
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Alef
Borges külliyatına yavaştan aşina olmaya başlamışken diyebilirim ki Poe kadar düşçü, Eco kadar gizem ve labirent tutkusu var.. Evet öykülerinde olayların anlaşılması pek kolay değil zira Borges dikkat bekliyor okurundan ve pek çok öyküsü gerçekten olağanüstü. Ölümsüzler, Tanrıbilimciler, Emma Zunz , Deutsches Requıem, Averroes'in Arayışı ve Bekleyiş isimli öyküler özellikle. İki tür yazar vardır anlatı ve duyularla mücadele edenler; Borges ikisine de giriyor.
Baskı: Çocukluğun Soğuk Geceleri
Darbe dönemi, toplumsal normlar, ilişkiler ve hepsinden öte o soğuk kliniklerde yapılan alçakça elektroşok tedavileri. Ölmeyi dilemekte insanın hakkı ve ne hakla onu deli yerine koyuyorsunuz? Psikologların iki yüzlülüğü de burada görünür olunuyor. Yine Tezer'e yakışacak sadelikte bir dil ve yine acımasızca kullandığı duyu betimlemeleri.
Baskı: Görünmez Kentler
Eveet, son dönemde okuduğum onca güzel eseri taçlandırdı Görünmez Kentler. Oysaki ben pek fantastik bir şey umuyor iken beklentimi aşacak şekilde inanılmaz bir şey sunmuş İtalo Calvino. İtalyan Edebiyatı Eco'dan ibaret değilmiş bunu da öğrenmiş oldum. Bilmiyorum, hayranlığımı ne şekilde ifade edebilirim ama Görünmez Kentler gerçekten dört dörtlük bir kitap. Kubilay Hanın ülkesinde yolculuk edip onun yönettiği ama bilmediği kentleri anlatıyor Marco Polo. Bir taraftan Doğu kentlerinin mistik havası satırlarda süzülüp dururken kitabın sonlarına doğru anlatı günümüz şehir yaşantılarına ve fareler gibi üreyen insan nüfusuna atılan bir taşlama misali yankılanıyor zihninizde. Özellikle bir çoban ile Marco Polo'nun hikayesinde kentlerin doğallığını yitirip oluşuveren yapaylığını pek şık bir anlatıyla vurguluyor Calvino. Kubilay'a onca kent anlatan Marco Polo hepsini kadın tınılarını taşıyan isimlerle anlatır. Hepsinin benzeşen ve ayrışan özellikleri vardır ancak kendine özgü her kent bir taraftan da aynı dokuyla yaşatır içinde insanları. Calvino'nun anlattığı kentler ve insanları o kadar sade bir şekilde vücut buluyor ki bizim sahici adımlarımızın hayale karıştığı yerde sanki onlar adımlarıyla gerçeğe taşıyor kişiliklerini. Ancak İtalo Calvino'nun faydalandığı sembolleri kavramak için o kadar dikkatli okumak ve başlıklar arasındaki (başlıklara değineceğim) bağlantıyı o kadar irdelemeli ki ancak o zaman kavranabilir hale gelsin. Görünmez Kentler dokuz bölümden oluşuyor. Bu dokuz bölümün ilk bölümünde Kentler ve anı, kentler ve arzu, kentler ve göstergeler ve İnce kentler var. Bir bölümde Kentler ve Anı dört kez anlatılırken, arzu üç kez, göstergeler iki ve ince kentler bir kez anlatılıyor. Bir sonraki bölümde Kentler ve anı bir kez daha anlatılıyor ve beş kez anlatılmış oluyor. Böylece beş kenti iliştiren o özellik (anı, arzu, gösterge) gibi her bölümde bir kez anlatılıyor ve bittikten sonra bir yenisi ekleniyor. Kısacası; Kentler ve anı, arzu, göstergeler, ince kentler, takas, gözler, ad, ölüler, gökyüzü, sürekli kentler, gizli kentler de eklenerek dokuz bölüm tamamlanmış oluyor. Yerli mi yersiz mi bilemediğim bu açıklamayı umarım basit biçimde aktarabilmişimdir. Ve son olarak arka kapakta pek sevdiğim şu bölümü de eklemek istedim; "Okur, kitabı eline aldığında, yazarın kentleri arasında dolanacağından, önüne altın harflerle sunulan olasılıkları yutacağından, sonunda okuduklarını kendi zihnindeki ideal kentlere ekleyeceğinden emin olmalı. Okur, kitabı, mümkünse, büyük bir caddenin kenarına dizilmiş kahve masalarından birine iliştirerek okumalı; göz önündeki gerçekle, göz önündeki kurguyu görebilmek için..." Marco Polo ve Kubilay hanın diyalogları başlı başına bir şaheser olup bizi yeni kentlere demlerken bu kitabı defalarca okumalı taa ki anlayıp kendi kurgularımız ve kentlerimizin gerçekleriyle yüzleşene kadar. Pek güzeldi pek bi güzel...
Baskı: Mülksüzler
Anarres ve Urras adında -birbirlerinin ayı olan- iki gezegenin, kendi beşeri şartları nedeniyle zıtlık durumunda. Bu iki gezegenin bir de toplumsal yaşamda iki ayrı noktada karşılaşmasıyla okura iki ayrı bakış açısı sunuyor Ursula. Kişi için distopya veya kişi için ütopya; bu iki gezegenden hangisi size uygunsa bir diğeri de aynadaki aksi olarak rol buluyor kendine. Günümüz ideoloji kişileri arasında pek popüler olan Marksist düşünüş gibi Anarreslilerde anarşist önderleri "Odo'nun" peşinden yıllar yılı önce Urras'dan bu çorak gezegene göçmüşler ve anarşist toplumlarını oluşturmuşlar. Tahmin edileceği üzere hiç bir mülk edinmeyen, her birinin toplumda yapmakla yükümlü oldukları işler ve kendi özelliklerine uygun işleri olan Anarresli devrimcilerde 'Gandhi' gibi barışa ancak barışla ulaşabileceklerini savunuyorlar. Anarres'de hapishane, devlet, silah yok!, gösterişli mağazalar ve para da yok. Ancak Anarres'de, bir çok alanda sendikalar var, ortak yemekhaneler var, ortak evler var ve bu güllük gülistanlık sürüp dururken fizikçi Shevek'in kendi gelişimi ve karakter dönüşümü üzerine yoğunlaşıyoruz. 'Işınlanma' üzerine bir kuram üzerinde çalışan Anarresli fizikçi Shevek'in ünü kendi gezegeninin sınırlarını aşıyor ve Urras'a, Hainlere ayrıca Arz'a (evet yıkık dökük dünyamız) kadar ulaşmıştır. Zira Shevek kuramını tamamlarsa makineler tasarlanacak ve her bir gezegen bir diğerine üstünlük kurabilecektir. Kendini gerçekleştirme amacındaki fizikçimiz ise Anarres'deki yoksulluk nedeniyle çalışmasını en iyi şekilde Urras'da tamamlama şansına erişecek ve bir şekilde de şöhret ve ölümsüz olmanın mutluluğuyla gezegenler tarihine adını yazdıracaktır. Böylece Urras'a yolculuğunun ilk zamanlarında mülk edinmeye alışan, para ile ilgili tüm kavramsal ilişkileri kabullenen Shevek bu yeni kültürle olan ilişkisini sürdürüp dururken aklı iyice dağılır ve çalışmayı da bir şekilde erteler. Urras'da geçen mutlu günlerinden sonra (Cesur Yeni Dünya'yı anımsatacak şekilde) bir hadise yaşayan Shevek bu kapitalist ülkedeki varlığını sorgularken Urras'da da farklı ülkelerde savaş çığlıkları atılır. Yaşadığı dönüşümle daha önce tek taraflı bir iletişim yaşadığı Odoculara ulaşır. Ve olaylar bir hali yoluna koyulur. Tabi ki olaylardan ziyade bu olayların katkısıyla Ursula'nın verdiği mesajlar çok önemli bu kitapta. Mesela Odo bir kadın. Urras'da kadınlara evleri dışında hiç rastlamayan Shevek, Anarres toplusam yaşamında kadınların emekçi tavrını anımsar ve karşılar yine bu iki gezegeni. Urras'da kadınlar evlerinde, alışverişlerde ve eşitçi Shevek'in cebini boşaltmakla meşgul. Kısacası Ursula hemcinslerinin önemini metin aralarından ziyade kitabın tamamında vurgulamış, onların günümüz toplumunda yaşadıkları itilmişliği sade bir dille belirtmiş. Anarres'de sahiplenme olmadığı için cinsellikte oldukça olağan ve iki kişinin karşılıklı rızası herhangi bir vaat vermeden gerçekleşiyor. Az gelişmiş sanayisi ile üretim yapan, kuraklık nedeniyle daha çok balıkçılıkla geçinen Anarresliler sanayi için gereksinim duydukları malzemeleri de Urraslılar ile yaptıkları ticaret vasıtasıyla elde ediyorlar. Urraslılar ise işlemek için gereksinim duydukları madenleri elde ediyor. Hayat acımasız tabi ancak daha acımasız olan kapitalizm. Mülksüzler gerçekten başarılı bir kurgu roman. Önümüzdeki günlerde Ursula'nın 'Yerdeniz Serisi' ile tekrar burada olmasını planlıyorum..
Baskı: Yaşamın Ucuna Yolculuk
Tatil insanlarının geçiciliği Sınırların görünmez engelleri Kafka, Svevo ve en çok da Pavese'nin izlerini tatmak isteyen Tezer Özlü. Edebiyat acıdan, izlenimlerden ve görünmez bir şevkin yakaladığı ironiyle doğar. Bunca acı, bu karamsarlık ve çevrenin ektiği kaygı tohumlarını en az Tezer Özlü kadar hissedebilmek... En zoru bu belki de... Sırça Fanus'a selam yollarken ondan daha acı bir keskinlik var Yaşamın Ucuna Yolculukta. O yolculukta yalnız olduğunuzu bilmeniz de cabası. Bir gezi yazısından ziyade üç yazarın peşinde yaşamlarını anan Tezer Özlü otel odalarının kasvetinde ve yabancı dokusunda günlerce gidiyor. Duvarları anarken Tezer Özlü o dönemde heyula gibi yükselen 'Berlin Duvarını' anıştırmıyor mu ayrıca? Dönemin o vurgun yemiş insanlarını anarken aslında üç büyük yazarın (Pavese ve Svevo okumamış olsam da henüz) kumaş pantolonlarına sarılmıyor mu Tezer Özlü? Kendi sığınağında boğulurken o üç büyük yazarı tekrar kımıldatabilmiş. Ve sonra Pragla devam ediyor yolculuğu taa Torino'ya kadar gidiyor, Pavese'nin intiharıyla süsleniyor kendi yaşamı. Nitekim okur da hissediyor Tezer Özlü'nün hissettiklerini. "Duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı?" "Aynı gökyüzünün dünyanın tüm ülkelerini kapsamasına olanak var mı?" "Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle." (Pavese'den) "Dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle, kendini kurtarmayanı hiç kimse kurtarmaz" (Pavese) "Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene aranızda yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorumi bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle, okullarınızla, iş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınıza içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı ve düzenli bir insandan başka her şeyi duyuyorum" (ne dersiniz, sizler de duydunuz mu bir şeyler?) "Önümde gene bir zafer anıtı. Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor." Benim gibi alıntı paylaşmayı pek sevmeyen biri için bile akıp gider alıntılar. Bilmiyorum tehlikeli ama okunması gereken bir kitap. Yaşamın Ucuna Yolculuk, yaşamdan, bir uçtan bir uca, bir yazardan bir diğerine süzülüp giden yağmur altı kitabı sanki...
Baskı: Floransa Büyücüsü
2013 yılı sonlanırken kapanışı bu kadar başarılı bir kitapla yapacağımı tahmin etmiyordum. Şimdi kitabın ismine baktığınızda belki şöyle düşünebilir biri, "hımm sanırım fantastik kurgu," eğer ilgisi varsa alır fantastik kurguya yoksa almaz. İsmine aldanmaktansa yazara önem verenler ise bu kitapta fantastik kurgudan çok daha fazlasının olduğunu fark edecektir. Gerçekten arka kapakta da Salman Rushdie'nin dediği gibi,"bu kitabı yazmak için yıllarca okuyup araştırma yapmam gerekti," demiş Hint yazar. Hakikaten kitabın sonundaki kaynakçaya baktığımızda da bunu görüyoruz, onca kitap tek bir kitabın kurgusuyla bütünleşmiş diyebiliriz. Kitapta Babur İmparatorluğu, Osmanlı, Rönesans Floransa'sı ve Moğollara ilişkin gidip dururken, batı ve doğudaki yöneticilerin müşkülpesent olmalarına karşın bir yandan doğu mistisizmiyle harmanlanıp batının seyredilesi şehri Floransa'nın batıl inançları ve Rönesans dönümündeki gerilimi görüyoruz. Tabiki bu güzelim kitapta asıl ilgimizi çeken, okurla karakterleri asıl buluşturan nokta masal ve anlatılan bir hikaye.. Floransa Büyücüsü masalsı bir havayla başlayıp devam ederken karakterlerden sarışın Vespucci'nin anlattığı hikayeye odaklanıyor. Gerçeklik ve masalı birleştiren ve bu ikisini çok ince bir çizgide tutan kitapta Babürlerin üçüncü hükümdarı Ekber Şah otoritesi güçlü, müslüman olmasına karşın tereddütleri olan, dinsel ve felsefi bir hoşgörüyü benimseyen bir yönetici portresi çiziyor. Güzeller güzeli şehir Sikri'de kendisine sadık olan adamlarıyla muhteşem bir uyum sürdürür. Sonradan şehre gelen Niccolo Vespucci hükümdara anlatacak bir hikayesi olduğunu ve kendisinin dinlenmesi gerektiğini söyler. Sonradan söyleyecekleriyle hükümdarın övgüsünü kazanan ve saray halkını şaşırtan bu genç adamın anlattığı hikayeyle Floransa'daki üç küçük arkadaştan, Osmanlı- İran Savaşı olan Çaldıran Savaşına, Rönesans Floransasına ve güzeller güzeli büyücü Kara Gözlü -Angelica'ya- gidip geliyorsunuz. Kitabın sonunda en sadık emir kulunuzun, arkadaşınızın veya sevgilinizin dahi her zaman bencilce amaçlar koştuğunu ve bu amaçların aslında iyilikle yöneldiği kişileri yalan söylemeye mecbur ettiğini görüyorsunuz. Kısacası çok güzel bir kitap ben pek ayrıntıya girmeden bilimsel tarihi ve masalsı kısmını anlatmak istedim kitabın. *Bunlar dışında tabiki Ekber Şah'ın kusursuz hayaliyle yarattığı ve o hayalle gerçek kılınan Codha adını verdiği kadın. Ekber Şahın hayaliyle kusursuzlaşan bu kadın bulunduğu konumdan öteye geçer ve saraydaki diğer kadınları kıskandırır, Ekber Şah ile konuşur ve sevişir. *Kara Gözlü'nün çizimini üstlenen hattat Dasvant'ın Kara Gözlünün yaşamından etkilenip resmettiği Karagözname adlı eserinin sonunda çizdiği hayal dünyasına gitmesi. *Masal ve gerçeklik dedik ya işte burada bizi bekliyor; döneminde adil yönetimi nedeniyle İngiliz kraliçesinden mektup alan Ekber Şah'a bu kitapta yine İngiliz kraliçesinden mektup gelir fakat bu mektubu getiren sarışın, düzenbaz bir dili olan genç bir adamdır. Getirdiği mektubu okurken büyük bir aşkla yazılmış olduğu düşünülen mektup Ekber Şahı ve maiyetindeki çok etkiler. *Anadoludaki alevi isyanına küçükte olsa bir vurgu var. *Magic Realizm örneklerine sıkla rastlıyoruz; mesela, Sikri'de kadınlar arasında sürekli kavgaya neden olan bir salgın. *Bellek Sarayı etkileyiciydi. Güzel mi güzel bir kitap, vakit ayırıp okunmasını tavsiye ederim..
Baskı: Başkan Babamızın Sonbaharı
Marquez'e ilişkin süslü laflar etmeyi geride bıraktık artık. Yazarın bir şeyi nasıl tasarladığını ve tasarladığını nasıl işlediğini defalarca gördüm. Bu mecrada da bir kısmını anlatmaya gayret ettim. Ancak onca kitabını okuduğum Marquez'in okuru en zorlayan kitabı buydu diyebilirim. Kitapta bitmeyen cümleler sürüp giderken (bölüm sonları dışında nokta yoktu) bir konuşma sırasında konuşmayı yapanın değiştiğini de araya giren noktalı virgül ile anlayabiliyorsunuz. Kısacası pür dikkat kesilip okumam gerekti bu kitabı. Kitabın sonunda da Latin Amerika'da herhangi bir gök cismine adını bağışlayabileceğimiz Marquez'e saygımızı teslim ediyoruz.. Neyse efendim gelelim kitabımıza; Gabriel Garcia Marquez burada bir tiranın hikayesini anlatıyor. Yüzyılı aşkın süregelen yaşama-daha doğrusu yönetme- inadıyla hayatını sürdüren general; ulusun kadim tarihi gibi kendi yazgısıyla birleştirir. Yaşamı boyunca iki defa öldü sanılan fakat ikisinde de ortaya tekrar çıkmayı başaran, halkının gözünde dinsel bir motifle sarmalanan generalimiz mucizenin öteki yüzüdür aslında. Yönetmeyi sürdürebilmek için sayısız kere katliamlara yol açılan emirleri yine o verir. Diğer ülkelerden darbe ile devrilmiş yöneticileri kendi ülkesinde bir ada da kabul eder fakat bunun tek amacı onların hatalarından ders almak ve alay etmektir. Ülkede istediği kadınla seks yapar, bir dedikodu uğruna on binlerce çocuğu gemilere bindirip boğdururken bu emrini uygulayan yüzbaşını da öldürtür. Hayat böyledir, o yönetmek ve otoritesini güçlendirmek zorundadır. Ancak kitabın ilk kısmında sadece bir kez değinilen, sayfaları dolaştıkça şiddetle arttığını gördüğümüz şey ise Marquez'in sıkla kullandığı 'yalnızlık'. Genaralin bu sıkıyönetiminde en güvendiği askerlerin ihaneti -sürekli doğru öngörülerle bunları erkenden susturması- gibi kendisine, karşı devrim planları yapanları yok edip yerine yenilerini ataması ve onlarında ihanetleriyle can sıkıcı bir oyun haline gelen darbe planlarını engelleyip durması. En yakını olan, mütevazi annesinin nasihatlerinin de bir süre sonra annesinin ölümünün ardından generali yalnızlığın kuyusuna atmasıyla generalimiz yalnızlığın kuytularında siestalarda arar çözümünü.. Aşık olduğu Manuel Sanchez'in ve ondan olan tek evladınında bir ihanet sonucu öldürülmesinin ardından general kendini geçmişin sislerinde bulur ve artık istemese bile yüzleşmek zorunda kaldığı kendi aile geçmişini de öğrenir bu sırada. Netice itibariyle Başkan Babamızın Sonbaharı güzel mi güzel bir kitap fakat bir yerden sonra monotonlaşıp okuru zaten zorlayıcı diliyle beraber iyice yorabilir. Ancak yönetimini güçlendirmek adına işlediği cinayetler sadece insanlar olmayan ( evet kendisiyle alay eden papağanlar dahi vuruluyor) ve uçurtma uçurmak yasaklanması gibi olaylarla ulus hakkında hüküm veren son zamanlarına kadar o oluyor. Lakin ulusun annesinin ölümünden sonra başlayan düşüşü de generalin annesiyle olan sıkı bağını simgeliyor.. Beklendiği gibi ritmik Marquez motifleriyle süslü olan bu kitapta yine yer yer sübyancılık yer yer unutkanlık hastalığını görüyoruz yine fakat en güzeli o unutulmaz Marquez dili... Bir sahaftan aldığım kitap 1993 yılında kızı tarafından ayrıca babasına hediye edilmiş.. İşte bu yaşanmışlığı görmekte ayrı bir hoş oluyor...
Baskı: Sırça Fanus
Tanımadan onu anlatmaya başlamıştım aslında. Sonradan ilerledi ve onun o kasvetli trajedisini onu tanımaksızın sahiplenmiştim. İsmini ilk gördüğümde not almış daha sonra hayatını incelemeye başlamış ve Sırça Fanus'u; şiir gibi akıp giden hayatını az buçuk kavramak için okumak istemiştim. İki sene geçti, baskısı tükenmiş kitabına ulaşmaya çalışalı, sahaf festivalleri, fuarlar işe yaramadı araya nadirkitap girdi ve Bursa'daki bir sahaftan getirttiğim sayfaları nemlenmiş kitabıyla tanışıklığımı ilerlettim. Tanımadan önce sevmiştim Kafamın içinde yarattım seni galiba demek istiyorum Sylvia için, ozanların en zarifine hayranlığım (belki de platonik aşkım) sürüp giderken onu her defasında böyle anacağım. O kendi sırça fanusundaki boğuntu hücresinde solmuş çiçekleri toplarken elli yıl sonra aynı sırça fanusta görkemli bir kımıldanma arıyorum bende. O sırça fanus ki saya saya nefes aldırıyor insana ve süresi uzayıp duruyor tik takların. Oto-biyografik roman diye anılıyor Sırça Fanus. Bu şekilde düşünüldüğünde anlamı derinleşiyor ve onun gençliğinin psikolojik gelgitlerine şahit oluyorsunuz. Ölüme adanmış yaşamı kitapta yine bir çift ölümü anarak başlıyor Sylvia. "Rosenberg'lerin" o idamıyla açılıyor sayfalar. Esther ismiyle üniversite öğrencisi bir kızın gölgesine sığınan Sylvia ilk sayfalarda beni şaşırtırken (gerek edebi gerek kurgu açısından) daha sonra Esther'in geleceğe dair kararsız eylemleri, başarısızlıkla sonuçlanan planları, saatleri aşan uykusuzluk problemi ve hepsinin oluşturduğu karmaşık bir düğümle gerçekleşen bunalımıyla sayfalar elinize alışıyor. Esther psikolojik tedavi görmeye başladıkça amansızca gömülüyorsunuz sayfalara. O lanet psikologlara sövüyor, bu dünya da mutsuz olmanın 'delilik' adı altında tespit edilmesinin huzursuzluğunu yaşıyorsunuz. Esther'e uygulanan elektro şoklarla yüreğiniz sıkışıyor, tepesinde iyice daralan gökyüzüne yabancılaşmasına şahit olurken dört duvarla kaplı soğuk klinik odalarında sağlıklı bir akıl yaratma amacına şaşırıyorsunuz. Esther'in tanrıyla oynayabileceği tek kumar olan "intiharı" zorla elinden aldıklarını görürken tekrar tiksiniyorsunuz totaliter yaşamdan, kurumlardan, ailenin ve arkadaşların beklentilerinden. Hayır aslında, o kadar da intihara meyilli değil Esther, sadece yaşayacak kadar hayat dolu değil. Kitap Esther'in sözde tekrar topluma kazandırılmasıyla (muğlakta bırakmış Sylvia) sonuçlanırken sefil aklımla Sylvia Plath'e odaklanıyorum. Wikipedia bilgileriyle yaşamına ışık tutmak istemiyorum ben, sadece onun hissettiklerini merak edip tekrar tekrar sayfaları incelediğimde onunla yaşamayı özlüyorum. O kadar güzel anlatmış ki geçtiğimiz yıl yaşadığım uykusuz günlerime atıfta bulunurcasına; "Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. Gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları..." Ve yine gelecek planlarıma atıfta bulunurcasına sanki kaçamayacağım şeyi vurgulamış şurada da; "Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris'de bir sokak kahvesinde ya da Bangkok'da- hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım." Şiirlerinin bir kısmını okudum, kitaplarını da edinmeye çalışacağım. Geçtiğimiz yıllarda hayatını anlatan bir Sylvia adlı filmi izledim; saçmalıktı. Sonuç olarak tanımak isteyeceğim tek kadın; Tanımadan önce sevmiştim Kafamın içinde yarattım seni galiba
Baskı: Amerika
Kafka nasıl bilinir; karamsarlığı, çekingenliği ve yalnızlığa zorunlu bırakılmış gibi de çevresine yabancılaşmış haliyle. Bir de hamam böceğiyle edebiyat arasında saf bir bağlantı kurmasıyla tabi ki. Ezber aynıdır, hatta kitabı bitirdikten sonra Amerika adındaki eseri için de aynı şeylerden bahsedilmiş. Evet ülkemizde kesinlikle ezberci eğitim var ve bu o kadar normalleşmiş ki aynı şeylerden bahsedip farklı olay ve durumları hep aynı şekilde değerlendiriyoruz. Fazla ekşi okumayın arkadaşlar size naçizane tavsiyem ya da okuyun ama çoook etki altında kalmayın. Neyse gelelim Kafka'nın Amerikasına. Dönüşüm ve Dava gibi yapıtlarının aksine Kafka, o kesin çizgilerle çizdiği yaşam ve kişi tasvirlerinden uzak bir bilinçle yazmış bu eserini. Yani burada diğer kitaplarında kullandığı yabancılaşma, ötekileşme, yalnızlık gibi durumları yalın bir şekilde vermemiş. Aynı mesajları geri plana alarak daha çok yabancı kalma(yabancılaşma değil), çaresizlik ve zamanın ekonomik durumuna atıfta bulunarak fukaralık daha göz alıcı bir şekilde işleniyor. Yalnızlık ise diğer yapıtlarına göre kişinin somut yalnızlığıyla ilintili. Olayımız ise şöyle başlıyor, ülkesinde hizmetçisiyle birlikte olduğu için ailesi tarafından Amerika'ya yollanan Karl adlı henüz 15 yaşındaki karakterimiz yeni kıtaya adım atar atmaz dalgınlığıyla nam salacağa benzer ilerleyen sayfalarda. Neden peki, gemi limana demirlendikten sonra gemiden ayrılmak için bavuluyla hareket eden yaşı küçük aklı büyük karakterimiz Karl şemsiyesini unuttuğu için telaşa kapılır ve bavulunu orada tanıştığı birine bırakarak gemiye tekrar girer. Bu esnada gemi de çalışan ateşçi ile tanışır ve sohbet edip dertleşirlerken ateşçinin iş ile ilgili bir problemini çözmek için idareye giderler (ahh, Kafka ve bürokrasi olmazsa olmaz değil mi). Bu esnada geminin kaptanı ile zor da olsa girişilen bir yakınma esnasında oda da bulunanlardan biri Karl'ın dayısı olduğunu söyler ve orada bulunuşunu da Karl'ın yasak ilişkiye girdiği kızcağızımızdan gelen bir mektup sonrasında tesadüfen olmadığını net bir şekilde belirtir. Dayısıyla karşılaştıktan sonra ateşçiyi istemeye istemeye geride bırakan Karl yine de onu unutur. Artık yeni geldiği kıta da kimsesiz değil üstüne üstlük bir hayli servet sahibi olan dayısının himayesi altındadır. Böylece Amerikan rüyası gerçekleşir karakterimizin, İngilizce dersler alır, binicilikle uğraşır ve son derece pahalı olan piyanosuyla eşe dosta piyano çalmaktadır. Her şey çok güzel giderken bir gün dayısının tanıştırdığı Bay Pollunder, genç Karl'ı çok beğeniyor ve şehirden uzaktaki evde çok sıkılan kızıyla tanıştırmak için evine davet ediyor. Pollunder'ın teklifiyle şaşıran Karl, dayısının itirazına karşın gitmek konusunda ısrarcı olur ve nitekim gider. Pollunder'ın gayet büyük olan evinde ilk andan itibaren huzursuz olan Karl ev ahalisinin de davranışlarından hoşnutsuz olmaya başlar. Ayrıca eve kendisi dışında gelen diğer misafir olan Green'in tavırlarıyla iyice huzuru kaçan Karl gece dayısının evine gitme kararı verdiğinde toz pembe yaşamını aksi yönde değiştirecek bir mektupla geceyi sonlandırır. Dayısının hamiliğinden el çekmesi üzerine yeni kıtada yine yalnız kalan Karl ilk geldiğinde elinde neler varsa yine onlarla Pollunder'ın evinden ayrılır.. Sonrası ise tanıştığı serseri dostlarıyla olan iyi niyetli ilişkisi, iş bulmaya çalışması ve bulması ama hep talihin kendini yaralayacak şekilde işlemesi ile sonlanıyor kitabımız. Kafka'nın kitaplarında pek fazla rastlanmayacak şekilde grevlerden bahsetmiş Kafka. Ayrıca bir otel de asansörcü olarak çalışmaya başlayan Karl'ın otelde çalışan insanların çektikleri, çalışma zorlukları üzerine izlenimlerini de görüyoruz. Daha önce Amerikan Rüyasını yaşayan Karl için Kafka Amerika'yı tüm vahşetiyle önümüze serer ilerleyen bölümlerde. Kitap da genel anlamda erkeklerin baskısı ve kötü etkilere neden olan kişiler olarak yine sahne alıyorlar. Oteldeki aşçıbaşı kadın Karl'ı gayet severken onunla arkadaşlık kurup Karl'a değer veren küçük yaşlardaki kızımız Therese'de babası tarafından terkedilir, Karl'ın da (özellikle babasının etkisiyle ülkesinden sürülmesi gibi). Karl tüm kötülükleri çevresindeki erkeklerden görecektir hatta şişman şarkıcı Brunelda bile kötü bir kadın değildir sadece yaşam sarhoşluğu içerisindedir. Amerika kıtasında ilk tanıştığı ateşçiyi savunurken benzer talihsizliklerle işinden olan, yalnızan ve yalnızlaştığında güven duyabileceği insanları arayan Karl'ın hikayesini Kafka'nın en zayıf hikayesi olarak söyleyebilirim. Hikayenin kurgusunda gözle görülür eksikler ve üstüne düşülmemiş noktalar oldukça fazla. Ama bunları burada söylemek ne kadar doğru, işte onu ayırt edemiyorum. Her neyse, Amerika, hikayenin ilerleyişi açısından dönemine göre bile oldukça kusurlu bir eser ama yazar F. Kafka tabi ki yazar, okunabilir ancak ondan önce tercih edilesi onca eser varken bir süre beklemenizi tavsiye ederim. Son olarak belki Kafka yazmamıştır bu kitabı, Max Brod arada kaynatmış da olabilir =)
Baskı: Anlatmak İçin Yaşamak
Yavaş yavaş Marquez'den okunacak kitap sayısı azalıyor, problem değil aslında bu -zira üstadın kitapları defalarca okunmalı; Yüzyıllık Yalnızlık, Kolera Günlerinde Aşk, Aşk ve Öbür Cinler, Kırmızı Pazartesi başta olmak üzere- Bu kez zihninin depoladığı ya da zihin arkadaşlarının depolayabildiği yaşamının önemli parçalarını kendi öz yaşam öyküsü olarak anlatmış Gabo'muz. Ve öyle bir şey oldu ki bu okuma, yazmış olduğu o büyülü hikayelerinin hepsinin gerçekçi ve resmi bir altyapıdan dönüşüm geçirerek kağıdın üzerinde hürriyete kavuştuğunu belirtmeliyim. Ve çağımızın en iyi hikaye anlatıcısının tanık olduklarıyla bir dönemin Latin Amerikası hakkında ön bilgi sahibi olurken, bir yandan zihninden süzülüp gelen yaşam cümbüşüyle o coğrafyanın insanlarıyla kaynaşıyoruz fakat en önemlisi yazar olma peşindeki birinin açlıkla cebelleştiği, fedakarlıklarla dolu yaşamına uçuyoruz. Duru bir yaşam Marquez'in anlattığı. İnsanların davranışları, tepkileri o kadar gerçekçi ki bizzat sizin tanık olduğunuz olayları size anımsatıyor gibi. Sosyal yaşamı, değiştirdikleri okullar ve ailesi hakkındaki o samimi bilgileri burada paylaşmaktansa ben kitapları ve yaşadıklarıyla olan o ilişkiyle sürdürmek istiyorum bu yazıyı. -Kolera Günlerinde Aşkı okuyanlar ya da filmini izleyenler bilir, Doktor Urbino ağaçtaki papağanı almak üzere merdivenden çıkarken düşer ve yaşamını kaybeder. Marquez'in dedesi de aynı şekilde bir kaza geçiriyor fakat yaşamına engel oluşturan bir kaza olmuyor bu. -Marquez'in annesi ve babası karşı çıkılan bir evliliğin zorluklarla bir araya gelen aşıkları oluyor. Her ne kadar kitabım İzmit'deki evimde kaldığı için hatırlamakta zorlansam da Ursula ve Jose Arcadio Buendia'nın da benzer olaylardan geçtiğini hatırlıyorum. Ayrıca Kolera Günlerinde Aşk'da da benzer bir motif söz konusuydu. Evlilik başa bela imiş anlaşılan o yılların Kolombiyası'nda. -Yüzyıllık Yalnızlığın fantastik kasabası Macondo, Aracataca'daki bir çiftliğin adı. -Muz Fabrikasındaki devlet katliamı gerçekten var olan fakat asla aydınlatılmayan bir olay. -Albay Aureliona gibi dedesinin de gümüş balıklar yaptığı bir atölyesi var. Sadece zaman geçirmek ve sıkıntısını atabilmek için işliyor atölyeyi. -Yüzyıllık Yalnızlığın o efsanevi olayı 'horoz dövüşü' sonrası Jose Arcadio Buendia'nın canını aldığı Jose Prudencio Aguilar olayını okuyanlar hatırlar. Marquez'in dedesi de Medardo Pacheco adındaki bir adamla siyasi bir olay nedeniyle tartışır ve birbirlerini düelloya davet ederler. Günler sonra dedesi adamı öldürür. Yüzyıllık Yalnızlık'daki Prudencio Aguilar'da ölen adamın torunun adı, ve o olaydan yıllar yılı sonra Marquez'le karşılaşıp 3 gün 3 gece boyunca anıları yad ederler.. -Gabo'nun çok güzel olan kuzeni Ena 25 yaşında erkenden hayata veda eder. Belki de Yüzyıllık Yalnızlık'ın güzeller güzeli Remedios, Ena'yı kitapta yaşamıştır, zira o kadar güzeldir ki Remedios fazla gelir yaşamı dünyaya ve rüzgarla taşınıp uçar gökyüzüne doğru. -Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyanlar hatırlar Pilar Ternera ismini. Buendia soy ağacını belirleyen kadınlardan biri olmuştur bu, dul kalıp yalnızlaşan kadın. Marquez'in babannesi 14 yaşında ilkokul öğretmeniyle yatar ve daha sonra hiç evlenmeden beş oğlu ve iki kızı olmuştur. -Marquez'in dedesininde Albay Aureliona gibi başka kadınlardan olan çocukları var ve onlarda ziyaretlerine geldiklerinde evde muhteşem bir karnaval havası oluyor. -Kırmızı Pazartesi kitabını okuyanlar Santiago Nasar'ın nasıl bir ölümle yüzleştiğini hatırlayacaktır. O ölümü de yıllar yılı haber yapmamak için uğraşmışz gazeteci olduğu dönemlerde Marquez. Ölüm anları o kadar benzer ki tekrar hatırladım Nasar'ı. Ölmek kuşkusuz bu dünyada bırakılanlarla sakıncalı bir durum haline gelebiliyor fakat genç ve masum biri öldüğünde sakıncalı olan dünya için oluyor olmalı... Bunlarla beraber 9 Nisan'da politikacı Gaitan'ın öldürülmesiyle başlayan olaylarla başlayan isyanlarla bir ülkenin politik gerilimleri, tüylerimizi diken diken ediyor. Özellikle 60-80 li yılların Türkiyesi akıllara geliyor tüm bunlar olurken. Gaitan öldüğünde o sırada henüz 20li yaşlarında olan Fidel'de Kolombiya'dadır. Ve son olarak bu duru yaşam, Marquez'in eğitim konusunda kendisine yönelik eleştirisi, yüzmeyi bilmemesi, Faulkner'in Ses ve Öfke, James Joyce'un Ulysses eserlerine olan büyük ilgisi ve o kitapları ilk romanına başladığı dönemlerde tekrardan okuyup büyük faydalarını görmesi; benim de pek sevdiğim Mrs. Dalloway'deki Septimus karakteri ve süregelen anılar boyunca insanın onunla ortak olabildiği noktalar yakalaması.. Evet Latin Amerikanın biriciki, bir gün görüşeceğiz, mutlaka olacak bu; nerede veya nasıl olacağı kimin umrunda?