
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Çıplak Ayaklıydı Gece
Ahmet Ümit’in bu ilk öykü kitabında hem Kar Kokusu’nun hem Aşk Köpekliktir’in ayak sesleri duyuluyor. Sırasız okuyunca daha iyi farkediliyor yazarın birikimi. Aslında son dört hikayeye kadar roman gözüyle bile okunabilir. Darbe sonrası bir hayatın farklı zamanlardaki yansımaları gibi. Ama sondaki hikayelerin de kendine özgü bir lezzeti var.
Baskı: Denizi Yitiren Denizci
Oldukça keskin bir roman. Yazarın yaşamından ve görüşlerinden çokça iz taşımakla birlikte Sineklerin Tanrısı’nı anımsatan bir felsefesi de var. Özellikle nihilizmi çocuklar üzerinden işlemesi çok vurucu. En masum olanda masumiyetin ve ölümün tezatı insanı irkiltiyor. Yaşı veya konumu ne olursa olsun hedefini yitiren insanın ne kadar tehlikeli olabileceğinin resmi çizilmiş. Dildeki sadelik ve betimlemelerdeki şiirsellik, adeta bıçak gibi kesiliveren finalin etkisini daha da artırıyor.
Baskı: Venüs
Başlarda çok şenlikli, İşigüzel’den beklenmeyecek bir iyimserlikteymiş gibi geliyor. Fakat bölüm adlarına dair ilk tüyoyu verdiği anda anlamaya başlıyorsunuz ki bu renkli anlatımın gerisinde keskin bir bıçak var. Bir aile hikayesi olarak birbirinden curcuna karaktere yer verse de özde daima devri ve ülkesi ne olursa olsun kadın olmanın güçlüğünü ve görünenin arkasındakini gözler önüne seren eser, bir türlü doğamayan hikayecinin ağzından anılarının diline geldiği gibi dökülüyor. Öyle ki kimi yerlerde paylaşmak istemediği kısımları ondan sonra çok ağladım diye geçiştirebiliyor. Bu okurun tüm soruların cevaplanmış olması beklentisine ters düşmekle birlikte bir samimiyeti de yok değil.
Baskı: Kendimi Yıkmaya Hakkım Var
Yazarın tarzında Ryu Murakami’yi hatırlatan bir keskinlik var. O derece uç ya da cüretkar olmasa da hatırı sayılır bir sertlik mevcut. İntihar danışmanı olarak tanımlanabilecek ilginç meslek sahibi anlatıcı karakterin müşterilerinden ikisinin hikayesini aktardığı eser, resim sanatından da bolca faydalanıyor. Satırların bunalıma meyillendiren bir umutsuzluğu var. En azından yazarın “Neden başka bir yere gidildiğinde hayatta değişen bir şey olmuyor? sorusunu bir durup düşündürüyor.
Baskı: Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm
Türk Edebiyatı'nın incelikle yazılmış eserlerinden. Hem teknik hem de içerik olarak çok kuvvetli. 12 Mart sonrasının çalkantılı dönemini, siyasi mültecilik gibi çetrefilli bir konuyu son derece akıcı, sade ama bir o kadar da şiirsel bir dille ele alıyor. Stockholm'ün "güvenli" kasvetiyle hem umutsuzluk hem huzur veren atmosferi, adeta karakterlerden biri gibi önemli bir yer tutuyor. Ana konuyu merakla okuturken araya girilmiş hissi vermeden değinilen mültecilerin hayatlarındaki detaylar da çok ince düşünülmüş. Başkarakterin hayatındaki darbe sonrası gelişmelerin aktarımındaki yalın sertlik çok çarpıcı. Özellikle işkence sahneleri ile karakterin travmasının naifliğindeki tezat. Sami'nin kedi olmaya karar vermesi, insanların ot yiyen canlıları tüketmesi, intikam ve bağışlamanın bedelleri gibi çok isabetli ve isabet ettiği için iç acıtan tespitler var. Teknik olarak ise sık rastlanılmayan bir yöntem kullanılmış. Eseri başkarakterin ağzından okuduğumuz kitaplar vardır. Fakat bu kitapta başkarakter anlatmakla kalmıyor, anlattıklarını yazan yazarın bölümlerine ekleme yapıyor. Hatta bölümleri bir de kendisi yazıyor. Bu da okuyucuya kitabı hem içeriden hem dışarıdan değerlendirme şansı veriyor. Kitabın üzerine kurulduğu ikilem de bu sayede somutlaşıyor. "Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır." (Seneca)
Baskı: Agatha'nın Anahtarı
Ahmet Ümit'in kısa polisiye öykülerinden oluşan kitabı. Basit kurgulu, çözümlükten ziyade tadımlık. Tahmin edilemez bir yanı yok. Vakalar bizden, Nevzat bizim Nevzat. Ama zaten kitaba adını da veren ilk öykünün mottosu gibi; "kusursuz cinayet yoktur." Öyküleri diğer kitapların (yazılmış ve yazılmamış) fragmanları gibi de düşünebiliriz. Her halükarda akıp gidiyor.
Baskı: Kiraz Çiçekleri
Yazarın tarzı olduğu üzere alabildiğine sadelikle akan bir kitap. Eylemsellikten ziyade duygularla öne çıkan, olaylar yerine insanları temel alan eserlerden. Ayrıca hemen her kitabında Japon geleneklerine dair bilgi veren yazar bu sefer de kimono tasarımcılığını ele almış. Kitabın fonunu oluşturan Kyoto da yalnızca bir dekor değil hikayenin önemli bir parçası, adeta karakterlerden biri gibi. Bütüne bakıldığında hüzünlü olduğu kadar umut da aşılıyor insana.
Baskı: İpekböceği (Cormoran Strike #2)
Orta derece bir polisiye, daha doğrusu dedektiflik romanı diyebiliriz. Karakter serisi bir kitapmış ama bir seriye başından başladığım ender görülmüştür :) Yine de bağımsız okunabiliyor ki bu bir artı. Karakterlerin zayıflığı ise eksi. Genel olarak akıcı bir kurgusu var. Vakanın çözümündeki bağlantı biraz zorlama durmuş ama fikren iyiydi. Genel olarak tahmin edilebilir seyirde ilerleyen bir eser.
Baskı: Ahşabın Öyküsü
Mehmet Ali Kılıçbay'ın Ahşap dergisinde yayınlamış yazılarının toplanmasıyla oluşan etimolojik bir eser. Kılıçbay ahşap ve ahşap malzemeler ile üretilmiş eşyaların kelime kökenlerine inerken adeta okurlarını bir tarih yolculuğuna çıkartıyor. Eşyaların kavramlara dönüşmesindeki süreç ilgi çekici. Keza kelimelerin kültürel etkileşimleri ve farklılıkları da. Bir çok ünlü eser ve efsaneye de yer veren kitapta benim özellikle ilgimi çeken, tahta ayakkabı ve beşik kelimelerinin öyküleri oldu.
Baskı: Merhume
Silik bir "e" harfine sıkışanların, yazarın da ifade ettiği gibi erkekliğin çarmıhına gerilenlerin öyküsü. Öncelikle yazarı bilmeden okunsa kesin Uyurkulak bu dedirtecek kadar dilini ve tarzını oturtmuş bir eser. Murat Menteş tarzına yakın bulanlar olmuş ki serde filintalık var ne de olsa. Fakat sertliğiyle net bir şekilde ayrılıyor. Fazlasıyla sokaktan, ziyadesiyle defolu karakterleri ve girdap kurgusuyla içine çeke çeke götürüyor kitap. Bilip de bilmezden duyup da duymazdan geldiğimiz ne varsa bu kitapta da o var. Karakterlerin manidar isimlerinden duvara asılan posterlere distopik olduğu kadar hani biraz da paralel evren tadında buram buram Türkiye bir tarihten, birinci defterin şimdiki zamanından "koyuyorum" bölümüyle hislere tercüman, kafa kurcalayan bir roman. Kabul, okuru silkeleyecek kadar iz bırakmıyor ama birden fazla yerde durup düşündürecek kadar da meselesi var.
Baskı: Doppler (Doppler, #1)
Kitabı okurken aklımdan sürekli "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesi geçti. İronik bir medeniyet eleştirisi. Eleştirisi, kendimizi nasıl bir döngünün içine hapsettiğimizde. İronikliği ise karakterin refah hayatında. İsyan etmek için biraz fazla sorunsuz bir hayata sahip olan Doppler’in tespitleri eğlendirici olmakla birlikte ikna edemiyor. Oysa ki gayet isabetli tespitler var. Çok derine inmeden, insana muhasebe yaptırmadan yine de ya cidden ne yapıyoruz biz dedirten akıcı bir kitap. Yalnız arka kapak yazısına büyük bir itirazım var. "Tutunamamak" böyle bir şey değil, mantıklı kıyaslamalar yapmak lazım.
Baskı: Karamazov Kardeşler
Tarihin en büyük eserlerinden biri olmasına hak vermemek mümkün değil. Etiksel yanıyla çetrefilli olmasına karşın, bizim zamanımız için görece basit bir vakanın bu kadar derin bir kurguyla işlenebilmesi müthiş gerçekten. Karamazovlardan her biri Rusya’nın ayrı bir dönemini temsil ediyor adeta. Gelenekselcilik, batı özentiliği, kölelik, din... Özetle dönemin Rusya’sının günlük yaşamı tamamiyle romana yedirilmiş. Psikolojik tahliller eserin en dikkat çekici yanı. Hem karakterlerin sunuluşundaki psikolojik derinlik hem de karakterlerin birbirleri hakkındaki psikolojik tahlilleri muazzam. Özellikle mahkeme bölümünde savunma ve iddia makamlarının söylevleri en çarpıcı bölümlerden. Kitabın ayrıca çok zekice bir arimetiği var. Hemen her şeyin karşılığını yine kendi içinde barındırıyor. Beni en etkileyen bölümlerden biri; kendi şeytanı ile boğuşan İvan’ın kitabın adeta meleği Alyoşa’ya ilahi adalet (ve belki de suç ve cezanın temeli) söylevi oldu. “Suçlular yokmuş, her şey zincirleme birbirinden doğuyormuş, ben biliyormuşum bunları… bana ne bütün bunlardan? Suçlunun cezasını bulması gerekli benim için, yoksa mahvederim kendimi. Hem başka bir dünyada, sonsuzlukta bulmasını istemiyorum suçlunun cezasını. Burada, yeryüzünde olmalı bu, görmeliyim! Ben de inandım, ben de istiyorum görmeyi, o saate kadar ölürsem diriltsinler beni, çünkü ben yokken olursa bütün bunlar, çok ayıp kaçar… Gelecekte başlayacak sonsuz mutluluğun gübresi olayım diye çekmedim bunca acıyı! “ (S.322-323)
Baskı: Eragon - Ejderha Süvarileri'nin Mirası (Kitap I)
Bu kadar genç bir yazarın eseri olduğu düşünülürse oldukça derli toplu bir kitap. Basit kurgusu, temposu ve yalın diliyle akıcı. Genç kuşak için dostluğa, yargılara ve bilginin önemine dair güzel alt metinler de içeriyor. Karakterleri kendini okutturacak renklilikte. Eragon’dan ziyade sırf Brom ve Saphira için bile okunabilir.
Baskı: Aşk Daima Kazanır
Bu kadar basit kurguları hatta neredeyse kurgusuz yazılmış kitapları gördükçe bir zamanların meşhur reklamındaki “ağzı olan konuşuyor” sözü gibi, bir yayınevini kafaladığı sürece önüne gelen yazar olabiliyor demek ki diye düşünüyorum. Gerçi asıl sorun New York Times’ın En Çok Satanlar listesinde bence. Yeni sözde aşk kitabı görünümündeki Feriştah’ın “fentezilerine” taş çıkartacak ucuz kağıt parçalarına göre en azından edepli olan bu kitabı ele alırsak baya da satan bir yazarın eseri. Fakat bir yığın mantık hatasını bir kenara bıraksak bile en azından bir roman çatısı oluşturmanın gerekliliğini içeren temel değerlerden de yoksun. Bir klasik ciddiyeti zaten beklemiyorum da en azından hikayenin bir alt yapısı, karakterlerin birazcık olsun boyutu olsaydı fena mı olurdu? Bu kadar basit olunca insanı pembe düşlerle oyalayamıyor bile.
Baskı: Güngezgini
Edebiyat sanatı böyle bir şey işte. İlk başta çizimler hikayenin önüne geçmeyecek sadelikteymiş gibi gelse de tam da favorim olan keskin çizimleriyle çok kaliteli bir iş. İçerik ise aşmış zaten. Müthiş bir konu. Diğer yandan gerek aile bağları ve ilişkileri, gerekse kalabalık içinde yalnızlık gibi temalarıyla Latin Amerika Edebiyatı’nı da bolca hissettiriyor. Daha ilk bölüm ölümle başlayınca acaba geri dönüşlerle mi anlatılıyor diye merakla okumaya devam ederken bir süre sonra asıl olayı kavrayıp kaptırıp gidiyor insan. Her seferin sonunda ölüm olduğunu bile bile okumak garip gelse de sonunda ölüm olduğunu bile bile yaşamaktan garip olamaz herhalde. Anlatması güç, ancak okuyarak deneyimlenebilecek müthiş bir eser. “Hayat bir kitap gibidir oğlum. Ve her kitabın bir sonu vardır. O kitabı ne kadar seversen sev… …son sayfaya gelirsin… …ve kitap biter. Sonu olmayan bir kitap eksiktir. Ve kitabın sonuna vardığında… …yalnızca o son kelimeleri okuduğunda… …kitabın ne kadar iyi olduğunu anlarsın. Gerçek gibi."(S.218)
Baskı: Siddhartha
Siddhartha Gautama’nın (Gotama Buda) hayatını biyografik olarak değil de yazarın kendi hayatından yansımalar eşliğinde ve kendi yorumuyla ele alan bir eser. Yine günümüzün imkan ve çeşitliliği ile değil, yazıldığı dönem itibariyle değerlendirilmesi gereken kitaplardan. Yoksa üzerine ne Simyacı’lar ne Ferrarisini Satan Bilge’ler geldikten, maneviden ticarisine her türlü bakış açısına rahatlıkla ulaşabildikten sonra aynı etkiyi yaratmasını beklemek haksızlık olur. Bir arayış hikayesi. Aslında aranan hiç de öyle uzaklarda değil fakat yüzleşilmesi en güç olan insanın kendi benliği ile yüzleşmesi olduğundan ulaşması en zor hedeflerden biri olsa gerek. İyisiyle kötüsüyle hayat, her bireyin öncelikle kendini keşfetmesiyle keşfedilen bir şey. Ya da kitapta çok güzel özetlendiği gibi; “Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez.“
Baskı: Manzaradan Parçalar
Biyografik olarak hayatı merak edilmese bile bir yazarın kafasının içi merak etmeye değer yerlerden biri bence. Orhan Pamuk da bu derlemesinde, okurlarının hatırını kırmayacak kadarını paylaşmış. Sadece yazar olarak değil, çocukluğundan yazar incelemelerine, siyasetten kafasına takılan memleket meselelerine, sevdiği kitaplardan kendi kitaplarına kadar geniş bir yelpazede içini dökmüş. Anılar, kitaplarından parçalar, yayınlanmamış kısımlar ve notlar, röportajlar, dönemin olayları, Ara Güler'in nefis fotoğrafları ve minyatürlerle oldukça doyurucu bir içeriğe sahip. Şahsen favori yazarlarımdan biri olmasa da birikimine saygı duymamak mümkün değil. İsabetli tespitleri kadar karşı çıkılabilecek bakış açıları da mevcut. Ayrıca ketumluğu da elden bırakmaması daha samimi geldi bana. Kitaba dair en sevdiğim yan ise arka fonun neredeyse tamamını İstanbul'un yakın tarihinin oluşturması. Zaman geçişlerini ilgiyle ve yer yer hüzünle okuduğum bu yorgun şehir, kitabın başrolünü yazardan çalmış.
Baskı: Ejderha Dövmeli Kız (Millenium, #1)
Olay kurgusu başarılı ve dili akıcı olmakla birlikte olağanüstü bir polisiye denilemez. Olay kendini merak ettiriyor ama gizem unsuru yeterince korunamamış. Bunda kahve suyu koyma tiryakisi karakterlerinin ruhsuzluğunun da etkisi var. En olmadık gelişmeye bile öyle soğuk tepki veriyorlar ki okuyucu da şaşıramıyor. Ayrıca birbirine bağlanan bu karakterler ve onların yaşam detayları Çehov'un "duvarda silah asılıysa piyesin sonunda patlar" sözünü akla getiriyor. Yani bu karakterin hayatından böyle bir detay verildiyse bunun ana hikayedeki sırrın ayrıntılarıyla bir benzerliği olmalı fikrini sürekli besliyor. Kitabın en büyük artısı temposu. Okuyucunun olaydan kopmasına fırsat verilmemiş. Betimlemenin azlığına rağmen İsveç'in soğukluğunu da hissettirebiliyor. Kitabın bana kalırsa en önemli noktası ise başkarakterin ve hemen hemen kitaptaki tüm kadın karakterlerin yaşadıklarının da alt yapısını hazırlayan 1. kısım açılışındaki tespit. "İsveç'te kadınların yüzde 18'i hayatında bir kez bir erkek tarafından tehdit edilmiştir." Bu hem vakayı hem de Salander karakterini anlamamızı sağlayacak acılıkta bir cümle aslında. Serinin ses getirmesindeki bir sebep de gittikçe çaresiz hale gelen bu sorun ve karakterlerin bununla baş etme yöntemlerinin farklılığı olabilir.
Baskı: Beşikteki Flüt
Çocuk hırsızlığı gibi bir anda akla gelmeyecek konusuyla cinai polisiyelerden ayrılan bir polisiye. Fakat gerek temposu gerekse bazı karakterlerin özellikleriyle biraz dizi senaryosuna yatkın yazılmış havası veriyor. Birbirine kırdırma taktiği gibi parlak bir fikre sahip olmasına karşın çok heyecanlı diyemem. Teknolojinin yeni yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda geçtiği için biraz daha araştırmaya dayalı, orta karar polisiyelerden.
Baskı: Babalar ve Oğullar
Rus Edebiyatı’nın ilk modern romanı olarak kabul edilen bu kült eserin kendisinden sonra gelenleri nasıl etkilediği çok net anlaşılıyor. Birçok klasik eser yazıldığı dönemle anlam kazanır. Zira o havayı solumadan hiçbir eser birebir özümsenemez. Fakat Rus Edebiyatı’nın başarısı tam da burada yatıyor; özümsemeye yakın derecede hissedilir olması. Babalar ve Oğullar da son derece sade bir dille Rus tarihini ve bunun getirdiği kuşak çatışmasını kolaylıkla anlaşılır hale getiriyor. Çatışan kuşaklar sadece görüş farkı olan kuşaklar değil. Aristokrasi dünyasından serfliğin kaldırıldığı üstüne bilim ve mantığın konuştuğu bir dünyaya geçiş. Yani aslında romanda iki değil üç kuşağın/görüşün çatışması söz konusu. Zira Bazarov bir nihilist, babası Nikolay bir liberalken, amca Pavel karakteri de ne kadar reform yanlısı olsa da su katılmamış bir burjuvadır. Ve birbiri arasında yer yer uyuşan ama çoğunlukla ters düşen bu görüşler bir araya geldiklerinde topluca din etkisindeki geleneksel feodal yapıya karşıdır. Bir nevi Bolşevizmin de ayak sesleri sayılabilecek eser siyaset aradan çıkarttığımızda dahi duygusal yapıda aile içi kuşak çatışmasına da güzel bir örnek. Bazarov karakteri nihilizmin edebiyatta vücut bulmuş ilk örneği olarak zamanında sağlam ses getirmiş. Tabi bugünün şartları ile bu görüşü çürütülebilecek argümanlar rahatlıkla bulunabilir. Ama kabul edelim ki kendi döneminde her şeye bu şekilde karşı çıkabilmek de cesaret işi. Sırf bu açıdan bile sıkıcı bir roman karakteri olmasına karşın önemi büyük. Ayrıca kitabın epilog bölümü de benzer şekilde biten kitaplara ciddi şekilde fark atacak kadar başarılı.
Baskı: Küçük Kara Balık
Bugün bakıldığında çok sade ve basit bir çocuk masalı gibi görünebilir. Hatta Küçük Kara Balık da gayet küstah bir masal kahramanı diyebiliriz. Fakat yazıldığı dönemi ve ülkeyi düşününce bu küçük balığın mücadelesi anlam kazanıyor. Çevresindeki tüm baskıya, tehdide ve “meraksızlığa” rağmen daha ilerisini görebilmeyi göze alan bu balık on iki binden bir tanesini bile uykusundan etmişse ne mutlu. Yoluna çıkan zorluklardan yılmaması, birlik olma mücadelesi, kendi iradesini vurgulamasındaki bireyselcilik gibi bir çok alt metniyle büyüklerin daha çok anlam çıkartacağı bir eser.
Baskı: İsmilazımdeğil
Büyüklere masallar tadında bir roman. Eğlenceli, keyifli bir o kadar da buruk. Hayalgücünün genişliği kadar tanıdıklığı şaşırtıcı. Bu ülkede benzer yıllarda çocuk olmuşsanız, mahalle kültürüne biraz vakıfsanız ve masalların sadece çocuklar için olmadığını düşünüyor hatta bazı masalları kendinizi de katarak baştan yazmaktan vazgeçmiyorsanız bu kitap size de tanıdık gelecektir. Ayrıca sosyal sorumluluk destekçisi bir eser olarak telif geliriyle her baskıda tekerlekli sandalye bağışlanması da çok anlamlı.
Baskı: Deli Kadın Hikayeleri
Derin bir kitap. Kuyu gibi. Çeken bir kitap. Girdap gibi. Deli bir kitap. Bu topraklarda kadın olmak gibi… Kitabın kabus gibi bir dili var, insanı içinden çıkartmıyor. Okumak okumak daha çok okumak, okuya okuya satırlara karışmak istiyorsunuz. Her an tanık olduğumuz ama duymaktan hoşlanmadığımız türde hikayeler. İrkiltici, acıtıcı ve istemediğimiz kadar gerçek. Kitabı tamamlayan resimler de bir o kadar rahatsız edici çarpıcılıkta. Zor bir eser, sadece okumak değil sindirmek de gerekiyor. Ve ne güzel demiş Mine Söğüt; “Tanrı bizi, duyduğu sesleri doğru anlamlandıramayan kullarından korusun. Amin.”
Baskı: Kayıp Gergedanlar
Deri altındaki parazit gibi insanı kaşındıran çarpıcı bir eser. Maraş Katliamı ve yine Maraş’ta intihar eden 4 kardeşin hikayesiyle kurgulanan roman Kafkavari diliyle dikkat çekiyor. Katliam satırları gerçekten tüyler ürpertici. Böyle utanç verici bir olayın sadece kurgu değil yaşanmışlığın ta kendisi olması ise insanı kahrediyor. Romanın Binyayla’da geçen kısımları da Kafka’yı bolca andıran, insanı daraltacak bir derinlikte. Karakterlerin kendilerini bulma ve kendileri olma mücadeleleri modern dünyada yaşadığımız “varolma” sorununu akıllara getirirken insanlık kültürü üzerine de düşündürüyor.