Şah-Rû
@Şah-Rû

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Madam Bovary
5/1008.09.2014

Baskı: Madam Bovary

İnsanı durduk yere feminist yapabilecek bir eser.:) Emma karakteri bir yere kadar anlaşılabilirdi belki. Mutsuzluğunda, hayallerine ulaşamamasında ve bunların yarattığı hayalkırıklıklarında anlaşılmaz ya da kınanacak bir durum yok. Fakat hemen hemen tüm yaşantısına duygularının yön vermesi ve dolayısıyla aklını pek kullanmaması işi değiştiriyor. Misal kocasını aldatması kendi üstleneceği bir vebalken, hiç geliri olmadığı halde sonunda eve haciz getirtecek kadar har vurup harman savurması, sevgililerinden para dilenmesi onu ziyadesiyle alçaltıyor. Keza hiç çabalamadan ve kendini geliştirmeden daha üst bir hayat seviyesi beklemesi gibi tavırları da iyice iticileştiriyor. Dolayısıyla eseri sadece bir kadının iç dünyasının yansıması olarak değerlendirmek haksızlık olur, zira sıkı bir toplumsal bir eleştiri içeriyor. Zaten Emma'nın yer yer öf çektiren hezeyanlarının arasında kaynamaması gereken Eczacı Homais karakteri bile bunu tek başına kanıtlamaya yeter. Ayrıca Homais ve Papaz'ın atışmaları da bir başka dikkat çekici unsur. Emma karakteri yüzünden empati kurmak zorlaştığından bunaltıcı gelebilecek bir eser. Fakat bu bunaltıcılıkta, uzayıp giden betimlemelerin etkisinin çok fazla olduğunu da belirtmeliyim.

Kara Ev
7/1006.09.2014

Baskı: Kara Ev

Fantastik kısımları çıkardığımızda sürükleyici bir polisiye. Fantastik kısımları kattığımızda Stephen King'in zihnine yolculuk. Kule Serisi'ne bolca gönderme içeren ve yine iki yazarın ortak yazdığı Tılsım romanının bir nevi devamı olan eser belki iki eseri de okumamışlar için fantastik unsurların ağır basmaya başladığı andan itibaren sıkıcı gelebilir. Ki ben de ilk okuduğumda henüz Kule Serisi'ni okumamıştım. Bu yüzden tekrar okumak ve iki yazarın birbirini nasıl etkilediğini görmek istedim. Öncelikle uyumlarını yine sürdürmüşler. İki yazarın tarzı ortak bir eserin altından kalkabilecek kadar uyumlu. Fakat Stephen King'in daha etkin olduğu bariz. Daha doğrusu Kule'nin büyüsünün daha baskın olduğu. Straub bu konuda alttan alan taraf olmuş. Etkileyici karakterlerde King, kasvet betimlemelerinde Straub öne çıkıyor. Vahşette iki taraf da elini korkak alıştırmadığından özellikle bir tarafa atfedemedim. Genele baktığımızda ise her şey Ka'ya hizmet ediyor. Ne de olsa Ka bir çember... :)

Türkler Arasında
7/1002.09.2014

Baskı: Türkler Arasında

Amerikalı bir misyoner olan Cyrus Hamlin’in 1839 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na gelmesinden Amerika’ya dönüşüne kadar geçen 35 yıllık süreyi ele aldığı bu kitabında sadece zamanın Kostantiniyye’sinde geçirmiş olduğu mücadele dolu yıllar ve imzasını attığı aralarında Robert Kolej’in de bulunduğu başarılı işler yok. Aynı zamanda Osmanlı’nın kuruluşundan içinde bulunduğu sona yaklaşma dönemine kadar olan gözlemini de objektif bir şekilde aktarmış. Bunda, bu topraklarda oldukça uzun bir zaman geçirmiş olması ve bu kültürü iyi anlamış olmasının etkisi büyük. Gerçekten Hamlin gerek karşılaştırmalarında gerek değerlendirmelerinde görevine sonuna kadar sadık kaldığı gibi tespitleri de oldukça isabetli. Bu yüzden bu eğitim ve misyon insanının yaptıkları kadar Osmanlı’nın bu dönemindeki günlük yaşam ve düzeni merakla okutuyor kendini. Eserde kolera salgınına alınabilecek önlem ve ilaçlar için yazmış olduğu mektuptan, din çekişmelerine, güçsüz düşen bir devletin nasıl dünyanın gerisinde kaldığından, Protestan ve Müslüman halkın yer yer gülümseten dayanışmalarına, eğitimin öneminden, Kırım Savaşı’na, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan, İslam incelemesine kadar çok zengin bir içerik var.

Kuşların Şarkısı
5/1028.08.2014

Baskı: Kuşların Şarkısı

Birinci Dünya Savaşı'nı oldukça çarpıcı bir şekilde aktaran fakat bu etkiyi roman boyunca sürdüremeyen bir eser. Şimdi bu geri dönüşlerle anlatma işinde büyük bir incelik var. Eğer zaman değişikliği doğru noktada yapılmazsa bütün etkileyicilik kaybolup araya reklam girmiş hissi veriyor. Hele de bu eserdeki gibi geriye değil de ileriye doğru anlatılmış hissi verecek kadar ciddi bir konu ele alınıyorsa. Böyle durumlarda gelecekten araya giren kısımlar okuyucuyu akıştan koparıyor. Bu roman tam da bu sorundan bolca muzdarip. Bir de baştan savaşa gelene kadar olan kısım gereksiz bir uzatma ve erotizm içerdiğinden sonrasında yine bir atlamayla aniden ortasından dalınan savaş anları suni geliyor. Oysa ki kesintisiz aktarılan bölümlerde savaşın acımasızlığı, askerlerin psikolojisi özellikle de tünellerde verilen mücadeleler çok etkileyici ve insanı sorgulatacak cinsten. Fakat işte bütüne bakıldığında tıpkı cephedeki askerlerin yaşadıklarına rağmen Londra'da günlük hayatını devam ettirip bir yerlerde süren savaşı hatırlattıkları için cepheden dönen askerlerden tedirgin olan insanlar gibi okuyucu da sayfaları sıkıntıyla çevirip etkilenmeksizin kitabın sonuna varıyor. Ki zaten finalin bağlanma noktası da ne kadar bir nevi yıllar sonra yerine gelen bir vasiyet olarak anlamlı olsa da Stephen karakterinin tünelde yaşadıklarıyla aşık bile atamayacağından çok yanlış bir final tercihi olmuş bana göre. Yani diyeceğim odur ki, bir Savaş ve Barış kolay yazılmıyor demek.

Baskı: Alaycı Kuş (Açlık Oyunları, #3)

Serinin son kitabı fikir olarak iyi ama işlenme şekli olarak ilk iki kitaba göre daha zayıf kalmış. Savaş sahneleri gibi beklenenin altında kalan ve aceleyle geçiştirilmiş hissi veren kısımlar çoğunlukta. Bununla birlikte finalin geldiği noktada verilmek istenen fikir ve kayıplar konusu daha cesur ve derinlikli işlenmiş. Gelgelelim bu inişli çıkışlı tempo akıcılığı çok aksatmış. Genele bakıldığında ise güzel ve çarpıcı bir fikre, merak uyandırıcı bir konuya sahip. Özellikle ilk iki kitabın temposu ve sürükleyiciliği oldukça yüksek. Finali içerik olarak zayıf kalsa da verilmek istenen mesaj oraya kadar çoktan alınmış olduğundan totalde başarılı bir seri diyebilirim. Bir de yazarı lüzumundan fazla uzatmadığı için tebrik etmek gerek.

Baskı: Ateşi Yakalamak (Açlık Oyunları #2)

Serinin ikinci kitabında distopya ortamı daha bir hissediliyor. Artan baskı, içten içe kaynayan mıntıkaların taşmaya başlaması, ittifaklar, 13. Mıntıka’nın akıbeti vs. Bununla birlikte romantizm de bir o kadar baskın. Bu durum, eserin Katniss karakterinin gözünden yazılmasından kaynaklanıyor. Ne de olsa 16 yaşında bir genç kız. Ama içten içe üçüncü ağızdan yazılsaydı daha mı ağırlığı olurdu diye düşünmeden edemedim. Ayrıca maceranın bu kısmından bir Vampire Knight tadı aldım sanki. Geldikleri nokta, her şeyin Yuuki’yi korumak için yapılmış olması ve Kaname&Yuuki&Zero üçgenini anımsattı. Yazarın mangalara fazlaca ilgi duyuyor olması mümkün mü acaba? Benim açımdan hava gayet hoş.:) Yazım tarzı olarak da oldukça sade ve akıcı bir dile sahip olduğu kadar, yine sürükleyiciliği ve merak unsuru son satıra kadar korunmuş. Dolayısıyla şimdilik “devam kitabı lanetine” uğramamış görünüyor.

Baskı: Açlık Oyunları (Açlık Oyunları, #1)

Ben bu seriyi nedense vampir furyasından sandığımdan ciddiye almıyordum. Bu da önyargının ne kötü bir şey olduğuna örnek olsun. Daha sonra gerek okuma tercihimi iyi bilenler tarafından ısrarla tavsiye edilir olmasından gerekse de distopik eserler arasında isminin geçmeye başlamasından ötürü dikkatimi çeker oldu. Yarı distopik/bilimkurgu/macera şeklinde adlandırılabilecek bir türe sahip. Distopya ve bilimkurgu tabanı, Atsuko Asano’nun mangaya ve oldukça başarılı bir şekilde animeye uyarlanan No.6 serisinden esinlenilmiş izlenimi veren bir eser. Oyunların başladığı andan itibaren ağırlığa binen macera kısmında ise Truman Show tadı alınıyor. Tabi oradan buradan apartılmış demek istemiyorum. Her iki eser de gerçekten feyz alınmayacak gibi değil. Sonuçta güzel kaynaklardan beslenmiş ve çokça vurgulandığı gibi müthiş akıcı bir iş çıkmış ortaya. Özellikle de seri başlangıcı olarak çok iyi bir giriş. Karakterlerle ilk andan itibaren empati kurmak mümkün. İnsanı içine çeken bir kitap. Devamını görelim bakalım.

Baskı: Ah Kendime Bir Kulak Versem!

İletişimin önemi hep vurgulanır da günlük yaşamda nasıl kariyerden sağlığa kadar etkisi olabileceğine çok dikkat edilmez. Bu rehberde iletişimin aslında birey olabilmenin temeli olduğu göz önüne seriliyor. Verilen örnekler mantıklı ve tespitler isabetli ama yol gösterme konusunda aynı başarıya sahip olduğunu söyleyemeyeceğim. Temelde insanın öncelikle kendini keşfetmesi gerektiğini vurgulamakla doğru bir noktaya parmak basmış. Ancak bir "kişisel gelişim" eseri olarak daha yol gösterici bir içeriğe sahip olmalıydı diye düşünüyorum. Bu eserle insan kendisinin de yaptığı bir çok hatayı fark edebilir ve aydınlanabilir, fakat bunu düzeltmek ve kendini yenilemek istediğinde tam olarak hangi yolu izlemesi gerektiğini göremez. Bu kişisel gelişim kitaplarında beni caydıran husus da bu işte, çoğunlukla yazarlar bu işi mesleğe dönüştürenlerden olduğu için eserlerini bir reklam tabelası olarak kullanıp sorununuzu tespit ettiğimize göre asıl çözüm için bize gelin izlenimi uyandırıyorlar. Özellikle terapilerden bol bol örnek verilmesi ve sorunun tespitinden çözüme kadar olan aşamalardan bahsetmek yerine direk elde edilen başarıdan söz edilmesi bu duyguyu güçlendiriyor. Yine de benzer eserlere göre daha az reklam kokan hareketlere sahip diyebilirim. En azından kendine değer vermek konusundaki nasihatleri gerçekten yaşam düsturu edinilmeli.

Raşid'in Dürbünü
4/1011.08.2014

Baskı: Raşid'in Dürbünü

Diğer kitaplarını okumuşluğum olmadığından genelleme yaparak haksızlık etmemek için sadece bu eser için diyebilirim ki yazar Amin Maalouf'a özenmiş fakat sonuç pek de iç açıcı olmamış gibi. İlgi çekici bir konu ve masalsı bir hayat ama aktarım şekli çok yanlış. Anıların sırasızlığı, birbirinden kopukluğu ve aradaki boşluklar yetmezmiş gibi bir de pek de gerekli olmayan günümüzdeki gelişmelerin araya zamansız girişleri eseri çok dağınık hale getirmiş. Geriye dönük anlatılsaymış, yani kazı alanıyla başlayıp orada bulunanlar eşliğinde geçmişe gidilip kesintisiz devam etseymiş daha iyi olurmuş. Şu haliyle ne Raşid’in talihsiz yaşamını tam olarak özümseyebildim ne de yıllar sonra izini süren Hasan’ın derdini tam olarak anlayabildim.

Baskı: Yaban Koyununun İzinde

Sürrealist tablo tadında bir arayış hikayesi. Ana fikir olarak Şintoizm ve özellikle de limuzin şoförünün görüşlerinde belirginleşen Panteizm göndermeleri başta olmak üzere yine bir çok metafor içeren eser, bir Murakami klasiği olarak yargılamanın ve sorgulamanın manasız olacağı karakterleriyle dikkat çekiyor. Zira Murakami karakterleri sevilmez ya da nefret edilmez, sadece oradadırlar. Fakat roman akıcı olmasına karşın çok kötü bir çeviriye sahip. Cümle olarak çeviriden geçtim bazı kelime seçimleri fazlasıyla absürd olmuş.

Şeytanın Sağ Eli
6/1008.08.2014

Baskı: Şeytanın Sağ Eli

Hatırlayanlar bilir, Kanal 6 isminde fantastik bir kanal vardı. Amblemini düşünürsek İlluminati'nin ülkemizdeki ilk temsilcilerinden de olabilir.:) Cuma geceleri korku filmleri kuşağı olurdu. İşte tam o kuşağa yakışacak bir kitap. The Omen tadında bir korku/gerilim. Tabi günümüzde insanoğlu şeytana tur bindirir olduğu için pek o kadar korkutmaz ama milenyum öncesinde peynir ekmek gibi gidiyordu böyle konular. Gerilimi ve merak unsurunu sonuna kadar koruyan akıcı bir eser.

Baskı: Meleklerin Gazabı (Ballantyne Serisi #3)

Afrika’ya “Kara Kıta” denmesinin sebebinin yaşayanların fiziki özelliklerden ziyade kara bahtı olduğunu hatırlatan bir eser. Arap Yarımadasını ihya eden petrolün aksine dünyayı döndüren diğer yeraltı kaynaklarından altın, elmas ve kömür madenlerinin nasıl kıtanın canına okuduğunu, biri yerli diğeri İngiliz olan iki köklü ailenin nezdinde bir nevi iki ulusun kan davasına dönüşen hikaye ile gözler önüne seriyor. Yazım tarzı olarak akıcı bir dile ve biraz sert bir anlatıma sahip. Yalnız sertliği ele alınan konunun cüretinden değil fazla ataerkil olmasından geliyor. Bir de bana kalırsa böyle bir konu için çok alakasız bir isim seçimi olmuş.

Baskı: Abartılı Yalanlar Aceleci Duvaklar

Basit kurgulu, mutlu sona ulaşmak için her türlü mucizenin seferber edildiği klasik romantik komedilerden. Tek takdir edeceğim nokta kadın kahramanın gerek hayat şartları gerekse fiziki açıdan sıradan ve makul olması olabilir, geri kalan tüm konularda klişeye tur bindiriyor. Eğlenceli ve akıcı bir tarzı olmakla birlikte bittikten sonra kitabı okumuş olmakla okumamış olmak arasında bir fark olmayan, sabun köpüğü denilen tarzda eserlerden.

Io Adası
7/1029.07.2014

Baskı: Io Adası

Sanayi toplumuna inat mistik karakterleriyle dikkat çeken öykülerin ortak noktası arayış içermeleri. Kore'nin geleneksel kültüründen bolca yararlandığı gözlenen yazar, karakterleriyle birlikte gerçek ile ulaşılmak istenen arasındaki çatışmayı ve bu yoldaki arayışı irdelemiş. Her ne kadar arka kapakta "coğrafyası, kültürü, inançları vb. pek çok bakımdan bizden farklı olan Kore'yi ve Korelileri bu öykülerle çok daha yakından tanıma fırsatı bulacaksınız" gibi bir açıklamayla aramızda aşırı fark varmış gibi yansıtılsa da ben Kore Edebiyatı'na dair bir çok fikir veren bu öykülerde eski Türk Söylenceleri'ni andıran bir tat aldım.

Baskı: Darağacında Üç Fidan

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın son tutuklanışlarından idamlarına kadar olan süreci belgesel tadında ele alan bir eser. Öncesi ve sonrasına da dair pasajlar içermekle birlikte özellikle infaz kısımları gerçekten boğaz düğümletiyor. Kitabın sonlarındaki değerli avukat görüşleri ve özellikle dönemin CHP İstanbul Milletvekili Hasan Basri Akgiray'ın değerlendirmesi çok açıklayıcı ve yerinde. Teknik açıdan ise üç ismin son anları, aralardaki Nihat Behram şiirleri, fotoğraflar ve avukat görüşleriyle güzel derlenmiş.

Açelya Çiçeği
8/1028.07.2014

Baskı: Açelya Çiçeği

Çok genç yaşta hayata veda eden Kuzey Koreli şair Gim So-Vol'un adı kadar güzel eseri. Malum şiir çevirileri genelde sıkıntılıdır. Zira daha kafadan ölçü ve kafiye gibi dev bir sorun var. Fakat bu dokunaklı eserde Türkçeleştirmekten ötürü bozulan kafiye bile rahatsız etmiyor insanı. Japon egemenliğinin en ağır dönemini yaşamış olan şairin -ki raporlara intihar olarak geçen ölümünde bu dönemin ve ailesinin yaşadıkları baskın olsa gerek- Arirang (Kore Halk Türküsü) tarzı şiirlerinde yoğun bir hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk göze çarpıyor. Anlaşılır simgeleri ve sade, basit diliyle halk şairlerindenmiş. Toprağı bol olsun.

Beni Asla Bırakma
8/1027.07.2014

Baskı: Beni Asla Bırakma

Yarı distopik yarı bilimkurgu, çarpıcı bir eser. Hemen hemen Cesur Yeni Dünya'yı temel alan bir konusu var. Fakat yazar oldukça sade ve insani bir şekilde naklettiği için o kadar sert değil. Daha şiirsel hatta romantik denebilecek bir kitap. Konuya dair açık vermeden irdelemek zor. Türün severleri ne olduğunu baştan çözeceklerdir. Habersiz okuyanlar içinse bu gizemi çözmek okuma eylemi adına keyifli hikayenin ilerleyişi adına hüzünlü olacaktır. Bence en iç acıtan yanı "öğrenciler"den hiçbirinin kaçmayı aklına bile getirmemesiydi. Bunu akıl etmeyecek şekilde yetiştirilmiş olmaları ve kitabın son cümlesiyle mühürlenen o kabullenmişlik taş gibi oturuyor insanın içine.

Oblomov
9/1026.07.2014

Baskı: Oblomov

Rus Edebiyatı'nın gerçekten bambaşka olduğunu kanıtlayan bir eser daha. Dillere Oblomovluk gibi bir tabir kazandıracak derecede tembel bir insanın öyküsü altında neredeyse bir ülkenin yapısal incelemesi yatıyor. Ve bu ciddi irdeleyiş o kadar akıcı ve nazik biçimde yapılıyor ki kültürel farkların ve sınırların yol açacağı yeterince anlayamama, empati kuramama gibi sorunların esamesi okunmuyor. Yazarın Avrupa'ya bakış açısı diğer çağdaşı olan Rus yazanlara göre çok daha cesur. Aristokrat Rusya'yı tamamen "doğulu" olarak görerek, ilerlemenin "batının", Avrupalılaşmanın elinde olduğunu canı gönülden savunuyor. Tabii ne kadar sert eleştirse de ülkesine olan sevgisi Oblomov'un kalben dünya iyisi olmasında ve ruhunun Ştolts'a göre çok daha derin ve ince olmasında hissediliyor. Bununla birlikte Oblomov'un (Rusya'nın) o eski uyuşuk yaşam tarzından (derebeylik) kendini kurtaramayışının zamana ayak uyduramamakla sonuçlanacağını ve Ştolts'un (Avrupa'nın) devrinin geleceğini sade bir objektiflikle ortaya koyuyor.

Semaver
8/1021.07.2014

Baskı: Semaver

Öykücülüğünün ilk dönem eserlerinden olan bu kitapta yazarın hayatıyla paralel öyküler yer almakta. Çocukluktan, gençliğe ve Fransa'da yaşadığı zamanlara dair hikayeler adeta sırasıyla ele aldığı dönemlerle birlikte ilerlemiş ve yazarın tarzı daha bir oturmuş gibi. Bir nevi Sait Faik'in yazım gücünün gelişmesine de tanıklık edebileceğiniz bu eserde gelecekte tarzı olacağı üzere yalnızlık olgusu kendini hissettiriyor. Yalın insanlara ve hayatlara dair gözlemleriyle sarmalanmış hikayelerinde özellikle ekonomik olarak alt sınıf diye tanımlanabilecek insanlara olan sevgi ve umutla yaklaşımı da ayrıca dikkat çekiyor.

Baskı: Toplu Oyunları 1 / Ay Tedirginliği/ Dünyanın Ortasında Bir Yer

Eserde yazarın Ay Tedirginliği ve Dünyanın Ortasında Bir Yer isimli iki oyunu yer alıyor. Her iki oyun da özellikle kadın hikayeleri olmalarıyla dikkat çekiyor. Geçmişi yaralı kadınlar ve hayattan öç alma şekilleri, bir oyunda kuytu bir köşede sohbet halinde gelişirken diğer oyunda bir söylenceye dönüşüyor. Söyleyecek sözü olan oyunlardan. Ay Tedirginliği'ni izleme şansım olmamıştı ama Dünyanın Ortasında Bir Yer oyununu 2007/2008 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenirken Ayşenil Şamlıoğlu yönetiminde izlemiştim. Son 3 sezondur ise İstanbul B.B. Şehir Tiyatroları’nda Nurullah Tuncer yönetiminde sahnelenmekte.

Aşk ve Gurur
8/1020.07.2014

Baskı: Aşk Ve Gurur

Her ne kadar kült bir aşk romanı olarak anılsa da aynı zamanda isabetli bir toplum eleştirisi. Zaten yazarın bir nevi kendi döneminin önemli başkaldırılarından olduğu da göz önüne alınırsa, kişisel fikirlerinin esere oldukça yön verdiği dikkatten kaçmayacaktır. Başarılı karakterleri ve basit kurgusu üzerine yazarın eğlenceli ve akıcı yazım tarzı da eklenince kitabın tarihi önemine hak vermemek elde değil. Sırf Baba Bennet karakteri bile başlı başına bir devrim olsa gerek. Fakat doğal olarak en çığır açan karakter şüphesiz Mr. Darcy.:)

Düşünceler
5/1017.07.2014

Baskı: Düşünceler

Matematik dehası Pascal'ın dinsel deneyimi üzerine ölümünden sonra toplanan yazılarıyla meydana gelen deneme tarzı bir eser. İçerik olarak bir bilim insanının inancı irdelemesi açısından ilginç. Daha ilginç olanı bir çok yerde bilgiye ve bilime karşı durması, hani neredeyse cehalet mutluluktur sonucunu çıkarması. Bu da din ile bilimin bir türlü geçinemediğine en büyük kanıt olsa gerek. Bana göre en doğru tespiti "inanç akılla değil kalple olur". Zira akıl kanıt ister somutluk ister, inanç ise maneviyattır. Yine de bir çok yerde okuyucudan çok kendini ikna etmeye çalışmış gibi bir izlenim edindim. Bunun sebebi de ne kadar okuyucuyu sorgulamadan inanmaya telkin etse de çağının en zeki insanlarından biri olarak sorgulamadan duramayışı olsa gerek.

Baskı: Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak

Bir tür otobiyografik anı kurgulu roman. O nasıl bir tür derseniz kendine has bir tür diyebilirim.:) Yazarın anılarıyla süslediği eserde yoğun bir yalnızlık duygusu hakim. Hayat, ölüm, duygular, duygusuzluklar, sanat için yazmak, satmak için yazmak ama en çok da yalnızlık. Hitap şeklinin sürekli değiştiği (birinci, ikinci ve üçüncü tekil şahıs hatta bazen hepsi birden) sırasız geçişli ve zamansız bir anlatım dili var. İçerik olarak karamsar tarzı sevmeyen okuyuculara bu tarz bir yazım karışık ve sıkıcı gelebilir. Ama Oğuz Atay tarzına aşina olanlar için hangi anının hangi virgülün devamı olduğunu ayırt etmek olağan gelecektir.

Oz Büyücüsü
7/1010.07.2014

Baskı: Oz Büyücüsü

Çocuk masallarını yetişkin gözle okumanın keyfi bir başka oluyormuş. Biraz da hüzün vermiyor değil hani. Misal ilk okuduğumda o varolmayan ülkeler ve aslında canlı olmayan canlı karakterlerle büyülenmişken, şimdi alt metni ve Amerikan tarihi simgelerini ayırt edebiliyorum. Donanım açısından iyiye işaret olsa gerek fakat masal olarak değil bir romanmış gibi okuduğum da bir gerçek. Ama en önemli farkı finalde hissettim. Çocuk aklımla sadece bir arkadaşlık öyküsü olarak kabul etmiştim. Şimdi ise önemli bir yaşam deneyimi olarak gördüm. Kendine inanmak açısından bir çok kişisel gelişim kitabıyla kapışır hatta.

ÖncekiSayfa 27 / 34Sonraki