Berfin.
@Berfin.

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Nabız (Collide, #2)
9/1026.03.2016

Baskı: Nabız (Collide, #2)

Böylece bir seri bitmiş bulunmakta… Kitabı elime aldığımda Emily’nin YİNE sinirlerimi bozacağından o kadar emindim ki. Ancak ve Lakin öyle olmadı. Bu kitap ilkinin telafisi gibiydi. Yazarında son sözde dediği gibi “Çarpışmanın sonunda sizi yarı yolda bırakmış olsam da bu kitabı yazarken bana tezahürat yaptığınız için teşekkür ederim.” Aynen öyle. Tezahürat yapmasam da Çarpışmadan bir tık daha sevdim diye bilirim. Bunun sebebi tekrar Gavin olabilir J ekstra olarak bu sefer Emily de saçma hareketler yapmayıp azda olsa sempatimi kazandı. Ama okurken, Emily’nin Gavin gibi bir karakteri hak etmediği hakkında söylenip durdum. Olan onca şeyden sonra ona bu kadar tapması yanlış geldi. Belki biraz burnunu sürtmesi gerekirdi. Yazar, aslında Emily kendi kendine çok acı yaşattı o yüzden bir de buradan vurmayayım diye düşünmüş olmalı ki direk böyle bir el üstünde tutulma durumuna atlamış. Ama ben böyle düşünmüyorum. İlk kitabın sonunda Emily, İğrenç herifi terk etmiş ve Gavin’e dönmek üzere yola çıkmıştı. Ama onu terk ederken bile bir ödül vermişti ki bu bana kalırsa iğrençti. Aklında ve kalbinde başkası varken ve ona dönmek için uğraşırken, bedenini ona verip bir terk ediş içine girilmezdi. Neyse. Nabız bu olaylardan sonraki günden devam ederek başlıyor. Emily, Gavin’in peşinden bir 10 gün koşuyor. Ona ulaşmaya çalışıyor ve en sonuna başarıyor. Onu buluyor ama ne şekilde? Tam artık Gavin mutlu olmalı dediğimde bir dalga çarpıp ‘dur bakalım! Daha değil’ hatırlatması yapıp durdu. İlk kitap yorumunda da dediğim gibi Gavin bu olayları hak edecek son kişi bile değildi. Adam resmen tapılası… Her şeye rağmen seven dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Bu tanımı bu adam için daha da süsleyip yapabilirsiniz. Emily ise aklını başına toplayıp karşımıza çıktı. Değerini anlayıp ona göre hareket edip, birazda yaptıklarının ezikliğini yaşadı. –bana göre yine de azdı ama olsun.- Yan karakterler maalesef burada da pek ilgimi çekmiş sayılamaz. Olay kurgusu ise iyiydi. İlk başlar da biraz sıkıldım çünkü arayı kapatmak için bolca vıcıklık yaptılar. Aşk böceği durumları hep devam etse de ilerleyen sayfalarda gelişen durumlar biraz merak uyandırıcıydı. Her ne kadar ne olacağını tahmin etmiş olsam da bu beni sıkmadı. Gavin sağ olsun her durumda yanınızda bulunması gereken acil durum çantası gibiydi. Tam gözlerimi devireceğim adam bir şey söylüyor ben iptal. Anlayacağınız bu seri GAVİN için okunur. Tanıyın tanıtın bu adamı. J Keyifli okumalar… Gavin, “Seni seviyorum,” diyerek yavaşça öpmeyi kesti. Hala yanaklarını tutarken başını eğip alnını alnına yasladı. “Seninle kuralları yıkmak istiyorum. Seni her gün tutkuyla öpmek istiyorum. Ağlamak üzereyken seni gülümsetmek istiyorum. Aramızda hiçbir pişmanlık olmasın istiyorum. Nefes almayıp canımız yanana dek birlikte kahkaha atmamızı istiyorum. Hiçbir adam seni seveceği gibi sevmeyecek Emily. Sen doğru kişisin. Sonuncum, Sonsuza dek sürecek olanım.” http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/03/yorum-nabz-gail-mchugh.html

Baskı: Cadı Avcısı (The Witch Hunter, #1)

Uzun zamandır fantastik türde kitap okumuyordum. Özüme dönmüşüm gibi hissediyorum. The Witch Hunter serisinin ilk kitabı olan Cadı Avcısı kesinlikle beklentilerimin somutlaşmış hali gibiydi. Fantastik denince böyle şeylerin ortaya çıkmasına bayılıyorum. Cadılar, avcılar, hortlaklar, periler ve daha sayamadıklarım… Hepsi içinde, 1500’lü yıllara doğru yola çıktım kitapla beraber. Evet, kitap ortaçağ döneminde geçiyor. Elizabeth, bir cadı avcısı. Ama -olayların gölgesinde kalmış olsa da- pek düzgün bir durumda olduğu söylenemez. Duygusal açıdan bana kalırsa vahim mi vahim bir durumdaydı. Buldukları cadıları, Blackwell adında tüm cadı avcılarından sorumlu adama teslim ediyorlar. Ve sonrada bilindiği üzere yakılıyorlar. Bu durum ve bu durumun olmasını normal gören Elizabeth ilk olarak sinirlerimi fena halde zıplattı. Ama yalnız kalmaktan korkan, Caleb adındaki en yakın arkadaşına âşık, 16 yaşındaki bir kızı göz önünde bulundurunca maalesef çok fazla kızamıyorsunuz. Yine bir cadı avı sonrası beklenmedik bir olay gerçekleşiyor. Yatakhaneye giderken kral için gönderilen bir muhafız onu almaya geliyor. Ve orada hiçte hoş olmayan bir sır ortaya çıkıyor. Ama önemli olan bu sır değil üzerinde bulunan otlar. Cadıların kullandığı bu otların üstünde bulunmasıyla hain ilan ediliyor. Ve sonra ünlü Nicholas Perevil bir şekilde kızımızı kurtarıyor. Kestiiiiik. Bundan sonrası değişik ve epey hareketli, anlatılmaması gereken kısımları içeriyor. Benim kitapta eksik bulduğum nokta Elizabeth’in ne hissettiğini anlayamamam oldu. Kitap onun ağzından yazılmış olsa da duyguları alamadım. Mesela bahsettiğim kralla ilgili durumda, ne hissettiği ile ilgili bir konuşmayı duymak, okumak isterdim. Ama olayları anlayabilmemiz açısından mı yoksa bu yazarın bir eksiğimi bilmiyorum, bu durumun üstünde çok durulmamıştı. Diğer bir meselede Caleb’i seven Elizabeth, daha sonra -yine her hangi bir içsel çatışmaya girmeden ve neden olduğunu bize yansıtmadan- başkasından hoşlandığını okuyoruz. Eğer olay kurgusu ve yazarın yarattığı büyülü ortaçağ beni etkilemeseydi bu eksikler kitabı aşağı çekerdi. Ama bunlara rağmen çok beğendiğim bir kitap oldu. Umarım serinin devamı çabucak gelir. Ve eklemeden edemeyeceğim, ciltli kitap konusunda çığır açıyor yabancı. “Kuş.” Sesim, kendi sesim gibi çıkmadı. Zayıf, hırıltılı ve kabaydı. “Ağaçtaki. Neden?” Cevabı verirken sanki ne söyleyeceğini çoktan biliyormuşçasına tereddütsüzdü. “Çünkü seni seviyorum. Ve çünkü seninle olmak özgür hissettiriyor.” "Diğerlerine seni kaybettiğimi söyleyeceğim.” Sesi sertti ve tonunda nefret ettiği, saklamaya çok uğraştığı tüm duyguları duyabiliyordum. “Yalan söylemiş de olmayacağım." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/03/yorum-cad-avcs-witch-hunter-1-virginia.html

Köprü ( Push, #1 )
9/1026.03.2016

Baskı: Köprü ( Push, #1 )

Neredeyse emin olduğum bir şeye neden bu kadar şaşırdım bilmiyorum. Ama bir tahinim var. Yazarın dili. Ben alıp yürümeden önce kitabın içeriğine değineyim. Emma, yeni bir yere taşınıyor. Üvey babası denen o adiden uzaklaşmak için. Ve burada David adında yakışıklı bir marangozla tanışıyor. Bu gizemli marangoz ve Emma arasındaki ilişki çok hızlı ve yoğun gelişiyor. Yani hızlıdan kastım gerçekten hızlı. Adam Emma’nın mutfak dolaplarını yapmak için gittiği evden neredeyse onun sevgilisi olarak çıkıyor. Bunu biraz saçma bulsam da ilerleyen sayfalar garip bir şekilde bu ikiliye alışmamı sağladı. Normal iki sevgilinin yapacağı türden her şeyi yaptılar ama bu bana göre vıcıklık seviyesinde değildi. David Emma’yı üvey babasından ve onun abilerinden koruyor. Ve geçmişiyle baş etmesine yardım ediyor. Buraya kadar her şey normal ilerlerken iki üç bölüm aralıklarla verdiği flashbackler sizi gerçeğe yaklaştırıyor. Sonra diyorsunuz ki David de dibi boylamış… Ama bu geriye dönüşler sadece David’in değil Emma’nın da geçmişiyle alakalı. Ve bana göre ikisininki de yarışacak cinstendi. Her şey kafamda yerli yerine oturduğunda daha çok merak ettim. Bir insan neden bunu yapar? Bunun cevabı için sayfaları hızlı hızlı çevirdim ve sonra Maggie’nin o bölümüne geldim. Ve orada ağladığımı itiraf ediyorum. Yazar kadının ne hissettiğini çok güzel bir şekilde bize yansıtmış. Ve o sahne çok fenaydı. Bu bölümden sonraki son bölümde çok çok fenaydı. David görmemesi gereken şeyleri görmüş. Ve bu olay onu şuan ki kişiliğine büründürmüş. Geri dönüşler olmasaydı sıkılacağınız türden biri diyebilirdim. Ama o flashbackler sayesinde biraz gizemli bir tipti benim gözümde. Emma ise aslında onu nasıl tarif etmem gerektiğini bilmiyorum. Tıpkı David gibi o da sıkılacağım türden biri olabilirdi. Ama yine o geri dönüşler yüzünden daha farklı açıdan bakmaya başladım ve sevmeyi başardım. Bu karakter güçlü tiplerden. Hele son sahnede o DURUMDA ki düşünceleri daha çok sevmeme neden oldu. Belki tek eksik yanı ilk sayfaların çok azcık sıkıcı olmasıydı. Heyecanlı bölümlere gelene kadarki yerler çok tekdüze yani birbirine çok benziyordu. Bunun dışında bana göre bir eksik yoktu. Hepimiz, nedenleri biz olalım ya da olmayalım, sırların elinden çekiyorduk. Ve bu yüzden, kendi kendimizin kurbanı olmuş bir dünyaydık. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/03/yorum-kopru-claire-wallis.html

Baskı: Kendimi Sende Buldum (Kayıp Günlükler, #2)

Sonlara doğru çok heyecanlanmış olsam da kitabın yarısından çoğu çok sıkıcıydı. Chris ve Sarah gerçekten de yanlış iki kişi. Ve durum böyle olunca aralarındaki diyaloglardan yakınlaşmalara kadar her şey sıradan ve bunaltıcı geldi bana. Açıkçası Mark ve Sarah daha ilgi çekici olabilirdi. İtiraf ediyorum kitapta bu ikilinin konuşmaları daha çok olsun isterdim. Günlükte ki kişi tahmin ettiğim kişiydi. Ama kızın kaybolmasına neden olan o mu? sorusuna gelirsek benim tahmin ettiğim birisi değildi. O yüzden bu puanı veriyorum. Bu saydığım bir iki değişiklik dışında ilk kitapta olan aynı şeyleri burada da okudum. Önceki kitap için dediğim gibi,farklı bir seri olabilirdi. Ancak yazar anlatımı ile her şeyi basit tutmuş. Yaratıcı şeyler bana göre beklemedik olaylar ve anlatım ile gerçekleşir. Bu seri nasıl ilgimi çekerdi biliyor musunuz? Günlükteki adam Chris çıksaydı... Ve sanat galerisi daha çok gizemli bir sır yumağı olsaydı. Belkide beklentilerim bunlar olduğu için olaylar, karakterler ilgimi çekemedi. Neyse kısacası beğenmedim. Tekrara düşen kitaplar kabusum oldu artık.

Baskı: Senin Yerinde Olsaydım (Kayıp Günlükler, #1)

Kitap ilk sayfalarda gizemli başlamıştı. Ama ortalara doğru Sara’nın saçma ve tutarsız tavırları sinirlerimi bozdu. Ayrıca bir konu ancak bu kadar saptırılabilirdi. Günlükteki Rebecca’yı bulmak için yola çıkan Sara kendi erotik dünyasında kayboldu. Sonlara doğru ana konuya değineyim diye düşünmüş olmalı ki yazar kitabın sonunu ‘depo’ da bitirdi. Bence gizem ve cinsellik arasındaki dengeyi sağlayamamış. Ve anlatımı çok basit tutmuş. Betimlemeler az, Sara’nın düşünceleri ise yüzeyseldi. Konu iyi ama dediğim gibi anlatım zayıf. Karakterler de sıra dışı değildi. Samimi hiç değildi. Şu çelişki de kafama çok takıldı. Sara, günlükteki kızı bulmak için epey araştırmacı davrandı ama yakın arkadaşı Ella’ya bir türlü ulaşamadı. Telefonla aramaktan başka hiçbir şey yapmadı ki bu arama işine de öyle toplam iki üç sayfada anca rastlamışımdır. Ayrıca Chris Merit beni etkileyemedi… Sırf sonu öyle bitti diye ikinci kitaba başlayacağım. Tavsiye konusunda da emin değilim beklentisiz okunursa idare eder.

Baskı: Bu Adam (This Man, #1)

Çeviri kötü. Konu özgün değil. Karakterler duygudan yoksun ve tabi ki onlar da diğer roman karakterlerine benzetilmeye çalışılmış. Peki, ben bu kitabı neden okudum? Bir kitap sonunda bunu söylemek gerçekten çok canımı sıkıyor. Ama beğenmedim. Beğenmeyi geçtim bu kadar klasik ve özenti olması sinirlerimi bozdu. Jesse, Grey olmaya çalışmış, Ava ise asi olmak isterken aptal olmuş. Kitap o kadar saçma ilerledi ki yarım bırakma alışkanlığım pek olmadığı için bırakamadım. Ava mimar. Ve yine bir yeri tasarlamak için çağırılıyor. Orada tanıştığı Jesse tabi ki yunan tanrıları kadar yakışıklı, tabi ki PATRON. Ve yine yeni yeniden ona kapılmamak için Ava uzaklaşıyor. Ne kadar da orijinal değil mi? Daha sonra Jesse kızın peşini bırakmıyor. Hem de öyle böyle değil. Kontrol manyağı yaratmaya çalışırken resmen bir facia yaratmış yazar. Kızın ne giyeceğine, ne içeceğine, sosyal yaşamına hatta işine bile müdahale etti. Tavırları ise yaka silkecek kadar sıkıcı ve boğucuydu. Ava ise bu tavırlar karşısında sürekli bir kaçtı bir barıştı. İnanın 400 küsur sayfa sadece Ava’nın gelgitleri ve Jesse’nin saçma tavırlarıydı. Ayrıca ortada sözde bir gizem var ama bunun ne olduğunu kolayca anlayabiliyorsunuz. Bunların hepsini geçtim. Belki bir yerden sonra katlanabilirdim AMA çevirisi çok kötüydü. Yazarın akıcılığı varsa bile bizim ülkede bunu anlayabilecek insan bulamazsınız. Orijinal dilde okuyanlara imrendim şuan. Ben tavsiye etmiyorum.

Baskı: Sana İhtiyacım Var (The Proposition, #1)

Tanıtımı okurken ister istemez kafamda şekillenen, sıradışı ve komik bir şeylerdi. Ama hiç birine rastlayamadım. Beklentisiz okunması gerekenler arasında yerini aldı bu kitapta. Emma, ailesini kaybettikten sonra onun yerini doldurmak için bir Bebek istiyor. Ama bunun için ideal bir aday bulması epey bir zor olmuş. Aslında istediği tek şey bir bağışçı. Peki neden bu işin bankasından yapmıyor sorusu da kafamızda dönüp duruyor. Korktuğu, bankadan aldığı şeyin sahibinin bir katil veya ona benzer kötü birisi çıkması. Bu yüzdende arama çabaları hep var ve çalıştığı şirketin üst katındaki Aidan ona bunu verebileceğini söylediğinde küçük çaplı bir şok geçiriyor. Ve kabul ediyor. Aralarında hiç bir duygusal bağ olmayacağını düşünen ikili inanın hiç bu kurala göre hareket etmiyor böylelikle kaçınılmaz son ile başbaşa kalıyorlar. Şaşırttı mı? Hayır. Meraklandırdı mı? Maalesef ona da hayır. Çünkü herşey çok basitti. Eğlenceli değildi. Samimi bir dili yoktu. Olaylara dışardan bakmakta hiç hoşuma gitmedi. Beni içine alan kitaplar her zaman önceliğim. Dili yüzünden dış kapının mandalı oldum :)) Seriye devam eder miyim bilmiyorum..

Baskı: Ejderin Ateşi (Ejderha Serisi 5)

Bu seriye bayılıyorum. O kadar uzun zaman oldu ki okumayalı ejder ailesini özlemişim. Seriyi en son Ragnar-Keita ikilisinin yakınlaşması ve bir savaşın başlamak üzere olduğu zaman da bırakmıştım. Daha doğrusu çevirmedikleri için en son bu kitapta kalmıştım. Şimdi ise 5yıl sonrası yani o büyük savaşın ortasında acayip hareketli bir ortamda buldum kendimi. Ve Korkusuz Rhona –Vigholf aşkına tanık oldum. Öncelikle belirteyim Kudretli Briec- Feraghus- Yakışıklı Gwenvael gibi değildi. Onlar bende çok ayrı bir yerde olacaklar ama bu serinin kötü diyebileceğim hiçbir yanı yok. Eğlenceli, hareketli, karakterleri samimi –ejderha olsalar da - Annwyl’nin ikizleri 7 yaşına girmiş ve savaşçı olma yolunda emin adımlarla ilerliyorlardı. Talaith’in kızı ise acayip tatlı küçük bir prenses. Savaşı yenmeleri için oradan oraya koşturup, kavganın yanına bir miktar eğlencede ekleyerek önümüze sunulmuş güzel olaylar dizisiyle çabucak kitabı bitirdim. Rhona –Vigholf diyalogları çok komikti. Seri genelinde zaten şöyle bir durum var sadece o ikiliye odaklanmıyorlar. Diğer karakterler ve olaylar da neredeyse eşit miktarda anlatılıyor. En güzel yönlerinden biride bu bence. Şimdi ise Eibhear ve Izzy’nin hikâyesini merak etmekle geçecek ömrüm. Umarım Ephasus çabuk çıkartır.  Bu seriyi kaçırmayın derim ben.

Baskı: Aç Gözlerini (Blackstone, #3)

Ne desem bilemedim şimdi. “Aa ben bunu bir yer de okumuştum” ve “burada da şu olur, sapıkta kesin şu adamdır” sözlerimle dolu bomboş dört yüz küsur sayfa. Şu yazarları da bir türlü anlayamıyorum. Kitap boyu gerçekten saçma gereksiz boyutta cinsellikten sonra son sayfalar da polisiye-gizem karışımı bir olay gerçekleştirme çabaları anlamsız. Başarılı olsa lafım yok ama maalesef basitleştirmekten başka bir işe yaramamış. Seri devam ettikçe daha da kötüleşti. İlk kitap merak uyandırıcı, ikinci kitap Ethan bakış açısı ile çok sıkıcı, üçüncü ve son kitap ise seriyi bitireyim de kurtulayım kıvamındaydı. Bu puanda benden Ethan'a. Seriyi bitirmek adına okuyun ve beklentinin b’sini bile aklınızdan geçirmeyin.

Baskı: Karanlıkta (Hearts in Darkness #1)

Çerezlik, kolay okunabilen, kısa ve keyifli bir kitaptı. Ama hala alışamadığım şey 1,5 günde bu kadar şeyin olup bitmesi. Diğer novella tarzında okuduklarımda en azından araya birkaç gün giriyordu. Burada ise, asansörde başlayıp evde son bulan 1,5günlük bir macera vardı ve beni tatmin etmedi. Özellikle birbirlerini tanımayan iki yabancı hissini hiç alamadım. Yani her ne kadar öyle olsa da okurken sanki uzun bir flörtün ardından olan olaylarmış gibiydi. Yakınlaşmalarına amenna ama kısacık zamanda da birbirlerini çok iyi tanıdıklarına dair o konuşmalar pek olmadı. Başka ne diyebilirim diye düşünüyorum da kitap kısa olunca söyleyeceklerimde kısa oldu  He unutmadan 160 sayfanın neredeyse hepsi yaşadıkları çekim üzerineydi. Yani 160=cinsellik. Neyse ki Caden’in hikâyesi birazda olsa o ortamı dağıttı yoksa sadece seks üzerine bir kitap okudum sanacaktım. http://geceleylaktomurcuk.blogspot.com.tr/

After - Karşılaşma
1/1006.12.2015

Baskı: After - Karşılaşma

Böyle sert konuşmak istemezdim ama bir hikaye ancak bu kadar sıradan ve saçma olabilirdi... İnanamadığım şey ise tanıtım kısmındaki yazılar. "Kimsenin bitirmek istemediği bir hikaye, herkesin içinde yaşamak istediği bir dünya." Bir karışıklık olmuş olmalı bu tanıtımda. İlkine diyecek sözüm yok evet gerçekten de bitirmek istemedim. Çünkü bu eziyete katlanmak istemedim ve yarım bırakmaz üzereydim! Diğeri ise, bu dünyada yaşamak isteyeceğimi sanmıyorum. Yaşanılan şeyin aşk olduğuna kimse beni inandıramaz. Ayrıca kitaptaki herkes mi samimiyetsiz ve saçma olmak zorundaydı.. Okumayın bence.

Burma Günleri
9/1004.12.2015

Baskı: Burma Günleri

"Konuşmak, yalnızca konuşmak! ne kadar küçük bir şey gibi görünüyordu ve ne kadar önemliydi! Eğer dünyadaki herhangi bir konu üzerinde düşüncelerinizi dürüstçe söylemenizi, ayıplanacak bir şey olarak gören insanlar arasında acı bir yalnızlık çekerek yaşamınızı sürdürmüş ve orta yaşınıza merdiven dayamışsanız, konuşma ihtiyacı bütün ihtiyaçlardan daha büyüktür.."

Lordum (Ciltli)
2/1027.11.2015

Baskı: Lordum (Ciltli)

Çelişkiler, tutarsızlıklarla dolu bir kitabın daha sonuna geldim. Ve yazar Türk. Ön yargılarımı bir kenara bıraktım ve Rita Hunter öyle güzel tarihi romanlar yazabiliyorsa eminim başkaları da yazar dedim ama yine hayal kırıklığından başka bir şeye yaramadı. İskoç ve İngiltere arasındaki çekişmeyi konu olarak almış yazar ve en klasik ilişki türünü ortaya koymuş. İskoç ve İngiliz evliliği! Zorla evlendirilen Rose ve Eider birbirlerine düşmandır Ve Rose İngiltere'nin dikenli gülü olarak anılır. Savaşçı ve güzel bir kız. Eider ise İskoçların acımasız, yakışıklı savaşçısı. Yani en azından yazar bize bu iki karakteri böyle yansıtmaya çalışmış ve başarısız olmuş. Daha ilk sayfalarda Rose, Eider'a aşık oluyor. Sözde direniyor ama okuyunca aslında öyle olmadığını anlayacaksınız. 100 ve sonrası sayfalara gelincede koşulsuz Eider'a güvendiğini söylüyor. Tutarsızlıklar ise şurada baş gösterdi, Eider aşık olduğunu kabullenirken diğer sayfada onu sevmiyorum sevgi nedir onu bile bilmiyorum diye saçmalamaya başladı. Yazarın yapmak isteyip yapamadığı her şey kitaptaydı. Merak uyandırmaya çalışmış ama onuda yapamamış. Yarım bırakmak üzereydim ama aklım diğer sayfalarda kalacağına bu işkenceyi bir an önce sonlandırıp beynimden tüm etkilerini atmak istedim. Bence okumayın bir şey kaybetmezsiniz.

Baskı: Tatlı Hesaplaşma (The Sweet Trilogy, #3)

Serinin son ve bana göre en iyi kitabıydı. Yani böyle dediğime bakmayın diğer kitaplar olaysız ve biraz sıkıcı geçtiği için bu son kitap çölde su gibi geldi. Yoksa eksiklikleri çoktu. Konudan bahsetmeyeceğim çünkü ilk kitaplardan her şeyi biliyorsunuz. Burada artık nefiller başkaldırıyorlar ve savaşı başlatıyorlar. Savaş dediysem bana göre öyle büyük bir şey de olmadı aslında. Böyle melez sözleşmelerinden ya da yakın zaman da okuduklarımdan kızıl ateşte ki gibi bir hareketlilik bekliyordum. Arabalar uçsun, binalar çöksün, ne biliyim meleklerle iblislerin ölümüne bir savaşı olsun istedim ama sadece istedim. Son biraz yarım kalmış ve aceleye gelmiş gibiydi. Ve beklemediğim birkaç karakterin gidişineyse bozuldum. Yine de dediğim gibi diğer kitaplara göre daha iyiydi.

Baskı: Tess'in Gözyaşları (Monsters in the Dark, #1)

http://geceleylaktomurcuk.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-tessin-gozyaslar-pepper-wnters.html Kitap ismi ile bu kadar uyumlu olurdu. Bence Tess’in dramı da olurdu. Hatta hızımı alamayıp küçük emrah benzetmesi yapmak üzereydim ki Q bana gerçek yüzünü gösterdi. Konu hakkında ufacık bir anlatım yapacağım izninizle  Tess’in iyi gittiğini düşündüğü bir ilişkisi vardı. Ama taktığı pembe gözlüklerin arkasındaki gerçekleri yazar bize fark ettiriyor. Hiç uyumlu olmadıklarını anladığımda iyi ki geç değildi yoksa kitaptaki çoğu şeye katlanamazdım. Tess ruh ikizi(!) sevgilisi ile Meksika’ya tatile gidiyor (aslında birbirleriyle uyuşmayan zevklerini daha da iyi anlayacağı tatil) ve kaçırılıyor. (Bu kitaptan sonra Meksika’yı görmek istediğim ülkeler arasından çıkarttım.) Sonra da satılıyor. Köle olarak gittiği yerde ise sizi şaşırtacak bir ton şey oluyor. Ah unutmadan sahibi Q. Tess gerçekten de mücadele ettiğini sonuna kadar size hissettirecek emin olun. Vardır ya sözde belli bir kabulleniş yaşamadan önce mücadele ettiklerini sanan ama aslında hiç itiraz etmemiş olanlar. Hıh işte Tess onların yakınından bile geçemez. Kabul ettiği şeylerle bile bize güçlü olduğunu iyi bir şekilde ispatlayan bir karakterdi. Q, değişik bir adamdı. Okuduğum kitaplar arasında düşündüm ama ona benzeyen karakter bulamadım. Çünkü öyle içinde ki iyiliği bulacak da Tess’i mutlu edecek türünden biri değil. Grey kendini tanıtırken ne demişti ‘Anastasia, ben kalpler ve çiçekler tarzı bir adam değilim. Romantizmle işim olmaz. Zevklerim farklıdır.’ Bu söz onun için ne kadar yanlışsa Q için en doğru tanımdı. Karanlık her yerini kaplamış, içinde kocaman bir canavar var. Peki, benim bu karakteri sevmem hastalıklı bir şey mi? Çünkü Q Mercer beni derinliğiyle etkiledi. Bu adamı hatta Tess’i de, sadece garip zevkleri olan biri olarak görüp okursanız kitap size işkence gibi gelir. Yargılamadan özellikle Q’ nun davranışlarına tepkiler vermeden önce ipuçlarını takip edin derim. Arkadya Bitter ile küsen yıldızım barıştı sanırım. Tutku oyunlarından sonra nedense kitabın kendisine olan kızgınlığım yayın evine de yansımış ve bu kitaba da bir Anthony Rawlings vakası olacak kaygısıyla başlamıştım. Aman ön yargıları, etiket yapıştırmayı hayatınızdan çıkarın sonra pişman olursunuz.  Yazarın anlatımını beğendim. Kurguladığı şeyleri yazarken zorlandı mı merak ettim açıkçası. Çünkü yaşanılan olaylardan çok gerçekten karakterlerin o durumlarda nasıl hissettiklerini anlayıp yazıya dökmesi eminim kolay olmamıştır. Kurgu sıradan değildi. Q’ya hiçbir taviz verdirtmedi yazar. Onu hep o çizgisinde yürüttü. Klasik küçük bir davranış bile kitaba hemen diğerlerine benziyor damgası yapıştırabilirdi. Ama bana göre sıra dışı iki karakterlerdi. Bu yüzden kitapta sıra dışıydı. 2.kitabı deli gibi merak edip beklemede kalmak istememe durumu yüzünden 2.si çıktıktan sonra okuyun derim. Çünkü ilişkilerinin son halini nasıl yürüteceklerini cidden merak ediyorum. Öyle büyük bir olayla son bulmadı ama yine de açığa çıkan gerçekler ve Q’nun bakış açısı diğerini merak ettiriyor. Şunu da söyleyeyim kitapta uyarı gerektirecek kadar garip hareketler ve cinsellik var. “Sen benim olmayabilirsin ama ben giderek daha çok senin oluyorum.” Tess Snow. Tess Esclave. Benim. Her şeyiyle benim. Ben gözlerindeki karanlığı görüyorum. O karanlık beni besliyor, o karanlık beni çağırıyor. “Aslında hep sana doğru koşuyorum, her kaçışımda sana yaklaşıyorum. Sadece bunu bilmiyorum. Özgürlüğüm esaretindedir, Q. Sadece senin yanındayken uçabilirim.” "Sen elli sekizsin. Hayatımı mahveden elli sekiz numara." "Je suis a toi." Ben seninim. "Nous sommes les uns des autres." Biz birbirimize aitiz.

Baskı: Darmadağınık (Tangled, #2)

http://geceleylaktomurcuk.blogspot.com.tr/2015/10/yorum-darmadagnk-tangled-2-emma-chase.html İlk kitaba göre biraz depresif olduğunu söyleyerek başlayayım en iyisi.  Karmakarışık, okurken kahkahalar attığım ve Drew’u sarıp sarmaladığım bir kitaptı. Ama maalesef ama burada Drew beni sinir eden bir su damlası gibiydi. Hani olur ya gece evde uyumaya çalışırken musluğun bozuk olmasından kaynaklı çıkan o ‘tıp tıp tıp’ ses. Ve gece olduğu için elinizden bir şeyde gelmez. Aynen öyleydi. Kitabı tekrar basamayacakları için bende bu sese (Drew) katlandım. Drew, saçma sapan hareketleri ile kitabın çoğunu doldurmuştu. Ve acayip klişe olan bu durum açıkçası ilk kitabı arattı bana. Baştan başlayayım en iyisi; Drew ve Kate her zamanki şirinliklerine kaldıkları yerden devam ediyordu. Ya da şöyle diyelim aynı şeklin 2 yıl sonrasıydılar. Evet, kitap ilişkilerinin daha da ilerlemiş haliyle karşımızda. Ama bana göre bu ilerleyiş sadece zamanla kısıtlı kalmış. Çünkü Drew bunu anlamamı büyük bir öküzlükle sağladı. Kate mutlu bir haberle karşısına çıkacakken Drew onu yerle bir ediyor. Tam yerinde bir tabir kitapla eş değer ‘darmadağınık’… Sebebi ise şizofren hali. Yine gördüğü şeyleri yanlış anlayıp, kafasında kurduğu hikâyeye inanıyor ve kitabı klasik olaylar dizisiyle dolduruyor. Sonu her ne kadar “onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine” dedirtse de oraya kadar olan kısmı tahmin edilebilir durumdaydı. Bu yüzden aynı filmin farklı versiyonunu izlemişim gibi hissettim. Ve kitap Kate’in bakış açısı ile yazılmıştı. Her ne kadar bizim öküzcüğe kızsam da Drew bakış açısını tercih ederim. Nihayetinde son sözde karşımıza çıkıp yine birkaç kahkaha attırdı kendini de affettirdi. İşte hep böyle hissetmemi sağlıyor. Beni el üstünde tutuyormuş gibi… Beni taparcasına seviyormuş gibi... Size bir tavsiye vereyim: Hayatınızdaki kişiye kızgınken, bundan arkadaşlarınıza bahsetmemeye çalışın. Çünkü siz onu affetseniz de, arkadaşlarınız asla unutmaz. "Ona ihtiyacım yok, Kate. Bu kadar basit," diyor Billy. "Onu seviyorum, Billy. Bu kadar basit." Shamu mu? Ah, Alexandra'yı diyorum. Yeni, geçici takma ismi bu. Birkaç hafta önce üzerinde tek parçalı siyah beyaz bir hamile mayosuyla kumsala gelmek gibi talihsiz bir seçim yaptığında, Matthew ile ben ona bu adı taktık. Shamu: Balina "Tamam, o zaman. Bil diye söylüyorum, ben de seni seviyorum. Bir türlü küfür etmeyi bırakmayarak Mackenzie'nin geleceğine yatırım yapmanı seviyorum. Ablana acımasızca sataşmanı, ama onu üzenlerin canına okumanı seviyorum. Ama en çok... Beni sevmeni seviyorum. Bunu her an... her gün hissediyorum." Bir of çekiyorum. "Olmaz. O ne öyle, kolon der gibi? Daha okul bahçesine adım attığı an, herkes ona Götlek diye seslenmeye başlar." Kate inanamaz gözlerle bana bakıyor. "Sen Katolik okuluna gittiğine emin misin? Sanki ıslahevinde yetişmiş gibisin de?"

Baskı: Gözlerindeki Canavar (Monster in His Eyes, #1)

'Yakışıklı prensini bulduğunu sanan ama düşündüğü kahramanın o olmadığını fark eden herkes. Bu kitap sizin için.' Ignazio Vitale. İsmi de kendi gibi farklı.  Kitap öyle aktı ki bir günde bitirmiş bulunmaktayım. Ve öyle bir son beklemiyordum ya da öyle bir sır mı demeliyim. Sanırım ilk kez bir karakterden hem “nefret ettim hem de âşık oldum” aynen Karissa şuan kulağın çınlıyordur aynı duyguları yaşıyoruz yalnız değilsin. Öncelikle yaş farkını hiç sorun etmediğimi belirtmeliyim. Okurken hiç rahatsızlık çekmedim. Çünkü Karissa düşünceleri bakımından bana göre çok olgun birisiydi. Kitabı okurken zaten o kadar merak için de oluyorsunuz ki bu ufak şeyi takmıyorsunuz bile. Karissa üniversite de okuyor baba ortada yok anne ise garip bir şekilde rahatsız yani kaldıkları yerde uzun süre yaşamıyor ve taşınıp duruyor. Kapısında sürekli kilitler var. Çok sayıda kilit hem de. Sürekli kızını telefonla arayıp duruyor. (bunların hepsinin nedeni anlaşılıyor her şey o son sayfalar da) Karissa’nın felsefe hocasına sinir olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. Zaten ona ne olduğu da kafamda soru işareti olarak kaldı. Oda arkadaşı da öyle çok yakın arkadaş kategorisinde değildi bence. Karissa çevresi geniş olan birisi değil. Para sıkıntısı olduğu içinde çok gezmez. Bu yüzden sanırım sürekli “Neden ben?” diye sordu Naz’a ve hep “Neden sen olmayasın?” cevabını aldı. Naz duygularını hiç belli etmiyor ama belli ettiğinde de tam on ikiden vuruyor. Böyle ketum birisinde böyle sözler... Tek taktığım durum Karissa’nın tanımadığı birine (Naz) bu kadar çok yakın olabilmesi. Hiçbir şeyi sorgulamadı. Sorguladıysa bile cevap bulamadı yine de ona teslim oldu. Bunun dışında beğendim; çevirisine, anlatım biçimine.. 'Aşk; kendini tersyüz etmek, başka birine teslim etmek ve ona güvenmekti... Sana dokunacağına, seninle ilgileneceğine, sana teslim olacağına ama ne olursa olsun ona verdiklerini asla paramparça etmeyeceğine inanmaktı.' -Karissa "Hırlayabilirsin, tıslayabilirsin, miyavlayabilirsin ve hatta zaman zaman pençelerini çıkarabilirsin ama seni nasıl mırıldatacağımı biliyorum. Ben ormanın kralıyım. Ben bir avcıyım." "Yani ben senin avın mıyım?" Başını iki yana salladı. "Sen benim kraliçemsin." "O, şık yakışıklı prens maskesi ardına gizlenmiş bir canavardı. Ama şimdi olduğu gibi, aramızda mesafe olduğunu hissettiğim kimi zaman, kendimi şunu düşünürken buluyordum: Onun gözünde belki de gerçek canavar bendim." -K. "Birini sevdiğin zaman onun için en iyi olanı istersin... Ama ona âşıksan, onu kendin için istersin. Ve bu ikisi her zaman aynı şey değil. Sırf seni istiyor olmam senin için en iyisi olduğum anlamına gelmez."

Baskı: Sır Gibi Sakladım (Hellions of Halstead Hall, #3)

Serinin 3. Kitabıydı. Ama ben sıralamaya uymayarak direk 3’ten başladım, eksiklikte hissetmedim. Devam edecek miyim sorularına cevap, kesinlikle evet. Çünkü yazarın anlatımını ve karakterlerini çok sevdim. Eğlenceli, hareketli bir kurguya sahipti. Minerva’nın abilerini listeme aldım bile. Aile sıcaklığını Lisa Kleypas Hathaway serisinde ki kadar hissedemesem de yazar az da olsa yansıtabilmiş. Giles ve Minerva ikilisine gelirsek, onları okurken gülmekten kendimi alamadım. Her konuşmaları bir olayın başlangıcıydı. Birbirlerine laf sokma çabaları bazen “savaşmayın sevişin” dedirtse de sinir bozucu değildi. Daha çok kahkaha atmama neden olduğunu söyleyeyim. Aralarındaki çekim de hissedilebilir türdendi. Ama tabi ki klasik bir kaçma kovalamacaya kucak açan bir ilişki de olduğunu bilin. Yine birbirlerine olan hislerin farkında olmayan bir adet çiftimiz ve yine bu hislerinin farkına varmalarına neden olacak kötü birkaç olaylar dizisi. Tek şikâyetim bu. İlla bir olay olacak ki ondan sonra ‘AA! ben bu kıza aşığım’ deyip itirafta bulunacaklar. Bu artık sıkıcı bir hal aldı benden söylemesi. Kitapta ikilinin yakınlaşmasında sonra en çok ilgimi çeken yerler, Giles’in içişleri bakanlığına çalışan bir casus olması ve Minerva’nın anne ve babasının nasıl öldüğü. Bu son söylediğim hala gizemini koruyor. Gerçekten de nasıl öldüler? biri mi öldürdü? diye merak etmeden duramıyorum. Ve bu da gösteriyor ki serinin başına değil sonuna doğru okuyacağım kitapları. Ne yapayım merakımı engelleyemeyeceğim. Bu arada kitapta Giles’inde düşüncelerini okumak ayrı bir keyifti. Her iki karakterinde bakış açısını okumak aslında nasılda uyumlu olduklarını fark ettirdi. Kitap orijinal kapak ama ben kitap kapaklarında insan yüzü olması taraftarı değilim. Bırakında hayal ettiğim kişilerin yüzünü ben seçeyim değil mi ama? Çeviride de her hangi bir sıkıntı yoktu. Yazarın anlatım tarzı ve kurgusu sayesinde su gibi aktı kitap. Uzun süre elimde tuttum çünkü okulun açılmasıyla yoğunluk arttı yoksa eminim siz 1-2 günde yalayıp yutarsınız kitabı. Bence bu seriye başlayın. 4/5 ''O kadar güzel yalan söylüyorsunuz ki, nerdeyse beni bile inandıracaktınız bayım.'' ''Ben de aynı şeyi sizin için söyleyecektim, tatlı balım,'' diyerek gülümsedi Giles. ''Bana bir daha öyle dersen, kendini bedeninde artık olmayan hayati kısımlarını ararken bulursun.'' Seri sıralaması; 1. The Truth About Lord Stoneville (2010) Bozulan Yeminler (Oliver-Maria) 2. A Hellion in Her Bed (2010) Yatağımdaki Serseri (Jarret- Annabel) 3. How to Woo a Reluctant Lady (2011) Sır Gibi Sakladım (Giles-Minerva) 4. To Wed a Wild Lord (2011) Vahşi Bir Lordun Kollarında (Gabe-Virginia) 5. A Lady Never Surrenders (2012) Son Çarem (Celia- Jack Pinter) 6. 'Twas the Night After Christmas (2012) Öyle Bir Geceydi ki (Pierce ve Camilla) http://geceleylaktomurcuk.blogspot.com.tr/

Baskı: Tutku Oyunları (Tutku Oyunları Serisi, #1)

Bir kadın olarak bu kitabı beğenmem İMKANSIZ. Kitaptaki içerikten çok –ki bahsedildiği kadar çok ayrıntıya girilmemişti- Claire Nichols’a yapılan aşağılamalar. Ve Bu ana karakterin seçme şansı varken bile bu eziyete katlanması beni çileden çıkardı. Birinci saçmalık buydu. İkinci saçmalık ise bir peçeteye yapılan anlaşma ve bu anlaşma üzerinde yürüyen 600 küsur bomboş sayfa! Eğer yazar okuyucuya eziyet etmek için yazmışsa başarılı olduğunu belirtmeliyim. İki günümü boşa harcadığıma mı üzüleyim yoksa büyük umutlarla başlayıp hayal kırıklığına uğradığıma mı karar veremiyorum. Anthony Rawlings, kötü bir karakter. Bekledim iyi yönleri gelecek mi diye. Psikolojik bir sorun yüzünden böyle olmasını (böyle bir klasiğe bile razıydım.) umdum. Ama hayır. Kitap boyu bir kadının neden böyle saçma şeylere (kısıtlamalar, kilit altında tutulmalar, şiddete uğramalar.) katlandığını sorguladım durdum. Ve cevabını alamadım. Kitap size bunların cevabını vermiyor. Aksine, daha çok soru katıyor kafanıza. Böyle bir sondan sonra 2. kitabın Dallas dizisini aratmayacağına eminim. Tek övebileceğim yanı yazarın olay kurgusunu iyi bir şekilde düzenlemesi. Tahmin edilmeyen bir son tahmin edilmeyen davranışlar silsilesi. Ama geçmişten olan kesitler beni gerçeğe yakınlaştırdı. Hatta tahminim tuttu da desem yerli yerinde olur. Claire Nichols, güçlü bir karakter mi değil mi anlatması zordu. Yaşatılan onca şeyden sonra dik durması etkilese de diğer davranışları yüzünden bu gözümde değersiz kaldı. Bunun dışında ki tüm özellikleri onun güçsüz oluğunu gösteriyor. 1.si bu adam seni zorla alıkoydu ve zorla istemediğin bir sürü davranış sergiledi. Bunları ne çabuk unuttun da onun bir ömür boyu sorusuna olumlu cevap verdin. 2.si bütün yaşadıkların adamın normal olmadığını göstermedi mi? Zeki bir karakter olmadığını burada kanıtlamış oldu. İçeriğe geçecek olursam; Claire çalıştığı barda Anthony ile karşılaşıyor(!) ve ondan etkileniyor. Adam daha sonra onu yemeğe çıkartıyor. Ve böylece her şey başlıyor. Koca evde yaşadığı olaylar gün gün size aktarılıyor. O kadar özet gibi ve yüzeyseldi ki bana göre. Tek detaya indikleri yer ya kızın şiddet gördüğü ya da yanlış bir şey olacağı zamanlardı. Onun dışında. Fiji’ye gittik. Şöyle yaptık böyle yaptık tarzındaydı anlatım. Anthony, Claire’in tüm özgürlüklerini elinde alıyor. Telefon, internet, arkadaşlarla bağ kurma, ablasıyla görüşme bunların hepsini elinden alıyor. Ve bir sene sonra bunları yavaşça tekrar veriyor. Peki, kızın tepkisi. Sanki bunları elinden alan o değilmiş gibi sevinip ona teşekkür etmesi ve onun iyi biri olduğunu düşünmesi. Ablasıyla görüşmesine izin verdiğinde de bu tepkiyi görmek sinirlerimi iyice bozdu. Asıl kötü ve son darbe ise, onunda yavaş yavaş bu düzeni istemesi alışmasıydı. Bence okumayın. Bunlar benim görüşlerim ama bana kalırsa kurgunun iyi olması dışında bu kitap hiçbir şeydi.

Baskı: Meğer Ne Çok Sevmişim (The Hathaways, #5)

Beatrix o kadar tatlı bir karakterdi ki kitaptan çok onu ve tepkilerini anlatasım var. Hatta ailenin geri kalanını anlatsam doyamam. Diyaloglar çok eğlenceliydi. Kahkahama engel olmadığım o kadar çok sahne vardı ki. Genel olarak eğlenceli bir kitaptı diyebilirim. Christopher her ne kadar savaş sonrası sıkıntılar yaşasa da Bea onun ruhunu iyileştirdi. Öyle iç karartıcı ögelere rastlamayacağınız, ekstra bir heyecan aramak yerine ana karakterlerin yakınlaşmasına odaklanacağınız, Hathaway fertlerinin konuşmalarını merakla bekleyeceğiniz çok hoş, son kitap olmaya laik bir hikâyeydi. Her şey Beatrix’in Pru adlı arkadaşı adına Christopher Phelan ile mektuplaşmasıyla başlıyor. Savaş meydanındaki Christopher eskisi gibi ukala birisi değildi. Savaşın yıkıcılığı onu da etkisi altına almış ve mektuplarda bunu hissettirmiştir. Tatlı Beatrix ise onu iyileştirme isteğine karşı koyamıyor ve mektuplaşmaya devam ediyor. ( tabi bunu Pru adına yapıyor.) Ta ki çok ileri gittiğini anlayana kadar. Ülkeye Pru (Bea) için dönen Chris gerçeklerle karşılaşınca olanlar oluyor. Aralarındaki tutku, çekim, aşk bütün duyguları bende alabildim. İkisi her ne kadar birbirinden farklı gibi görünse de birçok ortak noktaları vardı. Yazar her zamanki gibi anlatımı ve diliyle harikaydı. Lisa Kleypas'ı mutlaka okuyun. Merripen, Christopher’a yaklaşıp güçlü bir tutuşla elini sıktı ve değer biçen bir bakış attı. “Rohan bir gadjo için fena olmadığını söyledi.” Dedi. “Ve Beatrix de seni sevdiğini söylüyor, bu yüzden onunla evlenmene izin verme niyetindeyim. Ama hala düşünüyorum.” “Fark yaratacaksa,” dedi Christopher, “Onun tüm hayvanlarını almaya niyetim var.” Merripen bunu düşündü. “Kızı alabilirsin.” “Phelan,” dedi Leo, “Niyetim hakaret etmek değil, ama-“ “Bu onda doğal gelişen bir şey.” Diye sözünü kesti Catherine. “Ve cesur.” Diye ekledi Cam. “Evet,” diye cevapladı Amelia ağırbaşlı bir şekilde, “savaşta yaptıklarını kimse unutamaz.” “Ah, ben onu kastetmedim,” dedi Cam ona. “Ben Hathaway kardeşlerden biriyle evlenmeye gönüllü olmasından bahsediyorum.” “Arılar vızıldıyor – kuşlar uçuyor.” Beatrix ona soru soran bir bakış attı. “Neden bundan bahsediyorsun? Sonbahardayız ilkbahar değil.” “Evet, ama bu özel şiir kuşların çiftleşmesinden bahsediyor. Bu konuda bana soracak birkaç sorun olabileceğini düşünmüştüm.” “Kuşlar hakkında mı?” Teşekkür ederim, ama kuşları senden daha iyi biliyorum.” Amelia iç geçirdi, hassas görünmeye çalışmaktan vazgeçmişti. “Lanet kuşları unut. Bu gece senin düğün gecen bana sormak istediğin bir şey var mı?” “Ah. Teşekkür ederim. Christopher çoktan, şey bilgilendirdi.” “Öyle mi?” “Evet. Üstelik o kuşlar ve arılardan daha farklı bir anlatım yolunu kullandı.” “Sen benim yaşama nedenimsin. Eğer senin için olmasaydı asla geri dönmezdim.” –C.

ÖncekiSayfa 5 / 14Sonraki