
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Sonsuzluk İçin Yedi Gün
Yazarın ilk kitabı gibi fantastik bir romantikliğe sahip. Fakat Keşke Gerçek olsa kadar derinlikli gelmedi bana. Belki ondan çok daha fantastik olmasındandır. Yaratıcı bir fikir iyi işlenememiş gibi. Biraz daha karanlık bir atmosferi olsaymış daha etkileyici olurmuş. Gelgelelim Levy dünyanın en iyimser insanı sanırım.:) "Beyefendi" ve "Başkan"ın kurgularında hoş muziplikler var. Bununla birlikte kitabın gerçekten tek etkileyici kısmı bence Jules'un "dünyanın akışını değiştirecek bir şey yapmayı seçsen ne seçerdin" minvalindeki soruya verdiği cevap üzerine gelişen diyalogda söyledikleriydi. (sayfa:76/77).
Baskı: Tetikçi (Tetikçi John Keller, #4)
Aslında polisiyeden çok suç romanı. Tamamiyle kiralık katil olan başkarakterin tarafını anlattığı gibi kovalamaca ve hesaplaşma aşamaları da polisten çok yine başka bir suç örgütü arasında oluyor. Belki bunun da etkisiyle her biri kendince şık bir espri anlayışına sahip olsalar da karakterleri sempatik bulamadım. Bir de, hadi suç dünyasında olanların soğukkanlılığına tamam güzel de yansıtılmış ama olabildiğine sade bir yaşam süren Julia’nın profesyonel suçlulara taş çıkartan sakinliği ve hiçbir gelişmeyi yadırgamaması bana biraz zorlama geldi. İçerik olarak basit, dil olarak akıcı, kaçma teknikleri konusunda aydınlatıcı bir eser.:)
Baskı: Beyoğlu'nun En Güzel Abisi
İstanbul Hatırası’nı yorumlarken “Sanırım Ahmet Ümit'in polisiyesi zayıfladıkça hikayeciliği güçleniyor.” demiştim. Sonrasında gelen Sultan’ı Öldürmek de polisiye olarak nispeten zayıftı. Beyoğlu’nun En Güzel Abisi de bu geleneği devam ettirmiş. Yazıldığı sürecin ya da romanda ele alınan dönemin toplumsal olaylarına daima değinen yazar yine düşüncesini karakterleri aracılığı ile bizlerle paylaşmaktan geri kalmamış, Beyoğlu’nun bu sefer Tarlabaşı kesimini oldukça güzel anlatmış, bizi bol bol Nevzat Başkomiserle baş başa bırakmış ve polisiyeyi gerçekçi tutmuş. Kabul etmek gerekir ki bizim topraklarda polisiye yazmak zor iş. Evet maalesef cinayet çok ama çoğunluk çakmak misali birden parlayan bir toplum olduğumuzdan planlı programlı hani “ilham” verecek çok vaka çıkmıyor bu memleketten. Dahası teşkilat olarak da lanet olası federaller gibi kulağa havalı gelecek bir oluşum yok.:) Dolayısıyla Türk polisiyesi batı tarzı polisiyeler gibi kurgulandığında çok sırıtıyor. Bu yüzden Ahmet Ümit eserlerini beğenerek okumuşumdur. Bu yoklukta bile iyi iş çıkardığı için. Polisiye olmasına rağmen polisiyesi zayıf kalan eserlerinde bile gerçeğe yakın çizgide gittiği için. İşte bu kitabında son iki eserine göre daha çok hissediliyor bu durum. Hukuk sistemimizdeki açıklar, teşkilatın hali, polisler arasındaki farklı görüşler/yönelimler, sokakların kendi kanunu… Yani gazetede okuduklarımız gibi. Kurgu olarak şaşırtmıyor hatta heyecanlandırmıyor. Ama dingince sanki eski dost Nevzat bir akşam uğramış da o anlatıyormuş gibi akıyor roman. Yalnız bu sefer gittikçe gelişen anlatıcılığına ek olarak yazar kendini de dahil ederek bizlere bir sürpriz yapmış. Pek sevmem aslında böyle şeyleri çünkü yazarla karakteri karşılaştığı andan itibaren fantastik bir gelişme olacakmış gibi geliyor. Bu yüzden kitabın finaline dair hoşnutsuz bir beklentiye girmiştim. Fakat kıyısından dönülerek fena sayılmayacak bir şekilde bağlanmış neyse ki. Ahmet Ümit’in en zirve kitabı Kavim’dir benim için. Onu belki de bir daha geçemeyecek ama teşkilatın en güzel abisiyle daha uzun yıllar nice maceralar paylaşmak dileğiyle.
Baskı: Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm
Dikkat çekici bir "kadın" romanı. Anne-kız ilişkisi üzerinden kadın olma hallerine dair oldukça cesur ve vurucu gözlemler içeriyor. "Anne" olarak bireyselliğini kaybedip toplumsal kimlikle anılmaya başlayan kadınlar ve onların yetiştirdiği kadınlar... Birinin özgürlüğünün bittiği yerde diğerininki mi başlar? Kan bağı bir insanı tanımaya yeter mi? Peki aynı kan bağı iki insanı gerçekten birbirine bağlar mı? Sorduran, cevap aratan, düşündüren bir eser. Yazım dili olarak biraz ağır ama yorucu türden değil. Ayrıca evlilik ve insan ilişkilerine de güzel dokundurmalarda bulunan kitap gayet ibretlik tespitler de içeriyor. Sanırım bu açıdan biraz yaşanmışlık isteyen bir roman. Kendi adıma daha toy bir çağımda okusam yeterince anlamaz hatta sıkılabilirdim belki. Fakat aksine uzun zaman sonra bir kitapta bir cümle beni böylesine duraksattı. "Unutmak, duyulan acıları sindirip kendine katmaktır." Gerçekten o kadar isabetli bir tespit ki kitabı elimden bırakıp sesli tepki verdirdi bana. Doğru, unutulmuyor aksine bir şekilde kabullenilip hafızadaki yerini alıyor tüm acılar.
Baskı: İlahi Komedya (Tek Cilt)
Kendisinden sonra neredeyse her türde sanat dalına ilham olmuş muazzam bir eser. Yüzeysel olarak cehennemi daha eğlenceli bulduğumu söyleyebilirim. Gerçekten fantastik işkenceler vardı. Araf'ın işleme sistemi pek içime sinmedi doğrusu. Cennet'in alt basamağı gibi bir şey. Cennet ise gerçekten sıkıcı bir ortammış.:) İşin şakası bir yana ciddi olarak çok tartışmalı bir eser. Sadece eleştiri babında değil inceleme olarak da uzunca ele alınır. Aşırı koyu Hristiyan olan üstadın böyle bir yolcuğa çıkma ve canlıyken kendini cennete çıkabilecek konumda görmesi bana kalırsa büyük bir kibir örneği. Evlilik dışı ilişki yaşayan din adamlarını cehennemde işkenceden işkenceye sürerken, evli olmasına rağmen vazgeçmediği Beatrice'ye duyduğu aşk da bir diğer ironi. Sevmediği, kınadığı, gözünde en büyük acılar çekmeye layık kim varsa tıkmış cehenneme. İşin gerçeği müthiş bir sanatsal güçle yazılmış olsa da büyük bir kindarlık belgesi aynı zamanda. Sırf bu yüzden bile etkileyici bence. Ayrıca modern İtalyanca'nın ilk örneği olması, astrolojiden sembolizme felsefeden dine tarihten bilime birçok konunun ayrıntılı olarak ele alınması ve başlı başına matematik üzerine kurulu olması da eseri sadece Rönesans eşiğindeki Ortaçağ'ın değil insanlık tarihinin en üst dereceli eserlerinden biri yapıyor. Çeviri olarak ise Rekin Teksoy, açıklamaları bir kenara koyarak harikalar yaratmış. Çevirinin en uç noktası şiir çevirisidir. Kafiyeye dayalı bir yazım türünü başka dile oturtmak çok ama çok zordur. Şüphesiz orijinalini okumadan birebir çeviri başarısını tayin etmek mümkün olmaz. Ama uyarlama olarak çok iyi. Gelgelelim açıklama kısmı bazı yerlerde gerçekten bu kadar da olmasaydı dedirtti. Eğer biraz Yunan mitolojisine ve Hristiyanlık tarihine hakimseniz açıklamalara takılmadan okuyabilirsiniz. Çeviri zaten o kadar iyi yani. Fakat hadi kişileri geçtim eylemlere kadar açıklamak? Aşırı koyu Hristiyan olan üstad: Dante :)
Baskı: Savaş ve Barış (Cilt 1)
Henüz seriyi tamamlamadan genel bir yorum yapmak doğru olmaz. Fakat başlangıç için özellikle yazım ustalığıyla bile çarpıcı bir eser olduğunu belirtmeliyim. Karakterlerin, dönemin bol ışıltılı ve özenti Rus sosyetesindeki yaşamları ve gelişmeler eşliğinde derin bir felsefe ile hayatı sorgulayışları bile iki farklı türde eser çıkartabilecekken bunların savaş eşliğinde bir bütün halde kurgulanması gerçekten etkileyici. Hem üst tabaka yaşamın hem de cephenin aynı derecede detaylıca ve gerçekçi aktarılması da dikkat çeken bir başka özellik. Belki tek sıkıntı başlarda karakter fazlalığından ve benzer soyadlardan ötürü biraz karışıklık olması. Fakat kitap son derece akıcı olduğundan okuyucuyu çabucak içine çekiyor.
Baskı: Savaş ve Barış (Cilt 2)
İkinci ciltte de öncelikle yazım ustalığı en dikkat çeken nokta. Ele alınan her konu adeta o konunun uzmanı veya o deneyimin birebir sahibi ağzından aktarılırcasına detaylı ve sürükleyici anlatılıyor. Konu ister savaş, ister hikaye sırasında geçen bir sahne eseri, isterse karakterlerin "üst tabaka" yaşantısı olsun hiç farketmeksizin kaynak oluşturabilecek derecede işlenmiş. Ayrıca artık karakterler okuyucunun kafasında da iyice bir yer ettiğinden daha çok karakterleriyle öne çıkan bir cilt olmuş. Her karakterin düşünceleri ve yaşam tarzları son derece ilgi çekici olmakla birlikte özellikle Piyer karakterinin hayatı sorgulayışı ve arayışı çok etkileyici.
Baskı: Savaş ve Barış (Cilt 3)
Tam anlamıyla savaş cildi. Seri boyunca süren Fransız-Rus çekişmesinin zirvesi. Napolyon'un sonunda Moskova'ya girmesiyle sona eren ciltte hemen hemen her rütbe açısından askerlik incelikle ele alınmış. Verilen kararlar, fedakarlıklar, sorumluluklar, savaşın ve yıkımın etkilerinin askerler üzerinde bıraktığı etki bir yanda, aynı koşulların halk üzerindeki etkileri diğer yanda tam bir savaş psikolojisi panoraması. Yazarın ülkesine duyduğu sevgi de bolca hissediliyor. Ayrıca bu yoğun sevgiye rağmen objektifliğini koruması da hayranlık uyandırıcı. Öyle ki keskin mizahından ve ustaca taşlamalarından hem Fransız hem Rus tarihçiler nasibini almış. Piyer karakterinden sonra favorim olan Prens Andrey'in hayatının muhasebesini yaparken keşfettiği yaşam sevgisi ile ilgili düşünceleri de bu cildin en etkileyici kısımlarından.
Baskı: Savaş ve Barış (Cilt 4)
Fransızların tarihçilere göre değişik sebeplerden ötürü Moskova'dan çekilmesiyle başlayan bu sonuncu cilt zamanına göre oldukça cüretkar bir tarih bilimi irdelemesiyle sona eriyor. Seri boyunca ilk kez zaman atlamalarıyla Napolyon'un düşüşüne kadar ilerleyen roman, karakterlerinin de son hallerine bir bakış atarak okuyucuya bir nevi veda şansı veriyor. 3. ciltteki savaş atmosferinin etkileyiciliği gibi bu ciltte de galip ve mağlup tarafların yer değiştirmesiyle ortaya çıkan savaş sonrası psikolojisi -özellikle de askerler üzerindeki- müthiş etkileyici. Bütüne bakıldığında ise sanki 2000 küsur sayfa okumamışım gibi hissettiriyor. Bazen bir olaya verilen örnek bile en ince ayrıntısına kadar aktarıldığı halde oldukça sade bir yazım dili kullanılmış olması kitabı biçim olarak ağırlaştırmaktan kurtarmış, su gibi akıp gidiyor adeta. İçerik olarak ise taş gibi kaya gibi bir eser. Bugün sahip olduğumuz çeşitlilikten ötürü bazen bu çeşitliliğe sahip olmamızı sağlayan o ilk çıkışları başlatan bazı klasikleri beğenmeme züppeliğini gösterdiğim hatta zaman zaman bu niye klasik olmuş ki demişliğim bile vardır. Savaş ve Barış'tan sonra ise bu fikrim azalacağına arttı. Zira bu kitap, kelimenin tam hakkıyla gerçek bir klasik.
Baskı: Emanet Dolabı Bebekleri
Yazar, tarzı olduğu üzere yine oldukça sert bir eserle okuru yalnızca bir toplumun yeraltına değil insan ruhunun çukurlarına indiriyor. Oldukça karizmatik bir isme sahip romanda iki emanet kardeşin "kendilerine" rağmen hayatta tutunma mücadelesi gerisinde Japon toplumunun incelenmelik bir panoraması sunuluyor. Gerçekten Murakami sayesinde Japon toplumunun uçlarda yaşamasının nedenlerini iyice anladım artık. Aklımdaki tek soru şu; bunu başlatan neydi acaba? Eserlerden bağımsız olarak aklıma Hiroşima geliyor. Yarattığı yıkım ve sonrasındaki travma yeni neslin hayata bakışını kökten değiştirmiş olmalı. Zira bu sürekli arayış, her konuda en ileri en uca gitme hevesi ve tükenmişliğin açıklaması sadece karakteristik olarak duygusal bir toplum olmakla açıklanamaz. Kitabın dili akıcı fakat cümleleri derin düşündüren türden olduğu için bir anda okunup geçilemiyor. Sindirerek okumak gerek. Bir de çeviri olarak Şeffaf Mavi ve Yok Yere daha yalındı sanki.
Baskı: Limoni Ölüm
Taze bir yazarın eseri olarak hiç fena sayılmaz. Maktülün geçmişi ile ölüm sonrası ikili kurgu olarak ilerliyor. Polisiyeseverler için pek sürprizli ya da şaşırtıcı diyemem, biraz basit gelecektir hatta. Sadelikten kaynaklanan bir akıcılığı var. Tek kusuru birden fazla yinelenen yerler. Agatha Christie tarzı karakter tanıtımı hoş olmuş. "Hafiye Karılar" Medcezir Dedektiflik Bürosu'nun sahibeleri Meral ve Zeynep ise daha yeni tanıştığımız için pek fikir vermiyorlar. Belki ilerleyen maceralarda tarzları ve aralarındaki ilişkiler daha bir oturur.
Baskı: Bütün Şiirleri
Yakın arkadaşları Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday ile Garip Akımı’nın (Birinci Yeni) öncülerinden olan şair “sanat, sanat için midir yoksa toplum için midir” sorusunu cevaplarcasına şiirlerinde klasik şiir kurallarını reddederek, aruz ve hece vezinlerini kullanmadığı gibi kafiyeden de genelde uzak durmuştur. Gerek konu gerekse biçim olarak halk ağzı kullanan şair edebiyat çevresi tarafından çokça eleştiriye maruz kalmıştır. Dolayısıyla kitapta tüm eserleri derlendiği için şiirlerin tadına varıldığı kadar şairin de izlediği yolu gözlemleme şansı oluyor. Örneğin “Dergilerinde Yayımladığı Ama Kitaplarına Almadığı Eski Biçimli Şiirleri” kısmındaki klasik usulde yazılmış şiirlerinde bir memnuniyetsizlik, bir arayış göze çarpıyor. Garip Akımı biçimli şiirlerinde ise alabildiğine özgür, duygularını paylaşmakta daha cömert. Ayrıca şiirlerin bir çoğu okurların sadece gözlerine değil kulaklarına da hitap ediyor zira eserleri musikiye çokça uyarlanmış şairlerimizdendir.
Baskı: Yitik Oğlan Yitik Kız
Sınıflandırılışına göre başarısı değişen bir roman. Misal sadece polisiye olarak okunursa finali hayal kırıklığı yaratır. Gerilim dersek, fena olmamakla birlikte tamamen ifade etmeye yetmez. En doğru tanım fantastik, polisiye, gerilim olacaktır. Zira soyut ve yoruma açık bir bağlanışa sahip. Romanın başlarında tercih edilen şiirsel yazım dili biraz adaptasyonu güçleştiriyor. Günlük şeklinde aktarılan kısımların bazen olayın ilerleyişinden önce geçmesi ve sonra olaya geri dönülmesi de akıcılığı sekteye uğratıyor. Yani hemen hemen yarısından sonra açılmaya başlayan türden bir roman. Bununla birlikte merak ve gizem duygusu sonuna kadar korunmuş. Ayrıca gizemli metruk ev gibi çekici bir objeye sahip olmakla birlikte alt metinde Amerikan tarzı zayıf aile ilişkileri eleştirisi de seziliyor.
Baskı: Hanene Ay Doğacak
Sansürden çok çekmiş bu sert ve sarsıcı öykü kitabı içerik olarak gerçekten rahatsız edici. Toplum olarak varlığını bal gibi bilip de bilmek istemediğimiz, görmezden geldiklerimize dokunuyor. Ama üslup olarak irrite edici değil. Ucuz olmayan, sansasyon yaratma amacı taşımayan doğal bir akışı var. Bu açıdan yaş sınırı gerektiğine inanıyorum zira belli bir olgunluğa erişmeden okumak iyi bir fikir değil. Fakat komple sansür de kafayı kuma gömmekten başka bir şey değil.
Baskı: Lütfen Anneme İyi Bak
Annelik üzerine çok etkileyici bir eser. Aynı zamanda aile hayatına dair de ibretlik tespitler var. Yazım tarzı olarak Gao Xingjian’ın Ruh Dağı isimli eserini hatırlatıyor. Burada da yazar özne yerine okuyucuyu koyarak hikayeyi okuyucunun ağzından aktarır gibi anlatıyor. Bu da empatiyi had safhaya çıkartıp özeleştiriye dönüştürüyor. Bu açıdan hemen herkes mutlaka eserin bir yerinde kendinden bir şeyler bulabilir. Anneliği tanımı ise çok başarılı. Anne olduktan sonra bir birey olarak değil toplumsal kimlikle anılmaya başlayan kadınların ağıdı adeta. Yaptıkları fedakarlık diye düşünülmeden zaten yapılması gerekenmiş gibi algılanan, hiç çocuk ya da genç olmamışlar da hep “anne” imişler gibi düşünülen bu yüzden hep ihmal edilen anneler, annelerimiz… Onları gerçekten tanıyor muyuz ya da hiç bir insan olarak tanımaya ve anlamaya çalıştık mı diye sorduran bir eser.
Baskı: Dalgalar
Roman kategorisinde olsa da kendine ait bir tür yaratabilecek bir eser. Düz yazıya dökülmüş şiirsel bir biçim ve yoğun metafor kullanımı kitaba masal tadı vermiş. Fakat pek öyle çiçekli böcekli pembe panjurlulardan değil, bir nevi kara masal. Objektif olarak, hayalgücü ve karakter/karakterlerin iç dünyalarının yansıtılışının çok başarılı olduğunu belirtebilirim. Toplumsal dokundurmaları ve kurgusu da dikkat çekiyor. Subjektif olarak ise pek bana hitap eden bir tür değil. Aşırı betimleme beni olayın özünden uzaklaştırdığından zaman zaman dikkatimi toplamakta zorlandım. Bir de edebiyatta romantizmden (edebi tür olarak, yani sadece aşk meşk değil toptan) hoşlanmamam da şiirsel anlatımı benim için iyice zorlaştırdı.
Baskı: Lenin Zürih'te
Günce tarzında bir Lenin incelemesi. 1. Dünya Savaşı sebebiyle Zürih'ten ayrılamayan Lenin'in yer yer kendi ağzından yazılmış havası veren eserde, Avrupa ülkelerinin emparyalist savaş çabasına karşı sınıfsal savaş için verdiği mücadele, devrim hazırlıkları ve Bolşevik-Menşevik çekişmeleri dikkat çekiyor. Yakın Rus tarihi ve Leninizme dair bir çok bilgi veren kitap Şubat Devrimi ile son buluyor. Yazım dili olarak yer yer şiirsel tarzda cümleler var. Yazarın başka eserini okumadığım için bunun kendi tarzı mı yoksa Lenin'i yorumlayış biçimi mi olduğunu kestiremiyorum. Kaynakça olmadığı için ne kadarının gözleme dayandığı da belirsiz. Sondaki sözlükte romanda geçen isimlerin hakkında bilgi verilmesi ise iyi olmuş.
Baskı: Üçüncü Ölüm
Bir tür anı roman. Fakat yazarın kendi anıları değil, bir hastanede tanıştığı Ferenc Golgoczy'nin dünya savaşları gölgesindeki acı hayatına ait anılar. Eserde çocuk, genç ve yetişkin Golgoczy'nin ağzından üç dönem sırasız ama akıl karıştırmayan bir aktarımla kurgulanmış.
Baskı: Çocukluğun Soğuk Geceleri
Kafkavari bir birey olma arayışı. Samimi bir psikolojik roman. Bu ülkede kadın olmanın zorluğunu bilenlere tanıdık gelecek bir hayat.
Baskı: Yakuza Cinayeti ( CEP BOY)
Polisiyeseverler olarak market polisiyesi şeklinde tanımladığımız kitaplardan. Eğlenceli fakat sığ karakterler, basit kurgu, tahmin edilebilir ilerleyiş ve aynı şekilde bir final. Bence kitabın en ilgi çekici yanı ton balığı piyasası.
Baskı: Bedeli Ödenen Günahlar (Shaw and Katie James, #2)
İlk kitap gibi fazla şans unsuru göze çarpıyor. Bir de yoğun bir romantizm var ki neredeyse polisiye olmayacakmış. Bu açıdan polisiyeseverleri pek tatmin etmeyecek türde. Dil olarak ise akıcı.
Baskı: Sanık
Arka kapaktaki dostlar alışverişte görsün yorumlarına bu sefer katılıyorum zira gerçekten başarılı bir mahkeme polisiyesi. Amerikan hukuku hakkında baya bir fikir sahibi oluyor insan. Yalnız karakterler biraz kağıt karakter gibi kalmışlar.
Baskı: Babam Freud'u Bilmeden Öldü
"Bir yazar neden yazamaz?" sorusuna alternatif cevaplar sunan bir eser. Edebiyat dünyasına ve egolara başkaldıran bir kara roman örneği. Sert bir sokak ağzı olduğunu da eklemeliyim.
Baskı: Kardeşimin Hikayesi
Akıcı ve sürükleyici bir eser. Fakat sürükleyiciliğinin sebebi derinlikten ziyade merak duygusu bence. Senaryo olarak daha iyi olurmuş sanki. Özellikle Minsk tasvirleri çok başarılı.