
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Şu Çılgın Türkler
Roman gibi milletiz hakkaten. Öyle de bir ustalıkla yazılmış ki okurken insan bildiği tarihi unutup heyecana ve endişeye kapılıyor neredeyse. En küçük olaylarını bile destansı (!) filmleri sayesinde ezberlediğimiz Amerikan tarihi ya da bir çok kitapta konu edinen Avrupa tarihi yanında boynu bükük kalmış kendi tarihimize dair çarpıcı bir eser.
Baskı: Diriliş: Çanakkale 1915
Turgut Özakman’ın Cumhuriyet ile tamamlanan üçlemesinin aslında ilk kitabı. Yazarın açıklamasına göre Milli Mücadele konusunda daha hazırlıklı olduğu için kronolojik olarak 2. sırada olan Şu Çılgın Türkler’i daha önce yazmış. Özakman yine roman kategorisinde olsa da aslında çok ciddi bir araştırmaya el atmış. Yararlanılan kaynakların zenginliği yapılan araştırmanın titizliğinin kanıtı. Konu ise kendi tarihimiz. Dış mihraklar kadar hatta daha da çok iç mihraklarla mücadelemizi ayrıca süslemeye gerek duymadan, abartmadan, olduğu gibi en yalın ve çarpıcı haliyle aktarmış yazar. Sadece cephede değil, memleketin ihmal edilmiş yerlerinde de, kadın haklarında da ciddi bir savaş söz konusu. Ve bir milletin gerçekten her türlü dirilişine şahit oluyorsunuz. Mutlaka okunması gereken bir araştırma. Evet aradaki bağlayıcı ve bazı detayları öne çıkarıcı küçük hikayelere rağmen bence romandan çok bir araştırmadır bu seri.
Baskı: Benim Adım Kırmızı
Özellikle yazım tarzı ilgi çeken bir kitap. Roman çoklu ağızdan sırayla ama kronolojik olarak yani birinin bıraktığı yerden diğerinin devam etmesi şeklinde değil, biri sözünü bitirdiğinde diğerinin söz alması şeklinde ilerliyor. Ve böyle olunca bizler de cinayeti/cinayetleri kendini gizleyen katil ve olayın tarafları kadar, bizzat meftanın kendisinden ve para, ağaç, nakşa can veren renkler gibi cansız tanıkların da anlattıklarından öğreniyoruz. Olayların fonunu oluşturan nakış sanatıyla ilgili son derece önemli bilgiler ve olaylar eşliğinde yeri geldikçe anlatılan hikayeler dikkat çekici. Roman içerisinde bir çok iç hikaye barındırıyor ve bunlar araştırma kısmının çok sağlam tutulduğunun kanıtı. Bu iç hikayelerden ötürü ana olayın heyecanı zaman zaman ağırlaşsa ve katili tahmin etmek çok zor olmasa da, sadece cinayetin nasıl aydınlanacağına değil, nakkaşların yaşamına da duyulan merak kitabın akıcılığını koruyor. Tarihi polisiye diye adlandırabileceğimiz türün sevenlerini memnun edeceğini düşündüğüm başarılı bir roman.
Baskı: Kara Kitap
Gerçekten kara bir kitap. Kara bir hikaye, bir arayış. Aranan ise “insanın kendi kimliği”. Aslında roman içinde roman tarzı var. Köşe yazılarıyla desteklenen bölümler gerçekten çarpıcı. Beni en çok etkileyen tabi ki öncelikle Boğazın Suları Çekildiği Zaman, Bedii Usta’nın Evlatları, Apartman Karanlığı ve Cellat ve Ağlayan Yüz oldu. Arayış esnasında dini ve siyasi birçok gönderme var. En ilgi çekici kısımlar ise hurufilik ve Mevlana ile Şemsi Tebrizi ilişkisine atıflar ki özellikle bu kısımlar kitabın finalini de yoruma açık bırakıyor. Tasvirler ve İstanbul betimlemeleri gayet güzel. Tek kusur Orhan Pamuk tarzı çok ama çok uzun cümleler. Düşündürücü bir kitap.
Baskı: Kardinal Guzman'ın Belalı Çocukları
Bay Vivo ve Kokain Kralı’nın devamı olan Kardinal Guzman’ın Belalı Çocukları, karakterlerinin zenginliğiyle dikkat çekiyor. Güney Amerika’da oldukça ilginç bir yaşantıya ve sakinlere sahip Cochadebajo köyünün modern haçlı seferlerinde oynadığı kilit rol üzerine isabetli mesajlar içeren bir roman. Berniéres’nin tarzı gerçekten Marquez'e benziyor. Adam bir çok yazarın kanına girmiş.:) Fakat daha az kafa karıştırıcı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.
Baskı: Bakirenin Aşığı
Kanlı Mary’den sonra sıra Elizabeth’de. Leydi Anne Boleyn’in kızı, sabırla sırasını bekleyen Elizabeth. İktidarının ilk yıllarını ve Dudley ile olan fırtınalı aşkını ele alan roman, serinin ilk iki eseri kadar akıcı ve merak uyandırıcı. Özellikle Kraliçe’nin Soytarısı’nda yer alan hikayeyi bağlayıcı amaçla kullanılmış hayali karakterlerin ismen de olsa anılması serinin takipçileri için hoş bir jest olmuş. Genç Kraliçe Elizabeth ile hırslı Dudley’nin pekala bir ülkenin mahvına neden olabilecek aşkları gölgesinde İngiltere’nin siyasi gerilimlerine tanık olduğumuz ve her zamanki gibi perde arkasındaki isimlerin sağduyularıyla atlatılan binbir badire ile ibretlik bir tarih kesiti, tutkulu bir roman.
Baskı: Sessiz Ev
Çoklu ağızdan anlatılan bir roman. Ama tüm karakterlerin değil, temel 5 karakterin ağzından anlatılıyor. Her ne kadar zaten her biri ayrı telden çalan bir ailenin üyeleri olduklarından, farklı bakış açılarıyla anlatılsa da hikayeye dahil olan diğer kişilerin bakış açılarını da görmek isterdim. Özellikle de Nilgün'ün fikrini okuyamamak bir kayıp bence. Birbirinden çok farklı üç kardeşin yaz tatili için 1 haftalığına anılarıyla yaşamayı seçen babaannelerini ziyarete gelmeleriyle başlıyor hikaye. Günün siyasi gerilimleri romanın alt metnini oluşturuyor. Rahmetli dede Selahattin Bey'in uğruna ömrünü feda edip yine de bitiremediği ansiklopedisiyle ilgili araştırmaları ve vardığı sonuçlar ile tarihçi torunu Faruk'un tarih ve hikaye üzerine fikirleri gerçekten ilgi çekici. Özellikle de sonu çok başarılı bağlanan, sondan az önce de tarih itibariyle Aşk-ı Memnu’ya göz kırpıp, romanlar arası selamlaşmaya imza atmış bir roman.
Baskı: Koku
Alt başlıkta geçtiği gibi “bir katilin öyküsü” ama ne öykü. Kendisine ait bir kokusu olmamasına karşın müthiş bir burna sahip başkarakterin “kendi kokusu”nu yaratma saplantısı, son derece merak uyandırıcı bir üslupla anlatılmış. Özellikle koku tasvirlerinin başarısı şaşırtıcı. Duyuların önceliği konusunda insana bildiklerini tekrar gözden geçirme gerekliliği hissettiren, sert finaliyle de benzerleri arasında fark yaratan bir roman.
Baskı: Veronika Ölmek İstiyor (Yedinci Gün #2)
Fazlasıyla tahmin edilebilir ve sıradan finaline rağmen kendini okutturan bir roman. Akıcı ve yalın bir dili var. Yalnızca bir bölümlük bile olsa Coelho’nun bu kitabın yazarı benim vurgusunu yapmak için yine yeni yeniden kendini olaya dahil edişi bir an hikayeden koparıp soğutsa da hayata dair güzel betimlemeler barındırıyor.
Baskı: Melekler ve Şeytanlar (Robert Langdon, #1)
Oldukça başarılı kurgulanmış bir roman. Özellikle yaklaşık olarak dörtte üçlük bir bölümü geride bıraktıktan sonra ciddi biçimde ivme kazandığı gibi, şüphe ibresi sürekli yön değiştiriyor. Bölümlerin kısa tutulması dinamizmi arttırmış. Kuvvetli mekan tasvirleri romanın en büyük artısı. Sade ve akıcı dili tartışmalı ve çetrefilli olan konunun içinden iyice çıkılmaz hale gelmesini engelliyor. Bir de kişisel olarak hoşuma giden baş karakterin süper güçlerle donatılmışçasına kusursuz olmayışı, aksine son derece insancıl hata ve meraklarıyla öne çıkması.
Baskı: Da Vinci Şifresi (Robert Langdon, #2)
Sürükleyici, tarihi polisiye denebilecek bir roman. İçerdiği uzun ve detaylı araştırmaların sonucu olduğu belli olan ve oldukça da teknik içeren bilgilere rağmen son derece akıcı bir tarzda kaleme alınmış. Romanın en güzel yanı bu karmaşık ve şaşırtıcı bilgiler/iddiaların gayet anlaşılır dilde ve yine çok güçlü mekan tasvirleriyle anlatılması. Ama bu türün sıkı bir takipçisi olarak fazla heyecan duyduğumu söyleyemem. Evet yine güzel bir dil, yine güzel bir çıkış noktası ve en önemlisi kesinlikle roman boyunca ayakta tutulan bir merak duygusu söz konusu. Ama sonuca kadar ne büyük bir şaşkınlık yaşadım ne de ters köşe oldum. Melekler ve Şeytanlar’a göre çıta biraz aşağı çekilmiş gibi geldi. Tabi bu etkenler keyifle okumaya engel değil.
Baskı: Sırlanmış Zamanın Gölgesinde
Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanını hatırlatan bir eser. Neyse ki o derece kafa karıştırıcı değil. Belirsiz ve adı gibi sırlanmış bir zaman boyunca göçebelikten yerleşik hayata geçişin sancılarını yaşayan Haytaoğulları'nın oldukça uzun bir sürece yayılan maceraları sade bir dille aktarılmış. Tarihsiz bir tarihte bile ailenin üyeleri arasında kuşak çatışmaları mevcut. Her bir yeni kuşağın zamanla çatıştığı kuşağa dönüşmesi ve zincir kırılıncaya kadar bu döngünün sürüp gitmesi, sanki bir anda zaman geri sarılmış hissi yaratıyor.
Baskı: Buz Odasındaki Ölü
Başarılı bir polisiye roman. Zorlu bir soruşturmanın ilmek ilmek açılan düğümleri finale kadar heyecanı ayakta tutuyor. Agatha Christie etkileri taşıyan romanda ibre sürekli başkasını gösterirken gerçek katil konusunda uzun süre açık vermiyor. Bir ilk roman örneği olmasına rağmen son derece başarılı bir kurgu gerçekten.
Baskı: Gölgesizler
Yazım dilinde kelimenin tam anlamıyla çığır açmış bir roman. Arka kapakta dendiği gibi Türkçenin imkanları sonuna kadar zorlanmış ve ortaya şiir gibi bir eser çıkmış. Zaman ve mekan kavramının olmadığı, kişilerin, olayların, hatta nesnelerin iç içe geçtiği her satırda sadece romanın ele aldığı konulara değil hayata dair de bir çok soru işareti oluşturan sürükleyici bir hikaye.
Baskı: Kayıp Sembol (Robert Langdon, #3)
Romanın iskelet olarak öncekilerle aşırı benzerlik taşıdığı inkar edilemez. Bu sefer el atılan oluşum Masonluk. Ek olarak tarih ve simge bilimciliğe ileri teknolojik bilim de eklenmiş durumda. Heyecan unsuru genelde yüksek olmasına karşın finalden çok önce tempo düşmeye başlıyor. Sona doğru sorular ve problemler tek tek cevaplanıyor ama bu sefer cevaplar çok sönük olmuş. Özellikle de kitabın başından beri korunan "sır" açıkçası beni pek de ikna etmedi. Olay din/kültür farkı da değil. Bu kadar çabadan sonra yoruma açık soyut kavramlarla baş başa kalmak insanı ikna etmiyor. Mal' Akh'ın durumu kendini çok belli etmiş. Sadece Langdon'ın olayı şok edici olmuş ama o da finalden çok önce olduğu için çabuk anlaşılıyor. Ayrıca adam bu macerada resmen mala bağlamış. Langdon dahil hiç bir karaktere sempati besleyemedim bu sefer. Bir de bu romandaki mekanlar öncekiler kadar çarpıcı değildi sanki. Brown'ın Amerikan tarihinin en azından bir Avrupa tarihi kadar görkemli olduğunu adeta çırpınarak vurgulaması da pek yetmemiş. Sonuç olarak sondan şöyle bir 50 sayfa sadeleştilebilecek Da Vinci Şifresi'ne göre vasat Melekler ve Şeytanlar'a göre facia ama bir şekilde kendini okutturmayı başaran bir roman.
Baskı: Günahkar (Rizzoli & Isles, #3)
Çoğunlukla olduğu gibi seri sayılabilecek bir hikayeye ortasından daldığımdan ve yazarın okuduğum ilk romanı olduğundan tarzı hakkında bir fikrim yoktu. Bu türde çok örnek var o yüzden konunun şaşırtıcı olduğunu söyleyemem. Ama kendini okutturacak kadar heyecanı sabit tutmasını bilmiş yazar. Akıcılık ve detaylı otopsi teknikleri de dikkat çekici unsurlar. Karakterler önceki kitaplarda bu kadar duygusal değilmiş sanırım, bu macerada iç dünyaları biraz karmaşık. Önceki romanları da okuyunca bir bütün olarak daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Tek olarak ise çok kuvvetli bir roman değil, bir geçiş havası var.
Baskı: Odd Thomas
Yazarın diğer kitaplarının aksine birinci ağızdan günlük tarzında yazılmış bir roman. Akıcı ve heyecanlı bir anlatım söz konusu. Polisiye roman takipçileri için çok çok başarılı ya da tahmin edilemez değil ama bir iki noktada gayet güzelce yanıltmayı başarabiliyor. Bu tür için en büyük farkı ise "sevimli" bir roman olması. Ancak okumakla açıklık kazanabilecek bir şekilde, anlatıcı karakterin hayatıyla ilgili dramlara ve zamana karşı yarıştığı vahşete rağmen insanın yüzünde gülümseme bırakabilen nadir kitaplardan biri. Özellikle de kitaba adını veren kahraman Oddie'ye sempati duymamak mümkün değil. İnsanın Pico Mundo'ya yerleşip Odd Thomas'ın küçük dünyasında olağan dışı yaşantısına dahil olası geliyor. Bodachlara rağmen.:)
Baskı: Boleyn Mirası
8. Henry'nin son demlerindeki 3 kadının hikayesi. Neredeyse zindan hayatı yaşadığı evinden İngiltere Kraliçeliğine terfi ederek daha da büyük bir esaretin altına giren Cleves'lı Anne ve çocuk yaşta neredeyse yaşanabilecek her şeyi müthiş bir hızda yaşayan Kraliçe Kathrine Howard'ın yaşamlarının tahtta kesişen kısmı, Boleyn ailesinin hırslı gelini Jane Boleyn'in (Lady Rochford) de bakış açısının dahil olmasıyla tam bir şeytan üçgenine dönüşmüş. Üçgenin tepe noktası artık yaşlılık korkusunun pençesine aldığı Kral Henry'nin bitmek bilmez hırsı. Bu sefer üç farklı ağızdan ilerleyen hikaye serinin tüm kitapları gibi müthiş akıcı ve bilinen gerçeği temel alarak kurgulanmış olsa da son derece heyecan uyandırıcı.
Baskı: Beyoğlu Rapsodisi
Polisiyesinden çok Beyoğlusuyla gönlümde yer eden, birinci ağızdan hatırat şeklinde yazılmış, klasik polisiyeler gibi gitmeyen bir kitap. Yazarın gittikçe yükseliş gösteren başarısına bir örnek.(yazıldığı tarih bakımından) Akıcı ve yalın diliyle ilerleyen sayfalarda olayın ve maceranın da önüne geçen Beyoğlu tasvirleri sizi adeta gezintiye çıkarıyor. Hatta doğma büyüme Beyoğlulu olanlar için romanın asıl başrolü diyebiliriz. Beyoğlu-Tarlabaşı-Galata üçgeninde, 3 kafadarın beklenmedik bir şekilde sonuçlanan keyifli hikayesi sırf hiç de arka planda olmayan müthiş başarılı semt tasviri için bile okunmaya değer.
Baskı: Koloni
Bu sefer macerada heyecan biraz düşük gibi ya da çok taslak bir şekilde yazıldığı için olayların ilerleyişi ve sürpriz bir sona bağlanma ihtimalinin tahmin edilebilirliği heyecanı düşürmüş. Olay sıralaması yazarın diğer kitaplarıyla aynı, karakterler farklı olsa bile bir şekilde olaylarla kişisel bağlantıları olduğu anlaşılıyor. Konu olarak Avrupa-Amerika hattında aslında dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi gayet bilinen ama dile getirilmediği için sırmış gibi gözüken oluşum/hareketlerden biri ele alınmış. Bilim ve mistizmin harmanlanmasıyla çok da ütopik olmayan bir sonuca ulaşılmış.
Baskı: Harry Potter ve Ölüm Yadigârları (Harry Potter, #7)
Yine seriyi son kitapla değerlendireceğim. Harika bir hayal dünyası, müthiş bir malzeme ve çok daha iyi yazılabilecekken daha azıyla yetinilmiş bir seri. Keşke çocuk kitabı olarak başlamasaymış yazar, zira merakla okunulmasına ve başarıyla akıp giden cümlelerine rağmen teknik bakımdan eksiği çok. Yine de haksızlık etmeyeyim en zayıf bulduğum kısmı olan finaline rağmen kaptırıp gidiyor insan. Bir çok kaynaktan esinlendiği göze çarpıyor ama rahatsız etmiyor çünkü kopya değil esin söz konusu. Yazar esinlendiği malzemeyi kendi dünyasına adapte etmeyi başarmış ve bir fenomene imza atmış gerçekten. Yalnız arkadaş böyle kahramanlık hikayelerinde hep mi baş kahraman yanındakiler olmasa bir baltaya sap olamaz. Eğer böyle sıkı dostları ve bildik bilinmedik çaba gösteren bir çok insan olmasa Frodo gibi Aang gibi tek başına hayatta bir halt beceremezdi Harry Potter da. Şansı varmış ki milli mücadeleyi tek başına vermemiş. Hele ki profesör Snape... Bir de yazar ne kadar yanlı yazmış hikayeyi. Tamam kitaba adını veren vatandaşın binası temel alınmış tabi de diğer binalar o kadar lüzumsuz gösterilmiş ki safkanlıkta eleştiri olarak belirttiği şeyi yazar bizzat kendisi yapmış.