti. Kitabı kapattığımda düşündüğüm ilk şey, "Vay be, içinde dünyanın en büyük şiddetini taşıyan adam nasıl bu kadar sevebilir" oldu. -Kitabın son cümlesi ya da son bölümde geçen bir cümle bu tarz bir şeydi, onun da etkisi olmuş olabilir tabii :D - Serinin diğer kitaplarına da bir şans vereceğim. İçimden bir his çok daha iyi olduklarını söylüyor, umarım yanılmam. ^^ Seri, toplam on bir kitaptan oluşuyor. Arada çevrilmeyen birkaç kısa hikaye de var. Ülkemizde dört tanesi basıldı. Sıralamaları ise aşağıdaki gibi: Seri Sıralaması: -En Karanlık Gece -En Karanlık Öpücük -En Karanlık Zevk -En Karanlık Fısıltı