Berfin.
@Berfin.

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Beni Baştan Çıkar (Georgian #3)

Christopher ve Maria mı yoksa Amelia ve Colin mi? Sanırım ben Colin olan seçeneği tercih ediyorum. Diğer kitap ile çok fazla benzerlik taşısa da sanırım bu iki karaktere ısınmış olmam sıkılmamı bir nebze önledi. Amelia meraklı ve tatlı bir tipti. Ablasına çekmemiş olması hem üzdü hem de sevindirdi. Hangi açıdan sevindiğimi anlamışsınızdır. İki de bir laf almak için başkaları ile yatmadığına memnunum. Ama Maria kadar deli yürekte değildi. Meraklı ve istediğinin peşinden koşması Amelia’yı sevmenize neden olacak eminim. Colin ise biraz sinirlendirebilir. Çünkü sürekli maske ile gezmiş olması yeter dedirtti. Ayrıca ondan biraz daha cesur olmasını beklerdim. Ya da Amelia’nın değil de onun kızı baştan çıkarmak için debelenmesini seyretmek keyifli olurdu Bir de şu var hayatından vazgeçip başkası olması beni çelişkide bıraktı. Yani Amelia için varlıklı biri oldu ve ismini değiştirdi. Peki, bunlar fedakârlık mı yoksa aşağılık kompleksinden mi? Ben bunu çözemedim. Son olarak, Çingene olduğunu kabul edip köklerine daha bağlı kalmalıydı. Yani bir karakteri bu kadar gömüp sonra ama sevdim demek epey abes kaçacak ama ne yapayım Christopher ile kıyasladığımdan mıdır nedir sevdim. Ben onu hatalı da olsa sevdim :) -Türk filmi misali- Bunlar dışında seride bir şeylerin eksikliğini yaşıyorum ama adını koyamıyorum. Sanırım aile kavramı pek yansıtılamadığı için. Yani ya hiç olmasaydı ya da bu kavram illa olacaksa Lisa Kleypas gibi isterdim. Devam eder miyim pek emin değilim. Simon merak uyandırsa da yaşayacağı olaylar açıkçası pek ilgimi çekmeyecek gibi çünkü benzerliklerin çok fazla olacağına neredeyse eminim. Yine de büyük konuşmayayım. 'Onu sevmemeyi bilmiyorum.' http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/04/yorum-sylvia-day-beni-bastan-ckar.html

Kupa Altılısı
9/1003.04.2016

Baskı: Kupa Altılısı

'Altımız için. Kupa altılısı.' Bu cümleler ilk başlarda anlamsızdı. Ama okuyup da sona geldiğimde her şey yerli yerine oturdu. Bir şeyi çok merak ediyorum yazar gizem yaratmak istedi mi istemedi mi? Eğer öyle bir çabası varsa bazı yerlerde çok başarılı olamamış. Çünkü kitaptaki çoğu şeyi hemen anladım. Yine de yavaşça işlenen plan beni şaşırttı. Jay… O bir sihirbaz ama illüzyonist demenizi tercih eder:) Yakışıklı (tabi ki) ve sırları var. (Buna da bir tabi ki.) İntikam almak istiyor. Kendisi dâhil 6 kişi için. Kitapta onlar kim diye çok kafa yormanıza gerek kalmıyor çünkü bana göre kabak gibi ortaydı kim oldukları. Ama bunlar benim hevesimi kırmadı. Çünkü hem çok hoş bir dili vardı (samimi ve Matilda’nın ağzından anlatılıyor.) hem de sadece bu kişilerin kim olduğunu bilmek tablonun tamamını görmek anlamına gelmiyordu. İsmini zikretmişken ondan da bahsedelim. Matilda, bana göre komik bir tipti. Onun düşüncelerini okurken bir arkadaş kadar yakın bulabilirsiniz. Çünkü gündelik yaşamdan birini dinliyormuşum hissi yarattı bende. Bir roman karakterinden ziyade gerçekten yolda rastlayabileceğiniz sıradan ama beni etkileyen biri. Onun anlatımı ve Jay’in o şeker gibi davranışları ile kitap su gibi aktı. Kitabın yarısına kadar Matilda ve Jay ikilisi konu alınmış. Hani nerede bu intikam dedim durdum. Şikâyet ettiğimden değil, meraktan. Yoksa bu ikili çok yakıştılar birbirlerine. Onları, aralarındaki yakınlaşmayı okumak güzeldi. Ve sonra olaylar biraz daha netlik kazanmaya, Jay’in yaptığı plan işlemeye başladı. Planın sıra dışı olması değildi beni etkileyen Jay’in bu plan için harcadığı zaman, emek ve zekâydı. Cidden çok zekice bir planmış. Arka kapakta da intikam derken aklıma hep kısıtlı şeyler gelmişti. Silahlar, aksiyon, patlamalar falan düşünmüştüm ama Jay zekâsını güzel bir silah yapmış ve işleme sokmuş. Bu arada kitaptaki yan karakterlere; Michelle ve Jessie’ye bayıldım. Çok komik tiplerdi. Ben beğendim. Okuması zevkli, kafa karıştırmayan, anlatımı ile size tanıdık şeyler hissettiren bir kitaptı. Matilda anlatırken ‘benimde böyle hissettiğim olmuştu.’ Demek beni kitaba daha da çekti. Hiç sıkılmadım. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap. ‘Bir kişiye bütün olarak âşık oluyoruz. Ruhlarına vuruluyoruz.’ “Owen’la çıkmanı istemiyorum.” “Neden?” “Stuart gibi heriflerle dans etmeni de istemiyorum!” “Neden?” “Çünkü sen benimsin.” http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/04/yorum-kupa-altls-l-h-cosway.html

Baskı: Tutku Oyunları (Georgian #2)

Seriye 2.den başladım ama hiçbir eksiklik hissetmedim. St. John ilk kitapta görülüyor sanırım onun dışında bir şey kaçırdığımı düşünmüyorum ya da umuyorum diyelim J Sylvia Day ‘i Crossfire serisi ile tanımıştım ve o seride günümüzde geçmekteydi. Daha sonra historical yazdığını duyup günaha davet ve yatağımdaki yabancı kitaplarını almıştım. Ama bu iki kitapta beni hiç tatmin etmedi. Hatta Yatağımdaki Yabancı adlı kitabı yarım bıraktım ve yazarın sadece Crossfire serisine devam edeceğime dair bir karar aldım. Peki, bugünlerde ne oldu da bu kitaba başladım? Doğruyu söylemek gerekirse bende ne olduğunu bilmiyorum J Ne okusam diye düşünürken bu kitap gözüme ilişti ve başlayayım dedim. Beklentisiz ve büyük bir önyargıyla başladığımı itiraf edeyim. Bu yüzdendir ki beğendim. Yani beğendim ama çok eksiklikler vardı belki fazlalıkları desem daha yerinde olur. Maria ve St. John (Christopher) çok fazla entrika ve gizliliğin içindeydi. İlişkileri sanki biraz yüzeysel kalmıştı ve olaylar çok fazla ve karışık olduğu için onlara odaklanmam biraz zor oldu. Ve sanırım bu yüzden çok etkilenemedim bu ikiliden. Yine de Maria cüretkarlığı, güzelliği ve soğuk görünmeye çalışıp o kadar kirliliğin içinde yıkılmayan bir olarak iyi bir karakterdi. Christopher ise hikâyesiyle maalesef ilgi çekiciliğini biraz yitirdi. Çünkü ortada elle tutulur bunları yapmasına neden olacak iyi ve sağlam gerekçeler yoktu. Geçmişi ise Maria’nın yanında sönük kaldı. Onun dışında güçlü olup olmadığına karar vermekte zor. Her işi adamları yaptı sağ olsunlar. Yine de Maria ile bir şekilde beraber olmalarını istedim. Belki St John sarışın olduğu için ben hep negatif elektrik almışımdır :) Olaylar ise gerçekten çok fazla ve çok karışıktı. Her sayfa da birisi diğerinin kuyusunu kazıyor ve hepsi birbirine bağlı. İşin zor kısmı da bu olayları birleştirmekti. Aslında Maria’nın tek sorunu kardeşi Amelia’yı bulmak ama yazar bunu böyle anlatsaydı kitap fazla basit kalırdı. Ama böylede sanki ÇFB (çok fazla bilgi) oldu. Diğer kitaba da başlıyorum hemen çünkü Colin ve Amelia beni çok meraklandıran bir çift oldular. Genel olarak ortalama bir kitaptı. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/03/yorum-sylvia-day-tutku-oyunlar-georgian.html

Baskı: Minnettar (Öngörü Serisi #3)

Daha kararlı ve zeki bir Evie görmek inanın beni çok tatmin etti. Diğer kitapta bu kızın dev saçma hareketlerini okurken sinirden yerimde duramamıştım. Üstüne birde Russell bakış açısı eklenince düşünün halimi. Şimdi ise Evie kimi istediğini biliyor ve ona göre hareket ediyor. Daha da güçlü. Ayrıca Russell anlatımına da öyle çok yer vermemiş. Yine Reed'den uzakta gelişen olaylar olsa da bu sefer o kadar fazla olmadığı için mutluyum. Ama bu eksiklik hep var. Reed neden her olayda uzakta olmak zorunda? Benim beklentim beraber düşmanları haşat etmeleri. Sürekli birilerinin Evie'i kaçırıp ondan uzaklaştırması değil! bu yazara bir sitemdir.. Ama her seferinde günün kahramanı olması da ayrı bir şey. Kahramanımız her seferinde tam kızın işi bitti dediğim yerde yetişiyor. Kim ona dokunduysa vahşice öbür tarafı boyluyor. Bu da beni çok çok etkiliyor. Kitaptaki olaylar fazla hareketli ve heyecanlıydı. Periler, vampirler, sürgünler, insan bedenine girmiş iblisler... Yeni bir kaç karakter. Ve kötü de olsalar çoğunun çekici olması ... Yani gelinde bana bu seriyi neden sevdiğimi sorun. Bu saydıklarımdan sonra sorabilir misiniz? Hayır. Eksiklikleri olsa da bana göre güzel bir seri. Her sayfa da farklı bir olay var. Yalnız diğer kitapta da bir kaçırılma olayı olursa artık yazar tek düzeliğini ilan etmiş olacak bunu da belirteyim. Geçen sefer Evie kaçırılmıştı şimdi ise yine birileri kaçırılıyor ama her nasıl olduysa yine dönüp dolaşıp olay Evie'ye bağlanıyor. Sonra bir bakmışız YİNE bizim kız kaçırılmış. Diğer sinir bozucu nokta ise yazarın Evie'nin Reed ile aralarındaki bağı Brennus (Gancanaghların kralı) ile oldukları gibi derin anlatamaması. Adam Evie için bir sürü bilgi topladı, çoğu gücünü ondan öğrendi ama Reed ile bunları çok az gördük. Bu eksiklikler yüzündendir puanım. Sırf bunlar yüzünden tam puanı ilk kitap harici hiçbirine veremedim. Yoksa karakterlere ve olaylara bayılıyorum. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/03/yorum-ongoru-serisi-ilk-3-kitap-amy.html

Baskı: Başmeleğin Öpücüğü (Lonca Avcısı, #2)

Melek, ne kadar saf ve masumluğu yansıtan bir kelime. Bu kitapta tam tersini düşüneceğinize eminim. Çünkü burada ki melekler kan ve vahşet yayıyor. Okurken, yazarın yaratıcılığına ayrı hayran kaldım. Nalini, o kırık kemikleri, insanların o eciş bücüş hallerini betimleyip gözümün önüne öyle bir manzara sergiledi ki okumuyorum da film izliyorum gibi netti. Elena ve Raphael kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu sefer ki düşman, kendini gizleyen kitap sonuna kadar da ‘bu olabilir yok diğeri de olabilir’ dedirten birisiydi. Karşılarında ki kişiyi bulmaya çalışırken aslında bütün baş meleklerin bu canilikleri yapma potansiyelinin olduğunu anlıyorsunuz. Melek, baş melek kelimeleri bence burada metafordu. Nasıl anlatsam, ‘şeytan yapar’ dediklerimizi onların yapması, melek sıfatının sadece ironi olarak kullanıldığını düşündürtüyor. Olanlar demişken, azcık kitabın işleyişinden söz edeyim. Elena ölümsüzlüğe adımını atar atmaz ortalık tekrar karışıyor. Canilik derecesini aşmış şekilde ki cesetleri takip etmek zorunda ve bunları yaparken de ölümsüzlüğe, yeni kanatlarına ve Raphale’in hükmedici kişiliğine alışmaya çalışıyor. Olaylar Barınak adı verilen, meleklerin yaşadığı bir yerde gerçekleşiyor. Antrenmanlar-Raphael-Koku takibi, üçlüsü arasındaydı çoğu sayfa. Elena, bu kitapta daha farklıydı. İçindeki kâbusları Raphael ile paylaşan, acısını ortaya çıkarmaktan çekinmeyen, deli gibi ağlayan bir Elena vardı. Raphael ise bize daha insanlığa adım attığını gösteriyor. Elena fiziksel olarak değil de acaba duygusal açıdan mı insan yapıyor onu? sorunun cevabını sanırım bu kitapta azda olsa anlayacaksınız. Bu baş melek okurken benim olsun dedirten bir yaratık benden söylemesi. Elena’ya karşı tavırları ve korumacılığıyla sizi kendine hayran bırakıyor. Özellikle o baldan tatlı ama biraz da sert lafları yok mu? Okurken kendinize engel olamadan ağzınızdan garip kelimeler kaçırmanıza ve kıkırdamanıza neden olacak. (en azıdan ben öyleydim  ) Aralarındaki bağ ise artık kopmayacak düzeyde ve çok sıkıydı. Sayfaları hızlıca çevirip sona ulaştığımda daha olaylar bitmedi mi? Durumundaydım. Okurken ben yoruldum, yazarcığım yorulmamış ve son sayfaya kadar ‘tetikte olun!’ ikazını diri tutmuş. Son sayfa da epey bir haraketlilik sizleri bekliyor benden söylemesi. Peki diğer kitap nerede? L Bunlar olurken, yeni ve eski karakterler de ön plandaydı. Özellikle yedilerden Zehir ve illium çok ilgimi çektiler. Ya da böyle demek yanlış olur. Yedilerin hepsi çok ilgi çekiciler. Ne yaşadıklarını acayip merak ediyorum. Onlarla ilgili kitap çıkarsa koşup ilk alan olacağım söz. Kitaptaki tek kusurdan bahsedeceğim. İlk sayfalarda bolca bulunan, son sayfalarda varsa da olayları okumaktan gözümden kaçmış bazı noktalama yanlışları ve tekrar eden kelimeler vardı. Noktalama işaretlerinden kaynaklı hatalar yüzünden, bazı cümleleri tekrar okudum. Virgülü olmaması gereken yere ya da noktayı cümle bitmeden koymuşlar. Tekrar eden kelimelerse az ama ilk başlar da epey göze batanlardandı. 5/5 Kapak ve ayraç ilk kitaptaki gibi harika. Ba-yıl-dıım. Ben 3. Kitabı istiyorum! Bana ne… “Öp beni, başmelek.” “Nasıl istersen, Lonca Avcısı.” “Ben seni asla terk etmeyeceğim, Elena.” Hükmetmeye, kontrol etmeye alışkın başmelek gözünün önündeydi. “Ve gitmene asla izin vermeyeceğim.” “Raphael…” Elena hafifçe titredi ve ellerini başmeleğin saçlarına soktu. “Galen haklı. Ben seni savunmasız kılıyorum.” Ben de biliyordum Elena. Yine de kalbim elinde. …Çünkü melekler yırtıcılar olabilirdi ama besin zincirinin en tepesinde oturanlar başmeleklerdi. Uçmayı çabuk öğren. Elena. Ondan sonra gökyüzünde dans edeceğiz. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/basmelegin-opucugu-nalini-singh.html

Baskı: Ruhumdaki Canavar (Monster in His Eyes, #2)

Yorumumu şekillendiren son sayfalar oldu. Açıkçası oraya kadar ne hissettiğimi bilmiyordum. Oraya kadar olan kısımda ise döngü aynen şöyleydi; Naz’ın bolca hem de epeyi bir bolca geçen içsel hesaplaşmaları, iç sesleri, serinkanlılıkla gidip adam öldürmesi ve Karissa. Kitaptan başka bir şey beklemeyin. Naz’ın iç seslerinin uzunluğu ve o karanlık, boğucu hava, bunalıma girmeme neden oldu. Hiç mi iyi bir şeyler olmaz arkadaş ya! Hayır, biz okuyucuya da yazık. Okuyucuyu tatmin edeyim diye düşünmeyen yazar, sağdan soldan vurdu. Olanlar yüzünden son sayfada ki- artık kimine göre mutlu, kimine göre mutsuz sona- bile ne tepki vereceğime karar veremiyorum. Ignazio sağ olsun bulaştırdı bana da bu sonun mutluluk olup olmadığı üzerine felsefi bir yazı yazasım geldi. Gerçek mutluluk var mıdır? Bu yansıma bir dünya mı? J Düşünün kafamdaki karışıklığı… 2.kitabın yazılma amacını anlamadım, sanırım serinin sonu olduğunu belli etmek ve olayların nasıl şekillendiğini, merakta kalmayalım diye yazmış yazar. Başka bir açıklama yapamıyorum çünkü kitap boyunca, olaylar –olay demeye dilim varmıyor- bile çok sıkıcıydı. Adam, sürekli öldürüyor ama bunda bile bir hareketlilik yoktu. Bir kaç istisna dışında gerçekten okurken sıkıldım. Ama yine de Naz’a çok üzüldüm. Şöyle geçmişten bahsedişleri, birilerini kaybetmesi, ailesi ile olan durumları ona gerçekten üzülmeme neden oldu. Özellikle Karissa’ya hissettikleri, onu yanında tutmanın yanlış olduğunu bildiği halde ondan vazgeçememesi beni çok etkiledi. Tüm kontrolü elinde tutmaya çalışarak geçirdiği, baba gibi gördüğü adamın yanlış insan olduğu, gerçek babasını uzaklaştırması, öldürmeye alışması ile geçen 20 koca yıl. Etkisi üzerinizde fazla olacak orası kesin. Cidden adamda yanlış bir şeyler var. Ama ne olduğunu çözemedim. Bir de işlediği onca cinayetten sonra öyle bir konuşuyor ki siz bile sanki normal bir şey yapmış gibi okuyorsunuz. Ama o son şeyi yapmayacaktın Vitale… Naz da bir yere kadar. Biraz da diğer hasta Karissa’yı inceleyelim arkadaşlar. Olan bunca şeyden sonra bu adamın yanında kalmak istemesine sebep olan şeyin adının AŞK olmadığına bahse girerim. Bu karakter bu kitapta beni fitil etti. Naz’ı teselli bile edecek kelimeleri yoktu. Her şeyi halleden onun yerine bile düşünen Naz gibi geldi bana. Neden kaldığını bile açıklayamadı doğru düzgün. Bir tek uçak sahnesinde iyi bir konuşma yaptı. Naz’ın hiç yas tutmadığını ve onun yerine başka şeyleri koyup öyle yaptığını sanması gibi bir şeylerdi. Tam gediğine oturttu. Benim bu karakterden beklediğim, Naz üzerindeki etkisini fark edip daha ön plana çıkacak hareketlerdi. Onda yanlış bir şeylerin olduğunu fark edipte hiçbir şey yapmaması, okurken sizi sinir edecek benden söylemesi. İlk kitaptaki tadı alamadım. Yani ilk kitabı beğenenler bunu da beğenir gibi bir şeyle karşınıza çıkmayacağım çünkü her ne kadar öyle olmasını istesem de öyle olmadı. Naz’ın iç dünyasına yolculuk gibi bir şeydi bu kitap ve o iç dünya biraz ilgimi çekse de belli bir yerden sonra garip bir ruh haline soktu beni. Yine de Naz unutmayacağım karakterler arasındaki yerini aldı. Yazarın anlatımına gelirsek, iç dünya meselesini abartsa da bize çok iyi yansıtmış. Yani gerçekten de cinayet işleyip sonra Vitale’nin iç dünyası diye bize yutturmuş sanmadım değil J Ve tabi ki yabancı yayınlarından çıkmış olan bu kitabın ayracına bayıldım. Kapaktan emin değilim. Kafamda ki Karissa orada ki gibi değil… Bazen sırlar yok edecek kadar güçlüdür. “Burada burada tutsak değilsin Karissa.” Parmakları anahtarların etrafında kapandı, şaşkın bakışlarını yüzüme dikmiş bakıyordu, bir an için sessiz kaldıktan sonra, “Değil miyim?” diye sordu. “Hayır, değilsin,” dedim. “Evden ne zaman istersen çıkabilirsin.” “Çıkabilir miyim?” “Elbette,” dedim. “Tabii ki bu seni takip etmeyeceğim anlamına gelmiyor.” http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-ruhumdaki-canavar-jmdarhower.html

Bir Başka Mavi
10/1026.03.2016

Baskı: Bir Başka Mavi

http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-bir-baska-mavi-amy-harmon.html Yok, yok ağlamıyorum. Gözüme mavi bir şeyler kaçtı da… Okudukça farkındalık arttı kocaman bir sel şeklinde gözlerimden aktı gitti. Şimdi bu hikâye böyle bitti ya, keşke bitmeseydi. İkincisi de çıksaydı. Açıkçası bu kitabın sonu aslında başlangıç gibiydi. Ama bizim o başlangıcı okuyamayacak olmamız kötü oldu işte. Blue, geçmişi hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmayan, ismini tekrarlayıp durduğu bir kelimeden alan; asi, zeki, çok acı çekmiş bir kız. Yaşamış olduğu hayatı okurken nasıl böyle ayakta kalabilmiş hayret ettim. Bu yazarın kadın karakterleri sanırım hep güçlülerden oluşuyor. Bu demek değil ki hatasız. Bir sürü hatası vardı ama fark ettim ki hataları bile onun iradesi dışında olmuş. Tek isteği sevgi. Bir gün sınıfa girdiğinde yeni tarih hocasıyla karşılaşıyor ve işler değişiyor. Çünkü anlattığı o dersler Blue için ‘Arınma’ gibi oluyor. Çıkış noktasını bulmaya yardımcı oldu da diyebilirim. Wilson (tarih hocası), aslında psikoloji okuyacakmış da fakülteleri karıştırmış tarih okumuş dediğim bir adam oldu. Yaptığı analizle ve ders sırasında anlattığı onca şeyle beni kendine hayran bıraktı. Tek yaptığı keskin zekâsını konuşturmaktı böylece, küçük bir hayran kulübü bile olmuş olabilir. Blue için dönüm noktası, bir şans, ya da ne dersek diyelim en önemlisi iyi bir dost oldu. Bunu söylemezsem çatlarım, iyi bir de âşıktı. J Okurken, olayların nereye varacağını merak edip durdum. Blue için güneş doğdu mu diye diye bir günde sayfaları tükettim. Artık HİÇ KİMSE değildi. Bunun cevabını almak benim için çok iç rahatlatıcı oldu. Kitapta sevemediğim tek nokta Blue’nun verdiği bir karar. Okuyanlar anlar. Tiffa ve ikisi arasında ki o şeyi bir türlü kabullenemedim. Kendisini bulmaya çalışırken kendisinden(!) kopmak, özellikle kitap boyu birçok şeyi görmesi ve bundan sonra böyle bir karar alması sinirlerimi zıplattı. Hatta ufak çaplı şok yaşattı. Konuşursam ağzımdan kaçacak. Sustum. Kitaptan beklentileriniz nedir bilmiyorum ama ben karşıma farklı bir şeylerin çıkacağına emindim. Ve alışılmışın dışında olması çok güzeldi. Blue’nun anlattığı Kızılderili hikâyeleri, Wilson’un anlattığı tarihle harmanlanmış ama size başka şeyleri fark etmeye yönelten sözler, şiirler beni benden aldı. Anlatımı sayesinde su gibi aktı kitap ve olayların sonda bir birine bağlanışı beni çok şaşırttı. Bence mutlaka okumalısınız. Yıldız Kız ve Beyaz Şahin, Küçük Karatavuğun hikâyesi bu ikisini hiç unutmayacağıma eminim.5/5 Bir de kitap boyu aklıma Edip Cansever'in şu dizeleri gelip durdu; "Mavi Huydur Bende .... Hayat hiç mavi yerinden vurmadı..çünkü ben maviyi beyazı koruyan masumiyet olarak tanırım,karanlığı görünür kılan bir renktir mavi,öyle bilirim..sürükleyendir,bitmeyendir... mavi olarak anlatmalıyım her şeyi... kaldırın başınızı gökyüzüne,görmek istediğinizi değil gördüğünüzü söyleyin bana! yaşamın ta kendisidir mavi..belkide sadece bu yüzden ölmeye değil..yaşamaya mahkum edilmiştir.. maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi bir renk değildir mavi huydur bende ve benim yetinmezliğimdir ve herkesin yetinmezliğidir belki denecektir ki bir süre ve denenecektir bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki gönül gözü görendedir,derinler mavidir..." "Edebiyat, tarihi ders kitaplarından çok daha iyi anlatır ve bu şekilde öğrenmek çok daha zevklidir." Alçak bir sesle, "Yaşlı adam ne dedi?" diye sordum. "Merak etmememi söyledi. 'Kadınlar ağlarlar. Eğer senin yüzünden ağlıyorsa seni hala seviyor demektir,' dedi." Wilson, yaşlı adamın titrek sesini taklit etmeye çalışmıştı. Bana baktı ve muzip bir ifadeyle gülümsedi. "Ağlamayı bıraktığın zaman endişelenmem gerektiğini söyledi." Gülümsemesine karşılık veremedim. Hızla bakışlarımı kaçırdım. Endişelenmesi gereken kişi bendim. Ağlamayı bıraktığım için değil, ağlamaya başladığım için. Yaşlı adam her şeyi çözmüştü. "… O açık saçık fotoğrafları tepegözüme koyanın da sen olduğunu varsayabilirim. Bu yüzden aleti açtığımda bütün sınıf çırılçıplak görüntülerle karşılaştı." "Suçlu benim." "Ya viyolonsel kutumda aniden beliren kilit?" "Evet. Onu yapan da bendim. Küçük bir şeydi. Ve anahtarı kabanının cebine koymuştum." "Evet. Bu biraz garipti. Anahtarı bulana kadar iki gün boyunca o kahrolası şeyi kesmeye çalıştım." "Sanırım ilgini çekmek istiyordum." ''Hepimiz kendimizi dışarıda kalmış, içeriye bakıyormuş gibi hissedebiliriz. Hepimiz dağılmış hissedebiliriz. Bizi biri yapan şey kim olduğumuzun farkında olmaktır bence. Blue. Bir sanat eseri olmayabilirsin ama kesinlikle bir esersin.'' ‘Bir varmış bir yokmuş. Yuvasından atılmış, istenmeyen küçük bir karatavuk varmış. Terk edilmiş. Sonra bir Şahin onu bulmuş ve onu kapıp uzaklara taşımış. Onu yuvasına almış, ona uçmayı öğretmiş. Ama bir gün Şahin eve gelmemiş ve küçük kuş tekrar yalnız kalmış, tekrar istenmeyen olmuş. Uzaklara uçmak istemiş.’ “Ben hiç kimseyim. Ya sen kimsin? Sende mi hiç kimsesin? O zaman iki kişi olduk. Aman ağzını sıkı tut. Yoksa sürerler bizi buralardan.”

Baskı: Jet (Dövmeli Adamlar Serisi, #2)

Sevemedim. Böyle pat diye söylemek pek olmadı biliyorum ama gerçekten sevemedim. Ve bunun en önemli sebebi Aspendos Yayıncılığın çevirisinin harika olması(!). Artık yoğurdu üfleyerek yiyeceğim. Beni soğuttular. Ön yargılarımı kapatmıştım ama yeniden devreye soktular. Aspendos’dan çıkan kitapları bin kez düşünüp öyle alın benden söylemesi… Kitap Jet ve Ayden yakınlaşmasından 1 yıl sonrasından başlıyor. 1yıl önce, Ayden Jet’e olan ilgisini gösteriyor ve bar dönüşünde arabada ona yaklaşıyor ama sorunlu çocuğumuz onu reddediyor. 1yıl sonra, değişen bir şeyler olmuştur. Ayden o çekimi inkâr ederek kendisine süveter giyen hanım hanımcık Adam’ı bulmuştur.. Jet ise Ayden ve Cora ile ev arkadaşı olmuş. Gerisi için kitabı okuyun demek istiyorum ama diyemiyorum. Çünkü çeviri hataları yüzünden hiçbir duygu alamadım. Ve ana karakterlerin arasındaki ilişki bence çok yüzeysel, çok klasik ve neredeyse bin ton kitapta bulunacak türdendi. Olaylar ise, (bir olay hariç hiçbir şey yoktu.) Sıradandı ve tahmin edeceğiniz türdendi. Sayfayı çevirince “kesin şöyle olur” diyorsunuz ve oluyor. İki karakterinde bakış açısı kitapta vardı bana sorarsanız Ayden’ın bakış açısından okumak daha iyiydi. Serinin ilk kitabını (Rule), beğenmiştim. Klasik kötü çocuk imajı sergilese de kendini okutturmuştu ama Jet olmadı. Seninle yıldızımız barışmadı. Bir kere güçlü bir karakter olduğunu hiç hissedemedim. Ve Ayden’ı deli gibi seven biri gibi de değildi. Ayden demişken, bir nebze olsun iyiydi diyordum ta ki klişe bir şey yapana kadar. Ayrıca yazar güneyli kız havası vermeye çalışmış bana göre o da olmamış… Ama yine de Rome ve Cora ikilisini merak ediyorum. Vurun beni. “Sadece ben ve o, iki farlı renkte de olsak uyumlu ve birlikteydik. Ben onun mükemmel geleceğiydim, o benim mükemmel aşkımdı ve bütün iyi aşk şarkıları böyle sonlanmalıydı.” “Aşk mükemmel değildir. Zor iştir ve bazen âşık olmak sadece kaçıp gitmekten daha fazla gayret ister.” “Bazen, bazı şeylerin değişmesi gerek, çünkü onların aynı kalmasına imkân yok.” http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-jet-marked-men-2-jay-crownover.html

Baskı: Kurucunun Kızı (The Book of Ivy #1)

Ah Ivy… Genelde distopya ile aram pek yoktur ama bu kitap sanırım duvarlarımı aşmamı sağladı. Okumayı bu kadar geciktirmemin sebebi 2. Kitabın çıkmasını beklememdi. Yoksa bu sona yüreğim dayanmazdı. Evet evet ikinci kitabın yorumuyla da en kısa zaman da karşınızda olmayı planlıyoruum J Bishop ile anlaşmalı olarak evlenen Ivy onu öldürmeyi planlıyor. Ama her planı bozan, engelleri görmezden gelmemizi sağlayan o malum duyguyu hesaba katmıyor. Aşk. Evet, Ivy Bishop’u tanımaya başladıkça yakınlaşıyor. Yakınlaştıkça da bağlarını iyice sıkılaştırıyor. Ama zaten Ivy, bana göre birisini öldürebilecek bir kız değildi. Aslında kitabı elime aldığımda tanıtımı okuduktan sonra beklediğim karakterler; sert hiçbir şeyden ödün vermeyen Bishop ve sürekli sinir halinde dolaşan, ailesinin tam puanlık bir aile olduğunu düşünen Ivy. Ama okurken kafamda şekillen bu karakterleri sildiği için çok memnunum. Çünkü ikisi de bu saydıklarımın tam tersi kişilikteydiler. Ve bu halleri ile çok daha ilgi çekiciydiler. Özellikle Bishop çok ilgimi çekti J ‘Bishop, eğer karşıma çıkacaksan görücü üslüne eveet!’ diye dolandım bugün evde ne kadar ilgimi çekmiş anlayın… Olaylar yavaş ve içime sine sine ilerledi. Ama sürekli diken üstünde olma hissinden hep nefret ettiğim için olaylar artık sonuçlansın diye biraz sabırsızlandım. Ivy ne yapacak? Bishop anlayacak mı? Ivy'e tepkisi ne olacak? Kitap ilerlerken hep bu sorular beynimi kemirdi durdu. Ve nihayet o son geldiğinde bu soruları silip süpürüp yerine daha büyük bir bomba bıraktı. Onu buradan açıklarsan beni döversiniz. O yüzden hiç o sulara girmiyorum... Yazar hangi duyguları alalım istemiş bilmiyorum ama bu kitabı okurken benim en çok hissettiğim duygu merak ve biraz çaresizlikti. Aile ve Bishop arasında bir seçim Ivy için nasıl bir sonuç doğuracak diğer kitapta göreceğiz. Anlatımı güzel, olaylar akıcıydı. Üst üste okuduğum ve beni depresyona sokan kitaplardan sonra ilaç gibi geldi. Bu kitapta kimden nefret ettim dersiniz? Ivy'nin ablası Callice... "Aşk kanunlaştırabileceğin bir şey değildi. Aşk tablolardan, grafiklerden ve eşleşme oranlarından daha fazlasıydı. Aşk karışık ve karman çormandı. Ve rastlantısal büyüsünden onu yoksun bırakmak bir hataydı." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-kurucunun-kz-amy-engel.html

Baskı: Tesadüf (Happenstance Serisi #1)

Kısa, hiçbir derinliği olmayan bir kitaptı. Aslında kendimi özet okuyormuşum gibi hissettim. Ve 2.kitapta bu kadar kısaymış. Son kitap ise sanırım iki kitabın toplam sayfası kadar 200 gibi bir şey. Ben kısa kitaplarda duygu yoğunluğunu hissedemiyorum ve olaylara odaklanamıyorum. O kadar kısa sayfada çokta olay olmasa gerek diyorsunuz ama öyle değil; hızlı yakınlaşmalar, ölenler, ortaya çıkan sırlar hepsini bir çırpıda anlatmış yazar. Ve bu bana göre büyük bir eksiydi. Diğer sorun ise, konu. Kitap uzun olsa da konu çok sıradan olduğu için büyük ihtimalle yine beğenmezdim. Maddox erkeklerini anlatan yazarla bu seriyi yazan aynı mı emin değilim. Konudan bahsetmeme gerek yok sanırım. Sıradan lise son sınıf öğrencisi olan Erin kasabada ki üç Erin’den birisidir. Ve diğerlerine göre daha iyi kalpli ve aile bakımından şansız. Ve onun şansı olacak beyaz atlı prens Weston… Tavsiye edip etmeyeceğim konusuna gelirsek bu tarz da bir sürü kitap okumuşsanız, bu kitap size bir dersi tekrar ediyormuşsunuz hissi verecektir. Ama Jamie’i kırmayacağım diyorsanız benim gibi, beklentinizi yüksek tutmadan okuyun derim. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-tesaduf-happenstance-serisi-1.html

Grey
7/1026.03.2016

Baskı: Grey

Uzun zamandır Christian Grey’in iç dünyasını merak ediyordum. Ama merak kediyi öldürürmüş. Çünkü kötü çeviri ve Grey’in böyle yansıtılması beni gerçekten de öldürdü. Bu neydi? derken buldum kendi mi. Okurken benim aklımdaki Christian değildi ki deyip durdum. Bu kadar duygusuz? Sinir bozucu? Artık ne derseniz deyin, o sıfatlar bu kitapta üstüne yapıştı adamın. Ana ile olan yakınlaşmalarını anlatırken; sonuç odaklı, işi kapayım tarzında tam bir duygusuz canavardı. Sonlara doğru toparlansa da kitapta sevdiğim onun ağzından anlatılan yerler bir elin parmaklarını geçmezdi. O sahneden bir tanesi de; Anastasia herhalde yazarak daha rahat cevap verir; hep öyle oldu. Nasıl başlasam? Sevgili Ana Hayır. Sevgili-Anastasia Hayır. Sevgili Bayan Steele Siktir! Yarım saat sonra, hâlâ boş bilgisayar ekranına bakıyorum. Ne bok diyeceğim? Geri dön... lütfen? Seni özledim. Senin tarzında deneyelim. Başımı ellerimin arasına alıyorum. Bu neden bu kadar zor? Kararsız bir Grey. Çok tatlıydı burada. Ama kitap beklentilerimin en dibindeydi. Gerçi Ana ile değişen bir Christian’dan ne bekliyordum bende bilmiyorum ama en azından bunu beklemediğim açık. Akılınızdaki Ana anlatımı ile şekillenen Grey imajını zedelemek istemiyorsanız okumayın. Bu puan sadece Christian Grey için. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/11/yorum-grey-eljames.html

Baskı: Aşkın Şarkısı (Stage Dive, #3)

Hala favorim Mal. Bunu söyleyerek başlıyorum çünkü Jimmy sinir katsayımı fazlasıyla arttırdı. Ve maalesef ilgimi çekemedi. Tamam, sert çocuk görüntüsü altında dramatik bir geçmiş ve düşünceli bir çocuk vardı ama David ve Mal gibi değildi. İki ilişkilerde berbatmış bunu bu kadar iyi anladığım yakın zamanda bir karakter daha yoktur. –Sanırım  - Ve kitap bana göre Lena’nın zorlamasıyla mutlu son ile bitti. Konudan azcık bahsedecek olursam, Lena sekreterlik görevinden ayrılmak üzereyken bizim meşhur grup ile karşılaşıyor ve Jimmy’nin bir nevi bakıcısı görevine getiriliyor. Jimmy, alkol ve uyuşturucudan uzak durmaya çalışırken Lena’da ona yardım ediyor. Tabi ki zamanla daha da hayatına yayılıyor. Akıl vermeye başlıyor. Sözünü dinlettiriyor. Bu kısımlar gerçekten de çok komikti. Atışmaları ve sonunda Jimmy’nin küçük bir çocuk gibi onu dinlemesini okurken çok eğlendim. Ve Lena beni çok yordu. O konuşmaları sanki taramalı tüfek gibiydi. Hiç susmadı. Ve onu susturabilenler de pek yoktu. Belki Jimmy’yi yarı çıplak gördüğü zamanlar hariç. O zamanlar işte tamamen susup avını izleme derdine düşüyordu. Lena gibi bir karakter olmasaydı bu kitap kesinlikle vasat olurdu. Ama hoşlanmadığım kısım sürekli Lena’nın çabalamasıydı. Ve Jimmy’nin tavırları. Mal’in hikâyesi kadar olmasa da iyiydi. Sanırım sırada Ben var  http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/12/askn-sarks-stage-dive-3-kylie-scott.html

Kalp Hırsızı
5/1026.03.2016

Baskı: Kalp Hırsızı

Yine karakterlerine acayip sinir olduğum bir kitap ile karşınızdayım… Arka kapak sizi kandırmasın çünkü o tanıtımı okuyan herkes sanki iyi bir şeyler karşısına çıkacakmış gibi umutlanır. Benim gibi. Ne mi diyor arka kapakta; “Fırtınalı bir aşk” -Yaaalaan- “Dik başlı genç kız” –Ne dik başlısı be. Bildiğin saçma derecede uysaldı- “Âşık olmaktan korkan cesur savaşçı. Yine de Jane onun kalbini YAVAŞÇA çaldı.” – Bakın son kısma gerçekten katılıyorum o kadar yavaşça çaldı ki kitap bitti hala çalma aşamasında diye hissettim. Çünkü beni inandıramadılar.- Evet, ben size konuyu anlatayım tüm gerçekliğiyle J Lynx –İsmine bile ısınamadığım adam- çelişkili davranışlarıyla bir kere kitaba girmemi engelledi. Uzun bir girişten sonra kaleyi işgale gidiyor ve Jane ile karşılaşıyorlar. Peki, bu uzun girişte kendini nasıl tanıttı bizlere? Kadınlara değer vermeyen, burnu hava da, çocuk sahibi olmak isteyen birisi. Âşık olmaktan korkan biri değil, aşka inanmayan ve bunu son derece belli eden saçma ve gereksizi tavırları kendisinde toplamış ve üstüne hiç birini de kendisine yakıştıramamış ana karakterimiz. Karşılaşmadan önce Jane de uzun bir girişle kendisini anlatıyor. Doğayı ve hayvanları seven, şifa yeteneğine sahip, özgürlüğüne düşkün, İngilizlerden nefret eden bir büyük anne ile büyümüş kızıl saçlı güzel bir genç kız. Özgürlüğüne düşkünü ilk sayfalar da derdim ama ondan sonra ki sayfalardaki ani değişimi beni şaşırttı. Nişanlılığa evet demesi zor oldu tamam ama odaya girdiği anda Lynx’e boyun eğmeye başlamasına acayip sinir oldum. Ve ondan sonra ki her sayfa bana çileydi. Gereksiz yere Jane ve Lynx sahneleri kesilmiş gibiydi. Kendimi aşk filminin ortasında sürekli reklam yemiş biri gibi hissediyorum. Çünkü tam kavga edecekler ve bunun zevkini çıkaracağım pat Lynx Edinburgh’a çağrılıyor. Sonra bilmem kaç ay sonra dönüyor. Hah tamam birbirlerine bir açılma olur artık diyorum bu sefer Lynx saçma bir şey yapıyor ardından tekrar bilmem nereye çağrılıyor. Kitap hep böyle ilerledi. Yazar tarih bilgisini de bize yansıtmaya çalışmış ama çok abartmış. -Kekini de kabartmış diye espirimi patlatmak istiyorum �� – Bu puan hangi kitapta olursa olsun hep ve daima ilgimi çekecek olan Robert Bruce için.. Ve bana göre Jory ve onun aşkı daha ilgi çekiciydi. Ayrıca bunu da söylemem lazım, kapaktaki kişiler ile kitaptakiler hiç uyumlu değildi. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/12/yorum-kalp-hrsz-virginia-henley.html

Baskı: Buz (Dani O'Malley, #1)(Ateş, #6)

Ryodan, benim gözümde Barrons olma yolunda ilerliyor arkadaşlar. -Ne adamdı ama!- Kitabı bitirdiğim için çok üzgünüm. Ne olurdu yani diğer kitapları da hazır olarak elimin altında olsaydı!! Sinir harbindeyim şuan. Çok nadiren yaşarım bu anları diğer kitaplarının da bir an önce çıkması lazım yoksa “BPÇ” beni yutacak.  O değil de Artemis yayınları bir yüzyıl daha bizi bekletmez umarım… Neyse efendim yakınmalarımı ben kendi içimde sürdüreyim, sizlere de kitap hakkında naçizane fikirlerimi sunayım. Dani Mega O’Malley’i tanımayanız yoktur diye düşünüyorum. Kızıl kafalı, acayip enerjik, çok çok tatlı küçük kızımız. Gerçekten küçük, 14 yaşında ama ben daha büyük hallerini iple çekiyorum. Çünkü Ryodan ve Christian’ın 18 yaşındaki Dani ile nasıl baş edeceklerini merak ediyorum. Ve 14 yaşında bu kız böyle zeki ve güzelse sanırım ilerisi için hayal gücü sınırlarımı epey bir zorlamam gerekecek. Çok güldüğüm diyaloglarına bayıldığım bir kitap oldu. Ateş serisinin devam kitabı olan Buz, Sinsar Dubh sonrası yok olmak üzere olan Dublin’i anlatıyor. Başrollerde de Dani için savaşan Ryodan ve Christian bir de Dancer var. Açıkçası Dancer biraz geri planda kalsa da zekâsı ile ölümsüz ve acayip seksi olanları yerle bir edebilir. Kate’in Dancer için Dani ne ifade ediyor sorusuna bir cevabı vardı ve çok hoşuma giden bir söz oldu. “Genç, yakışıklı ve gözlüklü bir oğlan için, Dani’nin güneş, ay ve yıldızlar olduğunu fark ettim.” Kitap hakkında o kadar çok şey var ki söylenecek hangisinden başlasam bilmiyorum. Ama şunu söylemeden geçmeyeyim benim favorim Ryodan tabi ki. Dani’yi Ateş serinden tanırken çok üstünde durmamıştım kafamdaki kalıp 13 yaşında ergen bir kızdı. Bu kitabı okurken 14 yaşında nasıl böyle bir derinliği olduğuna inanamadım. Okurken inanın gözümde Mac gibiydi. Karşımda bir çocuk değil yetişkin birisinin bile zar zor yapacağı şeyleri yapan birisi vardı. Olaylara bakış açısında bile şaşırttı beni. Ama en güzel yanı üç erkeğin kendisi için planlarını anlayamadan saf saf yaptığı yorumlardı. Fark ettim ki Karen Marie Moning tarzını özlemişim. Tabi yarattığı karakterleri de. Özellikle Mac ve Barrons ikilisini. Ateş serisine başlamayan varsa kesinlikle başlayın ve sonra hız kesmeden Dani’nin macerasına atın kendinizi. Ryodan ayağa kalktı ve bana döndü. “Gel evlat, gidiyoruz.” “Ha? Nereye?” “Artık benimle yaşıyorsun.” “S*kt*r!” Kat, “Bizimle manastırda yaşayacak.” Dedi. “Sen de s*kt*r!” Dancer, “Mega kendi başının çaresine bakabilir.” Dedi. “Siz lanet olasıcalar bunu göremediyseniz, körsünüz. Ona nefes alacak yer bırakın.” “Sen s*kt*rme!”   http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/12/yorum-buz-karen-marie-moning.html

Leo
9/1026.03.2016

Baskı: Leo

Ağlattı. Son sayfalar bildiğiniz musluklarım açıldı ve kapanmadı. Başka Dilde Aşk kitabından sonra Leo için ister istemez içim de bir beklenti oluşmuştu. Tanıtımı yapıldığından beridir heyecanla okuyacağım günü iple çekiyordum. Ve hayal kırıklığı denen o illet duyguyu bana yaşatmadığı için yazara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Evie, annesinin sorumsuzluğu yüzünden koruyucu aileye veriliyor ve bir süre sonra yine iğrenç bir ailenin kurbanı olan Leo ile tanışıyorlar. -Leo da koruyucu aile verilmiş- Ve böylece aralarında arkadaşlık- dostluk-aşk üçlemesini sırayla yaşıyorlar. Ama Evie on dört, Leo on beş yaşındayken ayrılmak zorunda kalıyorlar. Çünkü Leo’yu evlat ediniyorlar. Ayrılmadan önce ise birbirlerine 18 yaşına bastıkları gün tekrar bir araya geleceklerine dair bir söz veriyorlar. Ama Leo bir daha Evie’i hiç aramıyor. Yazmıyor. Kitapta bu olaydan 8 yıl sonrasını anlatarak başlıyor. Evie, güzel, kibar ve içi iyilik dolu bir melekti bence. İnsanlara karşı yaklaşımı çok tatlıydı. Ve yaşamış olduğu onca olaydan sonra sert bir karakter olmamış olması ilgimi çekti. Genelde geçmişinin şekillendirdiği sert, içini kimseye açmayan ve güven sorunu yaşayan karakterler okumuşumdur. Öyle tam bir istisnaydı diyemesem de böyle farklı olması güzeldi. Aklından Leo’yu hiç çıkartamamış diye düşünürken karşısına Jake adında fena yakışıklı bir adam çıkıyor. Kendisini de Leo’nun yakın arkadaşı olarak tanıtıyor. Peki, gerçekten öyle mi? Kitap boyunca aklımda adamla ilgili bir sürü senaryo şekillendi. Sorunları olduğunu anlamıştım ama bu kadarını tahmin edememiştim. Son sayfalara kadar adam gizemini korudu ve her şey ortaya dökülmeden önce ki sayfalar da ise pek bir hareketlilik yoktu. Yani sizi diken üstünde tutan bir üslup var. Jake’e güvenmeli miyiz? Sorusu hep kafanız olacak ve Evie’ye kızdığınız zamanlar da olacak çünkü adamın bariz yalan söylediği bir yer var onu biz bile anlıyoruz ama Evie kalbimin sesinin dinleyeceğim diye bir şeyler söylüyor. Ben orada araya girip “kızım ne içgüdüsü adam yalan söylüyor vur tekmeyi” diye söylendim. Ama hepsinin bir açıklaması var. Eminim çok üzüleceğiniz bir açıklama olacak. Çünkü ben okurken kendimi tutamadım.. Fırsatını bulursanız okuyun diyorum ve susuyorum:) Unutmadan, Leo'nun Bakış açısından da anlatılan bir kitap var. Yabancı Yayınları umarım onuda çıkartır. ‘Belki de aşk, kalbinize sahip olanlar için doğrudan ruhunuzu gösteren bir büyüteç gibiydi.’ 'Bütün dünya bir sirk gibi. Bazen neyi sergileyeceğini sen seçersin, bazen bu senin için seçilir. Arenayı kükreyip bağırarak, ateşten atlayacak kadar cesur olmadığımı düşünerek yeterince dolandım. Ama bütün zaman boyunca Evie sürekli orada sakince duruyordu. ”Ateşin yok olmasını sağlayamam,” der gibi duruyordu. “Yanmayacağını garanti edemem. Ama bu halkayı senin için tutabilirim, çünkü sana inanıyorum. Çünkü sen benimsin.” Ve en sonunda atladım. Diğer taraf gözlerinin vaat ettiği kadar eşsizdi.’ “Bu en kolay kısmıydı, benim güzel oğlanım. Sana İnanmak çaba gerektirmedi. Bu her zaman böyleydi.” "Seni öpeceği Evie ve bunu yaptığımda benim olduğun anlamına gelecek. Birbirimizden ne kadar uzakta olduğumuz umurumda değil. Sen. Benimsin. Seni bekleyeceğim. Senin de beni beklemeni istiyorum." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2015/12/yorum-leo-mia-sheridan.html

Baskı: Lanetli (A Wicked Saga, #1)

Neden böyle bir son ile bitmek zorundaydı? NEDEN? Biliyorum artık alışmış olmam gereken bir durumla karşı karşıyayım ama bu hiç kolaylaşmıyor arkadaşlar. Öncelikle favori yazarımdan olayları birazcık daha farklı yansıtmasını isterdim. Çünkü diğer serilerindeki kitaplarından birini okuyorum hissini çok aldım. Bu söylediğim, olaylar için geçerli. Karakterleri ise benim gözümde, hep farklı tipler olarak ilerliyorlar. Ren ve Ivy de farklı bir hava vardı. Ayrıca Tink beni benden aldı. O küçük yaratık kitaptaki favorimdi. Konusundan bahsedersem; Jennifer Fae dünyasına da adım atmış ve bana göre başarılı olmuş olmasına ama bu konuda –olayların ilerleyişi bakımından- bir Karen Marie olamadı. Bunu söylemek beni derinden yaralasa da yapacak bir şey yok… Fae’ler dünyayı istila etmeye çalışıyorlar ve Ivy de onları engellemeye çalışan bir grubun üyesi. Ama bu sefer işin içine Kadimler de giriyor ve olay fena halde karışıyor. Ren de tam bu sırada ortaya çıkıyor. –nedense hiç şaşırtmadı.- Sıra dışı bir kişiliği vardı. İnsanlara yaklaşım biçimi ve ıvy ile olan ilişkisinde “keşke benim olsa” dedirten türdendi. –İnanının bu da hiç şaşırtmadı! J - Bir de Ivy'i Cesur -Animasyon- filmindeki Merida'ya benzetmesi kahkaha atmama neden oldu. Çünkü gözümün önüne sürekli o kız geldi. Tam 12'den vurmuş Ren. "Sen gerçekten Merida'sın." "Merida da kim?" Dudağının bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı. "Cesur filmindeki..." "Kabarık kızıl saçlı kız. Anladım. Teşekkürler. Kazığı sana gerçekten saplayacağım." Kitabın ilk sayfaları biraz sıkıcıydı. Bu da benim için bir ilk çünkü hiçbir jenny kitabı bana bunu söyletmemişti.. Ama daha sonra toparladı ve hızla beynime üşüşen düşünceler, heyecanlanmama neden oldu. Aslında birileri çok şey saklıyormuş. Beklenmeyen kişiler de şaşırtıcı ve üzücü davranışlar sergiledi. Gerçi belli bir sayfadan sonra hiç şaşırmadım, genel olarak birkaç tane iyi ters köşe vardı ama o klasik yine oldu. Ne dediğimi kitabı okuyunca anlayacaksınız. Yani illa birisi İMKÂNSIZ olmak zorundaymış gibi. Başka yerlerden vurun beni sevgili yazarlar. Bunlar artık bağışıklık kazandığım ve tanıdık şeyler! Son olarak kitabın isminin neden Lanetli olduğunu anladım. Bunun sebebi Ivy. Kız resmen acı çekmek için yaratılmış bir karakter bence. Benden bu kadar ipucu gençler gerisi için alıp okumanız lazım. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/01/lanetli-wicked-saga-1-jennifer-l.html

Sonsuza Kadar Benim
6/1026.03.2016

Baskı: Sonsuza Kadar Benim

Okurken sıkıldığımı söyleyerek başlamak istemezdim ama maalesef yazmış bulunduk bir kere J Kitap, kasabadan on yıl önce ayrılmış ve hayallerinin peşinden koşan Liam ve yüz üstü bıraktığı Josie’i konu alıyor. Aslında hiçte yansıtılmaya çalışılan şekildeki gibi gelmedi bana. Yani Liam hayallerini yaşamıyor da bir kâbusu yaşıyormuş gibiydi. Sürekli güne eski hayatındaki insanları özleyerek ve onlara ihanet ettiğini düşünerek başlaması bence hiçte hayallerinin peşinden koşmuş ve başarmış birini düşündürtmedi. Ve hayatının, sadece bir öğlen yemeği sırasında “hayallerinin peşinden koş.” sözüyle şekillenmiş olması ise basit geldi. Josie ise o gittikten sonra toparlanmış ama onu hiç unutamamış ve buna rağmen hayatına birisini almış birisi. Ve bunun sonuçları da ilerleyen sayfalarda görülüyor. Liam kasabaya en yakın arkadaşının cenazesi için dönüyor ve her şey o anda başlıyor. Öyle özgün bir tarafı yoktu bana göre. Ama kitaptaki duygu yoğunluğu arada gözlerimin dolmasına da neden oldu. Bu açıdan iyiydi. Arkadaşlarını kaybetmeleri ve onunla ilgili anıları okuyucuya çok iyi verilmiş bana göre. Diğer açıdan karakterler ve olaylar beklenilecek türdendi. Her kitapta rastlayabileceğiniz klasik şeyler… Açıkçası tek etkilendiğim nokta Mason’un cenazesi sırasındaki duygusallıktı. Ve bu kısımda sadece ilk sayfaları kapsıyordu. İşin ilginci o karakteri yazarın tanıtmamasına rağmen kitapta o olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeme neden oldu. Serinin ikinci kitabı Mason’un eşi Katelyn ve Liam’ın arkadaşı Harrison'u anlatacakmış. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/01/yorum-sonsuza-kadar-benim-heidi.html

Baskı: Sen Benimsin (Line of Duty, #1)

İlk sayfadan son sayfaya kadar sıkılmamı engellediği ve karakterler arasındaki konuşmalar sürekli kahkaha atmama neden olduğu için, birçok kitapta rastladığım bazı şeyleri yok sayacağım. Tamam, çerezlik bir kitaptı ama beni içinde tutmayı başardı. Ve karakterler samimiydi. Bu açıdan başarılı buldum. Ginger ve Derek gibi karakterlere pek rastlayamıyorum bu aralar. Sert aynı zamanda komik olmayı başaran, her sıfatı da üstlerine yakıştıran; komik, duygusal, özenilesi bir çiftti bana göre. Ginger’ın kız kardeşi için yapamayacağı şey yok. Ve bu yüzden annelik görevini bir türlü beceremeyen annesinden kimden aldığı belli olmayan parayı “ödünç” alıyor. Ve kardeşini de alıp ortadan kayboluyor. Yeni bir hayata başlamak için eline geçen fırsatı değerlendiren Ginger bir polisin tam dibinde daire tutuyor. Sonrası ise beklenecek türden olaylarla çevrili. Polisimiz; Derek adın da fiziksel ve duygusal anlamda benden tam puanı kapmış birisi. Pardon “başkomiser” J Karşılaşmalarındaki konuşmalar ise sırıtmama neden oldu. Birde Willa var. Ginger’ın kız kardeşi. Biraz garip ama ablasına düşkün birisi. Yazarın dili sayesinde karakterlere ısındım. Eminim dili, anlatımı daha farklı olsaydı şuan ki duyguları alamazdım. Özlem (maggie) ile blogda ortak bir yorumumuz bulunmakta daha fazlası için ; http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/01/yorum-sen-benimsin-tessa-bailey.html http://belleninkutuphanesi.blogspot.com.tr/

Baskı: Arzunun Efendisi (Brotherhood of the Sword/MacAllister #1)

Bir kitabın daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. Bu sefer karşınıza historical romance türüyle çıktım gençler J Çok sık tarihi-aşk okumasam da sevdiğim doğrudur. Özellikle böyle eğlenceli bir dili varsa. Çünkü bu tür, ağır olmaya müsait. Yani eski zamanların verdiği bir katılık, karakterlerine ve döneme yansımıştır. O yüzden de ağır bazen sıkıcı bazen de çok hüzünlü olabiliyor. Tabii öyle olunca da ister istemez bana da hafakanlar basıyor… Draven ve Emily 1 yıllığına birbirlerine mecbur kalıyorlar. Kral Emily’nin babası ve Draven arasındaki düşmanlığı bitirmek için böyle bir yönteme başvuruyor. Ama işin aslı birbirlerine mecbur kalmak değil. Emily kendisine bir eş istiyor ve Draven bu iş için biçilmiş kaftan. Beyaz atlı prensi de desek olur. Ve kitap boyunca Em, sürekli bizim kendisinden bir türlü taviz vermeyen sert savaşçımızın peşinden koşuyor. Ve istediğini almakta kararlı inatçı bir kızla bizi baş başa bırakıyor. Draven ise bir lanetin varlığına inanıyor bu yüzden Emily’den uzak duruyor. –Bu kısım bana adını hatırlayamadığım bir başka tarihi aşk romanının neredeyse birebir aynısı gibi geldi- bu yüzden burada ki kısım pek hoşuma gitmedi. Bir de Krala Emily’e dokunmayacağına dair söz vermiştir. Tüm bu sebepler sürekli kendisini kasmasına neden oluyor. Ama o kaçınılmaz son Draven içinde geliyor J Bu iki karakter de çok tanıdıktı. Olaylar da öyle. Bu aralar özgün bir şeyler yakalamak istesem de bir türlü bu hayalimi gerçekleştiremedim. Umalım seçeceğim diğer kitap biraz sıra dışı olur. Romanın dili açık ve net. Olaylar ise basit, genelde ikilinin yakınlaşmasını konu almış. Son sayfalar da birkaç haraketlilik dışında çoğunlukla Draven ve Emily’nin ilişkisinin nasıl şekilleneceği ana konuydu. Ama bu sizi rahatsız etmiyor. Çünkü sizde merakla nasıl bir yakınlaşmanın olacağını bekliyorsunuz. Sıkıldığım yerler olsa da kitap çok uzun olmadığı için bu beni çokta rahatsız etmedi. Uzun lafın kısası okuyabileceğiniz, eğlenceli bir kitap. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/01/yorum-arzunun-efendisi-kinley-macgregor.html

Baskı: Kızıl Kraliçe (Kızıl Kraliçe, #1)

Bu kitapta kimseye güvenmeyin. Zira büyük hayal kırıklıkları peşinizi bırakmaz. Şuan bende aynen o durumdayım. Nereden başlayayım? En iyisi baştan başlamak. Kızıl kızın değişen hayatının en başından… Mare Barrow, kızıllar ve gümüşler olarak ikiye ayrılmış bir dünyanın içinde yaşayan, yankesicilik yapan, beni çok etkileyen bir karakterdi. Bir gün karşısına Cal adında hayatında köklü bir değişikliğe neden olacak yakışıklı biri çıkıyor. Onunla tanıştıktan sonra da Kraliyet muhafızları Mare için geliyor ve ona sarayda hizmetçi olarak işe alındığını söylüyorlar. Ve sonra olaylar külkedisi hikâyesinin korku versiyonu gibi ilerliyor. Kızıllar; aşağılanan, hor görülen, köle gibi çalıştırılan insanlardan oluşuyor. Gümüşler; ülkeyi yönetenler, rahatlık içinde yaşayan, kurnaz ve soğuk tipler. Kendilerini üstün bir ırk olarak görüyorlar ve kızıllar üstündeki güçlerini acımasız bir biçimde kullanıyorlar. Mare, saraya alındıktan sonra farkında olmadan ve aslında hiç haberi olmayan bir takım güçlerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ve bu da aslında süre gelen savaşın yön değiştirmesine neden oluyor. Artık kızılların umudu var. Belki de bir kızıl kraliçeleri. Epey şiirsel bir anlatım oldu sanırım? J Olaylar ilk sayfadan son sayfaya kadar düzenli bir artışla ilerledi. Yani işin içindeki hareketliliği siz düşünün. Kitaptaki karakterleri anlayabilmek için kafa patlattım ama bazıları hiç renk vermedi. Bazıları ise kendilerini baştan gösterdi. Sarayın içinde çok sır ve güvenilmeyen bir ton insan vardı. Ve Mare bu insanların arasında inandığı yolda ilerlemekte kararlıydı. Güçlü bir o kadar da korkaktı. Ama korkusunu hiç belli etmedi. Her şey böyle vahşet ve kaybedilmişlik ile sonlanacak dediğim an ufacık bir ışık yanıp söner gibi oldu. Şimdi ise o ışık var mı yok mu diye 2.kitabı beklemek zorundayım. Daha fazla ne diyebilirim bilmiyorum. Tek kelimeyle harikaydı. BAYILDIM! Herkes herkese ihanet edebilir. -Kitabı özetleyecek bir cümle seçerseniz hangisi olur? Sorusuna en iyi cevap.- Hikâyelerde, eski masallarda, bir kahraman gelirdi. Ama benim bütün kahramanlarım ya gitmiş ya da ölmüştü. Biz aynı değiliz ve asla da olmayacağız. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/01/yorum-kzl-kralice-victoria-aveyard.html

Tatlı Düşman
9/1026.03.2016

Baskı: Tatlı Düşman

Hareketli bir tarihi aşk romanı bitmiş bulunmakta. Ve ben çok beğendim. 1800'lü yılların polisiye romanı gibiydi. Olay kurgusu ise sayfaları merakla çevirmenize neden oluyor. Liliana; kimyager, babasının izinden gitmiş, dik başlı ve sıra dışı birisi. Ama olayların ilerlemesiyle resmen rol değişikliğine gidilmiş gibiydi. Dedektifliğe soyunmuş ve gayette başarılı olmuştu. Liliana, babasının ölümü ile ilgili bir ipucu buluyor ve bu ipucu da Somerton Park'ı gösteriyor. Peki orada kim var? Tabi ki Geoffrey adında saygı değer yakışıklı kontumuz. Ona aşık olmamalı çünkü düşmanının kim olduğunu henüz çözebilmiş değil. Ama işler hiçte umduğu gibi gitmiyor. Çünkü Geoffrey tahmin ettiği gibi çıkmıyor. Her ne kadar sert gibi görünse de bu ilk sayfalar da son buldu ve gereksiz uzak durmaya çalışma işlerine de girmedi. Sıra dışı bir karakter miydi? Hayır. Ama ben nedensizce kendisini sevdim. Kitabın sevdiğim bir yanı, iki tarafta çok katı değillerdi. Yani, bir sayfa da Lilianna Geoffrey'in peşindeyken diğer sayfa da tam tersiydi. Ve karakterlerin ikisinin de bakış açısı kitapta var. Sevdiğim diğer bir yanı ise yazarın diliydi. Akıcı ve hiç sıkılmadan okuduğum bir kitaptı. Ve yazarın diğer kitabı Tatlı İntikam'ı da yakın bir zaman da okumayı planlıyorum. Bence çoğu kitaptan farklıydı. Alışıla gelmiş; aşık olmaktan korkuyorum teması üzerine yazılmamış veya vahşi, acımasız bir kont ve onu düzeltmeye çalışan masum kız konularından uzakta olması onu bu kısır döngünün dışında bırakmış. Ve 'dedektif olarak gittiği evin sahibine aşık olur ve mutlu son' gibi dar bir konuya da sahip değildi. Bu açıdan tavsiye edebileceğim bir kitap. Ben beğendim. Umarım sizde beğenirsiniz... http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/02/yorum-tatl-dusman-heather-snow.html

Baskı: Devrimin Kızı (The Book of Ivy #2)

Bir serinin daha sonuna geldik. Distopya türünde beğendiğim sayılı seriler arasında olan Kurucunun Kızı , Devrimin Kızı ile son buldu. Söze şunu söyleyerek başlıyorum, ilk kitap beni daha çok etkilemişti. Çünkü bu kitap daha büyük bir sonu hak ediyordu. Evet anlamlı bir sondu ama gerçekleşen olaylar kesinlikle Devrim sözcüğüne yakışır cinsten değildi. Kitabın adı bile sizi bir beklenti içine sokuyor. Olayların büyüklüğü, gerçekleşecek olan şeyleri düşündükçe çok heyecanlanmıştım. AMA çokta bir karşılık bulamadım. Nedense bu aralar evren bana mesaj yolluyor, beklenti içine çok girme diye. Sözünü ettiğim şeyler sadece olayların hareketliliği ile alakalı. Diğer mevzulara gelecek olursak, Ivy ve Bishop kadar birbirini böyle anlayabilen ve fedakarlık yapan çifte rastlamak çok zor. Öyle ufak şeylerden bahsetmiyorum. Şöyle söyleyeyim, fedakarlık tanımını da aşan şeylerdi. Kitap, Ivy'nin çitin arkasında nasıl hayatta kalmaya çalıştığı ile başlıyor. Ki bir sahne var nasıl kusmadı merak konusu. Çok aç bir Ivy ile karşı karşıya kalmadığım için şanslıyım. Yerde otururken kayanın üstünde gördüğü kertenkeleyi öyle bir seferde ağzına atıveriyor... Zaten okuduğumda sahne direk gözümde canlandı çünkü betimlemeler bende hayranlık seviyesine ulaştı. Yazarın anlattığı yerler Ivy ile beraber oradaymışım hissini yarattı. Olayların içine girmekle ilgi sözlerim tam olarak bununla alakalı. O yeri hayal etme, yazarın hayalindeki dünyayı sana yansıtması gerçekten harika bir şey. Ve işin emek kısmı bana göre burada. İşte bu kitapta onların arasına girdi. Çitin arka tarafı Bishop ve Ivy kadar ilgimi çekmeyi başardı. Ivy tek başına ne kadar dayanabilecek diye düşünürken karşısına Ash ve Caleb çıkıyor. Gelmeselerdi ne olurdu diye düşününce hayatını kurtardılar demekte yerinde olur. Ah tabi onlar gelmeden önce bir misafirle de karşılaşıyor. Tahmin edin kim? İp ucu, Bishop çitin arkasındakilere yemek verirken yanındaki kızı öldüren bir pislik. Ondan kurtulma çabası da takdire şayandı. Caleb ve Ash ile beraber kamplarına gidip yeni hayatına alışmaya çalışırken bir ay sonra BOM! Ne mi oluyor? Burada kötü kadın kahkahamı atarak ne olduğunu söylemeyeceğim. Sonrası ise benim yakındığım kısımlar. Bu puan Ivy ve Bishop için... Her şeyden sonra hala benimleydi. "Birçok açıdan değişmiş olsan da, özünde hala aynı kızsın Ivy. Konuşmayı reddettiğinde bile her şeyi gözleriyle, ifadesiyle anlatan kız. Kendisine neye mal olursa olsun, bu kızın beni sevecek kadar cesur olduğunu biliyorum." Ortak yorum için; http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/02/yorum-devrimin-kz-devrimin-kz.html http://umursamazinkosesi.blogspot.com.tr/

Tatlı İntikam
10/1026.03.2016

Baskı: Tatlı İntikam

Bu seriyi çok sevdim. Ama ilk kitaptan ziyade ikincisi daha fazla ilgimi çekti. Tatlı Düşman kitabında gördüğümüz Lord Derick Aveline bu kitapta son görevine çıkmıştır. Ve bu son görevi eski anılarıyla dolu, büyüdüğü yerdedir. Ama o anılar iyi şeylerle dolu değil. Anlayacağınız geçmişi pek parlak olmayanlardan. Gittiği yerde bir hain var ve bu haini bulmak onun için zorlu bir görev. Çünkü görevi için her şeyi yapabilecek bir potansiyele sahip olan casusumuz bu sefer o kadar da acımasız olamayacak. Konusu ilk kitapla benzerlik taşısa da karakterler farklıydı. Bu sefer ki karakterlerden Derick, duvarlarını yıkmakta çok zorlandı. Emma ise aşkı için tavizler verdi. İstemem yan cebime hareketleri sergileyen Derick, bazen sinirlerimi bozsa da çabuk toparlandı. Yazar, kadınları ve zekâlarını ön plana çıkarmayı seviyor anlaşılan. Çünkü Liliana gibi Emma da zekâsı ile beni etkiledi. Olayların aydınlatılmasında gayet iyi tespitler yaptı. Ve ben yazarın ve serinin bu özelliğini çok sevdim. Kendi ayakları üstünde durabilen eski çağ kadınları… Diğer ve çok güldüğüm bir farklılık ise Emma’nın deyimleri sürekli yanlış söylemesiydi. Bakınız; Emma, “eğer kaya gediğine oturuyorsa” der gibi omuz silkti. Can çıkmadan huy çıkmıyordu. "...Seni görmek istiyorum. Ne de olsa, göze göz kaşa kaş, değil mi?” diye mırıldandı. Gibi :) Seriyi tavsiye ediyorum ancak bir sorun var. Buna da değinmek istiyorum. Tarihi-aşk kategorisine yayın evleri çok önem vermiyor gibi. Çünkü yavaş ve çok uzun aralıklarla piyasaya sürüyorlar. Ama diğer türlerde bu durum biraz daha farklı. Umarım bu serzenişimizi duyarlar da diğer türlerde ki sıklıkları, bu tarzda da görürüz. Serimiz 3 kitaplık bildiğim kadarıyla. Sonuncusunun yakında çıkması dileğimle, keyifli okumalar. “Yetişkinlik hayatımın tümünde başka biriymiş gibi davrandım, Emma,” diye mırıldandı, boğazındaki ani acıya karşı yutkunarak. “Sana artık gerçekte kim olduğumu söyleyemem.” http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/02/yorum-tatl-intikam-heather-snow.html

Baskı: Anlaşma (Off Campus, #1)

Garrett Graham sen nasıl bir şeysin! Kitap boyunca adamla aşk yaşadım resmen. İlk ve son sayfaya kadar kitaptaki olaylar, karakterler hatta yan karakterler, diyaloglar hepsi ilgi çekiciliğini korudu. Korumayı da geçtim bana göre her sayfada daha fazla arttırdılar. Kitabın tanıtım kısmında da anlatıldığı gibi, Hannah Wells ve Garrett bir anlaşma yapıyorlar. Anlaşmanın koşulları, Garrett’in etik dersinden geçmesi için Hannah yardımcı olacak ve karşılığında da yakışıklımız, futbol takımından Justin’ı Hannah’a ayarlayacak. Böyle basit cümlelerle anlattığıma bakmayın bu ikisini birbiri ile ve benim bu ikiliyle kimyam fena tuttu. Hannah; zeki, harika şarkı söyleyebilen ve Garrett’i önemsemeyerek tarihe geçen ilk kız. Ve başından kötü bir olay geçmiş. Burada parantez açıyorum, dünya adaletsiz bir yer nokta, parantezi kapatıyorum. Bu kötü olay yüzünden de duvarlarım var, uzak durun klişesine girmemiş aksine bunu aşmış olması kafamda otomatikman güçlü kız mertebesine yükseldi. Ki ilerleyen sayfalarda da bunu defalarca gösterdi. Ufak takıntıları dışında pek bir şey hissettirmiyor size. Ve bu takıntıları da Garrett sayesinde aşacak. Garrett; tüm kusursuz fiziksel özelliklere sahip, hokey takımının kaptanı ve bir kızın peşinden koşarak bir ilke imza atan adam. Ve onunda başından hiçte hoş olmayan şeyler geçmiş. Burada parantez açıyorum, sevgili ebeveynler, çocuklarınızı kusursuz yapacağım diye kusurlu yapmayın nokta, parantez kapatılsın! Okulun kötü çocuğu mu? Ne diyorsunuz ya insanları kandırmayın, bu çocuk tam bir melek J Hemen yeni baskıda o ibareyi ortadan kaldırın. Gerçi biz okuyucuyu kötü çocuk halleriyle de etkiledi ama genel itibariyle kesinlikle derinliği olan çok düşünceli birisiydi. Ah! Hannah olmasaydı bu yönünü keşfetmesi biraz daha zaman alabilirdi kabul ediyorum. Ayrıca çocuk zeki ve kurnaz. Şimdi bu ikiliyi yan yana düşünün. İnatçı ve kurnazlar. Birbirlerine zekice manevralar yaptılar. Sonuç mu? Tabi ki söylemeyeceğim. –Kötü kadın kahkahası- İsyan; neden hala böyle bir emoji ortaya çıkmadı! Neyse… Bu iki karakter de farklı bir bakış açısıydı benim için. Yani bana ‘şu karakteri hatırlattı’ diyebileceğim düşünceye sahip değillerdi. Zaten olay kurgusu fazla drama’ ya yer vermemiş. Her ikisi içinde zorlu zamanlar olmuş olsa da bu toplam kaç sayfa ederdi emin değilim. Ayrıca gerçekten de komik ve farklı diyalogları vardı. İkilinin mesaj kısmında ki halleri ise okumaya değer yerlerdi. Dili, kurgusu her şeyi bana göre akıcı ve samimiydi. Şiddetle tavsiye ederim. Bu arada kitabımız seri ancak ayrı ayrı yani her kitap, başka bir karakteri anlatıyor. "Randevuya ne dersin?" diye teklif ettim. Bu ilgisini çekmişti. Sanki biri omurgasına metal çubuk sokmuş gibi doğrulup kafasını şaşkınlıkla çevirdi. "Ne?" "Ah. Şimdi dikkatini çektim." "Hayır, aslında tiksintimi kazandın. Gerçekten seninle çıkmayı istediğimi mi sandın?" "Herkes benimle çıkmak istiyor." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/02/yorum-anlasma-elle-kennedy.html http://satellitebook.blogspot.com.tr/

ÖncekiSayfa 4 / 14Sonraki