Robespierre
@Robespierre

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Kırmızı Pazartesi
9/1027.05.2013

Baskı: Kırmızı Pazartesi

Santiago Nasar... Genç, hareketli kısmen züppe.. Aklıma geldiğinde her zaman üzülürüm Nasar, çünkü savrulan bir küfür gibi onun ismi verilmiştir namus davasında. Peki ya ağızdan çıkan, geçerliliği belirsiz olan o sözün izi ne tür bir yara açar sayfalarda? Santiago Nasar yaralarını kapamaya çalıştığında akan kan, nasıl durmadan oluk oluk akıyorsa okurun bilincinde de aynı şekilde kalıcı bir hatıranın yarasını oluşturuyor Marquez. Haklı ya da haksız, -ülkemizinde içinde bulunduğu durumu da gözeterek- namus dolayısıyla işlense de bir cinayet ne derecede meşru kılınabilir? Yüzyıllık Yalnızlık'dan sonra gelir GABO'nun eserlerinde Kırmızı Pazartesi benim gözümde. Okunmalı; tekrar tekrar.

Dublinliler
9/1026.05.2013

Baskı: Dublinliler

Etkileyici hikayelerle örülmüş, son hikayenin katkısıyla geri kalan hepsinin bütünlendiği bir kitap Dublinliler. İnsanların maddi veya manevi engeller nedeniyle yaşadıkları tutsaklık Dublin'in boğucu kasveti altında elektrikleniyor. Joyce Dublinlileri anlatırken aslında şehirleşen toplumların yalnız insanlarını da kimi öykülerinde anlatıyor. Ve sonuç olarak Dublinli, Portolu, İstanbullu veya Ankaralı, dini baskıların, milliyetçilik düsturunun baskısı altında her birimiz aynı özellikleri kimi farklı şekillerde yansıtarak aynı şehirlerde birleşmiyor muyuz?

1Q84
7/1018.05.2013

Baskı: 1Q84

Kültürler arası farklılığı, o farklı kültüre ayak basmanızı gerektirmeden fark ettiren toplumlar genelde Asya'dadır. Bu durum beslenme biçimleri, yaşayışları, insanı ele alış biçimleri falan derken uzar gider. 1Q84 e kadar Asyalıların edebiyatta ortaya neler koyup çıkardıklarından bihaber, bir takım filmlerle ve özellikle animeler ve okuduğum mangalarla kültürlerini takip ediyordum. Bir şekilde batı kültürünün etkisiyle yozlaşmış bir kültürle yaşamlarını sürerlerken başka bir şekilde de öz kültürlerine olan gereksinimlerini özellikle medya yoluyla genç kitlelerin zihinlerine aktarıyorlar. Aralık ayında doğum günü hediyesi olarak elime geçen devasa kitap 1Q84'ü daha fazla bekletmemek için okuma aşamasına geçildi ve sona erdi. Kitapta neyin anlatıldığına geçersek, Aomame adlı bir bayan karakter ile Tengo adlı bir erkeğin birbirleriyle pek ilişkisi olmayan yaşamları anlatılıyor. Her bölüm Tengo ve Aomame diye adlandırılmış. Yaşadığı bir takım şeyler nedeniyle kadınlara şiddet uygulayan erkekleri aldığı emirler doğrultusunda kansız ve olaysız bir şekilde öldüren, bir spor kulübünde eğitmen olarak çalışan Aomame kendine güvenen, geceleri barlara gidip herhangi bir erkek kovalayıp cinsel ihtiyacını gideren ve pek fazla arkadaşı olmayan sıradan bir yaşam sürüyor. Aynı şekilde sıradan bir yaşam süren, iri kıyım karakterimiz Tengo, bir dershanede öğretmenlik yaparken bir dergide de editörlük yapıyor ve tek amacı yazdığı bir romanı bitirmek, ayrıca kendinden büyük, evli bir kadınla da ilişkisi var. Bir süre sonra Tengo'nun çalıştığı dergiden Komatsu, 'Yeni Yazarlar Yarışması' için Fukueri adındaki genç bir kızdan gelen bir öyküyü Tengo'dan romanlaştırmasını ister ve endişesine rağmen eğer kız kabul ederse bu riskli oyuna katılmaya gönüllü olur. Olaylarda bu şekilde başlar. 'Pupa Hava' adlı metni düzelten Tengo bu öyküde anlatılan olaylardan etkilenir ve içselleştirip başarılı bir roman haline getirir. Sonrasında 16 yaşındaki kızın yazmış olduğu roman patlar. Kitabın geri kalan kısmını, herhangi bir açık vermeksizin şu şekilde açıklayacak olursam, Fukueri adlı güzel kızımız bir tarikattan kaçmış ve yazdığı öykünün cemaat içinde yaşanan bir takım olayla ilişkisi olduğunu düşünen Tengo'da metni düzelterek kendini olayların içinde buluyor ve Aomeme ile de yolları bir şekilde kesişiyor. Fukueri'nin yazdığı 'Pupa Hava' da ise 'little people' adlı bir halktan bahseden kız bunların havadan pupa(koza) yapmasını anlatıyor. Gerisi entrika, yeşilçam ve çok satılması için yazılmış bir kitap olarak sonlanıyor. Şimdi, normalde pek beğenmediğim bir kitabı burada yazıp uğraşmazdım ama aklıma takılan bazı şeyleri belirtmem de yarar var; - 'little people' ve havadan pupa yapmak güzel şeyler fakat kitabı okurken çok daha farklı şeyler bekliyorsunuz, en azından bahsedilen şeyleri biraz daha öğrenmek falan ama bir şey olmadan kitap bitiyor. - Murakami nedense pek sevilen, yazdıkları övülen bir yazar hatta nobel alması bekleniyor falan ancak inandırıcı diyalog kurmak en temel gerekliliklerden biridir okuru romanda tutabilmek için, ya da tek ben rahatsız oldum bu kitabı okurken diyaloglardan, neden mi; Günlük konuşmalarımızda şöyle konuşur muyuz şöyle bir örnek vermeye çalışayım; "Orhun uykun var senin, gözlerin akşam batan güneşin denizdeki dalgalara vuruşu gibi kızarmış." Şimdi 1Q84'de olan durum bu, Tengo'dan Aomame'ye, Kamatsu'dan Tamaru'ya, hemşiresinden doktora tüm karakterler bu şekilde konuşuyor. Yok yavaşlayan bir tren gibi, uçuşan kuşlar gibi, ateşte yanan kuru yaprak gibi bla bla bla.. Sıkıldım ya da iyi kitaptan az çok anladığına inanan biri olarak ben yanılıyorumdur umarım. - 1Q84 ve Orwell'in 1984'ü arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyordum ve kısmen de olsa bir ilişki okudukça göze çarpıyor, yazar da sıkla bunu vurguluyor. - Kitapta Tokyo adı geçmese Japonya'da yaşandığını anlamayabilirsiniz. Tamamen Batı Medeniyetinin etkisinde olan bir yazar gibi yazmış Murakami. Belki de bizim gördüğümüz çekik gözlü Asyalılar da bizi çekik gözlü olarak görüyorlardır. -10 yaşında iken aşık olduğunuz biri yaşama sebebiniz olabilir mi? -Editör Komatsu'nun yazarlıkla ilgili söylediği bazı şeyleri cidden işe yarar buldum. -Fukueri'ye ne oldu, açıklansaydı ya, kitapta tek bir karakteri sevdim o da buharlaşıp uçtu. -Tengo'nun okuduğu bir kitapta anlatılan 'Kediler Şehri' Hikâyesi kitaptan nadir hoşlanma nedenim oldu. - Murakami'nin Toyotoları, marlboroları, guccileri, ray-banları, arasında gidip geldim. -Bir insan içmeye gittiği yerde kitap okur mu? Yoksa tüm genellemeler yanlış mıdır cidden? Aklıma takıldı işte bunlar, bir süre böyle macera romanlarından uzakta durmak en iyisi olacak. Son olarak 1200 sayfayı aşan kitap okuru meraklandırarak, biraz da elindeki ağırlıktan kurtulması ile de alakalı olarak çabucak sonlanabilir. Fakat akıcı bir roman değil 1Q84, sürekli durağan, ne olacaksa olsun diyerek bitirmek için kendinizi zorladığınız bir kitap. Ya da ben çok abartıyorum. Netice itibari ile hafif paralel evrenler, aşk, hafif kovalamaca, müzik, elitist ve asosyal yaşamın bir arada olduğu bir senaryonun içine balıklama dalacaksınız.

Siddhartha
6/1014.05.2013

Baskı: Siddhartha

Dava
7/1023.04.2013

Baskı: Dava

Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık

Gabriel Garcia Marquez tarafından yazılmış destansı bir kitap. İlk okuduğunuzda sıradan bir ailenin yaşam hikayesi gibi başlayan kitap gittikçe genişleyen ailenin yaşadığı bazısı günlük bazısı ise önemli olayları anlatıyor. Dört neslin yaşamını anlatan kitapta karakterlerin büyük bir kısmının Arcadio ve Aureliano isimlerinden türediğini ve bu soy ağacını takip etmenin bazen zor olduğunu belirtmek gerekir, o yüzden kitabın başındaki soy ağacına ilerleyen sayfalarda sıklıkla göz atılmalı; tekrar tekrar. Yazar günümüz dünyasına uyarladığı romanında olağanüstülükleri sıradan bir olaymış gibi anlatıyor. [spoiler] Güzel Remedios'un rüzgara kapılıp cennete gitmesi, Fernanda'nın cinleri ve görünmez doktorlarla olan mektuplaşmaları, en büyük dedeleri Jose Arcadio'nun bir ağaca bağlanıp ömrünü orada geçirmesi ve en yakın arkadaşının hayaletiyle sık sık muhabbet etmesi gibi. Ursula'nın tüm sahiplenmelerine, aileyi bir arada tutma çabalarına rağmen ailedeki herkes yalnızlık sebebiyle sıkıntı çekiyor. Kimi ailedeki bireyleri sevdiğini son nefesinde farkediyor, kimi kendisi yalnız olmak istiyor, kimisi de yalnız olmamasına rağmen anıların getirdiği hüzünle yalnız kalıyor. Evet bu kitapta anılarla ilgili çok ayrıntı var ve kitabı okurken insanı düşündüren unsurlardan biri kesinlikle anılar. Kitapta ayrıca hemen hemen herkes aile bireylerinden bir şeyler gizliyor. Ursula kör olduğunu, Amaranta duygularını, Fernanda kocası ve kendi ilişkisini, Fernanda'nın Papa olmak için Roma'ya yolladığı oğlu orada sefil bir yaşam sürmüş olduğu gerçeğini, Albay Aureliona'da anıların sürüklediği yalnızlığı diğerlerinden gizlemeye çalışıyor. Kitapta ilginç olan çok şey vardı güzel Remedios'un neredeyse tüm yaşamı ilginçti, Albay Aueriliona'nun savaş esnasında değişen kişiliği ve ikizler Aureliona Segunda ve Jose Arcadio Segunda'nun birbirlerinin isimlerini karıştırıp ömürleri boyunca bir diğerinin isimlerini taşımalarının akabinde defin esnasında da tabutlar karısınca aslında doğru şekilde defnedildikleri olay hakikaten trajikomikti. Mıknatısları ilk gördüklerinde şaşıran kasaba halkının üçüncü nesilden itibaren ilerleyen yılların getirdiği neticeyle tren gördüklerinde şaşırmaları, muz fabrikasında işçilerin yaşadıkları şeyler ve öldürülmelerine rağmen bir çeşit oyunlarla alt edilen kasaba halkının kimsenin ölmediğine inanması da kitapta fark ettiğim iğneleyici unsurlardan bir kaçıydı. Elinde sadece baltası olan insan zamanla gelişiyor, devlet Mocando'ya el atıyor, kapital oluşum başlıyor ve işçi örgütlenmeleri de bununla beraber gelişiyor. Kitapta ilginç bir şekilde Türkler sokağı mevcut; hangi amaçla koyulduğunu bilmiyorum fakat bu sokak kasabanın ilk günlerinde en sakin yeriyken ilerleyen nesillerle beraber eğlence yerine dönüyor, bir takım karnavallar burada yapılıyor. İşin bir düşündürücü tarafı da şuydu kendi adıma; uzun yıllar süresince kimse ölmediği için mezar taşı olmayan kasaba ilerleyen yıllarda kimi belirsiz cinayetler, kimi devletin gerçekleştirdiği idamlar, kimi rastgele kimi hastalıktan gelen ölümlerle mezarlığa dönüyor. Ve tüm karakterler geçmişe duydukları özlemle ölüyorlar son Aureliona ve Armanta Ursula dışında çünkü gerçek aşkla beraber olan sadece o ikisi oluyor. Domuz kuyruklu Aureliona'nın kırmızı karıncalar tarafından yenildiği bölümde ki şu söz çok dikkat çekiciydi, "soyun babası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer." nitekim en büyük dedeleri de ağaca bağlanmıştı. Yine kitapta kurşunlanarak idam edilen Arcadio hakkında ki sözlerde yüreğimi burktu. "yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği kişileri aslında ne kadar sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu.[/spoiler] "çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların,yeryüzünde ikinci deney fırsatları olmazdı,"diyor ve bitiyor kitap fakat siz hiç bitmesin istiyor, kitap elinizde öylece kalakalıyorsunuz.

Gülün Adı
9/1012.03.2013

Baskı: Gülün Adı

Gülün Adı, tarihsel ve polisiye olarak nitelendirebileceğimiz bir roman. Orta çağ kilisesinin içindeki çekişmelere ışık tutuyor kitap ve gerçekçi bilgilerle okuyucusunu aydınlatıyor. O döneme damga vurmuş hristiyan tarikatlarının bir kısmı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor yazar. Kitapta olaylar günün belli kısımlarına bölünerek aydınlatıyor. Tan sökümü, öğle, sabah, ikindi gibi. Peki ne anlatıyor Gülün adı bizlere? İtalya'da bulunan büyük bir kilisede işlenmeye başlayan cinayetleri soruşturması için çağrılan William ve çömezi Adso'nun bu cinayetleri aydınlatmak için yaptıkları çıkarımlar, hikayenin işlendiği temel bölümler olsa da yan süreçlerde okuyucunun ilgisini çekebilecek olan konularda işleniyor. Gülmek günah mıydı, Hz.İsa gülmüş müydü ya da İsa yoksul muydu değil miydi, kilise zengin bir bütünlük mü taşımalıydı yoksa yoksul bir yaşam mı sürmeliydi? Ekseriyetle bu sorular soruluyor kitapta ve o zamanki hristiyan topluluğun hangi tartışmalar üzerine yoğunlaştığını görebiliyoruz. Salt İsa'nın yoksulluğunu savunan Fransisken gibi tarikatlar ile İsa'nın mal varlığı olduğunu söyleyen Papa arasında ciddi bir muharebe var. Papa'nın bu düşünceye karşı çıkmasının nedeni de otoritesinin sarsılacak olması zira zengin kilise halk tarafından yozlaşmış olarak görülecek; böylece kiliseye olan güven ve ona karşı duyulan korku ciddi ölçüde zayıflayacaktır. Okuyucu orta çağı kilisenin içinden yaşıyor bu kitapla. Karakterlerimize gelirsek kitap, William'ın çömezi Adso'nun ağzından anlatıyor. William rahip olmasına rağmen orta çağ koşullarına göre gayet aydın bir insan ama yoğun bilgisi nedeniyle bir hayli güveniyor kendisine ve bu da kibir yaratıyor; fakat üstadının olumsuz olarak nitelendirilebilecek tek tarafı da bu. İbn-i Sina o şu bu ayırt etmeden okuyor adam. Adso ise iyi ruhlu ve tanrıdan korkan bir rahip olmasına rağmen bir rahibin işlememesi gereken bir suçu işliyor ama onu kitapta okumanız kanaatimce en doğrusu. Ağır ve uzun tasvirleri nedeniyle okuyuşun zor olduğu bir kitap ama kitap okurum ben diyen ve az da merakı olan biri, bu şahane eseri okumalı zira bir bilgi kaynağı Gülün Adı; herhangi bir yığılma yaşanmadan. Son olarak unutmadan kitabın bir filmininde yapıldığı ve Sean Connery'nin başrolünde oynadığını belirteyim, film de gayet başarılı. Anılmasın tüm öteki mucizeler,susulsun, gökyüzüne egemen oldu gökyüzü, biricik mucizedir bu. Yeryüzü yukarıda,aşağıda gökyüzü, önemsenmelidir bu, biricik mucize,tüm ötekiler üstünde.

Mrs. Dalloway
9/1011.03.2013

Baskı: Mrs. Dalloway

Micheal Cunningham'ın yazmış olduğu 'Saatler' adındaki o güzelim kitabı okuduktan sonra kitabın esinlendiği ve faydalandığı Mrs Dalloway'ı İstanbul Tuyap Kitap Fuarında, çevirisini yapan İlknur Özdemir'in kendisinden satın almıştım. Virgina Woolf, hayatın melankolik tınılarını ve günlük yaşamın tekdüze anlarını imgelerle örüp içimizde yeşerten bir yazar. Bilmiyorum, sanırım beni Marquez ve Sartre ile birlikte derinden etkileyen en güçlü yazarlardan biri. Dili kullanış biçimi, o tasvirlerindeki rastlantısal olmayan uyum; hele 8 Mart'ı henüz yeni geride bırakmışken, Woolf'un hemcinslerine önerebileceğim yegane şey şu ki bir an önce bu kadını okuyun. Sahte feminizm fanatikliğini ölçüsüzce savurup durmadan etrafa, Simone De Beauvoir ve Sylvia Plath ile birlikte kitaplığınızdan veya çantanızdan eksik etmeyin bu hayran olunası İngiliz yazarı. Kitaba geçersek ise; Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiş, kitaba ismini veren Clarissa Dalloway akşam için vereceği büyük bir partiye hazırlık yapmaktadır. Bir zamanlar aşık olduğu Peter Walsh'ın Hindistan'dan gelişiyle beklenmedik bir sürpriz ile karşılaşan Clarissa onunla karşılaştığında çelik gibi tutar sinirlerini fakat Peter Walsh yıpranır ve yıprandıkça kendisi fark eder, çok şey değişip çok şey eksik şeyleri tamamlamıştır. Woolf'un Bilinç Akışı tekniğiyle bu iki karakter arasında gidip gelirken Woolf bizi ters köşe ediyor ve Septimus ve onu sevip İtalyalardan onun için gelen karısıyla tanıştırıyor. Savaş sırasında derin bir tahribat yaşayan fakat herhangi biri tarafından anlaşılma kaygısı güdülmeden kahramanlar gibi karşılanan Septimus, derin bir travma içinde yıpranıp dururken bir psikolog olan Holmes ile görüşmektedir. Fakat Septimus'un zihninde Holmes o kadar kötücül bir telaşa neden olmaktadır ki, onun alaycı ve hükmeden tavırlarına Septimus'da kendi iradesinin varlığıyla karşı koymaya çalışıyor ancak iradesi savaş sonrasında ölüme giden bir mahkumdan farksız. Karısının tüm desteğine rağmen aradığı gerçek desteği psikolojik tedavide görmeyen Septimus desteksiz bir şekilde anlamsız gördüğü hayatı sürdürmektedir. Öte yandan Mrs. Dalloway ise partisini hazırlar, partiye davetliler gelir, eski tanıdıklarla görüşülür, geçmiş konuşulur fakat insanların önem olarak addettiği şeyler kişiden kişiye göre değişmektedir, bir yerde mutlulukla çınlayan kahkahalar sürüp dururken bir başka yerde derin bir çığlık amansızca sürüp gidebilir. Kitabın sonu yıpratıcı, 'Saatleri' okumuş olanlar veya filmini izlemiş olanlar az çok tahmin edebileceklerdir. Son olarak kısa bir süre geçse de okumasını yaptığım bir kitabı daha sağlıklı tanıtabilmek için bitirdikten sonra çabucak yazmam gerektiğini fark ettim zira sağlıklı bir tanıtım olmuyor böyle yine de Mrs. Dalloway tam anlamıyla dört dörtlük bir kitap ve okunmasını ancak tavsiye edebilirim.

ÖncekiSayfa 7 / 11Sonraki