
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Aşkımız Eski Bir Roman
Eski dost Nevzat ve ekibinin bizzat sahada olduğu üç ayrı hikayeden oluşan kitap. Ekibi tam kadro ve tamamen işin başında görmeyi özlemişim doğrusu. Hikayeler ise polisiyesi zayıf ama bir şekilde sürükleyici. Çerezlik niyetine diyebiliriz. Zaten Ahmet Ümit okurları vakalardaki bazı detayları diğer kitaplarındaki ayrıntılara benzeteceklerdir. Sanıyorum “yılın belli zamanlarında” çıkan kitaplarını yayınevi için, 3-4 yılda bir çıkardıklarını ise kendisi için yazıyor. Aradaki farkı başka türlü açıklayamıyorum. Bir de bizim delibozuk Ali’nin gidişatını beğenmiyorum. İyice hödük oldu artık.
Baskı: Seyahat Sanatı
Seyahati sadece bir eylem olarak değil, felsefik açıdan da ele alarak irdeleyen keyifli bir deneme. Seyahat kavramını yola çıkıştan dönüşe beş bölümde incelerken, seyahatten beklentilerimiz ve seyahatin insanlara katabilecekleri yazarın kendi seyahatlerinden hareketle saha üzerinde örneklenmiş. Kitaptaki rotalara, yaşamlarının bir bölümünde bulundukları veya eserlerinde konu edindikleri şehirler ile özdeşleşen yazar ya da ressamları rehber tayin etmek seyahatleri adeta bir sanat aktivitesine dönüştürmüş. Ayrıca ilgili sanatçıların hayatından ilginç hikayelere yer verilmesi eseri daha da zenginleştirmiş. Zaten sondaki kaynakçada da görüleceği üzere kitap yoğun bir birikimin eseri.
Baskı: Gümüş Patenler
Sade ve akıcı bir yazım diliyle güzel mesajlar barındıran, çocuk klasikleri sınıflandırmasında olsa da her yaştan okurun hoşuna gidebilecek bir kitap. Hatta buz pateniyle büyüyen/seven kuşağın daha da çok hoşuna gidecektir. Kitabın dikkat çekici kısımlarından biri de çocukların patenle Lahey’e kadar gittikleri bölümde adeta bir gezi kitabına dönüşmesi. Hollanda kültürü ve coğrafyasına dair birçok detay ile önemli sanat ve müzik eserleri hakkında bilgiler de araya yedirilmiş.
Baskı: Yaşlı Adam Ve Deniz
Yoğun bir dini sembolizme sahip olmasına rağmen bunu çok bastırmadan yapması kitabı ağırlıktan kurtarıyor. Oldukça yalın bir yazım dili olması da akıcılığı sağlıyor. Varmanın değil yola çıkmanın, başarmanın değil kendin için yapmanın değerini ortaya koyan bir eser. Yaşlı adamın deniz ile mücadelesinden hayata dair çıkartılacak çok ders var. “Talih insana her an, hiç tanınmayacak biçimlerde gelen bir şeydir.”S.121
Baskı: Mahalleden Arkadaşlar
Akıllara Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabı ile hayatımıza kasırga tadında dalan Alper Kamu'yu getiren, keyifli bir anı-kurgu. Selçuk Aydemir, çocukluğu 90'lara denk gelen mahalle kültürünün belki de son kuşağına çok tanıdık gelecek anılarını kendine özgü diliyle, biz anlatsak hiç öyle olmayacak güzellikte nakletmiş. Kuvvetli mizahın yanı sıra yazarın birikimini ortaya koyan cümlelerdeki gönderme bombardımanı da dikkat çekiyor.
Baskı: Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl
Ağırlıkla tarihi roman tarzında yazan Maalouf’un distopik deneme sayılabilecek bir eseri. Cinsiyet ayrımcılığı üzerine dayalı konu, fikren çarpıcı olmakla birlikte kitapta akmayan bir şeyler var. Aslında bundan 30 yıl önce yazılmış bir kitap olarak, içinde bulunduğumuz zaman itibariyle, salgın tasviri ve karantina bölümleri insanı etkiliyor. Fakat karakterler ve özellikle diyaloglar iki boyutta kalmışlar. Bu da konunun ağırlığına gölge düşürüyor. Oysa ki konunun kendisi çok önemli. Akıcı olmamakla birlikte düşündürücü bir roman diyebilirim.
Baskı: Afet: Atatürk'ün Manevi Kızı Prof. Dr. Afet İnan'ın Yaşamöyküsü
Cumhuriyetin birçok ilklerine imza atan ilk kadın tarihçimiz Afet İnan’ın hayatını üç bölümde ele alan bir biyografi. Teknik olarak roman tarzında yazım diliyle yazılmış. Bununla birlikte son bölümde kimi iftiralara kaynaklarla cevap verilerek araştırma yönü ortaya konulmuş. Afet İnan adeta yeni kurulan cumhuriyetin örnek eseri gibi. Bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün destek ve teşvikleriyle öğrenme azmini hiç yitirmemiş, zorluklar karşısında yılmamış ve sayesinde dünya gözünde çarpıtılan birçok tarihi gerçek aydınlanmış. Bugün sahip olunan kadın haklarının da ilk kıvılcımını yakan Prof. Dr. Afet İnan’ı bu kitap vesilesiyle bir kez daha saygıyla anıyorum. Ruhu şad olsun.
Baskı: Emanet Çocuk
Kısa fakat derinlikli bir novella olmasına karşın çeviriden kaynaklı bir ifade sıkıntısı, hatta neredeyse bir tutukluk söz konusu. Bu da kitabın akıcılığına sekte vuruyor. Oysa ki İrlanda’nın pastoral tablolarıyla işlenmiş bu yalın hikayede sessizlikten çıkarılması gereken anlamlar var.
Baskı: Simyacı
Uzun süredir tekrar okumak istediğim eserler arasındaydı. Gerçekten bazı eserler hayatın belli dönemlerinde tekrar okunmalı düşüncesindeyim. Zira alınan her yaşın getirdiği deneyim çok fark ediyor. Misal bu eserin aşağı yukarı felsefesini hatırlamakla birlikte içeriğini neredeyse unutmuşum. Aklımda kalan fikir, insanın aradığı şeye aslında sahip olduğuydu. Fakat o arayışın insana neler katabileceğini, o keşfin insan ruhunu nasıl besleyeceğini yeterince idrak edememişim. Demek ki iyi bir kitap tekrar tekrar okunduğunda bile insana yeni bir şeyler katabiliyor. Demek ki bir insan “arayışı” boyunca aynı yollardan geçerken bile yeni bir şeyler keşfedebiliyor. (Demek ki Stephen King haklı, Ka gerçekten bir çember :) )
Baskı: Ölü Reşat
Kitabın yazım dili birkaç yazar ve kitabı çağrıştırmıyor değil fakat konusu kendine özgü diyebiliriz. Özellikle Reşat karakteri ve “varoluşu” oldukça cin bir fikir. Yakın dönem tarihimizde bir ileri bir geri hızlıca tur attırıp, güldürürken hak verdiren saptamalarıyla kıvrak bir zekanın eseri olduğu çok açık. Şiirsel dilin zaman zaman akıcılığı sekteye uğratacak kadar dolanması kitabı yavaşlatsa da konu kendini merakla okutturuyor. Ayrıca dünyaya geliş sırasını kaptıran bu iblis ve diğer alem evlere şenlik.
Baskı: Cennetin Doğusu
Steinbeck’in otobiyografik özellikler taşıyan başyapıtı. Gerçekten, kendisinin de ifade ettiği gibi dünya edebiyatında haklı öneme sahip diğer tüm eserleri buna hazırlık olsun diye yazılmışçasına olgun bir eser. Olay örgüsü, betimlemeler ve tasvirler üst düzey. Yazarın imzası haline gelen karakter yaratmadaki yeteneği, bu kitapta da başta kendi dedesi olan Sam Hamilton karakteri olmak üzere birbirinden canlı ve gerçek karakterleriyle kendini gösteriyor. Özellikle Sam, Adam ve Lee üçlüsünün bir araya geldiği bölümlerde tam bir edebiyat şöleni var. Kutsal kitaplardan mitolojilere birçok sembolik anlatımla iyilik ve kötülüğü irdeleyen yazar, insan ruhunu en yalın haliyle ortaya koymuş. İki ailenin kuşaklara yayılan hikayesinin gerisindeyse 1. Dünya Savaşı ile yüzyıl başındaki Amerika’nın gelişimi ekseninde dünya tarihi usulca akıyor.
Baskı: Kıyamet Park
Alper Kamu zebanisinden beteri gelmez derken adam Mefistoteles’ini buldu iyi mi… Serinin üçüncü kitabında da polisiye kısmı tahmin edilebilir seviyede ki zaten olaydan çok Alper Kamu’nun olayı ele alışını sevdiğimizden oraya çok takılmıyor insan. Fakat bu sefer kendi alanından çıkınca sıradanlaşmış ya da belki de “büyümüş” gibi bir olmamışlık var. Sanırım bu sadece “Güzelyayla şeytan üçgeninin” seriye kattığı mahalle havasının yokluğuyla açıklanamaz. Bunun dışında yine ülke gerçeklerine çok sağlam dokundurmalar ve bir o kadar da sağlam tespitler mevcut. Ayrıca bu sefer kitapta boğaza oturan cümle sayısı bir hayli fazla. “Derler ki, aşk insanın kendisini mahvedecek şeyi seçmesiymiş.” S.155 “İnsan hayallerini, masaya sürdüğü an kaybeder. S.192
Baskı: Cehennem Çiçeği (Alper Kamu, #2)
İskeletlerin Dansı ile dava çözen zebani velet Alper Kamu yine zehir gibi. Fakat kitap bu sefer oldukça depresif. Özellikle Karanfil Kız masalının olduğu kısım boğaz düğümletir cinsten. Yazım dili yine son derece akıcı olduğu gibi polisiyesi de ilk kitaba göre daha bizden. Fakat Alper’in tespitleri ve cevaplarında karası daha yüksek bir mizah var. Kitaptaki bu kasvet serinin devamı için umutsuz son yaklaşıyormuş hissi veriyor.
Baskı: Oğullar ve Rencide Ruhlar (Alper Kamu, #1)
Polisiyesi biraz Amerikanvari olsa da kurgusuyla ve başkarakteriyle keyif veren bir kitap. Mahalle kültürüne vakıf olanların mutlaka kendi çocukluklarını da oralarda bir yerlerde görebileceği bu eğlenceli roman, yer yer sesli güldürürken sonundaki mektupla hiç beklenmedik anda hüzünlendiriyor. Benim de neyle beslendiğini merak ettiğim, ağzı ve kafası her daim bozuk, kitap zevki ve espri yeteneği fazlasıyla gelişmiş yarı alkolik beş yaşındaki başkahraman Alper Kamu, kesinlikle karizmatik kitap karakterlerinde üst sıralara oynar.
Baskı: Yunan ve Roma Mitolojisi - Tanrılar Titanlar ve Kahramanlar
Yunan mitolojisini Roma mitolojisiyle karşılaştırmalı olarak ele alan eserde, mitolojik tanrılar, kahramanlar ve efsaneler başlıklar altında toplanarak kapsamlı olarak derlenmiş. Yaratılış mitleri ve doğa olaylarıyla birçok kavramın nereden geldiği, hangi kültürleri ne şekilde beslediği daha iyi anlaşılıyor. Ayrıca eserde adı geçen tanrı, tanrıça ya da kahramanlardan bazılarının günümüze ulaşmış heykellerinin çizim olarak yer alması ve heykellerin hem sanatsal açıdan hem de simgelerin mitolojik karşılıklarıyla açıklanması güzel olmuş.
Baskı: Son Kuşlar
Yazarın iyiden iyiye yalnızlığa çekildiği fakat henüz Alemdağ'da Var Bir Yılan kadar tepesinin atmadığı bir dönemin eseri olarak, ilk dikkat çeken yanı kuvvetli gözlemciliği. Buram buram deniz kokusu gelen satırlarla Burgazada'daki yaşamından kesitler sunduğu öykülerinde özellikle balıkçılık maceraları gülümsetiyor. Yine "sıradan" hayatları ve geçim derdindekileri odak almakla birlikte bu sefer o eski umudu yitirmiş görünüyor. Sürekli bir uyum sağlayamama, kendini diğer insanlardan soyutlama hali de gözden kaçmayacak kadar belirgin. Yer yer kabullenmiş çoğunlukla umursamaz tavırlarının altında geleceğin büyük kırgınlığının seslerinin duyulmaya başladığı bu öykülerde, en çok da yazarın samimiyeti kendini sevdiriyor.
Baskı: Mahalle Kahvesi
Üstadın bir önceki eseri Lüzumsuz Adam’daki öyküleri gibi daha çok iç dünya ve düşüncelere yönelik öyküler barındırmakla birlikte onun kadar karamsar değil. Ya da bir kabullenmişlik hissi var diyebilirim. Şüphesiz hastalığının ilerlediği döneme rastlamasının etkisi de vardır. Öykülerde yine gözlem ve hayal gücüyle birlikte kendi hayatından da detaylara hatta yer yer kendisiyle kavgasına şahit oluyoruz.
Baskı: Mantıku't-Tayr
Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t Tayr’ı hem tasavvuf edebiyatının hem de Fars Edebiyatı’nın en temel eserlerinden biri. Gülşehri’nin bu eseri birçok ekleme ve çıkarma yaparak mesnevi nazım biçiminde ama en önemlisi Türkçe olarak yazmasıyla Türk Edebiyatı’nın da en önemli eserlerinden biri ortaya çıkmış. Alegorik olarak Hüthüt kuşunun önderliğinde insanlığın hakikat arayışına yol gösteren kitapta Türk, Fars ve Arap Edebiyatı’nda farklı eserlerde karşımıza çıkan birçok hikaye ve söylenceye de ibretlik öykü olarak yer verilmiş.
Baskı: Parçalanma (Afrika Üçlemesi #1)
Toprağın çocukları tabirini en çok Afrika kıtasında yaşayanlar hak ediyor sanırım. Achebe insanı adeta bir zaman yolculuğuna çıkartıp o bakir toprakların ortasına bırakıveriyor. İnanılmaz gelen gelenekleri, düzenleri, toplumsal kuralları ve yaşamlarıyla “medeniyete!!” direnemeyip gittikçe parçalanan klanları öylesine yalın bir dille aktarmış ki adeta Okonkwo’nun kulübesinde onun ağzından hayatını dinliyormuş hissi veriyor. Bir toprağın dilini en iyi o toprağın ekmeğini yiyen anlıyor gerçekten.
Baskı: Biz İnsanlar
Peyami Safa’nın neredeyse tüm eserlerinde olduğu gibi Mütareke döneminin İstanbul’unda geçen Biz İnsanlar romanında da yine bir doğu-batı çekişmesi var. Fakat kitap sadece bu yönüyle değil, kuvvetli bir materyalizm-maneviyatçılık karşılaşması ve milliyetçilik-mandacılık mücadelesiyle de dikkat çekiyor. Her biri farklı bir görüşü ve yaşam şeklini temsil eden karakterleri bir yana koyarsak, adeta Peyami Safa’nın beyninde geçen bir fırtınaya tanık oluyoruz. İsabetli tespitler ve kuvvetli gözlemler kadar yoğun bir sorgulama hali tüm roman boyunca devam ediyor. Finali dahil bolca toplumsal göndermeler içerse de aradaki ruh tahlilleri de takdire şayan. Özellikle Orhan karakterinin donma tehlikesi yaşadığı bölümün tasviri, Safa’nın insan psikolojisine ne kadar hakim olduğunu bir kaz daha kanıtlıyor.
Baskı: Çayname
Çay kültürü temelinde Doğu felsefesine kısa fakat etkileyici bir bakış. Çin'in eğlencelik içeceği, Japonya'nın adeta dini meditasyonu çayın zaman içerisindeki yolculuğu ve etkileri oldukça ilginç. Tao’dan Zen'e sanattan mimariye geniş bir alandan etki alıp veren çay kültürü çevresinde gelişen yaşam tarzı ne kadar zarif, nasıl da doğa ile bütün. Her şeyi hızla tükettiğimiz bu çağdan ne kadar da uzak bir doğu! Bölümleri taçlandıran zarif çiçek desenleriyle kitabın tasarımında bile bir incelik var. Bununla birlikte Japon “gururu” da her satırda kendini belli ediyor. “Kendi içlerindeki büyük şeylerin küçüklüğünü hissedemeyenler diğerlerinin içindeki küçük şeylerin büyüklüğünü de gözden kaçırma eğilimindedirler.” S.12
Baskı: Empedokles'in Dostları
Amin Maalouf’un alışıldık tarzının dışında, tam olarak ne distopik ne de bilimkurgu denilemeyecek bir kitap. Aslında Maalouf, tarihi-kurgu romanları haricinde kaleme aldığı eserlerinde sık sık değindiği “dünya nereye gidiyor” sorusunu bu sefer kitabın temeline alarak işlemiş. Fakat isabetli tespitler ve haklı eleştirilerle birlikte konunun derinliğine inilmemiş hissi veriyor. Yokoluşun da kurtuluşun da aslında gayet göz önünde olduğunu vurgulayan kitapta, başta final olmak üzere itiraz edilebilecek çok nokta var. Ayrıca genel kurguda da bazı kopukluklara rastlanıyor. Yine de akıcı ve merak unsurunu sonuna kadar koruyan bir eser.
Baskı: Zorba
Hayat dolu bir kitap. Her şeye rağmen, sindirerek, kendine katarak, kabullenerek, kabına sığamayarak hayatı dibine kadar yaşamak... Aleksi Zorba kesinlikle iz bırakan roman karakterlerinden biri. Onun çeyreği kadar özgür olmak kimbilir insanlığı nasıl değiştirirdi. Tamamı kadar olmak ise muhtemelen dünyayı çığrından çıkarırdı. :) Kitap yoğun bir erkek bakış açısı ile yazılmış olsa da Zorba'yı okumak insanı hafifletiyor, neredeyse umut veriyor. Eleştirilecek yığınla yönü, kızılacak birçok hergeleliği olmasına rağmen sırf Kazancakis'in mezar taşında yazdığı gibi son nefesinde, Zorbaca, "hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm" diyebilmek paha biçilemez olurdu.
Baskı: Angela'nın Külleri
Yoksulluk kavramını tekrar gözden geçirtecek kadar gerçekliğine inanması güç bir yaşam. Yazarın böyle bir hayattan sağ çıkmış olması mucize gibi geliyor. Eserin gerçek bir hayata ait olmasından sonra en çarpıcı yanı yazım dilinin sadeliği olsa gerek. Yazar adeta bir yetişkin olarak geriye dönüp çocukluk anılarını anlatmamış da sanki o yaşlardan beri tuttuğu günlüğünü paylaşmış gibi. O kadar ki okuyucu da dünyayı Frank’in gördüğü kadar görüp onun kadar kavrıyor. Bu çok az otobiyografi/anı kitabında rastlanabilecek bir başarı. Ve söz konusu hayat öyle dramatik ki insan o çocuğu satırlardan çıkartıp bol güneşli bir eve taşımak istiyor.