
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Çıplak Sırlar (J.J. Graves Mystery #1)
Eve Dallas’tan sonra çoğu polisiye gözüme güzel gözükmemeye başlamıştı. Burada da duyguları pek alamadım bu yüzden kitaba fazla kendimi veremedim. Okurken yer yer sıkıldım. Ama katil kim sorusu beni son sayfalara kadar götürdü. Jaye karakteri pek hoşuma gitmedi. Davranışlarındaki tutarsızlıklar acayip sinir bozucuydu. Jack’in tek dayanak noktası olduğunu söyleyip sonra da hayatına yeni giren birinin sözleriyle onu itham etmesi (tam olarak öyle olmasa da bunu Jack yansıttı.) soğuttu beni. Jack hakkında ise pek bir şey okumadım çünkü her şey Jaye gözünden anlatıldığı için çok yakışıklı olması dışında pek fikir edinemedim. İkinciye başlayacağım çünkü serinin ilk kitabı olmasından kaynaklı bu sorunların diğer kitapta giderilmiş olabileceğini düşünüyorum. Ve Jack ile Jaye yakınlaşmasını merak ediyorum
Baskı: Umutsuz (Umutsuz, #1)
Ne yaptın be kadın! Ve Aman tanrım 18 (17) yaşındaki bu iki çocuk nasıl bu kadar olgun olabildiler. Ve tekrar bir şaşırma ifadesiyle, o kurgu diyorum. Colleen Hoover favori yazarım olmuştu Çirkin Aşk ile. Bu kitaptan sonra favoriden de ilerisi olunabileceğini kanıtladı. Sky, sıradanın tam tersi olan bir yaşama sahip. Teknolojiden annesi yüzünden uzak durmuş. Hatta uzak durmak hafif kalır. Evlerinde televizyon yok, cep telefonu yok, bilgisayarı yok yani hayatlarına teknoloji denen bir kavram hiç girmemiş. Tek eğlencesi yan komşuları Six ve koşmak. Ah bir de evde eğitim görüyor-du-. Tüm bunları okurken karşınıza çekingen ve özgüveni düşük bir kız çıkacakmış gibi geliyor değil mi? En azından bana öyle gelmişti. Ama kesinlikle Sky bu saydıklarımın teki bile değil. Okulda karşılaştığı iğrenç tepkileri gayet iyi idare edebilen, zeki ve güzel birisi. Sıkıcı ama yine de bir bakıma sıra dışı olan hayatına Holder bomba gibi düşüyor. İlklerin hepsini yaşatacak çocuk.. Holder, bir içim su. Ama bu görüntünün altında ne fırtınalar var okuyun da siz görün. Anlamlı bakışları, sözleri sanki bana söylenmiş gibi etkiledi. Sky zavallım ne yapsın, bir bakmışlar birbirlerinde uzak duramaz hale gelmişler. Holder da koşmayı seven biri. Bir de düşünmeyi. Cümleleri, sanki karşınızda her şeyi yaşamış görmüş birine ait. Sky ile birbirlerine çok benziyorlardı. Ve sonra, özenilesi ilişkileri öyle bir sırrı ortaya çıkartıyor ki dumura uğradım. Kitap boyu hangisinde sorun var anlamadım. Holder sorunlu bir tip gibi gelmişti bana. Dengesiz davranışları ilk başlarda sinirlenmeme neden olsa da merak onun önüne geçti. Bir şeyler saklıyormuş hissi fena ağır bastı. Ama yine de böyle bir şeyle karşıma çıkacağını düşünmemiştim. Dili, arada sırada geçmişe dönük sahneleri, kurgusu ve olayların size yansıtılma biçimi harikaydı. Siz de yaşıyorsunuz olayları onlarla beraber. Kitap sizi alıp götürüyor ve bitirdiğiniz de bir süre daha oralarda dolaşıyorsunuz. Okumayan kaldı mı bilmiyorum ama varsa kesinlikle listenizde ilk sıraya alın. Çünkü ona Laik bir kitaptı. “Sky,” diye baştan çıkarıcı bir şekilde kulağıma fısıldadı. “Hareket etmene ihtiyacım var. Buzdolabından bir şey almalıyım.” Gözlerim benden ayırmadan yavaşça geri çekilip tepkimi izledi. Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi, bunu korumaya çalışsa da, gülmeye başladı. Göğsüne vurup kolunun altından geçtim. “Pisliğin tekisin!” Gülerek buzdolabını açtı. “Özür dilerim, ama lanet olsun. Benden hoşlandığın o kadar belli ki, sana sataşmamak elimde değil.” “Sky?” dedi kısık bir sesle. “Sana işkence etmeyeceğim, ama buraya gelmeden önce kararımı vermiştim. Bu gece seni öpmeyeceğim.” “Neden?” “Çünkü” diye fısıldadı. “Hissetmemenden korkuyorum.” “Ya vejetaryensem?” diye sordum salatadaki tavuk göğsüne bakarak. “Etrafındakileri yersin,” diye karşılık verdi. “Breckin, bu Holder. Holder erkek arkadaşım değil, ama onu başka bir kızla en iyi ilk öpücük rekorunu kırmaya çalışırken yakalarsam, benim nefes almayan erkek arkadaşım olabilir.” ”Yaklaşık sekiz kilometrelik koşunun ve Holder‘ın üzerimde bıraktığı etkiyi ayırt edemiyordum. İkisi de kendimi oksijensizlikten bayılacakmış gibi hissetmeme neden oluyordu.” "Nihayet seni bulduğum için minnettar olalım, olur mu?" Kurduğu cümleye güldüm. "Beni arıyormuşsun gibi konuştun." "Tüm hayatım boyunca seni aradım."
Baskı: Kime Dokunduğuna Dikkat Et! (Karanlık Elementler, #2)
Lütfen biri bana açıklama yapsın. Karanlık elementler serisi Zayne ve Layla aşkı üzerinden mi devam edecek? Eğer öyleyse ilk kez J.L.A’nın bir serisini yarım bırakacağım. Kitap bana işkence çektirmek için yazılmıştı sanki. Zayne sinirlerimi bozmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Bana kalırsa pekte bir şey beceremediği ortada. Of yorum boyunca sadece ona olan nefretimden bahsetmek istiyorum! İlk kitabı okuyanlar bilir. Roth’un yaptığı fedakârlıkları ve Layla ile yakınlaşmalarını. Bu kitap ise resmen Roth’a yapılmış haksızlıklar silsilesiydi. Her sayfada gerçekleşen bir olay vardı. Ve o olaylar olurken Layla’yı yalnız bırakmayan ve yardım eden bir adet prens (Roth). Zayne kafa karıştırmaktan ve iğrenç bir babaya sahip olmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Okuyacak olanlara dikkat, benim gibi Roth hayranıysanız bu kitap size iyi gelmeyecek. Çünkü Zayne ve Layla yakınlaşması son safhadaydı! Bunlar dışında her şey daha da merak uyandırıcı ve heyecanlıydı. Özellikle son sayfadaki büyük bomba! –ıyy Zayne ağzından yazılan sahneden bahsetmiyorum tabi ki! Evet, öyle 2 3 sayfalık bir kısım mevcut maalesef- İlk sayfadan son sayfaya kadar ne olacak sorusu yedi bitirdi beynimi. J.L’nın dilini artık biliyorsunuzdur. O yüzden o konulara girmiyorum. Öyle bir sahne var ki benim birkaç damla gözyaşıma laik bir sahne. Onu alıntı olarak bile paylaşmayacağım. Ama Roth beni kendine tekrar tekrar âşık etti. Layla kimmiş bana gel diyesim var Diyecek birçok şey var ama alıp okumanız yerinde olur çünkü diğer kitaplardan bir daha farklıydı bana göre. Ciddi anlamda kafam karışık. Sırlar, çirkinleşen insanlar yüzünden biraz daha umutsuz bir hava yayılmıştı kitaba. Birde 500 sayfalık bir kitap görüntüsüne sahip değildi elime aldığımda şaşırmıştım. Kapağı da sevemedim. Kafamdaki karakterler onların yakından bile geçmiyor. Diğer kitap daha fazla Roth olacaksa çabuk çıksın deyip noktayı koyuyorum. ‘Aşk, kontrol etiğinizi ve anladığınızı sandığınız tuhaf bir yaratıktı ama sonra bunun sadece görünüşte böyle olduğunu keşfediyordunuz. Ayrıca, o kadar çok farklı türde aşk vardı ki ve Ruth’un hangi türe girdiğini bilmiyordum.’ Bambi bir adamı yedikten sonra; “Bambi şimdi nerede?” diye sordu Zayne yorganın göğsümü ve göbeğimi örttüğü yere bakarak. “Üzerimde.” Tek kaşını kaldırdı. “Şu anda görünmez mi?” Gülümsedim. “Bacağıma sarılmış duruyor. Galiba saklanıyor.” “Belki de midesi kötüdür.” Dirseklerimin üzerinde doğruldum. “Cehenneme… Patronuna karşı mı geleceksin?” Omuz silkerken ağzı kulaklarına vardı. “Evet.” “Bunu neden yapasın ki?” Göz göze geldik. “Nedenini biliyorsun. Derinlerde bir yerde biliyorsun.” Roth…
Baskı: Meleklerin Kanı (Lonca Avcısı, #1)
“…Bir başmelek gerçekten sevince.” İkinci okuyuşum ama araya uzun zaman girdiği için (Artemis sayesinde kitabı unutuyordum!) ilk kez okuyormuşum moduna girdim. Serinin devam kitabının da kasımda çıkacağını öğrenince çok mutlu oldum. Şayet, Raphael ve Elena’dan daha fazla ayrı kalmak istemiyorum. Her şey daha yoğundu. İlk okuyuşumda fark edemediğim detayları bulmak, yeni, olay kurgusuna aşina olmadığım bir kitapmış hissi yarattı bende. Ama her şeyden önce o kapak ve ayraç beni benden aldı. Resmen ‘ben kaliteyim’ ‘beni alıın’ dedirten bir kapaktı. Yabancıya teşekkürler. Konuya gelirsem (bu arada okumayan kaldıysa üzüldüğümü açıkça belirteyim hayatınızda Raphael ile henüz tanışmamış olanlara şiddetle tavsiyemdir. Bu eksikliği yaşamayın ) Elena Deveraux doğuştan bir vampir avcısı. Koklayıp, yer tespiti yapıp, sonrada onları haklıyor. –Çok havalı değil mi?- En iyisi desem olur belki. Bana göre öyle de kendisi Yine günlerden bir gün avını yakalayıp görevini tamamladıktan sonra yeni bir iş teklifi (teklif değil de bir emir desek) gelir. Geri çevirmesi mümkün olmayan bu teklifi, şehrin –seksi, sert, mükemmel gözlere ve kanatlara sahip- başmeleği Raphael yapar. Ve gerisi için alıp okumanız icap eder Bütün olaylar Ellie’nin başka bir avı (sıradan olmayan bir av) yakalaması gerektiğini anladığında başlıyor ve aynı heyecanlı tonda devam ediyor. Son sayfalarda nefesinizi tutacağınıza eminim. Bana göre kusuru, arada tekrar eden birkaç kelime ve çok belli olmasa da çeviri hatalarıydı. Ama okunmayacak derecede değil. Elena, kendisini duygusal açıdan tutan bir kız. Raphael ise kötü çocuk diyebiliriz. İlerleyen sayfalarda öyle olmadığını sizlere yeterince kanıtlıyor orası ayrı. Yine de Elena’ya oyuncağım demesi bir ara hadi be oradan dedirttin. Ama öyle bir bölüm var ki Raphael ‘güzel seviyor’ dedirten bir sahne. Hemen koşun alın! “Kötülük tahmin etmesi kolay bir şey.” Yalandı. Çünkü bazen kötülük, sinsice içeri sızan ve en kıymet verdiklerinizi elinizden çalan, geriye bir duvara vuran yankılar bırakan pis bir hırsızdı. – Elena “Suratıma bakmayacak mısın Elena?” “Hayır.” Elena yukarıyı seyretmeye devam etti. “Sana bakınca her şey karman çorman oluyor.” “Dmitri adeta duble kremalı bir çikolatalı pasta gibi. Dışından güzel görünüyor, hepsini yemek istiyorsun ama esasında, şekerden miden bulanıyor.” Dmitri’nin duyulara hitap eden doğası boğucuydu, ağırdı, insanı çektiği kadar iten bir battaniyeydi. “Eğer o pastaysa ben neyim?” Elena’nın dudaklarına, çenesine değen acımasız, tensel hazları canlandıran dudaklar. “Zehir,” diye fısıldadı Elena. “Güzel, baştan çıkarıcı bir zehir.” Raphael tam arkasında öylesine kıpırtısız oldu ki, Elena’nın aklına fırtına öncesi sessizlik geldi. Fakat fırtına çarptığında Elena’nın içinde en derine giren, onu çırılçıplak bırakan, ipeksi bir sesle geldi. “Yine de ben pastaya yumulacağına, zehirde boğulmanı yeğlerim.” “Beni yatak arkadaşı yapmaya çalışıyordu. Geri çevirdim.” “O teklifi tam olarak nasıl geri çevirdin?” “Boğazını keserek.” Elena ile tanışın :))
Baskı: Karanlık Yalanlar
Arkadaki tanıtımı dikkate alın “Bu biraşkhikâyesiamaokumasıkolayolanlardandeğil...” Konuya değindiğim an patlar. Bir yerden mutlaka Spoiler verebilirim o yüzden ne kadar yüzeysel anlatırsam o kadar iyi. Lana iki kişiye âşık oldu. Peki, hangisini seçecek Lee mi Brant mi? Hepsinden önce siz hangisini seçmesini isteyeceksiniz. Böyle basit bir konuya benzediğine bakmayın. Kapağına hiç bakmayın. Bana göre her şey yanıltmak içindi bu kitapta. Kapak gerçekten de sanki cinsel ögenin çok bulunduğu şu boş kitapların kapağını yansıtıyor. Tanıtımı ise iki kişinin arasında kalmış kesinlikle sizi sinir edecek bir kızın hikâyesiymiş gibi. Ama diyorum ya kitaptaki her şey yanıltmak içinmiş. İhtimaller ihtimaller... Kitap boyunca hangi karaktere ne anlamlar yükledim bilemezsiniz. Hele bir sır var ki! Biri uyduruyor mu bunu, yoksa gerçekten var mı diye her sayfada kendime sordum durdum. Ve baktım kitap bitmiş bende şok olmuşum. Konusu çok farklıydı. Yani buna benzer bir kitap okumuştum diyeceğiniz bir kurguya sahip değildi. (Belki bir kitap hariç.) Hele yazarın anlatım biçimini çok sevdim. Kurguladığı olaylar, sonda ise o olayları bir birine bağlayışı, karakterler arasındaki çekim ve kullandığı dil ile okuyan kimseye o sırrı açık etmeyişi bana göre kusursuzdu. Tahmin ettiğin an sanki yazar hissetmiş gibi diğer sayfada başka bir şey söylüyor ve o tahmini anında silip yerine başka bir şey koymak zorunda kalıyorsunuz. Belli bir yerden sonra yakaladım ama zaten o yerde, sırrın açığa çıktığı yere çok yakındı. Kafam çok karıştı, beynim yandı desem yeridir. Ama çok sevdim. Lana ve Brant ikilisi, aralarındaki ilişki, nadir bulunan türdendi. Kesinlikle okuyun. Ayraçlara da bayıldıım 'Gerçek aşk insanları düşüncesizce davranmaya itebiliyor, risk almalarını ve fedakarlık yapmalarını sağlayabiliyor. Gerçek aşk, sınırlarımızı zorlayıp daha iyi olmak için can atmamızı ve elimizde olanları korumak için savaşmamızı sağlıyor. Ben bu aşk için savaşacağım. Yalan söyleyeceğim, Çalacağım. O bunların hepsine değer. Kağıt üzerinde korkunç bir çiftiz. Benim hiç ışığım yok, Layana ise ışıkla dolu. Ben ciddiyim, o eğlenceli. Ama kağıdın dışında, işte orada bizim sihrimiz meydana çıkıyor. Ben, daha fazla onun gibi olmak istiyorum. Onun gülüşlerini dinlemek ve bunların sebebi olmak istiyorum. Onu Tüm Kalbimle seviyorum. O da aşkıma çılgınca karşılık veriyor. Bu aşk, söylenmemiş tüm gerçeklere değer. Gizli kalmış yalanlara değer. ' - Brant
Baskı: Çirkin Aşk
Her ikimizde gözyaşlarımız akarken derin derin nefesler alıyorduk. Yoğun. Yürek burkucu. Ve yıkıcı bir şekilde.. Ve bu çok çirkindi. Ama bitti.. Aşk gerçekten bu kitapta çirkinleşmişti. Ama okurken karakterlerin hiçbirine kızgınlığım olmadı. Miles’a bile. Çünkü kızmamama neden olacak bir şeyler vardı bu çocukta. Ve haklıymışım da. Ağlamayacaktım ama mutluluk gözyaşını kendimden esirgemeyeyim dedim. BA YIL DIM! Ne diyebilirim ki. Kitaptaki her şey beni içeri davet etti. Miles ve Tate ile beraber o hayatın içinde, geldim gittim. Miles’ın geçmişinde yaşamış olduğu olayı tahmin etmiş olsam da okurken hiç tahmin etmemişim gibi beni etkiledi. Üzdü. Karmaşık birçok duyguyu yaşattı. 6 sene boyunca kendisine yaşatmış olduğu bu eziyeti anlayabildiğimi sandım AMA son sayfalarda geçmişten birini ziyarete gittiğinde o kişinin daha önceden hayatını yaşamaya başlamış olduğunu öğrenmek Miles’a koca bir haksızlık gibi geldi bana. İyi ki Tate ile karşılaşmış. Hemşireyi çok sevdim. Verdiği tepkilerden, karşılık beklemeden Miles’a yaklaşmasına kadar her şeyini sevdim. Hiç pes etmedi. Bu hikâyedeki en cesur kişi bana göre Tate. Tekrar âşık olmaktan korkan birine her şeyini sunmak, kendisini tüketmesine izin vermek kolay bir şey olmasa gerek. Ve Tate başardı. Miles, Tate’e âşık olmamak için elinden geleni yaptı ama daha fena bir şey oldu Tate’e ‘uçtu’ Miles’ın sözleriyle ifade edecek olursam; "Sana âşık olmadım Tate. Sana uçtum.” Okunmaya değer bir kitap. Yazarın ilk kitabını okuyorum ve iyi ki bu kitaptan başlamışım. Diline, anlatım tarzına, olay kurgusuna her şeyine eridim. Her ne kadar Tate ‘in bakış açısı ile yazılmış olursa olsun hep Miles ve onun hayatı vardı kitapta. Klasik bir kurgu gibi görünmesin gözünüze çünkü yazar öyle bir dil kullanmış ki okurken sanki sıra dışı bir hikâye gibiydi. Alın okuyun. Hatta okumayan kalmasın. Beni çok derinden etkiledi. Bir şeyler yıkılsa da onları tekrar inşa edebilmenin değerini çok iyi idrak ettiren bir kitaptı benim için. Kitap bitti ve bana çok güzel bir sözü hatırlattı; ‘Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’ Bu arada yorumu yaparken kitap için bestelenmiş şarkıyı dinliyordum bu kadar mı güzel uyar be! Buyurun dinleyin; https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=eTEs_QhWw1A "Aşk her zaman güzel değildir. Bazen hep değişeceğini umarak zamanını harcarsın. Daha iyi bir şeye dönüşeceğini umarak. Sonra farkına varmadan kendini başladığın yerde ve kalbini kaşla göz arasında kaybetmişken bulursun." ‘Ensemi daha sıkı kavradı. Ve beni öldürdü. Ya da öptü. İkisinin de üzerimde aynı hissi bırakacağından emin olduğum için hangisi olduğunu anlayamadım. Dudaklarını hissetmek her şeydi. Hem yaşamak hem ölmek hem de yeniden doğmaktı."
Baskı: Vahşi (Bela, #2)
O ne sondu öyle ya. Belli bir yere kadar Nathan artık iyi olacak hak ettiği şeyi yaşayacak dedim ama etrafında hep mi çürük elmalar olmak zorunda. Yazar resmen çocuğu haşat etti kitapta. Özellikle son sayfaları boğazımda kocaman bir yumruyla okudum. Seriyi ya çok seveceksiniz ya da hiç sevmeyeceksiniz eminim. Çünkü öyle arada kalmış hissettirecek bir yazım tarz yok. Ben çok beğendim. Özellik Nathan ve iç dünyasını okurken garip bir şekilde sayfalar su gibi aktı. Normalde iç seslerin uzunluğu sinirlerimi bozar ama burada durum çok farklıydı. Bana göre sıkıcılıktan zerre bir şey almamış, akıcı, heyecanlıydı. Şaşırtan bir sürü gelişme, üzen bir sürü davranışla karşılaştım. Her bölüm diğerini merakta bırakacak şekilde bitti. Bela’da ki Nathanı unutun, yerine daha güçlü ne istediğini bile birini koyun. Ama yine de bazı yönleri aynı kalmıştı. Onu dışlayanlara karşı öfkeli, değer verdiklerinin düşüncelerini önemseyen ve onlara koşulsuz güvenen küçük Nathan arada bir kendini ortaya çıkartıyordu. Gabriel sevdiğim tek karakterdi. Dost olarak iyi bir örnekti. Hatta heykelini dikerdim bu çocuğun Kitabın ismine değinecek olursam, neden VAHŞİ olduğunu kesinlikle anladım. Gelişen olaylar ve Nathan’ın davranışları çok iyi bir farkındalık yarattı. Tabi kusursuz değildi. Bu kadar karamsarlık şart mıydı bunu merak ediyorum. Yani Nathan açısından hiçbir şey olumlu yönde gelişmiyor. Ayrıca tahmin etiğim bir kişi tarafından tahmin ettiğim bir davranış gerçekleşti. Ve bu yüzden sonunda üzülsem ve etkilensem de yazar bir tek orada beni şaşırtamadı maalesef. Son olarak Nathan Ve Marcus’un (babası) arasındaki ilişkiye sadece son sayfalarda değinilmesi haksızlıktı. Biraz daha bu ikiliyi okumak isterdim. Ama bunlar kitapta koca bir kusur olarak gözüme çarpmadı. Biraz ayrıntıya indiğiniz zaman belki fark edilir şeylerdi. Yine de harikaydı. Diğer kitap ne zamaaan?!
Baskı: Cress (The Lunar Chronicles, #3)
Bu kitaptaki en gereksiz ve pasif kişiyi sizlere ilan ediyorum; KAİ! Seri kitapları boyunca hep bundan dert yanmıştım ve değişmedi bu kitapta da resmen ergendi. Her şeyi kabullenmiş, zekilikten payını hiç almamış zayıf bir karakterdi. Ve bu karakterin bir prens olması hikâyenin kilit noktalarından biri olması fena halde can sıkıcıydı. Cress, Thorne, Wolf, Scarlet, Cinder, İko ve Doktor öyle mücadeleler verdiler ki bence ülkeyi bu karakterler arasında bölüştürmeliler En baştan sona kadar macera doluydu. Her sayfada bir olay. Diğer kitaplarda ağır olmasından şikâyetçiydim ama burada yazar bu eksikliği gidermiş. Ve kitaptaki herkesin birbiriyle garip bir şekilde bağlantıları vardı. Özellikle Doktor Erland’ın sırrı içimi burktu. Şaşırtıcı olaylar ve sırlarla kitap çok akıcıydı. Tek eksiklik dediğim gibi sözde prensti. Sonu diğer kitapta ne olacak sorusunu sorup durmama neden olacak bir şekilde bitti. Umarım diğer kitap erken çıkar. Seriye başlamayanlara tavsiye ederim.
Baskı: Davetsiz Misafir (Cehennem Kulübü #2)
Kitap başlarda nasılda güzeldi ama maalesef sonlara doğru karakterlere olan merakım yerini hayal kırıklığına bıraktı. Kate ve Rohan’a bir türlü ısınamadım. Aralarındaki sıkıcı diyaloglardan mı yoksa yazarın anlatımından mı emin değilim. Kitabın ilk 200 sayfası ikilinin yavaş yavaş yakınlaşmasını okudum ve gerçekten merak uyandırıyordu ama yakınlaştıktan sonraki süreç... Aslından kitap boyu bir şeyin peşinden koşmaları, bilmeceleri çözmeleri (o sayfalarda indiana jones’ın maceralarını okuyormuşum gibi geldi.) birçok tarihi aşk romanına göre farklıydı. Konusu ve kurgusu ilgi çekiciydi. Gelin görün ki ana karakterler bana göre iyi değildi. Kate, inatçı, güçlü, zeki ve konuşkan diye tanıtılsa da Rohan ile olan ilişkilerindeki aşamada sinir bozucuydu. Adam metresi olmasını teklif ediyor ve kızımız ne yapıyor? Gayet memnun olmuş bir şekilde kabul edip bir de anlaşma şartları belirliyor. Ve bu olayda Rohan’ın böyle bir şey teklif etmesini geçtim, aralarında geçenlere rağmen hala Kate’in özgürlükçü (düşman) kanı taşıyor olmasını düşünüp durdu. Aralarındaki aşkı ben inandırıcı bulamadım.. Kate o teklifi kabul ederek Rohan da garip hareketleriyle sıkılmama neden oldu. Ama olaylar nereye varacak diye merakımı hep son seviyede tutması ve farklı konusu sayesinde kesinlikle okumayın lafımı son anda okunabilire çevirdi.
Baskı: İçimdeki Sen
“Ne! Devam kitabı mı varmış? Ne zaman çıkacak mümkünse çabuk çıksın.” Kitap bitti ve ben tam olarak bu durumdayım. Ba yıl dım. O ne hüzündü öyle ya. Nasıl başlasam bilemedim. İlk başlarda kitaptaki birkaç çeviri hatası ve cümle yapısındaki bozukluklar sinirlerime dokundu çok seyrek vardı ama gözüme battı. Bu yüzden devam etmesem mi dedim. Ama Jared ve Aly beni çok meraklandırdı. Okudukça okudum ve ileriki sayfalarda o hatalar varsa bile görmemeye başladım. Kitap tamamen beni içine aldı. Kurgusu ve duyguları alabiliyor olmak yazarın diğer kitaplarını da listeme almama neden oldu. Jared, geçmişindeki bir olay yüzünden dibe batmış. Tam anlamıyla batmaktan bahsediyorum. Ve bir daha o duruma düşmemek için duvarlar örmüş. O duvarları yıkmak pekte kolay değil. Kitapta öyle pembe hayaller kurmayın derim çünkü bana göre, klasik ‘âşık oldu ve düzeldi’ durumu söz konusu değil. Aly ise hep onu (jared) sevmiş. Küçüklüğü ve ergenliğinde. Ve şimdi de yetişkinliğinde. Bu ikiliyi anlatacak olursam; Jared hırçınsa Aly sessiz. Jared sert ve sinirliyse Aly ılımlı ve sakin. Tam zıtlar. Ama bu farklılık onları daha da yakınlaştırdı. Jared onun kollarında sakinleşirken, Aly onu teselli ederken çok tatlılardı. Ve ikisinin bakış açısından okumak en sevdiklerimdendi. “Bende ne görüyorsun?” diye sordum. Bir anlığına bana dikkatli baktı. Sonra beni göğsüne çekti. Fısıldayarak, “Güzellik ve acı görüyorum. Neşe ve keder. Aynı anda hem iyiyi hem de kötüyü görüyorum. Hepsini de seviyorum.”-Aly “Sen benim ilk aşkımsın,” dedi ciddi bir sesle. Yeşil gözleri bana baktı. “Ve tek aşkımsın.” Boğazı düğümlenmişti. Güç bela yutkunarak, “Seni tüm hayatım boyunca bekledim ben.” Dedi Aly. Kelimeler karanlık ruhuma dokunmuştu. Nihayet anlamıştım. O her zaman benimdi.
Baskı: Gecenin Sonu (Seductive Nights #1)
Yarım bırakmamak için zor tuttum kendimi. Acayip sıradandı. Okurken her sayfayı umutla çevirdim cinsellik ve sıkıcı diyaloglardan başka bir şey bulurum diye ama yok. Sonu da üstümüzde bir etki bırakmak amacıyla ve tabi diğer kitabı alalım diye kötü bitmiş. Ama beni zerre etkilemedi ve inanın bu iki karakterin kaderi ayrı kalmak olmalı. Çünkü yan yanayken çok sıkıcı, yüzeysel ve saçmalar! Tavsiye etmiyorum..
Baskı: Bir Nefeste Dünya Mitolojisi
Çok ezbere ve özet bilgilerden oluşmuş kitap. Hiç tatmin edici değil.
Baskı: Sende Tutuklu Kaldım (Crossfire, #4)
Araya ne kadar zaman girdi diğer kitaplarla hatırlamıyorum bile.. Böyle olunca ana karakterler dışında diğerlerini hatırlamakta güçlük çektim. Seriler arasına bu kadar zaman koyup da biz okuyucuya eziyet etmeyin lütfen Sayfalar ilerledikçe her şey daha da oturdu bende ve Gideon rüzgârına kapıldım gittim. Yaşadığı şeyleri bu kitapta onun gözünden okurken biraz zorlandım. Çünkü o kadar anormal ve kötü ki birkaç satırı atladım. Bir insanın böyle şeyleri yaşamış olmasını bilmek… Ve o karakteri daha çok anlamama yardım etti yazar. Eva’nın geçmişini okurken de bu olmuştu. Kullandığı kelimeler ve anlatım tarzıyla o karaktere sizi yakınlaştırıp, anlamaya çalışmamızı kolaylaştırıyor. Bunlar dışında kitap boyunca, ilişkilerinin gelgitlerini okudum. Eva kızar Gideon düzelmeye çalışır ya da tam tersi. Açıkçası hareketlilik katmak için birçok malzeme vardı ama yazar kullanmamayı tercih etmiş. Ve biraz daha farklı şeyler okumak istedim. Yani potansiyel bir eski sevgili tehlikesi okumaktan gına geldi. Bir de bir benzerlik dikkatimden kaçmadı değil. Mimar sahnesi. Özgürlüğün Elli Tonu'nda Gina (sanırım) ve Ana sahnesiyle Gideon ve Ash sahnesi o kadar aynıydı ki ne oluyor dedirtmedi değil. Yine de seriyi seviyorum. Son kitap her ne kadar beklentimin aşağısında olsa da Gideon için okumaya değer diye düşünüyorum. Eva’nın kaşları kalktı. “Chris adına konuşamam ama bende gördüğün şey acıma değildi Gideon. Duygudaşlıktı belki, çünkü senin neler hissettiğini biliyorum. Ve ıstıraptı kesinlikle, çünkü yüreğim yüreğine bağlı. Senin canın yandığında benimki de yanıyor. Bununla baş etmeyi öğrenmelisin çünkü seni seviyorum ve vazgeçmeye de niyetim yok.”
Baskı: Sezgi (Öngörü Serisi #2)
Beğendim mi beğenmedim mi? Bunun kararını vermek zor. İlk kitabı, olayların yeni ve canlılığı tabi Reed’e olan hayranlığım yüzünden beğenmiştim. Ama şimdi Evie’nin yaptığı kocaman aptallığı ve Russell’in bakış açını okumak sinirlenmeme ve sıkılmama neden oldu. Onun yerine Reed’in bakış açısını okumak istedim. (Team Reed!) Ve Evie’nin beyninin level atlamış olmasını Olaylar yavaş ilerledi. Kaçınılmazda ki gibi ilk sayfalar ağırdı. Tam geçecek dedim Evie’nin büyük, aptal davranışı ve beni nakavt edecek o son vuruş yani Russell’in bakış açısını okumak yüzümü buruşturup evde bir iki tur atmama neden oldu. Yine yeni ve yeniden yazar, son sayfalarda kitabı kurtarmayı başardı. Çünkü yeni karakterler(ya da yeni türler) işin içine girdi. Kaçırılanlar, onları kovalayanlar, dövüşler derken sayfaları hızlıca çevirir oldum. Beş yüz küsur olmasının sebebini şimdi anladım. Yazar, sıkıcı olduğunu varsayıp olayların yönünü değiştirmiş bence! Okuyacak olanlara bilgilendirme, 300 sayfadan sonra olaylar yön değiştiriyor ve güzelleşiyor. Keşke kitabın İlk 300 sayfasını kesip atsaydı yazar ve onun yerine 250 sayfalık, kısa ama sıkılmayacağım bir kitap okusaydım. Bir de söylemeden geçemeyeceğim Neden herkes Evie’e âşıktı? Seri hakkında duyduklarım ise; 5 kitaptan oluştuğu ve son üç kitabın çok hareketli olduğu. Umarım aynen dedikleri gibidir. Yoksa başka bir hüsrana kalbim dayanmaz. "Yani bana bir tırabzanı bükmenin seksi olduğunu mu söylüyorsun?" diyerek kulağına fısıldadım. Bana bakarken gözlerinin içindeki karanlık yüzünden büyülenmiştim. "Evet, söyledin ve bana insan dilinde dediğinde sana inanmıştım ama bana hiç Melek lisanında beni sevdiğini söylememiştin," dediğinde donup kaldım. Seksi sesiyle, "Oldukça" dedi.
Baskı: Kızıl Ateş (Saklı Miras #1)
Evet, tamam, doğru! fantastik kitaplara karşı pek tarafsız yorum yapamıyorum. Özellikle Çılgın Rogan gibi sert, acımasız, yakışıklı ve süper güçlere sahip bir ana karakter varsa o kitapta tutmayın beni, överim de överim Dedektif Nevada Baylor ailesi için bir fedakârlık yapmak üzere. Bağlı oldukları şirket tarafından verilen bir görevi zorunlu olduğu için kabul eder ve üstesinden geleceğinden de emin değildir. Olaya Liderler de girdi mi öleceği gerçeğine neredeyse kesin gözüyle bakmakta. Burada kesiyorum ufak bir açıklama yapacağım. Lider; büyü gücünün zirvesinde ki insan. Büyü gücüne sahip insanları Ortalama, dikkat çeken gibi gruplara ayırmışlar. Bir Lider nasıl olunuyor sorusun gelirsek, hesaplı evlilikler sonucu iki kusursuz gene sahip insanın evlenmesiyle oluyor. Nevada’dan bir lideri yakalamaları isteniyor. Ve bu lider tam bir manyak. Onu bulmaya çalışırken de bir bakmış Çılgın Rogan’ın kollarında. Çılgın Rogan da bir Lider. İşin içine kuzeninin çocuğunu bulmak için giriyor. Ve bulmak için de her şeyi yapar. Adamın gözü kara! Daha çok bahsedersem kitabı anlatacağım. Karakterlere, yazarın anlatım tarzına bayıldım. Olaylar ise bence çok iyi ve hareketliydi. Her sayfa da arabaların uçması, binaların çökmesini okurken yerimde duramadım. Tabi bir de olayların merkezinde Rogan ve Nevada varsa tadından yenmez. Bu seri tutar benden söylemesi. Tek kusur Nevada Baylor’un o iç sesleri ve müthiş seviyede ki gevezeliği. Tanrım! kadın öyle çok konuşuyor ki onunla tartışmaya giren kaybetmeyi göze almalı. İç sesler de ise kafasının karışıklığını da size yansıtıyor. Bu pek sevdiğim bir yön olmasa da yazarın kaleminin kuvvetli olmasından kaynaklanan bir durum olarak görüyorum ben. Kitabın içine o kadar alıyor yani. Aşk çok göz önünde değildi. Serinin ilk kitabı olduğu için kendinizi olayların akışına bırakıp onu biraz arka plana atabilirsiniz. Ama son sayfalarda Rogan’ın Nevada’yı elde etmeye çalışmasını bayıla bayıla ve bende istiyorum laflarıma eşlik ederek okudum. Ama beyninizi bir kurt yeyip duracak. Ne zaman Rogan ve Nevada yakınlaşacak diye. Cevabını ben size veremem. Bence alın okuyun. Saklı Miras serisinin ilk kitabıydı. Yabancı yayınlarına güveniyorum serileri hızlı bir şekilde yayınlıyor. Bunda da öyle olmasını umuyorum. Sanırım bu sene ki favori yayın evim olacak. Unutmadan ayraca bayıldım. “Sen Çılgın Rogan’sın!” diye söyleyiverdi Leon. “Evet,” derken Çılgın Rogan’ın sesi sakindi. “Ve şehirler parçalayabiliyorsun?” “Evet.” “Bütün bu para ve büyüye sahipsin?” “Evet.” Leon bu sorgulamayla nereye varmaya çalışıyordu. Kuzenim gözünü kırpıştırdı. “Ve böyle mi… görünüyorsun?” Çılgın Rogan başıyla onayladı. “Aynen.” Leon’un koyu renk gözleri kocaman oldu. Çılgın Rogan’a, sonra kendine baktı. On beş yaşındaki Leon zar zor kırk beş kilo ediyordu. Kolları ve bacakları çubuk gibiydi. “Bu dünyada adalet yok!” diye duyurdu Leon. “Bir düşünce okulu, bu tür sorunlarla baş etmenin en iyi yolunun maruz bırakma tedavisi olduğunu söylüyor.” Dedi Çılgın Rogan. “Mesela, eğer yılanlardan korkuyorsan sürekli bir tanesini ellemek bunu tedavi edecektir.” Aha. “Senin yılanını ellemeyeceğim.” Sırıttı. “Bebeğim, benim yılanımla başa çıkamazsın.” “Zenginsin değil mi?” “Evet.” “Odanın havalandırmasını falan yaptıramadın mı?” “Burada saatlerce oturmayı beklemiyordum. Eğer sıcakladıysan sütyenini çıkarmaktan çekinme.” Çılgın Rogan’a baktı “ne yaptın?” Çılgın ROgan ağzını açtı. Kadın bana döndü. “Ne yaptı?” “Araba çarptı.” Dedim Kadın çılgın Rogan’a döndü. “Neden böyle aptalca bir şey yapasın ki?” Çılgın Rogan tekrar bir şey söylemek için ağzını açtı. “Tam olarak bunun olmasını engellemek için bir ordu dolusu belalı elamanın yok mu?” “Ben…” Kadın bana döndü. “Ne tür bir arabaydı?” “Zırhlı bir Escalade.” “En azından güzel bir arabaymış.” Çılgın Rogan’a döndü. “Sana çarparak böyle güzel bir arabayı kim mahvetmek ister ki?” ‘Nevada Baylor’ı elde etmeliydi. Onu çok uzun süredir birinin istediğinden çok daha fazla istiyordu ve onu elde edecekti. Sadece onun bundan henüz haberi yoktu.
Baskı: Şeytan Tüyü (FBI/US Attorney, #1)
Eğlenceli, heyecanlı ve karakterlerine bayıldığım bir kitaptı. Cameron, federal savcı yardımcısı, çok konuşan, acayip tatlı birisi. Yani bana göre öyle ama kitaptaki çoğu kişiye göre sert ve umursamaz birisi. Tabi bu görüntünün altında yatan başka bir Cam var. Jack ise… Onu hangi kelimelerle anlatsam karar veremedim. Ama seksi, çok yakışıklı ve birazcık somurtuk biri olduğunu söyleyebilirim. Ha, korumacıyı söylemeden olmaz. Özellikle söz konusu Cameron olunca korumacılık, yerini ipleri eline almaya bırakıyor.. Birçok yanlış anlamadan dolayı Jack ve Cam birbirinden nefret ediyor. Yani tam anlamıyla öyle adlandıramasak da ilk izlenim sizi bu varsayıma yaklaştırıyor. Ama Kader ağlarını öyle örüyor ki nefret kadar kuvvetli bir diğer duygu ikisini ele geçiriyor. Özellikle birbirine böyle uzak ve düşman iki kişinin aralarında olanları okumak kitabı akıcı yapmış. Olaylar da yakınlaşmaları kadar merak uyandırıcı ve heyecanlıydı. İşin içinde çok fazla gizem yok. Kitabın başında neredeyse her şey (bütün gizem) biz okuyucuya çözülmüş bir biçimde sunuluyor. Ama bana göre bu heyecanımı kaybetmeye yol açmadı. Çünkü ana karakterlerin bunları çözmeye çalışmasını okumak da iyiydi. Tabi katilin kim olduğunu sonunda öğrenip şok olma hissini hiçbir şeye değişmem. Yan karakterlerde değinmeden olmaz çünkü Collins, Amy ve Wilkins komik ve hoşlardı. Özellikle aralarındaki diyalogları okurken gülmekten koptum. Kısacası ben beğendim. “Onunla hala yatmadın mı?'' Cameron etrafına baktı. ''Biraz yüksek sesle konuş Amy. Fön makineleri yüzünden herkes duyamadı sanırım.'' "Sizinle tekrar görüşmek güzeldi, Ajan Pallas. Nebraska'daki üç yılın, hıyarlığınızı azaltmadığını gördüğüme sevindim." Kapıyı açtığında, odanın hemen önünde duran bir adama neredeyse çarpıyordu. Adamın üzerinde iyi kesimli gri takım elbise ve kravat vardı. Jack'ten genç görünüyordu ve siyahiydi. Adam elindeki üç kahve bardağını tehlikeli bir biçimde dengelerken muhteşem bir gülümsemeyle Cameron'a baktı. "Kapıyı açtığınız için sağ olun. Neler kaçırdım?" "Kapıdan fırlayıp gidiyordum. Az önce de Ajan Pallas'a hıyar dedim."
Baskı: Amnezi (Altered, #1)
“Neyin gerçek, neyin sadece bir dejavu hissi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyorum..” Beklediğimden çok daha iyiydi. Şöyle ki 320 sayfa bana yetmedi! Hafızaları silinmiş, üstün yeteneklere sahip, birbirinden tatlı dört çocuk ve garip olaylar, şaşırtıcı sırlar, ihanet ve iyi bir gizem. Üstelik bu söylediklerim öyle kolay kabul edilebilir şeyler de değil. Sırlar öyle sırlar ki gerçekleri öğrenince dumura uğruyorsunuz. Hele umutlanmaya kesinlikle yer yok. Ne zaman ‘şöyle olmalı lütfeen’ desem tam tersi çıktı. Anlayacağınız kitapta yok yok. Peki, Anna burada nerede mi? Onu ilk başlarda anlamak çok zor çünkü en çok Anna ile ilgili gerçekler beni çok şaşırttı. Olaylar olurken odak noktasının o olmadığını varsayıp sonra büyük bir yanılgı yaşayınca vay be dedim. Kitabın konusundan azcık bahsedeyim; Sam, Nick, Cas ve Trev şubenin denekleri. Bu denekleri kontrol etmek ve ilgilenmekte Anna’nın babasının görevi. Böyle olunca Anna da çocuklara git gide bağlanıyor. 5 sene boyunca her gününü onlarla laboratuvarda geçiriyor. Ve sonra Şube çocukları almak istediğinde seçim zor olsa da onlarla beraber kaçıyor. Olaylar da bu noktadan sonra başlıyor. Hem de ne başlamak! Her sayfa da bir ipucu ve heyecan var. Aşk yok mu diyenleri de duyar gibiyim. Evet, Aşkta var. Sam’e deli gibi âşık olan Anna, duygularının tam karşılığını alabiliyor mu anlamakta güçlük çektim. Çünkü Sam ketum biri. Ve kitap boyu bu pek değişmedi. Tek eksiklik yani bana göre tek eksiklik, Sam’in duygularını belli etmemesiydi. Bir ara acaba sevmiyor mu dediğim bile oldu. Belki de Anna’nın bakış açısından okuduğumuz için öyle hissetmiş olabilirim. Ama zaten kitapta aşk çokta göz önünde değildi. Öyle şeyler oluyor ki merak o duyguyu anında solluyor. Ben çok beğendim. Favori karakterimde kesinlikle Cas. Böyle bir tatlılık yok. Umarım 2.kitap çabuk çıkar. “Umut işte buydu. Bir gün senin olacağından emin olamadığın bir şeye tutunmak. Ama yine de tutunmak zorundaydın çünkü o olmazsa, her şeyin ne anlamı vardı?" Cas, "Lanet olsun," dedi. "Amma tuhafsın. Özgürüz. Şu an sevinçten hoplayıp zıplaman gerekiyor!" "Kendimi yakarım, daha iyi.” Dedi Nick. "Şahane." Cas ellerini ovuşturdu. "Marşmelov'u olan var mı?" Hafifçe Cas’ın dizine vurdum. "Sen olmasan ne yapardık?" "Sıkıntıdan ölürdünüz." Trev camdan dışarı bakarken "Ya da sükûnet içinde gelişirdik." diye ekledi. "Bir biftek için sokağın köşesinde bekleyebilirim," dedi Cas. Kendimi tutamayıp güldüm. "Çok iş yapabilirsin, biliyorsun." Ağzına pis bir gülümseme yayıldı. "Benimle gelirsen, sabaha kadar zengin olabiliriz." "Çok komik."
Baskı: Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü
Hiç bir şey anlamadım. Karakterlerin garip yetenekleri var ama nasıl kullandılar ya da kullandılar mı bilmiyorum. Sanki her sayfa farklıydı. Olaylar çok kopuk geldi bana. Özellikle yazarın dili çok sıkıcıydı. Benim için tam bir vakit kaybı.
Baskı: Kötü Çocuk
Aslında wattpad de yazılıp sonra kitaba çevrilmiş olanları okumamaya yeminliydim. Çünkü şuana kadar okuduklarımın neredeyse hepsi o kadar basit bir kurgu ve hiç bir zaman benimseyemeyeceğim bir dille yazılmıştı ki kitapçılarda gördüğümde kafamı çevirir oldum. Ve şimdi kafamı çevirmek değil dönüp bakmamaya kararlıyım. Uzun zaman önce yokluk dönemime denk gelen bir kitaptı kötü çocuk. Yorum yapma zahmetine girmemiştim şimdide çok söze gerek yok. Ergen bir kız ve sıradanın da sıradanı ergen bir çocuğun hikayesi. Bir de ikincisini çıkarmışlar! yayın evlerine ufacık bir tavsiye edebi değeri yüksek kitapları bastırmanız sizin yararınıza olur...
Baskı: Yorgun Hayaller
Bıktım. Şu çeviri hatalarından heba olan o kadar kitap var ki gerçekten artık insana yeter dedirtiyor. Kitap boyunca ne demek istediklerini çözmeye çalıştım. En kötü tarafı da yaptıkları hatalar yüzünden duyguları alamadım. Birisi el atmalı artık bu işe... Bunlar dışında R.K’nin Yerde kitabından sonra çıkartırsa kitap almamaya yeminliydim ama ön yargılarımı yıkmam gerektiğine karar verdim ve bu yeni seriye başladım. Pişman değilim. James ve Bianca yanlarında daha sönük kaldılar. Çünkü Tristan ve Danika'nın ilişkisi farklı bir boyuttaydı. Önce arkadaş olarak başlayan ama aralarında ki çekime bir türlü karşı koyamayan ikili beni benden aldı. Cinsellik son sayfalar da kitabı epey kapladı ama bu beni rahatsız etmedi. O anlamsız, sadece sayfaları doldurmak için yazılanlardan olmadığı için memnunum. Tristan, çekiciydi. Her ne kadar bela olsa da garip bir şekilde bazı anlar da sorumluluk sahibiydi de. Ama Danika’yı değiştirmesi benden kocaman bir eksi aldı. Danika’nın ilk başlarda ki sert tutumunu Tristan’nın yaptığı hatalardan sonra da görmek istedim ama olmadı. Bir ara bu hızlı değişimden rahatsız oldum ama sonradan toparladı. Danika, susmayan, herkesin suratına rahatsız olduğu şeyi söyleyen birisi. Geçmişte yaşamış olduğu sıkıntılara rağmen aklı başında birisiydi. Ama dediğim gibi Tristan az da olsa yoldan çıkardı onu. Ve bu beni rahatsız etti. Tristan ise beni büyük bir yanılgıya uğrattı. Sayfaları çevirdikçe ilk tutumumda değişti. Yumuşak ama serseri bir yanı vardı. Konuşmalarından ve Danika’ya yaklaşımından böyle anladım ama sayfalar ilerledikçe belalı ve öfke kontrolünü yitirmiş biri çıktı karşıma. Bazen çok anlamsız davrandı ve onun açıklamasını da alamadım. Tristan’ın bakış açısından da sayfalar vardı. Ama bu o anlamsız davranışlarını açıklamaya yeterli olmadı. James ile tanışmaları ve adamın herkes üzerindeki kontrolüne bir kez daha şahit oldum. Asıl merakta kaldığım kısım onların nasıl -Yerde kitabındaki gibi- düşman oldukları. Danika neden aksıyordu o kitapta? Bunların cevabı maalesef burada değildi. Umarım iyi bir çeviri ile yakın zamanda bizlerle buluşur. “Şimdi anlıyorum, seninle tanışmadan önce aşk hakkında hiçbir fikrim yoktu. Oysa, bizimkisi aşktı; aşk insanın hayatını zorlaştırmıyormuş, asla seninle olduğum zamanlar gibi mutlu olmadım ve bu zamanların nasıl geçtiğini anlamadım. Benden vazgeçmeni kaldıramam, ben de senden vazgeçemem. Gülüşünü seviyorum, dürüstlüğünü seviyorum, sadık olmanı seviyorum, espri anlayışını seviyorum ve sen bana şaka yaptığında gözlerinde oluşan ışığı seviyorum. Sanırım en çok da bunu seviyorum. Sadece seni sevmiyorum, sana ihtiyacım var. Sanırım bu bir uyarı, bir şekilde senden kolay vazgeçeceğimi düşünüyorsan şaşırmış olmalısın, toparlan sevgilim, öyle ya da böyle seni yeniden kazanacağım.” –T.
Baskı: Londra Caddesi (On Dublin Street, #2)
Evet, kitabı okuyan herkesten duyduğunuz o cümleyle başlıyorum. Kesinlikle Dublin Caddesi gibi değildi. Hatta Braden ve Joss’un olduğu sayfaları okumak Cam ile Jo’dan daha iyi geldi bana. Onlar gibi bir çift olamasalar da gözümde, yine de iyilerdi. Jo ve kardeşi arasında ki bağı sevdim. Daha doğrusu bir ablanın anneye dönüşümü beni gerçekten etkiledi. Tabi sinir olduğum noktalar ve tutarsızlıklar vardı. Sevgililerden alınan yardım mı yoksa değer verdiklerinden aldığın yardım mı geri çevrilir? Bu konuda Jo bana kalırsa tam bir aptaldı. Cam ise çokta sıra dışı değildi ama KALEDONYA OL hikâyesiyle ilgimi çeken biri oldu. Sonra da Jo’ya yol gösterici tavırlarıyla bir kademe daha atladı. Uzun bir şeyler yazmak isterdim ama kitapla ilgili, klasik olması dışında diyecek pek bir şey yok. Fazla bir beklentiyle okumayın. Özellikle Dublin’den sonra...
Baskı: Lanetli (Causal Enchantment, #1)
Kurgusu iyiydi ama yazarın bu kurgu kullanamamasından dolayı karakterler ve olaylar sönük kalmış. Halbuki On Küçük Nefes gibi güzel bir kitap olmasını umuyordum. Daha merak uyandırıcı, heyecanlı, 'bir şeyler vaat eden' türden bir dil isterdim. Anlatılan dünya ve o dünyada ki karakterler bende pek oturmadı. Evangeline'in bir vazoyu kırmasıyla başlıyor her şey. O vazonun sahibi Sofie ile tanışıp anında başka bir şehre gitmesi (Olayın garipliğine bakar mısınız? Eva'nın saflığının başka bir şeye döndüğünü anladığım anlardan biri bu. Yani kitap boyu bu tip davranışlarla karşılaşacaksınız.Dikkat!) ve o şehirde öğrendikleri o kadar hızlı oldu ki 'ne oluyor ya' dedirtti. Ve sonra rüyalarındaki(!) çocuk Caden. Tahmin edersiniz ki Eva ona aşık oluyor ama kitap boyu aralarında ki bağı benimseyemedim. Bir şeyler eksikti. İlk kitap olmasından dolayı da olabilir bu söylediklerim. Devam kitaplarını okumam asla dedirten bir beğenmeme söz konusu değil. Çünkü sonunda gerçekleşen olaylar diğer kitaplar da neler olacağını merak etmemi sağladı. Bu arada yabancı yayınlarına hayranım şu orijinal kapakları yüzünden. Ve çevirmenlerine. Umarım hep böyle devam eder..
Baskı: Fareler ve İnsanlar
'İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun.'