
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Gün Ortasında Karanlık
Adı verilmeyen bir ülkede, içeriği belirtilmeyen bir devrimin ertesinde geçen eser, tersine dönen bir devrimin yarattığı kabusu resmediyor. Bu belirsizlik distopik altyapıyı oluştursa da uzak gelecek yerine aşağı yukarı eş zamanlı tarih kullanılması başta olmak üzere birçok detayıyla bariz bir Rus Devrimi ve Stalin eleştirisi içermekte. Devrimin önde gelen isimlerinden Rubashov'un, 1 Numara olarak anılan liderin gözünden düşmesiyle başlayan süreç "sonsuzluk omuz silkmişti" gibi nefis bir kapanış cümlesiyle sona eriyor. Hapishane edebiyatı diye bir tür oluşturabilecek kadar güçlü bir kitap. Sorgu aşamaları, o 6,5 adımlık hücrenin atmosferi, Kadrat Alfabesi, mahkumun geçmişiyle yüzleşmesi, trampet uğurlaması gibi birebir gerçek hayattan alınan ve tüyleri diken diken eden kısımlarla birlikte hemen hiç aksiyon içermemesine karşın son derece akıcı bir eser.
Baskı: Başkalarının Tanrısı
Şehrin içindeki şehre değinen bir roman. Toplumsal dayatmalara, “doğru” belletilenlere, “yanlış” diye uzak durulanlara dokunan hatta ortasından dalan bir eser. Kitabın yazım dili daha çok görsel esere uygun gibi. Zaten konu olarak da hem yazılı hem görsel eserlerde son zamanlarda çok kullanılan bir teması var. Demek ki içinde bulunduğumuz çağ da kendi edebiyatını oluşturmaya başlamış artık. Yalnız karakterler iki boyutta kalmış gibi. Yazarın önceki eserlerinde en uç karakterle bile bir şekilde bağ kurulabiliyordu. En azından kendi adıma bu sefer o bağı yakalayamadım.
Baskı: Sadako
Sadako’nun kısacık yaşamının öyküsü okuru önce yalınlığıyla sonra da savaşın korkunçluğuyla çarpıyor. Şüphesiz tarihten biliyor olsak da böyle yaşamöykülerini okudukça o istatistiklerde geçen “sayılar”ın birer hayat olduğu gerçeği ve bu gerçeğin günümüz savaş çığırtkanlarınca unutuluyor/umursanmıyor oluşu insanı kahrediyor. Sadako’nun umutla ve sabırla katladığı turnalar ise insanın boğazını düğümlüyor. “Bu bizim çığlığımız, Bu bizim duamız, Dünyada barış!”
Baskı: Yitik Adanın Öyküsü
İlgi çekici bir yol hikayesi. Öyle ki yolun kendisi de yol almakta.:) İber Yarımadası fantastik ya da belki de çok sıradan sebeplerle Avrupa'dan kopacak olsa? Dahası kopmakla kalmayıp Atlas Okyanusu'na doğru yelken açsa? Bunun yarım"ada" sakinleri üzerindeki etkisi nasıl olurdu? Peki ya coğrafi ve siyasi tarih nasıl bir değişikliğe uğrardı? Bu doğaüstü gelişmeyi kendilerinin tetiklediğini düşünen beş ana karakterin eşliğinde doğal afetler karşısında toplumsal hareketler ve insan doğası irdelendiği gibi pek de geri sayılamayacak bir planda, gerek dünya siyaseti gerekse dini otoriteler bolca iğnelenmiş. Yazım tarzı olarak diyalogların dahi düzyazı olması ve aynı cümle içinde virgüllerle ilerleyen ek bilgi ve görüşler sebebiyle biraz ağır ilerliyor. Fakat yazarın eğlenceli ve okurla sohbet eder üslubu sayesinde içerik olarak akıcı. “Bir yolculuk ancak onu tamamlarsanız anlamlıdır.” S.149
Baskı: Otomatik Portakal
Distopik bir eser olarak Otomatik Portakal, nispeten yakın ve anlaşılır bir gelecek sınırında olduğu için asıl verilmek istenen mesajın çok daha etkili olduğu kitaplardan. İyilik-kötülük kavramlarına yaklaşımı oldukça düşündürücü. Keza devletin suçla mücadelede seçtiği yöntem de. Ayrıca devletin tektipleştirme sevdasını diğer eserlerden farklı olarak tamamen suça yönelik ele alışıyla da farkını ortaya koyuyor. Yüksek argolu diliyle ve istemeseniz de iz bırakacak olan Alex karakteriyle çarpıcı bir kitap.
Baskı: Böyle Buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap
Çoğunlukla belirtildiği üzere kutsal kitap havasında yazılmış bir eser. Nietzsche’nin felsefesi hem tartışılmaya hem de yanlış anlaşılmalara çok açık kavramlarla dolu. Özellikle “üstinsan” fikri “üstün ırk” fikri ile karıştırılabilecek bir konumda. Fakat yazarın bakış açısı toplumsal değil aksine bireysele yönelik. Dolayısıyla üstinsan kavramı da insanın öncelikle kendini kavraması ve kendini aşmasını hedefliyor. Fakat Nietzsche’nin fikrini ifade ediş şekli oldukça sert, yer yer yoğun kibir içeriyor. Eril söylemler de kulağa pek hoş gelmiyor. Bu yüzden kendi döneminde yadırganıp ortalığı karıştırdığı kadar, öngördüğü ileri dönemde de eleştirilecek konulara sahip. Bununla birlikte nokta atışı aforizmalar da içeriyor. Her şekilde kolay sindirilebilecek bir eser değil. Ayrıca kitap edebi tür olarak da zorlayıcı zira birçok farklı yazın türü bir arada.
Baskı: Ülker Abla
Seray Şahiner’in yine kahkaha attırırken boğazımızı düğümlediği, “en çok gülerken üzen” kitabı. Aslında Ülker ile daha önce Antabus’ta tanışmıştık. Leyla ile hastanede yolları kesişmişti. Fakat iki kitap birbirinden tamamen bağımsız, bir devam durumu yok yani. Ülker kendine koruma kalkanı olarak benimsediği Abla ekiyle birlikte bıraktığımız daha doğrusu tanıştığımız yerde, hastanede, bizimle hikayesini paylaşıyor. Şahiner’in samimi ve sıkı gözlemcilikten gelen hayatın birebir içinden tarzı sebebiyle capcanlı ve ne yazık ki dehşet derecede tanıdık bir karakter Ülker. İnce görüşleriyle güldürürken tespitleriyle iğne iğne saplanıyor. Hele Ülker’in sokakta sabahladığı bölümde o sokaklar daraldı daraldı boğazımı sıktı, o karanlık benim üstüme çöktü sanki. Öyle elle tutulur yalınlıkta bir çaresizlik… Çıkışlarıyla güldüren, süslemesiz olduğu haliyle cana dokunan, tanıdıklığıyla can yakan bir kitap. “Ben insan sevmiyor değilim, sadece insanları sevmeye devam etmek için bazılarını gözden çıkarmam lazım.” S.109
Baskı: Mutlu Prens
Kısa fakat katmanlı masallardan oluşan bir eser. Çocuk gözüyle bakıldığında özellikle fedakarlığı öğütleyen, kibir ve bencilliği yeren buruk hikayeler içeriyor. Fakat yetişkin gözüyle bir de yazarı tanıyarak okuyunca sınıf farkını tetikleyen aristokrasiye duyulan öfkeyi ve döneminin İngiltere’sine yağdırılan yoğun eleştiriyi yakalıyorsunuz. Her iki gözle de kitaba adını veren Mutlu Prens masalı iz bırakıyor.
Baskı: Beyoğlu'nda Balıkların Ayak Sesleri
Tam bir bitirim romanı. İki kuşak öncesinin, 50’lerin sonu 60’ların başının Beyoğlu’sundan, pavyonlarıyla, şık pastaneleriyle, genelevleriyle, ünlü kulüpleriyle zıtlığına rağmen iç içe geçmiş renkleriyle masal zamanlarından bir kuple. En deli çağlarındaki delikanlıların hem komik hem hüzünlü maceraları. İnsan bu hergelelerin yaşamına heveslenmiyor değil. Oldukça kıvrak bir yazım diline sahip olan roman, aynı zamanda Beyoğlu’nu bilenlere göre epey başarılı ve sağlam bir argo kültürünü de içeriyor.
Baskı: Lavinia
Şiirlerinde soyut anlatımı tercih etmekle birlikte aslında sadelikten gelen çarpıcı dizeleriyle okurunu etkileyen şairin aşk temalı şiirlerinin derlemesi. Cümlelerin keskinliği hedefini yakalarken, aşkın yanında yalnızlık ve yer yer umutsuzluk da aynı ağırlıkta hissediliyor.
Baskı: Çiçeklerin Kültürü
Antropolog ve tarihçi Jack Goody, çiçeklerin izinden giderken adeta coğrafyadan dinlere kadar kıyaslamalı bir dünya tarihi ortaya koymuş. Fakat tarihçiliğinin de etkisiyle olsa gerek, bu derin incelemeyi akademik araştırma katılığından ziyade kişisel not ve yazışmaları da kattığı bir sohbet havasıyla sunmuş. Farklı bir bakış açısıyla çiçekleri bir kültür olarak ele alan eserde, bazı geleneklerin çıkış noktası ve günümüze yansıyış şekilleri dikkat çekiyor.
Baskı: Beyoğlu Bir Zaman Tüneli
Şu elimdekileri bir araya getirsem mi diye düşünürken bana kesin olarak Beyoğlu rafı kurma kararı verdiren kitap. Doğma büyüme bir Beyoğlulu olarak, bu her rengi içinde barındıran semte her zaman ayrı bir ilgim ve gönül bağım oldu. Yakın tarihindeki geçirdiği değişimlere bizzat içinde tanıklık ettiğim kadar arşınladığım sokakların ve fink attığım görkemli binaların hikayelerini hep merak etmiş, kendi çapımda kurcalamış, adeta bir zaman yolculuğu keyfi yaşamışımdır. Tam bir Beyoğlu aşığı olan Feriha Büyükünal da beni çoğu yerde hüzünlendiren ve imrendiren bu çalışmasında kimisi ne yazık ki günümüze ulaşamayan pasajların, otellerin, sinemaların, elçiliklerin, tiyatroların, ibadet yerlerinin, pastanelerin, hanların, lokantaların, kafelerin, binaların ve mekanların tarihlerini aktarırken bu mekanlardan geçmiş Türk Edebiyatı'nın müthiş isimlerinin de anılarına yer veriyor. Çoğunlukla çağının ilerisinde olan bu semtin sahip olduğu tarihsel ve kültürel zenginlik gerçekten inanılmaz. Araştırma ve anı derlemesi olan eserde Pera’ya bakarak bu şehrin yorgun olmaya ne kadar hakkı olduğunu daha iyi anlıyor insan.
Baskı: Cimri
Moliere’in bu zamansız eseri her devirde karşılık bulabilecek bir karakteri ve hemen her devrin değişmez sorunlarından birini irdeliyor. Cimriliğin sadece maddiyata dayalı olmadığı manevi yoksunluğu da beraberinde getirdiğinin altını ustalıkla çizen komedide burjuvaziye de sıkça göndermeler mevcut. Karakter komedisi olarak en az başkarakter kadar ilgi çeken yan karakterlerin yanında alt metinde çağının Fransız toplumunun özenti yaşam tarzına yönelik eleştiriler de gözden kaçmıyor.
Baskı: Bütün İsimler
En sıradan görünen hayatların bile hiç de sıradan olmayabileceğini anlatırken bürokrasiyi de bol bol iğneleyen bir kitap. Yazarın genel tarzı olduğu üzere, düz metin halinde ilerleyen yazım tarzından ötürü biraz ağır akıyor. Fakat ağdalı diline rağmen Don José karakterinin giriştiği işin sonucunu merakla okutuyor. Yalnızlığı oldukça yalın ve acı bir netlikle irdeleyen yazar yine okuyucuyla sohbet etmeyi ihmal etmemiş. Final bana göre başarılı zira hayatına renk katmak isteyen ve bürokrasiye başkaldıran tek kişi Don José değildi.
Baskı: Mart Menekşeleri
Hikaye açısından çok fazla tesadüf ve kendini çok açık eden “sırlar” yüzünden kurgu fazlasıyla zayıf. Yazım dilindeki basitlik ise sıkıcı derecede. Arada hayatın ıskalanmaması ve önyargılara dair güzel cümleler var. Genel olarak etki bırakmayan, çerez niyetine okunabilecek bir kitap.
Baskı: Böcü
Dünyada gerçekleşen bir nükleer felaket sonrasını ele alan roman, oldukça keskin bir ironiye sahip. Gelecek çağda geçmesine karşın kitaptaki post-apokaliptik ortamın Orta Çağ’dan pek farkı yok. Rus edebiyatı başta olmak üzere edebiyatın gücüyle aydınlanmaya çalışan bir avuç insanın mücadelesini okurken, kendi çağımızdaki ve hatta kendi kafamızda “böcüleri” de düşündürüyor. Akıcı olduğu kadar çok kıvrak bir yazım dili var. Bu noktada çevirmen Eyüp Karakuş’un başarısı dikkate değer.
Baskı: Dublinliler
Bir öykü kitabı olmasına karşın Murat Belge'nin önsözde belirttiği üzere bütünlük taşıyan bir eser. Bu arada hikayelerin sonunu baştan öğrenmemek için bu önsöz kısmını sonra okumakta fayda var. İrlanda yaşamını sade ve gözlemci bir dille aktaran yazar sade yazım diline karşın kuvvetli betimlemeleriyle Dublin'in havasını solutuyor adeta. O yoksulluğu, gündelik yaşamı, dik başlı ve gururlu İrlandalıları bolca yeriyor gibi görünse de her gözde aradığı "yeşil" ile ülkesine olan sevgisini de ortaya koymuş.
Baskı: Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi
Kitapta Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi ile birlikte Buz Sarayı isimli öykü de yer almakta. Ülkemizde film uyarlaması sebebiyle Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi daha çok biliniyor fakat kitap filmden oldukça farklı. Kendi dönemi için beklenmedik bir kurguya sahip olmakla birlikte filmdeki şiirsellik kitapta yok. Diğer yandan her iki öyküde de Amerikan İç Savaşı bağlantılı kuzey-güney kıyaslaması dikkat çekiyor.
Baskı: Lizbon'a Gece Treni
Yakın Portekiz tarihi, kuvvetli seyahat betimlemeleri ve yaşam felsefesiyle bir kaçış romanı ya da arayış. Bakış açısına göre kendinden kaçış ya da kendini arayış. Bir açıdan da katmanlı bir eser. Prado karakterinin yazdığı kitap ve mektuplar iç katman, bunun peşine düşen Raimund "Mundus" Gregorius'un arayışı üst katman. Prado'nun mu yoksa Gregorius'un mu yalnızlığı daha çok dokunuyor insana bilemiyorum. Diğer yandan Gregorius'un sıkça sorduğu gibi hayatın boşa harcanıp harcanmadığını okuyucu da sık sık kendine soruyor. Yine de bir kelime ile her şeyi bırakıp bir anda çekip gidebilmek müthiş bir şey. Sırf bu yüzden bile, Prado'yu ölümünden sonra tanımış olmak bile o hayatı değerli kılmaya yeter bence. Müthiş bir hafızaya sahip olan karakterler oldukça derinlikli, kanlı canlı hissi veriyorlar. Örneğin Prado'nun Oğuz Atay karakterlerini anımsatan bir hüznü ve dünyanın geri kalanına uyum sağlayamama hali var. Gregorius ise bir çoğumuz gibi hayatı belli bir kalıp içinde sürdüren çoğunlukla hayatı ıskalamış biri. Kişisel olarak çok saygımı kazanan bir karakter de Joao Eça oldu. Dil olarak biraz ağır ama düşündüren türden bir ağırlık. Ucu açık bir tür finale sahip fakat genelin aksine benim merak ettiğim tek şey Coutinho'nun vedalaşırken sorduğu sorunun cevabıydı.
Baskı: Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe
Hem yazarlığı hem de bir yazarın bakış açısıyla okur olmayı irdeleyen bir deneme. Faruk Duman edebiyat tarihinde izi olan yazar ve eserlerden alıntılarla konuyu incelerken, edebiyat tarihimizin geçmişinden bugüne süregelen tartışmalarına da değinmiş. Yer yer gülümseten yorumlar kadar yeni bir bakış açısı getirecek tespitler de mevcut.
Baskı: Anna ve Kırlangıç Adam
Etkileyici bir ilk roman. Üçüncü ağızdan yazılmasına rağmen okuyucuya adeta başkarakter Anna’nın gözlerinden, onun çocuk saflığıyla izliyormuş hissi veriyor. Süslemeden uzak yalın dili ise savaşın korkunçluğunu daha çok vurguluyor. Ve kitapta da geçtiği gibi “savaş her dilde ağır bir kelimedir”. (S.15)
Baskı: Galata - İstanbulun 700 Yıllık Kara Kutusu
İsabetli başlık seçimindeki gibi adeta İstanbul’un karakutusu olan Galata’yı Ceneviz zamanından cumhuriyete kadar detaylıca ele alan bir araştırma. Hem tarihi hem mimari bilgilerin titizlikle aktarıldığı eserde yapıların günümüzdeki konumları/durumlarına da yer verilmiş. Liman bölgesi olmasından dolayı dönemin diğer limanlarının ve aralarındaki ticaretin de ele alınmasıyla dönem resmi incelikle çizilmiş. Ayrıca neredeyse tarihi boyunca finans kaynağı olması sebebiyle bankerler ve sarraflara dair detaylıca bilgi verilmesi sayesinde Osmanlı’nın son dönemlerindeki finansal yıkıntıyı da gözler önüne seriyor. Kültürel varlıkların fotoğrafları ve geniş bir kaynakçayla desteklenen eserde ne yazık ki dizgi hataları mevcut.
Baskı: Bir Zamanlar Hayat Bizimdi
İnsana umut veren, sarıp sarmalayan kitaplardan. Kitap içinde kitap şeklinde ilerleyen bir kurgusu var. Hikayeler, biri 1. Dünya Savaşı diğeri İspanya İç Savaşı gölgesinde birbirinden hem farklı hem de bir o kadar benzer hayatlar barındırıyor. Bu renkli hayatların yaşama tutunmaya çalışan karakterlerinin öyküleri, yine bir kitapla birleşerek adeta sanat ve kitap kokulu bir masala dönüşüyor. Gerek aktarılan hayat öykülerinin ilgi çekiciliğiyle, gerekse kitaplarla kurulan o sıcacık dostlukla akıp giden bir eser.
Baskı: Antik Yunan'ın Kültür Tarihi
Antik Yunan kültürünü sadece tarihi olaylarla değil sanattan günlük yaşama her detayıyla ele alan bir eser. Tarih felsefecisi olan yazarın çoğunlukla kişi, olay ve olguları günümüze daha yakın kavram, yazar ya da sanatçılarla örnekleyerek ele alması kitabı oldukça akıcı hale getirmiş. Ayrıca keskin ve isabetli incelikte mizahın da göze çarptığı eserde, Yunan kültürünün ne kadar büyük bir etki alanı yarattığı daha iyi anlaşılıyor.