
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Titana Saldırı 3. Cilt
2. Cildin şok edici finalinden devamla titanlara saldıran titanın sırrının açığa çıktığı bu ciltte, aynı zamanda karakterlerin bir kısmının da kendilerini sorgulayışlarına tanık oluyoruz. Ayrıca açığa çıkan sırlar daha da büyük sırların kapısını açıyor. Özellikle Eren’in babası konusu serinin en büyük soru işaretlerinden. Sırf şu tadı alabilmek, meraktan sayfaları yutarcasına okumak için animeyi izlemeyi bir noktada durdurup aradan ciddi bir süre geçmesini bekledim. Manganın tadı bir başka oluyor gerçekten. :)
Baskı: Titana Saldırı 4. Cilt
İnsanlığın titanlara karşı kazandığı ilk zafer. Askeri eğitim zamanları ile dönüşümlü ilerleyen ciltte özellikle Armin’in Eren’i kendine getirmeye çalıştığı kısımlarda heyecan tavan yapıyor.
Baskı: Titana Saldırı 5. Cilt
Eren’in ve doğal olarak insanlığın kaderini belirleyecek mahkemedeki bağnaz tayfa dikkatimi çekti. Bunlardan manga evreninde bile kurtuluş yok. Askeri Polis Birliğinin çekincelerinde haklı noktalar var, Eren’in kendini kontrol edememesi büyük risk. Ama evin bodrumundaki sırrın da çözülmesi lazım. Ilse Langner’in günlüğü animeden izlediğim bölümde de beni çok şaşırtmıştı.
Baskı: Ben, Robot
Yazarın dokuz farklı öyküsünün röportaj kurgusuyla bir araya getirildiği eseri öncelikle bilim kurgu tarihine "üç robot kanunu" nu hediye etmesi sebebiyle edebiyat dünyasında haklı bir yere sahip. Bilim kurgunun kült eserlerinden biri sayılmasının sebeplerinden diğeri de yazarın sahip olduğu ileri görüşlülük ve zengin hayal gücü. Günümüz teknolojisi bile halen o derece ilerleyememişken ilk hikaye olan Robbie'nin henüz elektronik bilgisayarın icat edilmediği bir yılda yazıldığı düşünülünce hayran olmamak mümkün değil. Okurları robotbilim kavramıyla da tanıştıran yazar hikayelerdeki etiksel çatışmalarla robotlar ve yapay zekaya çok farklı açıdan bakmayı sağlıyor. Yazım dili içerdiği bilimsel terimlere rağmen gayet akıcı. İçeriklerin kendini tekrar etmemesi ve her bir hikayenin başka etiksel sorunu ya da robotsal kavramı ele alması da ilgi çekici. Özellikle Yalancı! hikayesi müthiş.
Baskı: Kızıl Darı Tarlaları
Kitap Çin-Japon Savaşı, Çin İç Savaşı, Komünist Devrim ve Kültür Devrimi gibi Çin tarihini kökten etkilemiş bir dönemi kapsadığı için tasvirler adeta bir tablo güzelliğindeyken şiddet sahnelerinin sertliği çarpıyor. Gerçekten de kitapta yüksek dozda, detaylı ve sansürsüz şiddet var. Bu okumayı zorlaştıran bir unsur. Ele aldığı dönemi tarihsel sıralı değil de anlatıcının hatıralarında savruluşuna göre aktarmasının yarattığı kavram karmaşası da bir diğer zorluk. Yani kolay bir kitap yok karşımızda. Bununla birlikte tutuk olduğu da söylenemez. Daha ziyade bir anlatıcının laf lafı açarak, araya enstantaneler katarak ve mizahi diliyle harmanlayarak hikaye etmesi gibi geliyor. Fakat başta darı tarlalarının kızıllığı olmak üzere belki de esere fazla sembolizm yükleniyor. Zira Mo Yan önsözde belirttiği gibi içe kapalı bir toplumun ferdi olarak herhangi bir dış kaynaktan beslenmeden, köylülerin tarlalarda anlattıkları yani gerçeklerden türeyen öykülerden yola çıkmış. Yine de özellikle köpeklerle insanların mücadelesini anlatan uzun fakat etkileyici bölümde bir sembolizm yoksa bile ibret alınacak çok şey olduğu düşüncesindeyim.
Baskı: İngiliz Hayalet
İngiliz tarihinin eksik olmayan unsurları “hayaletler” üzerine bir derleme. Dönemin gazete ve dergileri, hatıralar, mektuplar ve çeşitli eserlerden yararlanarak bir araya getirilen kayda geçmiş vakalarda kimi hayaletlerin icraatları eğlendirirken kimileri de ürkütüyor. Belki toprağa bağlı bir enerji, belki bölge halkının algısının açık oluşu, belki de dünyayı paylaşanlar olarak görünenden fazla çeşit oluşumuz, sebebi ne olursa olsun aktarılanlar arasında mantık çerçevesinde açıklanamayacak kadar ilginçlikler olduğu kesin. Fakat teknik içerik hayalkırklığı yaratıyor. Bir çok yerde cümle bozuklukları sözkonusu ve tam bir zaman kipi karmaşası var. Can Yayınları’na yakıştıramadım doğrusu.
Baskı: Yeşil Peri Gecesi
Sıra Kapak Kızı kitabının kapak kızı Şebnem’de. Hakkında okur dahil herkesin fikir yürüttüğü Şebnem. Bizzat benim bile yaptıklarının gerisinde hayatını etkiledikleri kadar derin bir fikir yatıyor muydu diye merak ettiğim. İşte bu sefer ondan dinliyoruz bu “çığlığın” sebebini. Gerisinde nasıl bozuk bir temel, nasıl çürük bir toplum olduğunu izleyerek. Yazarın bir röportajında çok güzel ifade ettiği üzere kelimenin tam anlamıyla “çürümenin” romanı bu. Türkiye’nin yakın geçmişine de dokunduran, daha sert, daha sakıncasız, sözünü sonuna kadar söyleyen bir eser.
Baskı: Müptezeller
Müptezellik kadar böyle gelmiş böyle gider kitabı. Bir açıdan uyuşturucunun insanı nasıl pençesine aldığının yalın bir resmi. Diğer açıdan “temiz” taraftan bakınca tamam voliyi vurmak şart değil de hiç mi çabalamaz insan dedirtiyor. Otobiyografik izler taşıyan karakterin battığı çamur okuyucuyu da boğuyor adeta. Bu ve köküne kadar umutsuzluğuyla yeraltı edebiyatına bizden bir katkı diyeiliriz. Şüphesiz Şeffaf Mavi gibi evrensel boyutta insanı silkelemez ama Sıhhiye’de geçmesi bile bu toprağın insanını etkiler.
Baskı: İğneler
İçindeki bazı öykülerin çok derinden değil ama ince ince, iğne misali insanı dürttüğü bir eser. Belli bir tema çevresinde toplanmamış. Genel olarak insana dert olan, içinde kalan konular. Bazen sıradan bazen fantastik. Bazılarının finali de bir cümlenin ortasında kalmış hissi uyandırıyor. Nedense özellikle yolculuğa eşlik edecek türden bir kitap diye düşündürdü.
Baskı: Zemberekkuşu'nun Güncesi
Yazarın bir imzası olarak “orada” olan, ne sevilen ne yerilen sadece orada olan karakterleriyle dikkat çeken eser, diğer Murakami eserlerine göre daha derli toplu bir finale sahip. Fakat finalin son virajı biraz hızlı alınmış gibi. Bir yanda günlük yaşamın detaylarıyla alabildiğine sıradan diğer yandan simgesellikte çığır açacak kadar fantastik. Üstelik romanın başlangıcı son derece normal, hani Murakami olmasa bu sıradanlıktan iş buralara nasıl vardı dedirtecek derecede. Yine de tüm bu fantastikliğin son derece yalın neredeyse olağan bir şekilde ilerlemesi de dikkat çeken detaylardan. Tabi yine bir Murakami klasiği olarak sorulara cevap aramak yersiz. Askeri anılar diğer anılardan daha ayrıksı duruyor. Fakat açıkçası diğerlerine göre çok daha ilgi çekici. Bir Asya ülkesinin ilk kez batılı bir ülkeyi yenmesinin gerisindeki resme biraz yakından bakmak bu arayış kitabının beklenmedik getirilerinden olmuş.
Baskı: Angela'nın Külleri II (Umuda Doğru)
Bir rüyanın, rüyalarla hiç alakası olmayan şekilde gerçekleşmesine tanık olduğumuz bu devam kitabında ilk kitabın adının nereden geldiğini de hüzünle öğreniyoruz. Şahsen çocukluğunda okurun içini dağlayan Frank’in yetişkinliğine ayar olmadım değil. Özellikle babasının izinden gittiği konularda. Ama sade anlatım dili ve dürüstlüğü insanı etkiliyor. Öğretmenliğinin ve yazarlığının başlangıcında, özgürlükler ve çelişkiler ülkesi Amerika’nın “sınıflarında” tutunmaya çalışan bir İrlandalı…
Baskı: Örümcek Ağındaki Kız (Millennium, #4)
Başkasının hele de çok erken vefat etmiş başarılı bir yazarın serisini devam ettirmek pek akıl kârı gibi durmuyor. Sevilen bir karakterin özlenmesinin getireceği avantajı, kıyaslanmak gibi dev bir dezavantaj ezip geçiyor. Bu açıdan oldukça zor bir işin altından iyi kalkılmış doğrusu. Teknik olarak yazım tarzında rahatszlık derecesinde bir sapma göremedim. Elbette hissedilen bir tat farkı var ama ilk üç kitabın özünden pek uzaklaşmadan, öğrenmeye fırsatımızın olmadığı bir noktadan (ikiz kardeş) devam ederek mantıklı bir rota çizilmiş. Tabi teknik detaylılığını ve Lisbeth’in kendi çapında da olsa bu kadar insani ilişkilerde bulunmasını yadırgamadım değil. Larsson nasıl tanımlardı, kafasında ne tür bir yol vardı bunu artık öğrenemeyeceğiz. Ruhu huzur bulsun. Fakat bu haliyle seri devam ettirilebilir görülüyor. Yine de gönlüm 5. kitapta tam anlamıyla bir final yapılarak eserin gerçek sahibine de bir saygı duruşunda bulunulması yönünde.
Baskı: Yıkıma Giden Adam
Bilimkurgu çok anlaştığım bir tür değil açıkçası, mühendislik diliyle oldum olası aram iyi değildir. Fakat tarihin ilk Hugo Ödülü’nü kazanan bu eserde bilimkurgudan fazlası var. Polisiye ve bilimkurguyu başarılı bir şekilde harmanlaması bir yana ve kendisinden 30 yıl sonra yükselişe geçecek olan cyberpunk akımının da temeli sayılabilecek bu kitap bana göre yabana atılmayacak distopik bir atmosfere de sahip. 24. Yüzyılda geçen hikayede yer alan suçtan arındırılmış galaksi bir ütopya gibi dursa da sınıfsal çatışmalar ve toplumun yozlaşmışlığıyla ama en çok da suçtan arındırmanın temelini oluşturan düşünce okuyabilen polisleriyle gayet distopik bir fon. Fakat distopya olmasını engelleyecek kadar umutlu ve güzel bir bakış açısına sahip. Bu romanda gerçekten ütopik olan tek konu ise insanı ters köşeye yatıran “Yıkım”ın kendisi. Roman 1952 yılında yazılmasına karşın Esper denilen düşünce okuyabilen sınıfıyla olsun, bu sınıfın msnvari smiley destekli düşünce diyalogları olsun, isimlerdeki günümüz yazılımlarından aşina olduğumuz simge ve kelimelerle olsun, bugünkü şok tabancasının atası sayılabilecek silahlarıyla olsun nasıl bir ilerigörüşlülüktür bu dedirtiyor. Suçu ve cezası tahmin edilebilir bir eser olsa da cezanın kendisiyle yanıltan, suçun aşamaları boyunca temposu düşmeyen, ayrıca oldukça mizahi dozu yüksek diliyle de akıp giden bir kitap. Özellikle Yıkım’ın mantığı ve finaldeki hitabıyla iz bırakıyor.
Baskı: Büyük Taş Yüz
Amerikan Edebiyatı’nın kurucularından, oldukça ilginç bir aile geçmişine ve yaşantısına sahip olan yazarın öyküleri ağırlıkla püriten bakış açısıyla yazılmış. Tamamen gotik edebiyat denilemezse de Poe, Lovercraft ve Bradbury gibi yazarları etkilemiş olması şaşırtmıyor. Ne kadar umut ve arınma içerikli olsa da hikayelerin üzerindeki belli belirsiz gölge ve insan ruhunun tekinsizliği hafiften ürpertmiyor değil.
Baskı: Erguvan Kapısı
Her şeyden öte aslında gizli başrolünde İstanbul’un bulunduğu bir roman bu. Milyonlarca sırra tanık ama kendi sırrını hiç vermeyen İstanbul. Bambaşka hayatlar, yan yana, iç içe ama aralarında uçurumlar olan. Türkiye’nin çok dile getirilmeyen yakın tarihinde, İstanbul’un sırlarına karışarak bir hayal kapısının izinde hayatları kesişen, kesişmekle kalmayıp aslında iç içe geçen, birbirinin içinde eriyip bir diğerinin hayatına katılan 4 ana karakterin Ülkü, Derin, Kerem Ali ve Teo’nun hikayesi. Bir kapının izinde kendilerini arayan insanların hikayesi. Yazarın olabildiğine objektif davranma hassasiyeti dikkati çekiyor. Ayrı kutupların fikrini kendilerine göre iletirken yargılama ya da suçlama amacı içermeden tarafsızca hikayeye yediriyor olayları. Roman 4 ana karakterin anlatımıyla ilerliyor, her biri diğerinden olabildiğine farklı. Fakat bu çok ağızlı anlatıma rağmen, kurgu çok sağlam. Hiçbir zaman ya da anlam karışıklığı olmamış. Son derece hassas konular içeren bir roman. Bir nevi insanın kendi kapısına, sınırına yaptığı yolculuk. Öncesinde Sıcak Külleri Kaldı'nın okunması daha isabetli olacaktır. Edit: Yıllar sonra bu sefer doğru sırada önce Sıcak Külleri Kaldı’dan başlayarak okuyunca daha da bir lezzetlenip, anlam kazandı.
Baskı: Sıcak Külleri Kaldı
Her ne kadar Erguvan Kapısı bağımsız okunabiliyor olsa da Ülkü’nün yorgunluğunun, tükenmişliğinin, yenilmişliğinin sebebini öğrenmek için, “Umut kimdi aslında” sorusunun cevabını almak için, ama en çok da 68 kuşağını biraz daha anlayabilmek için önce Sıcak Külleri Kaldı’yı okumak şart. Türkiye’nin yakın tarihine iki güçlü zıt kutuptan bakılan romanda, karakterlerin görüşleri aracılığıyla yapılan siyasi tahliller çok başarılı. Akıcı dilli, insani, buruk, hayatın tam içinden, en yalın haliyle papatyalar ile mimozaların savaşının eseri.
Baskı: Küçük Prens
İnsanın ömrü boyunca tekrar tekrar okuması gereken eserler vardır. İşte bu tam da o eserlerden biri ama bir farkla. Öyle uzun aralıklarla değil aslında her yıl bir kere okumak gerek bu kitabı. Ne olduğumuzu, zamanı nasıl ıskaladığımızı, nafile “endişe ve telaşla aynı yerde dönüp durduğumuzu” hatırlamak için. Ve tabi her yaşta farklı bir tat almak ve bu sefer neresinin daha vurucu geldiğini gözlemlemek de ayrı bir buruk keyif. Ne diyelim söylenebilecek en doğru şeyi tilki söylemiş zaten; “Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir.”
Baskı: Karanlık Güzel
Tatlı suluboya çizimleri eşliğinde bir kabusa var mısınız? Fakat baştan söyleyeyim okurken akla düşen, için için insanı tırmalayan hiçbir sorunun cevabı yok bu eserde. Bir tanesinin bile. Yorumlamak size kalmış. Belki çok derin bir insanlık eleştirisi belki sadece ürkütücü bir hikaye. Bu minicik sevimli ve aynı zamanda korkunç karakterler insanın kişiliğinin sahip olabileceği özelliklerini mi temsil ediyor? Ormancının olayla bir bağlantısı var mı? Hangi Aurora gerçek? Bu bir cinayet mi doğal ölüm mü? Çürüyen bizler miyiz dünya mı? Cevaplar nasıl yorumlarsanız, ne açıdan görmek isterseniz öyle şekilleniyor. Naifliğin içinden çıkan kılıç gibi keskinliğiyle Sineklerin Tanrısı’nı andıran, kesinlikle çocuklar için olmayan, tablomsu çizimlerine hayran bıraktıran, insana çelme takan bir çizgi roman. Bayılıyorum böyle kafa kırdıran işlere. :)
Baskı: Arı Kovanına Çomak Sokan Kız (Millenium, #3)
Bu kitapta biraz daha başlangıç kitabının havası var sanki. Ateşle Oynayan Kız neredeyse seriden bağımsız okunabilecek kadar kendi kurgusunu taşıyordu. Ta ki finale kadar. Arı Kovanına Çomak Sokan Kız da işte bu finalden hareketle tam bir devam kitabı. Belki de tek bir kitabın birinci ve ikinci cildi olarak düşünmek gerek. Zira bu kitabın kendi başına bir kurgusu yok. Yeni açılımlar yapmak yerine mevcut olanı güzelce toparlama yoluna giden, olaydan çok karakter ağırlıklı ilerleyen bir kitap. Nato’nun dünyaya armağanı!! Gladio tipi örgütlenmeden “kurgusal olarak” İsveçin payına düşen Servis ile müşerref olduğumuz, Larsson tarafından yazılan bu son kitapta gerçekten de tam bir arı kovanına çomak sokma durumu var. Bununla birlikte mahkeme sahnesine kadar oldukça durgun ilerliyor. Akıcılık yine sorunsuz, özelikle mahkeme kısmı merakı sürekli besliyor. Kime ne oldu sorularına iyi kötü cevap bulabilmiş olmak ve Lisbeth ile ilgili düğümlerin çözülmüş olması beğendiğim detaylar. Yine de üç kitaptan hangisi diye sorulsa finali ayrı tutmak şartıyla ikincisi derim.
Baskı: Savaş Artığı
Aslında temelde Kore Savaşı'na Çin cephesinden bir bakış olsa da öyle evrensel fakat hemen hiç işlenmeyen bir sorunu ele almış ki gayet tarafsızca okutuyor kendini. Savaş esiri olmanın ve başarılı da olsa başarısız da olsa kendi ülkesi dahil kimse tarafından istenmemenin, kelimenin tam anlamıyla bir artık bir çöp olmanın oldukça etkileyici bir romanı. O kadar sade hatta yer yer düz bir dille anlatılmış ki gerçekçiliği ağır basıyor. Özellikle Çin Komünizmi ve milliyetçiliği çatışmasında adeta bir "taraf olmayan bertaraf olur" resmi çizilmiş.
Baskı: Kukla
Türkiye'nin yakın tarihinin karanlıklarından çıkan bir roman. Pek fazla derinleşmiyor ama mümkün olabildiği kadar tarafsız. Öyle ki sonunda başkarakter Adnan dahil kimseye sempati duymadığımı fark ettim. İsmi sebebiyle sonu baştan tahmin edilen kitaplardan biri gibi dursa da gerçek "kukla"nın kim olduğu sorusu kitabı da aşan bir konu. Ayrıca çokça atıfta bulunulması sebebiyle Susurluk romanı olarak algılanmakla birlikte o dönemlerde Ergenekon'a da dokunduran nadir eserlerden. Aslında bir nevi "devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır" temasıyla belki yıllar sona gelecek Elveda Güzel Vatanım'ın da temel taşlarından biridir, kimbilir... Teknik bakımdan ise Adnan karakterinin iç sesleri çoğu yerde akışı bozuyor. Yalnız o alıştığımız ve sevdiğimiz Ahmet Ümit anlatıcılığının temsilcisi Tufan Abi içimize içimize dokunduruyor. Bir de o nasıl rakı tasviridir arkadaş, buram buram koktu meret. Tufan Abiyi birlikte rakı içmek istenen roman karakterlerinde üst sıralara alıyor ve kapanışı kendisiyle yapıyorum; Yaşam, kaybetme sanatını öğrenmektir...
Baskı: Yeraltından Notlar
Ankara Devlet Tiyatrosu’nun uyarlamasını izlediğimden beri tekrar okumak istediğim bir eserdi. Hafızamı tazelemek iyi geldi doğrusu. Bu arada Erdinç Doğan yönetimindeki oyun gerçekten başarılı bir uyarlama. Yeraltından Notlar temelde, Rus toplumunun batı özentiliğinden kadının toplumdaki yerine kadar eleştirisi olsa da genelde bir insanlık eleştirisi aslında. Hani bir nevi “tutunamayanlar"ın manifestosu gibi. Oldukça ince ve sivri bir dile sahip olan eserde başucuna asılmalık bir yığın cümle var. Şüphesiz en haklılarından biri de şu ki; “Tembellik kusurların anasıdır.”
Baskı: Merhametsiz Yaşam
Çağdaş Kore Romanı’nın başlangıcı olan eser, gerek konu gerekse üslup olarak yeni bir dönemi başlatırken Güney Kore’nin tüm o savaş ve yıkımlardan sonra nasıl bugünkü haline gelebildiğinin de güzel bir resmini çiziyor. Yazarın ilerici görüşlerinin her satırda hissedildiği kitapta çok yerinde öğütler var. Öyle ki kitabın ikilemde bırakan konusundan çok kemikleşmiş eski geleneğe yapılan haklı eleştiriler ve eğitim vurgusu dikkat çekiyor. Ayrıca karakterler aracılığı ile gelenek ve yenilik arasında anlayışa kurulu bir köprü oluşturması da bir başka dikkat çekici yanı. Çoğunlukla trajik bir izlenim bıraksa da umut veren, adeta geleceğe ışık tutan bir kitap.
Baskı: Ateşle Oynayan Kız (Millenium, #2)
Seri eserlerde devam kitaplarının ilki kadar iyi olduğu nadir görülür. Ateşle Oynayan Kız bu kategoriye kesinlikle üst sıralardan girer. Hatta kişisel olarak, finali hariç tutmak kaydıyla ilk kitaptan daha oturaklı bulduğumu söyleyebilirim. Belki aksiyonun daha yüksek olması, tahmini daha güç gelişmeler, karakterlerin özellikle de başkarakter olmasına rağmen ilk kitapta bana göre çok geri planda kalan Lisbeth'in hayatına ve duygularına daha çok tanık olmamız sürükleyiciliği arttırmış. Ayrıca bir başka kanayan yara olarak kadın ticaretinin ele alınmış olması da önemli. Betimlemeler yine az ve öz. Uzun uzun anlatmadan da İsveç'i, "İkea"sına kadar hissettirebiliyor. Gelelim finale. Sanırım sonraki kitapta Lisbeth'in aslında bir cyborg olduğunu öğreneceğiz. Ancak böyle bir gelişmenin altyapısı için o kadar uç bir sahne tercih edilebilirdi. Erkek hegemonyası altında yaşamaya çalışan, taciz edilen, şiddet gören, yaşına bakılmaksızın satılan kadınların tokat gibi gerçekliğinden sonra böyle "ancak kitaplarda" olacak bir final hiç olmamış. Eser bir bütünlüğe sahip olduğu için sırf bu bölümün finali yüzünden harcamak istemiyorum. Nihai fikrimi seri tamamlandığında oluşturacağım.