
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Kapak Kızı
Güvenli saydığımız duvarlarımızın gerisinde hangi "cesaretleri" kaçırdığımızı sorgulatan bir eser. Ve insanın sadece geleceğinin değil geçmişinin de pekala değişebileceğini gösteren. Kitabın ana karakterleri bir kıvılcımla değişen bakış açısı ile sadece günün muhasebesini yapmakla kalmıyor, geçmişte bakıp da göremediklerini görüyor ve başka taraflardan bakmayı keşfediyorlar. Bu da okuyucuya kendi hayatında “göremedikleri” ile kaçırdığı fırsatları bol bol hatırlatıyor. Düşündüren kitaplardan yani. Genel olarak akıcı. Fakat hikayesi en sahici gelen Bünyamin karakteriydi doğrusu. Bir de akrabalık ilişkilerinin içinden çıkamadım. Bir ara oturup kroki çizeyim diye düşündüm ama sonunda bıraktım dağınık kalsın. Benim açımdan akıcılığı bozan tek unsur bu oldu. Acaba yaptıklarının gerisinde hayatını etkiledikleri kadar derin bir fikir yatıyor muydu diye merak ettiğim esas karakter Şebnem’i dinlemeyi istediğim için Yeşil Peri Gecesi’ni de en kısa sürede okumaya niyetliyim.
Baskı: Uykulu Kuytu Söylencesi (Seçme Öyküler)
Kitapta Uykulu Kuytu Söylencesi ile birlikte, Rip Van Winkle, Lanetli Ev, Şeytan İle Tom Walker, Hortlak Damat, Alman Öğrencinin Konuğu ve Gibbet Adası’ndan Gelen Konuklar isimli iç açıcı(!) öyküler de yer almakta. Irving sadece Avrupa’da ciddiye alınan ilk Amerikan yazar olarak değil aynı zamanda Edgar Allan Poe gibi yazarların önünü açtığı için de önemli bir yere sahip. Aynı zamanda bir tarihçi olarak genelde şehir efsaneleri ile halk hikayeleri tadında konuları tema almış. Tarzını tam gotik olarak değerlendiremesek de kendinden sonra gelenlere ilham olduğu kesin.
Baskı: Lüzumsuz Adam
Yazarın gerçeküstücülük tarzını denediği ilk eseri. Geleceğin büyük yalnızlığının ayak seslerinin daha kuvvetli duyulmaya başladığı öykülerde, genel olarak kent yaşamı ele alınmış. Fakat olay ya da durumlardan ziyade iç dünyalara, düşüncelere değinmiş. Daha fazla konuşma tarzına yönelerek hikayeciliğinde biçim değişikliğine giderken aynı zamanda ilk dönem eserlerinin aksine ciddi bir karamsarlık göze çarpıyor. Sanırım yazarın yazım tarzını belirleyen kırılma noktasının bu kitap olduğunu söyleyebiliriz.
Baskı: Kocan Kadar Konuş
Bridget Jones kuşağına pek de bir şey ifade edemeyen bir kitap. Bu "evrensel sorun!!" Türk adetlerine özgü bir kaç sos katınca ilk kez keşfedilmiş olmuyor. Belki yine çerezlik hafif bir kitap olarak okunabilirdi fakat en büyük eksisi alttan alta sözde eleştirdiği ne varsa hepsini bir güzel yutması, dahası zannedildiği gibi "başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin" sonucuna çıkamaması. Halbuki fena başlamıyordu. Türk kadınının dünyasındaki kat kat çemberlerin "beklentileriyle" çizilmiş hayatına basit ama güzel eleştiriler vardı. Sonra öyle bir hızlı geçiş öyle ani bir dönüş oluyor ki e hani bu ülkede/topraklarda kadın olmanın zorluğu dedirtiyor. Hadi bu kadar büyük misyonlar yüklemeyelim desek teknik olarak da eksiklik fazla. Bu kitabı hediye olarak değil de al götür ne yaparsan yap diyerek veren arkadaşa hak verdim doğrusu.
Baskı: Çıplak Deniz Çıplak Ada (Bir Ada Hikayesi, #4 )
Serinin ilk üç kitabına göre oldukça zayıf kalan bir son olmuş. Belki üçüncü kitaptan sonra araya giren uzun süre, artık bitirmeliyim düşüncesini hissettiren satırlara sebep olmuştur. Okumaya doyulmayan betimlemeler diğer kitaplara nazaran daha az yer alıyor. Yine de okuyanların burnuna buram buram menekşe kokusu gelmiş olmalı. Bazı yerlerde çok fazla cümle bozukluğu ve yineleme var. Evet serinin tamamı kendine özgü bir dile sahip zaten ama bu diğer kitaplardan daha farklı. Onlardaki masalsı atmosferden çıkılmış gibi. Bir de çok aceleye bağlamış mutlu sonlar. Çoğu karakterin de akıbeti belli değil. Herşeye rağmen bu destanın bir sona kavuştuğunu görmek güzel. Mübadele dönemini bu kadar içeriden, pek bilinmeyen yönleriyle, hemen her "tarafın" gözünden, insan yaşamıyla ele alan nadir belki de tek eser. Ruhu şad olsun üstadın...
Baskı: Elveda Güzel Vatanım
Bildiğimiz ya da Ahmet Ümit’ten beklendiği manada polisiye kurgu olmadığı için tarihi/polisiye olarak sınıflandıramayız. Ama Teşkilat-ı Mahsusa’dan anlatmaya başladığını göz önünde bulundurursak bu kitap için en uygun tanım “polisiye tarihi” olur. Ahmet Ümit çetrefilli bir konuya el atarak Osmanlı’nın son demleri ile Cumhuriyet’in ilk sancılı yıllarını aşk, devrim, Agatha Christie ve tabi ki Beyoğlu eşliğinde ele almış. “Hayatın en güzel bencilliğidir aşk” gibi kitabı haşat ettirecek kadar altı çizilmelik güzellikle cümleler bir yana, bu toprakların ilk devrimi olan Meşrutiyet’in neden bizde Fransa’da durduğu gibi durmadığının da çok isabetli bir tespiti yapılmış. Bastille’i basan kadınıyla erkeğiyle işçi, esnaf ve köylülerin aksine Meşrutiyet’i ilan edenlerin sadece aydın kesim olması ne kadar Cumhuriyet’in ilanının ilk adımları olsa da bu toprakların değişmez yazgısı “kul kültürü”nün baskınlığını bir kez daha hatırlatıyor. Eski İttihatçı edebiyatsever Şehsuvar Sami karakterinin mektuplarla anlattığı hayatı bu ülkenin tarihçesi gibi. Ayrıca başkarakterin önüne geçecek güzellikte bir Fuad karakteri var ki tam anlamıyla dönemin resmini çiziyor. Düşündüren kitaplardan Elveda Güzel Vatanım. “Sahi nedir vatan” diye sorduran. “Kimin için neyin doğru olduğuna nasıl karar vermeli ki” diye sorgulatan. Özetle ben sevdim bu kitabı. Zaten Ahmet Ümit anlatsın sabaha kadar dinlerim de şöyle Kavim tadında, beynimizi patlatacak cinsten kriminal bir polisiye de istiyoruz artık.
Baskı: Dorian Gray'ın Portresi - Sansürsüz Basım
Çağının en cesur eserlerinden biri olmakla birlikte neredeyse her sayfasında en az üç aforizma barındırması da kitabı bambaşka bir yere koyuyor. Bunda Wilde’ın ifadesiyle kendisinin halkın gözündeki hali olan Lord Henry Wotton gibi nevi şahsına münhasır bir karaktere sahip olmasının da etkisini gözardı etmemek gerek. Muhtemelen okurların kendi günahlarını gördükleri bir ayna etkisi yarattığı için büyük tepkilerle karşılaşan bu kitapta şeytanın bir yansıması varsa o da Lord Henry’dir. Zira Victoryen kültüre bir taşlama tadındaki bu karakter en uç fikirleri bile öyle mantıklıca savunuyor ki zaten normali oymuş gibi geliyor insana. Ayrıca Dorian’ı bir bilim adamı gibi deney malzemesi yapıp, onu sürüklediği hayat tarzının aksine kendisinin çok daha kapalı bir hayat sürmesi de az iblislik değil hani. Bununla birlikte Dorian da ideal bir deney malzemesi olduğu için Lord Henry’ye çok da haksızlık etmemek gerek. Her açıdan saflıktan ibaret Dorian Gray bu saflığı korumak isterken yozlaşmada çığır açarak bir çoğumuzun da yaşamını özetliyor aslında. Kimimiz idealleri uğruna, kimimiz sadece yaşamını sürdürme adına, kimimiz de yanlış kılavuzlar seçerek çok başka kapılara çıkmıyor muyuz? Dorian’ın işret alemleriyle kıyaslanamaz tabi ama kırdığı cevizleri biraz da simgesel almak gerek. Zaten çoğu o kadar üstü kapalı geçiyor ki sanki herkes noktalı yeri istediği gibi doldursun bakalım tadı var. Diğer yandan kitabı gotik edebiyatın hatırı sayılır eserleri arasına sokan portre/ruh değişimi de oldukça dikkat çekici. Eskiler kesinlikle korkutmayı daha iyi biliyorlarmış. Ürkütücü ve bir o kadar da cezbedici bir fikir doğrusu.
Baskı: Hep Yuvaya Dönmek
Kitap yazacakken destan yazmak böyle bir şey olsa gerek. Geleceğe yapılmış bir arkeolojik kazı gibi. Bir toplum yaratmak; diliyle, kültürüyle, gelenekleriyle, tarihiyle… Müthiş bir şey. Aslında kitabın başında notlar kısmına gelene kadar neden bilimkurgu sınıfına girdiğini çözememiştim. Böyle tüketim çağında yaşayınca bu kadar doğal adeta yerliler gibi yaşayan bir toplumun gelecekte var olacağını düşünemedim tabi. Olabilir miyiz gerçekten? Her şeyi tamamiyle tükettikten sonra bir başlangıç şansı daha olursa bu sefer doğa ile ama en çok da kendiyle barışık bir toplum olabilir miyiz tüm gezegence? Buradan bakınca gerçekten tam bir ütopya gibi geliyor kulağa. Yalnız bir noktada farklı düşünüyorum. “Ütopyalar imkansızdır. Ama yazabiliriz” demiş Le Guin. Ve yazmış da. Fakat bu yalnızca ütopya değil. Zira Keş toplumu ne kadar ütopik ise Akbaba toplumu da o kadar distopik. Anaerkil ve ataerkil iki toplum örneği var karşımızda. Biri Kızılderilileri hatırlatan felsefe ile doğayla uyum içinde, teknolojiyi yalnızca temel ihtiyaçları kadar kullanarak yaşayıp giderken diğeri Ortadoğu’yu anımsatır şekilde savaşlara, yıkımlara ve tahribata doymayan bir yaşam sürüyor. İnsanoğlu en ütopik ortamda bile rahat durmuyor yani. Sorun gezegende değil bizde. Akıl Kenti ise aslında gayet basit bir mantıkla çalışıyor. Sınırsız bilgi önünüzde, nasıl kullanacağınıza karar vermek de elinizde. Doğaya kafa tutmak mı bir parçası olmak mı? Kulağa bolca küpe ekleyebilecek bir eser.
Baskı: Cthulhu'nun Çağrısı
Derlemeye adını veren, kendi mitosunu oluşturmuş aşmış öykü Cthulhu'nun Çağrısı ile birlikte Lovecraft'ın birbirinden nefis gotik-korku öyküsünün yer aldığı müthiş bir kitap. Alfa Yayım gerek özenli çevirisi gerekse hikayelerin öncesinde yazılış ve yayınlanışlarına dair kısa bilgilendirmelerle çok güzel bir iş çıkartmış ortaya. Aradan geçen zamana ve teknolojiye olan görece hakimiyetimize rağmen hikayeler insanı rahatlıkla etki altında bırakıp bilinçaltına sızabiliyor. Zira korkuyu polisiye tarzı kan, vahşet ya da kriminal detaylarda değil, insan psikolojisinde iz bırakan efsanelerde, farklı kültürlerin esrarengiz geleneklerinde, aile kökenlerinde yaratıyor. Kuvvetli betimlemeler zaten okuyucuyu direk hikayenin içine çekerken, hikayenin kahramanı ile birlikte ürpermekten kendinizi alamıyorsunuz. Yazarın birikimini ortaya koyan yüksek edebi dili de eseri birkaç basamak daha yükseltiyor. Hakkını sonuna kadar verdiği geleneksel gotik edebiyatı kadar mizahi öyküsündeki sivri tarzında Poe etkisi hissediliyor. Hayalgücüyle hayranlık uyandıran yazarın bu derlemede yer alan hikayeleri: Pusudaki Dehşet Duvarların İçindeki Sıçanlar Adlandırılamayan Festival Piramitlerin Altında Lanetli Ev Red Hook’ta Dehşet O Adam Yer Altı Mezarlığında Serin Hava Cthulhu’nun Çağrısı Pickman’in Modeli Gümüş Anahtar Sisler İçinde Uçurumun Kıyısında Duran Tuhaf Ev Uzaydan Düşen Renk Torun Necronomicon’un Tarihi Kadim Halk Ibid
Baskı: Dr. Jekyll ve Bay Hyde'ın Tuhaf Hikayesi
Bugün ve hatta ilk sahnelendiğinden beri sırrı açığa çıkmış olsa da kitabın en büyük başarısı Dr. Lanyon'un tanıklığına kadar Jekyll ve Hyde'ın aynı kişi olduğuna dair hiç açık verilmemiş olması. Bile bile okuduğum için özellikle algıda seçeyim dedim ama yok yani. Tabi kişiliklerin görünümlerinin de farklı olması gibi kimyasal bir fark söz konusu. Yine de çok cesur bir adım. O günden bugüne halen üzerinde karara varılamamış bir konu olarak etiksel çatışma eser boyunca kendini gösteriyor. Jekyll'ın Hyde ile ilgili sorumlulukları tamamen başka bir insan kayıtsızlığında takip etmesi, kendisinin ortadan kalkması durumunda Hyde olarak yaşamına devam edebilmek için geleceğini garanti altına alması ve kontrolü yitirene kadar pişmanlık hissetmemesi gibi noktalar dikkat çekici. Eserin sonunda ciddi bir inceleme de var. Merak edilen bir çok noktaya değinilmiş. Yalnız önsözü de kitabı bitirdikten sonra okuyun derim.
Baskı: Frankenstein
Korku edebiyatının kült eserlerinden biri olmakla birlikte derin bir felsefe ve hüzün de içeriyor. Bir insanın bilimin sınırlarını zorlayarak cansız bir varlığa can vermesi sadece kendi döneminde değil bugün bile ürpertici. Söz konusu varlığın tam bir insanlık evrimi çizgisinden geçerek kendi başına hayatı öğrenmesi de oldukça çarpıcı. Tabi yazarın "yaratıcı" rolüne soyunan Dr. Frankenstein karakterine karşı, onun eseri yerine kendini koyarak hayatının isyanını ortaya dökmüş olması da dikkatten kaçmıyor. "Maden beni sevmeyecektin, neden yarattın?" En çarpıcı yanı da yazarın bu eseri 19 yaşında yazmış olması. Yetenek böyle bir şey işte. Eserin önemli noktalarından biri; varlığın bir çok görsel eserde yansıtılışının aksine gayet akıllı ve bilinç sahibi olması. İçinde kötülükle "doğmamış" olması da önemli. Şartlar, insanlardan gördüğü tepkiler, önyargılar ve "yaratıcısı" tarafından kabul görmemek, sevilmemek zamanla içindeki zalimliği ortaya çıkarıyor. Dr. Frankenstein ise bir deha olmakla birlikte sınırları zorlamaya cesaret edip arkasında durma gücünü gösteremiyor. Aldığı tek cesur karar (varlığın sunduğu anlaşmayı bozması) ise bana göre tamamen yanlış hesap üzerine kurulu. Son kurban hakkında doğru tahmin yapsaydı anlaşmayı bozmaya cesaret edemezdi bence. Düşündürücü bir eser gerçekten.
Baskı: Kuyu ve Sarkaç
Gotik edebiyatın dahisi Poe’nun birbirinden nefis 13 öyküsünün yer aldığı, okuyucuyu gerim gerim geren bir derleme. Kitaba ismini veren Kuyu ve Sarkaç öyküsü ile birlikte eserde yer alan diğer öyküler; Şişedeki Mektup, Altın Böcek, Şehrazat’ın Bin İkinci Masalı, Morgue Sokağı Cinayetleri, Çalınan Mektup, Usher Evi’nin Çöküşü, Gammaz Yürek, Kara Kedi, Oval Portre, Kızıl Ölümün Maskesi, Sfenks ve Maelzel’in Satranç Oyuncusu. Hollywood’un da zamanında bolca ekmeğini yediği bu kült öyküler teknolojiye hakim olduğumuz yıllar için bile ürperticiyken bir de elektriğin olmadığı dönemleri düşünün. O ne tasvirler, o ne mekanlar, o ne yaratıcılık. Sherlock Holmes ve Hercule Poirot’nun atası Dupin’in çözdüğü davalardaki zeka fırtınası, Şehrazat’ın Bin İkinci Masalı’ndaki keskin mizah, Kuyu Ve Sarkaç’ta insanı durduk yere klostrofobi sahibi yapacak betimleme... Özetle, bir Edgar Allan Poe kolay yetişmiyor. Ayrıca Can Yayınları’nı öykü sayısına kadar özenli derleme, temiz çeviri ve kapak tasarımından ötürü tebrik etmek gerek.
Baskı: Suç ve Ceza
Lise yıllarında okuduğumdan aklımda kalan “bunu en az bir 10 sene sonra tekrar okumalıyım” fikrinin ne kadar isabetli olduğunu anlamış bulunuyorum. Ciddi derecede hatırlamadığım kısımlar oldu. Haniyse ilk kez okuyora yakın bir hevesle okumuş oldum. Farkına vardığım ilk değişik bakış açısı, o zamanlar Porfiri’yi anlamaya daha yatkın oluşum. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya ve Raskolnikov’un yanıbaşında buldum kendimi. Öğrenciyken insan ruhunun katmanları henüz açılmamış oluyor, bu açıdan da eserin pek hakkını verememişim. Yazar adeta Petersburg sokaklarında değil insan beyninin kıvrımlarında dolaşmış. Gerçekten edebiyat tarihinin en önemli, en insanı olduğu gibi ortaya koyan eserlerinden biri.
Baskı: Şato
Daha önce Dava'yı okumuş biri olarak onu ne kadar somut algıladıysam Şato'yu da o kadar soyut algıladım. Galiba Dava'nın aksine sürekli bir umut barındırmasından ve K'nın hedefine körlemesine kilitlenmesinden olsa gerek bana bürokrasinin çarklarından çok inanç sistemlerini anımsattı. Şato'nun belirsiz bir kavram oluşu, tam olarak ne içine girebilen ne de doğru düzgün bilgisi olan birileri olmadığı halde korkuyla karışık saygı duyulması, memurlara sorgusuz sualsiz adeta tapılması, bir nevi cemaatimsi yaşam tarzı ve bu tarzın dışına çıkanın dışlanması gibi detaylar bu fikrimi güçlendiriyor. Bununla birlikte aynı sebepler birebir sistem eleştirisi olarak da görülebilir. Ama şahsen bu duyguyu Dava'da daha çok hissetmiştim. Sanırım benim için en önemli ayrımı yaratan "umut" vurgusu. Yine tamamlanamamış bir eser olarak Kafka'nın geleneksel tarzı üzere yine çoğunluğa karşı yabancılaşma, bireyselliğini savunma ve olmazsa olmaz klostrofobik mekanlar hatta klostrofobik insanlar mevcut.
Baskı: Hoca Nasrettin ve Çömezleri
Hiciv ustası Rıfat Ilgaz'dan bir Nasrettin Hoca güzellemesi. Nasrettin Hoca fıkralarını taşı gediğine koyan türden bir romana dönüştüren usta zamansız bir esere imza atmış. Ne yazık ki romanda karşılaştığımız ve bir kısmını fıkralardan tanıdığımız "her devrin adamları" her devir varolmaya devam edecekler. Halk da görünen o ki aynı aymazlıkla yaşayıp gitmeye. Arada olan Hammat'lara olacak. Devran, bizler ders almadıkça böyle dönüp gidecek.
Baskı: Eylül
Lise yıllarında okuduğum için bir süredir tekrar okumak ve eserden bu sefer nasıl bir anlam çıkardığımı gözlemlemek istiyordum. İlk olarak çıkardığım sonuç şu ki o zamanlar eserin zor aktığını düşünmüştüm şimdiyse tam aksine ağır bir dile sahip olmakla birlikte akıp gittiğini fark ettim. Sanırım hayatı daha tanımış olmak ve duyguları daha olgunlukla karşılıyor olmak bakış açısını da bir hayli değiştiriyor. Türk Edebiyatı'nın ilk psikolojik eseri olarak fazlasıyla haklı bir öneme sahip. Tabi burada psikolojiyi sadece karakterlerin düşüncelerine yer vermek olarak anlamamak gerek. Ruh hallerinin içeriği çok dikkat çekici. Gerek kitabın yazıldığı gerekse eserin içerdiği dönemde toplumsal hayatta pek de yeri olmayan ya da en azından söz hakkı bulunmayan diyelim, kadının ilk kez içinde bulunduğu evliliği sorgulaması, kendi duygularının sesini dinlemesi, aslında genel olarak neredeyse ilk kez hayatı algılıyor olması gibi çağına göre çok cesur bir psikolojiye sahip. Diğer karakterler de bir hayli detaylı fakat Suat karakteri kitabı sadece çıkmaz bir aşk hikayesi olmaktan çok öteye taşıyor. Aynı zamanda bugünün şartlarıyla bakacak olduğumuzda iletişimsizliğin hemen her sorunun temelinde olduğu fark ediliyor. Diğer yandan her şeyi hızla tükettiğimiz bu çağda elleri bile temas etmeden böylesine ince duygular böylesine derin hezeyanlar yaşayabilmeleri de masalsı geliyor. Hakikatten büyüdükçe kirleniyor dünya.
Baskı: Güneş Ülkesinin Karanlık İnsanları
Sanatçı kelimesinin gerçekten hakkını veren değerli sanatçı İlhan İrem, Cumhuriyet Gazetesi ve Oda Tv yazılarndan oluşan politik kitabında son dönemin Türkiyesinin halini lafını esirgemeden ortaya koyuyor. Bestelerinin insanı saran yumuşaklığının aksine kelimeleri bir tokat sertliğinde seçen usta, en azından birilerini sarsmak ve uyandırmak istercesine sakınmadan korkmadan her bir satırda hissedilen cumhuriyete olan bağlılığı ve ülkesine olan sevgisiyle yazmış. Özellikle en yakın tarihimizden örneklerle duyarlılığını ve bilinçliliğini gözler önüne sererken, toplum olarak ne kadar balık hafızalı olduğumuzun da altını çiziyor. Bazı “tabirlere” hüzünle gülerek katıldım, cuk olmuş doğrusu. Güneş ülkesinin ışığı üzerinden, üzerimizden eksik olmasın…
Baskı: Prensesin Aşkı: Bir Tahtı Sarsan Skandal
“Halkın Prensesi” Diana ve mutsuz evliğinde kalbini kaptırdığı Yüzbaşı James Hewitt’in yaşadığı fırtınalı aşkı yüzbaşının bakış açısından ele alan eser, her ikisinin de hayatları hakkında bolca bilgi vermekle birlikte ayrıntılı olarak ilişkilerine ayrılmış olduğundan yarı biyografik sayılır. Hüzünlü prensesin kraliyet ailesinde bir türlü kabul görmemesi, dışarıdan oldukça parlak görünen evliliğinin tam bir facia oluşu, uğraştığı sağlık sorunları gibi zamanında basına açıkça yansımayan, hep söylentilerden ibaret kalan bir çok acı gerçek bu eserle ortaya dökülmüş. Hewitt’in anlatmasında ilişkilerinin bitişinin getirdiği bir öfke var mıydı bilinmez ama belki o da yalnızca sevdiği kadın gibi dile getirilmeyen tüm gerçeklerin ortaya çıkmasını, bu yolla biraz olsun özgürleşmesini istemiştir.
Baskı: İçimizde Bir Yer
Sanırım Ahmet Altan’ın Aktüel’deki denemelerinin bir derlemesi. Dergiyi okumayanlar için iyi ama düzenli okurları için pek hoş bir tekrar olmamıştır muhtemelen. Yanız bir derleme olarak pek başarılı değil çünkü konu bağlantıları sıkıntılı. Belki konudan konuya geçiş daha alaka düzeyine göre yapılabilirdi. Dünya edebiyatının büyük isimlerinin hayatlarından örneklerle bilincimizi eşeleyen yazılarda hak verdiren bir çok tespit mevcut. Bununla birlikte yeni ya da mucizevi bir şeyler söylemiyor. Tabi sıktığı da söylenemez. Düz bir kitap.
Baskı: Dokunma Dersleri
Yazar, Peruk Gibi Hüzünlü'ye göre biraz daha ilerlemiş, daha çeşitli ve toplumca bal gibi bilinip de bilinmezden gelen konulara daha derin değinmiş. Özellikle bu içgüdülere/duygulara/eğilimlere/yaşamlara sahip insanların birer canavar olmadığı vurgusu çok yerinde. Kaldı ki bir çoğumuz da benzer hisler yaşadığımız gibi kimi öykülerde baştan sona olmasa bile bir an için aynaya bakmış kadar oluyor insan. Hikayelerde yine en çok hissedilen baskın his hüzün. Öykülerin her biri düşündürüyor ama son öykü, Herkes Kendi Gemisinde, fon olarak kullanılan ve oldukça sert bir film olan Gemide ile hikayenin naifliğinin tezatlığındaki başarı ile bir adım öne çıkıyor.
Baskı: Tanyeri Horozları / (Bir Ada Hikayesi, #3 )
Serinin üçüncü kitabında mevsim yazdan güze, güzden kışa dönüşürken Karınca Ada iyice doluyor, insanlar savaşın yaralarını az da olsa sarmayı başarıyor. Savaşın ve mübadelenin geride bıraktığı yıkımı incelikle ele alan usta aynı zamanda Karınca Adası üzerinde bir araya getirdiği her kökenden her kültürden insanla da bir toplum örneği sunuyor. Özellikle öyle pembe gözlüklerle bakıp “ve hep birlikte mutlu yaşadılar” masalıyla değil geleneklerin, göreneklerin, savaşın ve yokluğun yorduğu karakterlerin ve hatta acıların, yaraların nasıl çakışabileceğini ortaya koymasıyla değerini bir kez daha kanıtlıyor. Görünen o ki tüm çabalara rağmen Karınca Ada gibi bir cennet parçasında bile ideal düzen kurulamıyor. Kitabın sonunda Kaçak Hasan’ın anlattığı daha doğrusu moda tabirle yardırdığı Adem ile Havva’nın hikayesine bakacak olursak zaten insanoğlunun olduğu yerde kusursuz düzenin olması namümkün. Yine de belki o hayale en yakın yer tanyerinde horozların öttüğü bir adadır…
Baskı: Karıncanın Su İçtiği (Bir Ada Hikayesi, #2 )
Öyle bir kitap ki hem savaşın korkunçluğunun sadece savaş anıyla, cepheyle sınırlı olmadığını sonrasının da savaş kadar zorlu, savaş kadar korkunç, savaş kadar acı olduğunu ortaya koyarken aynı zamanda tasvirleriyle ve efsaneleriyle büyülüyor. Bir yanda onbeşliler, onaltılılar, oğulları yerine künyeleri gelen annelerin bitmeyen bekleyişi, donan askerler, boş kalan evler, sahipsiz çocuklar, boş şehirler, asker kaçakları, vücudu kevgire dönmüş gaziler, “çok ölenler”… Diğer yanda her kültürden insanla o insanların efsaneleri, yörelerinin kültürlerinin güzellikleri masalları… Tüm bunların ortasında cennetten bir köşe Karınca Ada… Gerçekten mübadele döneminde “gidenler” ve “gelenlerin” acı öyküleri çok duyulmuştur da bizzat şehirlerin acısı, sessizliği, boşluğu bu kadar duyulmamıştır herhalde. Savaş sonrası Anadolu’nun içler acısı hali savaşın nasıl bir mücadeleyle, özgürlüğün neler pahasına kazanıldığının en büyük kanıtı. Ayrıca savaştaki kıyımlarla ilgili olsun, çete haline gelen sahipsiz çocuklar ve zaman içinde ölüme terk edilişleri olsun, yerleştirilmek üzere gelenlerin yaşadıkları zorluklar olsun (misal balıkçılıkla geçinen bir ailenin bozkırın ortasına yollanması ya da yerleşmek üzere Yunan ordusunun geri çekilirken tamamen yaktığı taş üstünde taş kalmamış bir köye gönderilen göçmenler gibi) her devrin olmazsa olmazı savaş fırsatçıları olsun, kereste yokluğu olsun, dönemi pek de edebiyatta işlenmeyen yönleri ile ele alması eseri daha da değerli kılıyor. Akıcılık bakımından özellikle yoğun tasvirler ve efsaneler sebebiyle biraz ağır gelebilir. Ama bu şiirsel anlatım Yaşar Kemal’in kelimeleriyle adeta bir masala dönüşüyor.
Baskı: Zamanla Randevu
İlgi çekici bir konuya fakat konunun ihtiyacı olandan daha zayıf bir kurguya sahip. Aslında fantastik kategoride değerlendirmek lazım ama söz konusu tarihi unsurlar çok değerli. Bence o ekipte bir tarihçi bulunsaydı daha sağlam bir zemine oturabilirdi. Misal dil konusundaki tutarsızlığa takılıp durdum. Biraz basite indirgenmiş ve özellikle diyaloglarda gereksiz tekrarlar hatta gereksiz diyaloglar var. Yine de ne yalan diyeyim böyle yolculuklar yapmayı çok isterdim.:)
Baskı: Halüsinasyon
Çokça belirtildiği ve zaten sonlara doğru kitapta da geçtiği üzere, yazar fazla Fight Club etkisi altında kalmış, Belki bu kadar karıştırmasa kabul edilebilirdi ama her şeyden biraz katmaya çalışınca (derin devlet, gizli deneyler, ensest, çocuk pornosu, vahşi cinayetler vs.vs.vs.) tam bir çorba olmuş. Final de tüm bunların üstüne tüy dikiyor. Sanki yazar baştan ne amaçla yola çıktığını unutmuş ya da son dakikada hadi bunu da deneyeyim içimde kalmasın demiş gibi. Ya o final olmayacaktı ya da o altyapıyla başlamayacaktı. Bununla birlikte akıcı bir yazım dili ve merakı canlı tutan bir temposu var.