
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Zor Şey Tanrı Olmak
Pushkin'den Gogol'e, Dostoyevski'den Tolstoy'a kadar Rus edebiyatının hangi büyük yazarını okursanız okuyun, elinizdeki kitabın kapağını kapattığınızda midenize bir yumruk yemiş gibi oluyorsunuz. İlginç roman kahramanları, zihninizde derin izler bırakan diyaloglar, beklenmedik olaylar, felsefi sorgulamalar ve edebiyatı yaşamlarımızda önemli ve değerli kılan her bir unsur... Büyük çalkantılarla geçen 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk yarısından sonra Rus edebiyatı durulur gibi olur. 2. Dünya Savaşı'nın insan ruhlarında açtığı derin yaraların üstüne bir de Stalin'in ürkütücü gölgesi düşer. Rus edebiyatının son büyük yazarları da tarih sahnesinden çekilir ve Rus edebiyatı kuraklaşmaya başlar. İşte tam bu dönemde, 1960'larda Strugatski kardeşler sahneye çıkarlar. Boris ve Arkadiy Strugatski Kardeşler 1961 yılından itibaren Noon evreni serisini kaleme alırlar. Zor Şey Tanrı Olmak, bu serinin 5. kitabı. Serinin diğer kitaplarını okumadığım için, bu romanın diğer kitaplarla ilgisini bilmiyorum. Ancak Zor Şey Tanrı Olmak, bağımsız bir roman olarak okunabiliyor. [[[[[Bundan Sonrası Spoiler İçerir]]]]] Roman, bilinmeyen bir gelecekte geçiyor. Romanın gelecek tarihte geçtiğini teknolojik ilerlemelerden değil, bütün dünyada sosyalizmin kurulmuş olmasından anlıyoruz. Eşitsizlik, savaş, şiddet, sömürü gibi kavramları geride bırakmış olan dünyadan bazı tarihçiler, toplumların gelişme aşamalarını gözlemlemek üzere diğer gezegenlere gidiyorlar. Bu gezegenlerden biri de, romanın geçtiği, ortaçağını yaşamakta olan dünya benzeri bir gezegen. Dünyalı tarihçilerimiz bu gezegende olan biteni gözlemleyebilmek ve bazı "küçük" müdahaleler yapmak üzere bu gezegendeler. Bu tarihçilerden biri de "soylu Don Rumata" kimliğine bürünmüş olan roman kahramanımız. Feodalizmin egemen olduğu bu toplumda bir darbe gerçekleşiyor. Bu darbe sonucu korkunç bir şiddet gezegene hakim oluyor. Kahramanımız Don Rumata da öncesi ve sonrası ile yaşanan trajedilere şahit oluyor. Romanın akışı içinde Rumata sürekli tarihin "nesnel koşullarını" sorguluyor: Kitlelere egemen olan şiddet, vahşet, bayağılık tarihsel koşulların zaruri bir sonucu mudur, yoksa belli toplumlara mı özgüdür? Kötülük nedir? Kötülük kötü bireylerin eylemlerinin bir sonucu mudur, yoksa bireylerden bağımsız bir olgu mudur? Farklı bireylerin tarihteki rolü ve işlevi nedir? Don Rumata bu sorgulamaları yaparken, bir taraftan da şahidi ve parçası olduğu her bir olayda, yavaş yavaş içinde yaşadığı topluma uygun hareket etmeye başlıyor. Zaman zaman mutluluğun hakim olduğu kendi dünyasında asla yapmayacağı bazı eylemleri, bu ortaçağ dünyasında nasıl yaptığını sorguluyor... 1964 yılında yazılan bu romanın, simgesel olarak Sovyet devriminin ve Sovyet sisteminin bir yorumu ve eleştirisi olduğu yorumunu yapanlar var. Gerçekten de Strugatski kardeşler satır aralarında hep şu soruları soruyorlar: Toplumların gelişimi doğal akışına mı bırakılmalı, yoksa tarihin akışı (Sovyet devriminde olduğu gibi) zorlanmalı mı? Tarihin akışı zorlanırsa "ideal toplum" hedefine ulaşım gecikir mi? Müthiş etkileyici diyalogların ve paragrafların olduğu bu roman Türkçe'ye oldukça iyi çevrilmiş, ancak bazı bölümleri okurken, yazarların anlatmak istediklerinin çok iyi yansıtılamadığını düşünmeden edemedim. İlaveten, Türk okurlarının çok yabancı olduğu Sovyet bilim kurgusu ile ilgili bir tanıtım yazısı iyi olurdu diye düşünüyorum. Kitabın yeni baskılarında bu tanıtım yazsının yer almasını umuyorum.
Baskı: The Second Machine Age - Akıllı Teknolojiler Devrinde Çalışma, İlerleme ve Refah
Kitabın iddialı ismi ve Türkçe'ye çevrilmeden önce dünya basınında yayımlanan olumlu yorumlar nedeniyle büyük beklentilerle okumaya başladım, ilk üç bölümde bir miktar hayal kırıklığı yaşadım. Sıradan bir popüler bilim dergisinde rastlanacak türde bir içeriğe sahip olan ilk üç bölümden sonra dijitalleşme ve inovasyonu konu eden bölümlerde kitap benim için biraz daha okunur hale geldi. Ancak karşılaşmayı beklediğim parlak fikirler hala ufukta görünmüyordu. Yapay zekayla insan zekasını karşılaştıran bölümdeki fikirler ilginçti, ancak çarpıcı değildi. Üretkenlik ve GSYH'nin Ötesi konularını işleyen 7. ve 8. bölümleri beğendim, dağarcığıma yeni bilgiler (ve bakış açıları) ekledim. Eşitsizlik konusunu ele alan 9, 10 ve 11. bölümler, Piketty'nin 21. Yüzyılda Kapital kitabının ve Emmanuel Saez'in çalışmalarının kötü bir tekrarından ibaret. (Yazarlar Piketty'nin Süper Yöneticileri yerine Süper Starları öne çıkartmış.) Sonraki bölümlerde ileri sürülen fikirler ve öneriler çok çarpıcı değil ve bende çok hızlı geçildiği duygusu uyandırdı. Okunmasında yarar var; ancak beklentiler çok yüksek tutulmamalı.
Baskı: PostCapitalism : A Guide to Our Future
Paul Mason İngiltere'de ünlü bir gazeteci ve Channel4'un haber editörü. Dolayısıyla yazdığı kitaplar - yayımlanmadan önce ve yayımlandıkları zamanlarda - basının yoğun ilgisiyle karşılaşıyor. Postcapitalism de The Guardian, The Independent gibi gazetelerde geniş yer buldu. Okuyucuya ulaşım kanallarının yanında kitabın ismi de oldukça davetkardı. Kitap (2015 sonundaki Paris Çevre toplantısı hariç) yakın dönemde yaşanan bütün önemli gelişmeleri kapsadığı için oldukça güncel sayılır. Mason'ın yazdığı 12 sayfalık önsöz bile tek başına dikkatle okunmayı hak ediyor. Daha sonra üç bölümde Mason neoliberalizmi, Kondratieff'in Uzun Dalgaları'nı, Marx'ın emek-değer teorisini, marjinal fayda kuramını, kapitalizm sonrası fikrini geliştiren düşünürleri, bilgi-teknolojilerinin yükselişini, proleteryanın tarihini, 19. yüzyılın iktisat polemiklerini inceliyor ve kapitalizm sonrasına geçme olasılığının belirdiği sonucuna varıyor. Kapitalizm sonrası, karbon temelli yakıtlardan arınmış, bankacılık sektörünün finansallaşma amacıyla değil, kaynakların verimli kullanımı için kullanıldığı, insan ihtiyaçlarının çoğunun bol ve bedava olduğu, toplum yararının önemsendiği, ağ ekonomisi temelinde örgütlenmiş, çalışmanın zorunlu olmadığı bişr sistem olarak tasarlanıyor. Mason 350 sayfalık kitabında, pek çok tarihsel dönemi, iktisat teorisini, teknolojik gelişimi ve toplumsal değişimi inceleyerek okuyucuyu imkansız gibi görünen bir dünyanın hem de çok yakın zamanda mümkün olduğuna inandırıyor. Mason'a göre kapitalizm sonrası sosyalizm değil, sadece kapitalizm-sonrası olacak. 20. yüzyıl deneyimlerinin tartışıldığı bölümler oldukça ilgi çekici.
Baskı: No Logo
Özellikle 1990'larda üretim, tüketim, pazarlama kavramlarının ve marka tutkunluğunun nasıl ortaya çıktığını anlamak için okunması gereken bir kitap. Kitabın büyük ebatı ve resimler daha iyi görünsün diye tercih edildiğini zannettiğim beyaz kağıda baskısı okumayı kolaylaştırmıyor. Bazı bölümlerde gereksiz ayrıntıya boğulmuş olsa da, genel olarak beğendim.
Baskı: Gezi'den Sonra Sınıf (Neoliberal Sınıf Teorilerinin Eleştirisi)
Giddens, Bourdieu, Standing, Wright ve yerli yorumcuların sınıf teorilerine ve prekarya tezlerine Mraksist bakış açısıyla eleştiri. Kitabın kapağını, ismini (kitabın Gezi direnişi ile doğrudan ilgisi yok) ve redaksiyonunu beğenmedim. Yazarın -de eki ve ile anlamına gelen de, da'larla sorunu var. İlaveten "ne, ne" bağlacını okuyucuyu rahatsız edecek ölçüde hatalı kullanıyor. En azından Türkçe diline saygı bağlamında redaksiyonda bu hataların düzeltilmesini beklerdim. Kötü redaksiyon, kitapta dile getirilen pek çok değerli fikrin (bir kitap basımı anlamında) iyi sunumunu engelliyor.
Baskı: Küresel Minotauros / Amerika, Avrupa Ve Küresel Ekonominin Geleceği
Varufakis'in küresel Minotauros metaforu, 1980-2008 döneminde oluşturulan küresel fazla aktarım mekanizmasını tarif ediyor. Varufakis tarihsel bir kronoloji ile 1929 öncesi krizlerini, 1929-1970 döneminde tıkır tıkır işleyen küresel planı, 1970'lerin krizinden sonra ABD'nin çifte açığını kapatmak için küresel Minotaurus'u nasıl yarattığını, nasıl beslediğini ve nihayet 2008 krizi ile küresel Minotaurus'un nasıl öldüğünü anlatıyor. Küresel Minotaurus öldükten sonra geride iflasçılar ve Minotaurus'un hizmetkarları kaldı. Bir de Atlantik'in Doğu yakasında Minotaurus'un simulakrumu Avrupa Birliği. Küresel ekonomiye ilgi duyanların muhakkak okuması gereken bir kitap.
Baskı: Altıncı Yok Oluş
Okuyucuyu daha fazla okumaya, araştırmaya, düşünmeye teşvik eden kitapları seviyorum. Altıncı Yok Oluş da bu tür kitaplardan biri. Yeryüzü tarihinde beş büyük yok oluş dönemi var: -440 milyon yıl önce Ordovician–Silurian yok oluş dönemi (O-S) -360 milyon yıl önce Geç Devonian yok oluş dönemi (Late-D) -250 milyon yıl önce Permian–Triassic yok oluş dönemi (P-Tr) -200 milyon yıl önce Triassic–Jurassic yok oluş dönemi (Tr-J) -66 milyon yıl önce Cretaceous–Paleogene yok oluş dönemi (K-Pg) Bu dönemlerin her birinde milyonlarca tür yeryüzü tarihinden silinip gitmiş. P-Tr yok oluş döneminde yeryüzünde yaşam yok olma noktasına çok yaklaşmış, türlerin %90'ından fazlası yok olmuş. Her bir yok oluşun farklı bir nedeni var: Küresel iklim değişimleri, asteroit çarpması, vs... Şimdi altıncı yok oluş döneminin içinden geçiyoruz ve yeryüzü tarihinde ilk defa bu yok oluşun nedeni, yeryüzünde yaşayan bir tür: Biz insanlar! Altıncı Yok Oluş, bir gazetecinin gözünden yeryüzü tarihinden silinen bazı türlerin öyküsünü anlatıyor. Ne kadar popüler de olsalar, bilim kitapları okumak zordur. Elizabeth Kolbert Altıncı Yok Oluş'ta bu zorluğu ortadan kaldırıyor; kitap kolayca okunuyor. Ben kitabı elimden bırakamadan, gece yarılarına kadar okudum. Son yıllarda yazılmış en güzel kitaplardan biri olduğunu söyleyebilirim. Bir çift söz de kitabın kapağına: Kırmızı (bazı edisyonlarda sarı) zemin üzerinde yana döndürülmüş bir mastodon iskeleti. Son derece sade, ancak çarpıcı bir kitap kapağı. Ve beni uzun uzun düşündüren şu satırlar: "Naendertaller yüz bin yıldan uzun bir süre Avrupa'da yaşadılar ve bu süre içerisinde çevreleri üzerinde herhangi bir büyük omurgalıdan daha fazla etkileri olmadı. İnsanlar buraya gelmemiş olsalardı, Naendertaller'in vahşi atlar ve yünlü gergedanlarla birlikte hala buralarda olacağına inanmak için her türlü neden var. Dünyayı işaretler ve sembollerle temsil etme kapasitesi beraberinde onu değiştirme kapasitesini de getiriyor; anlaşılan bu aynı zamanda dünyayı tahrip etme kapasitesi demek. Bizi Naendertaller'den ayıran minik bir dizi genetik değişiklik ama farkı yaratan da bu."
Baskı: Türkiye, Ortadoğu ve Mezhep Savaşı, 2015 Yılı Güncesi
Taner Timur hocanın son derece berrak ve tutarlı bir dünya görüşü var; Türkiye tarihinin belki de en çalkantılı yılı olan 2015 içinde yaşanan kafa karıştıran olay ve gelişmeleri, okuyucu için son derece anlaşılır kılan bir dille anlatıyor. Her bir gelişmeyi tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor, karşıtlıkları, olasılıkları, çelişkileri gayet güzel açıklıyor. Sadece kitabın en sonunda yer alan Aydın, Devrimci, Filister başlıklı yazı için bile satın almaya ve okumaya değer bir kitap. Her şey iyi hoş ancak kitabın kapağı ... Böylesine önemli bir esere bu kapak hiç yakışmamış. Her şeyden önce kapak resmi ile kitabın içeriği tutarlı değil. Kapağa bakarak, kitabın içeriğinin mülteci sorunları, ya da Ortadoğu savaş trajedileri olduğu yanılsamasına kapılmak mümkün. Dahası, resim üzerine yazı, kitap kapağında hiç hoş durmuyor. Yazarın adını resimdeki adamın kafasına, kitabın üst ve alt başlığını adamın koluna basmak hiç iyi bir fikir olmamış. 2014 ve 2015 yıllarında çok önemli eserleri yayımlayan, 2016 yayın programına okuyucunun heyecanla beklediği kitapları koyan Yordam Yayınları kapak tasarımı konusunda muhakkak daha dikkatli ve özenli olmak zorunda.
Baskı: Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları : Toprak
Kitabın kapağını kaldırıyorsunuz ve ithaf sayfasında şu satırları okuyorsunuz: "Bu roman, ... , tabiata zararlı projelerin önüne göğsünü siper ederek dikilen, asırlık yerel tohumları çeyiz sandığında en değerli mücevher olarak saklamayı akıl etmiş, her biri Toprak'ın kızı ve aslen Tabiat Ana Umay'ın torunu olan Anadolu'lu çiftçi-köylü kadınlara ithaf ediyorum." Bu, şimdiye kadar okuduğum en güzel, en duygulu ithaflardan biri. Okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Buket Uzuner "Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları" dizisinin ikinci kitabı Toprak'ta (ilki Su) okuyucuyu Anadolu'nun kıraç kentlerinden birine, Çorum'a götürüyor. Çorum'un yerli insanları, Sabahattin Ali isimli bir vali, Muhtar isimli bir emniyet müdürü ve serinin bir önceki kitabı Su'da tanıştığımız gazeteci Defne, Umay Nine, Sahaf Semahat. Hititler, tarih, masallar, efsaneler, modern Türkiye'nin çelişkileri, dijital çağın unsurları gayet güzel harmanlanmış ve ortaya soluksuz okunan bir roman çıkmış. Buket Uzuner romanın sonuna bir de kitap listesi eklemiş.
Baskı: Dinozorların Sessiz Gecesi 4
6 kitaplık Dinozorların Sessiz Gecesi serisinde okunup bitirilen her kitap, bir sonrakini çağırıyor. Hidrojen atomu ile başlayan serüven kendisini dış çevreden ayıran canlılığa, oradan da hücresel uzmanlaşma ve nihayet bilince doğru seyretmişti. Dördüncü kitabın sonu, tıpkı bir detektif romanının bir sonraki kitapta çözülecek gizemi gibi bitiyor: "Tin (ve bilinç) bu dünyada, biz insanların bir beyni olduğu için ortaya çıkmış değildir. " Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi, dördüncü kitabı da bitirdiğiniz anda bir sonraki kitabı - beşinci kitabı okuma isteğiyle doluyorsunuz.
Baskı: Maniki Dünya
Hüsnü Mahalli'nin yakın dönem anıları kolayca ve keyifle okunuyor.
Baskı: Çivisi Çıkmış Dünya: Uygarlıklarımız Tükendiğinde
İlginç fikirlerle dolu. Amin Maalouf dünyanın gidişatı ile ilgili kaygılarını dile getiriyor ve bazı çözümler öneriyor. Özellikle kitabın ikinci bölümünü, Yoldan Çıkmış Meşruiyetler'i ilgiyle okudum. Yakın dönem Arap tarihiyle ilgili epeyce bilgi edindim. Kitapta ifade edilen bazı görüşler epeyce tartışmalı. Örneğin İslam dünyasında Papalığın olmamasının ilerlemeyi durdurduğu ve yaygın şiddete yol açtığı yolundaki görüş oldukça spekülatif. Keza, Maalouf'un ABD'nin öncü bir devlet olarak 21. yüzyıl dünyasında uygarlığın önünü açması temennisini de oldukça naif buldum. Kolayca okunan, ilginç bir kitap.
Baskı: Dune'un Çocukları
Dune serisinin üçüncü kitabında işlenen konular iktidar, din, fanatizm, kişisel zaaflar, ekoloji, vs. Frank Herbert serinin bu kitabında iktidar mücadelesi veren birincil karakterleri (İkizler Leto ve Ganima, Alia, Jessica, Wensicia, Farad'n, Vaiz), sadakat, kişisel tercihler ve inanç konularında kendileriyle hesaplaşan ikincil karakterleri (Stilgar, Duncan Idaho, Tyekanik, Cavid) ve dinsel fanatizmin etkisiyle Dune sahnesini tamamlayan üçüncül karakterleri inceliyor. Romanın kurgusu içinde karakterler katı sınırlar içinde çizilmiş bir hiyerarşiye oturtuluyor ve bu hiyerarşi içindeki davranışları okuyucu için asla şaşırtıcı olmuyor. Herbert roman karakterlerinin tek boyutlu düzleminde felsefi sorgulamalar, şaşırtıcı olaylar kurguluyor; ancak tümü bir araya geldiğinde okuması güç bir kurgu ortaya çıkıyor. Bu güçlük, Orta doğu dillerinden alınan bazı kavramlarla da pekiştirilince okuyucunun romanın kurgusundan kopmadan kitabı bitirebilmesi için epeyce çaba harcaması gerekiyor. Romanı okurken Herbert'in çok fazla şey anlatmak, hatta daha ileri giderek tartışmak istediğini düşündüm. Romanın kurgusu ile sınırlanmadan üzerine düşünülecek pek çok kavram var. Mesela melanet, ya da geçmişte yaşamış bir insan tarafından ele geçirilme. Mesela insan-kum balığı birleşmesi ile ortaya çıkan süper güç, mesela Altın Yol, mesela ekolojik yıkım... Okurken Dune evreninde kaybolup gitmek muhteşem bir duygu; ancak Frank Herbert standartlarına göre de, BK standartlarına göre de "zor bir kitap.
Baskı: Dinozorların Sessiz Gecesi 3
Ne kadar basit bir dille yazılmış olurlarsa olsunlar, popüler bilim kitaplarını okumak her zaman zordur. Bu tespit Dinozorların Sessiz Gecesi için geçerli değil. Okuması çok kolay, keyifli ve zaman zaman eğlenceli ... Serinin üçüncü kitabı da öncekiler gibi mükemmel.
Baskı: Maymun ve Öz
Huxley karşıt-ütopyanın başyapıtı kabul edilen Cesur Yeni Dünya'yı iki büyük savaş arasında, 1932 yılında yazmıştı. İnsanlığın ilerleme çizgisi ile ilgili çok ciddi kaygıları vardı. On yıl bile geçmeden, II. Dünya Savaşı'nın yıkımları onu haklı çıkarmış görünüyordu. Maymun ve Öz'ü 1948 yılında (Orwell'in 1984 romanını yazdığı yıl) yazdı. Büyük Savaş sona ermiş, Naziler yenilmişti. Ancak Huxley uygarlığın geleceğine yönelik kaygılar taşımaya devam ediyordu. Maymun ve Öz, üçüncü dünya savaşının sonrasındaki dünyayı anlatıyor. Savaşta büyük yıkıma uğrayan bölgelerden biri olan Amerika, ortaçağa geri dönmüş ve savaşın yıkıntıları içinden yeni bir din yükselmiştir. Savaşın yıkımları ve yeni din olgularını Cesur Yeni Dünya'da da görürüz. Huxley'in felaket-sonrası dini, bu romanda bir tür şeytan-tapınmacılığı. Bu romanda da Cesur Yeni Dünya(CYD) benzeri bir kötümserlikle yeni bir dünya, bu dünyanın inanışları, ritüelleri ve davranışları tasarlanıyor. Ancak bu romanda kurgu Cesur Yeni Dünya kadar başarılı değil. CYD romanında olduğu gibi, bu romanda da değişen dünyanın kodlarını bize bir yönetici olan Şeytan-Vekili anlatıyor. (CYD'da Mustafa Mond anlatıyordu.) CYD romanında olduğu gibi bu romanda da aykırı tipler var: Yeni Zelanda'dan gelen Dr. Poole (CYD'da Vahşi John) ve yıkıma uğramış Amerika'da tanışarak aşık olduğu sevgilisi Loola (CYD'da Lenina). CYD romanında olduğu gibi, bu romanda kurgulanan dünyada da "eski" insanlar gibi yaşamayı seçen küçük bir azınlık var. (CYD'da adada yaşıyorlardı, MvÖ'de Kuzey Fransa'da yaşıyorlar.) Özetle, MvÖ, Huxley'nin ikinci CYD denemesi. Bu romanın farkı, alışılmış roman tekniğinin dışında, bir film senaryosu biçiminde yazılmış olması. Bir başyapıt olmaktan çok uzak, bazı bölümlerde uygarlığın gidişatı ile ilgili düşündürüsü paragraflar içerse de, vasat bir din-uygarlık hicvi.
Baskı: Dinozorların Sessiz Gecesi 2
Serinin ikinci kitabı. Çok ilginç sorulara cevap arayışları... Bilim konusunda daha fazla okuma ve araştırma isteği duymanızı sağlayan mükemmel bir kitap.
Baskı: Dinozorların Sessiz Gecesi 1
Kozmolojiye ve popüler bilime merak duyan herkesin kolayca okuyabileceği, basit bir dille yazılmış mükemmel bir kitap.
Baskı: Sıfır Sayı
Bu kitapla ilgili memnuniyetsizliği gördüğümde şaşırdım, üzüldüm. Bir kitap ortalama 3'ün altında rating alıyorsa (bu yorum yazılırken goodreads ortalama puanı 2.95 idi) "vasat" değil, "kötü" kabul ediliyor demektir. Peki Numero Zero gerçekten de "kötü" bir roman mı? Doğrudur... Eco'nun bu romanı bir Gülün Adı değil, hatta bir Faucault Sarkacı ya da Baudolino da değil. Zaten böyle olmasını beklemek de doğru değil. Çünkü her roman özgündür (özgün olmalıdır) ve yıllar içinde yazar da değişir. Gülün Adı'nı yazdığında Eco 54 yaşındaydı, bu romanın yayımlandığı yıl 83 yaşında. Dahası, aradan geçen 30 sene boyunca dünya değişti, roman okuyucusu değişti, romancılık değişti, her şey değişti. O halde bu romanı Gülün Adı ile karşılaştırmak büyük haksızlık olur. Peki, acaba romanı kendi içinde yorumladığımızda nasıl görünüyor? Goodreads okuyucularından The Guardian'a, The Independent'tan New York Times'a kadar geniş bir yelpazedeki okur/eleştirmene göre vasat altı ... Katılmıyorum. ******** (BUNDAN SONRASI SPOILER İÇERİR) ********** Kitap, romanda yama gibi duran "6 Haziran 1992 Cumartesi, Saat 8" ile başlıyor. Eco, ilk satırlarda bir gizem yaratıyor ve daha sonra roman kahramanı Colonna'nın geçmişiyle ilgili bilgiler veriyor. Roman kahramanımızın bir kaybeder(loser) olduğunu öğreniyoruz. Bir sonraki bölümde iki ay geriye dönüyor ve kitabın en başında sözü edilen gizemle yeniden bağ kurulana kadar 17 bölüm daha okuyoruz. Bu bölümlerde Eco bizi önce medya/yayıncılık dünyasına, daha sonra İtalya'nın son 60 yılına götürüyor. Önce fazlasıyla pragmatik ve belli belirsiz bir ahlak düşkünlüğü yakıştırabileceğimiz Simei ile, daha sonra hastalık derecesinde takıntılı ve kuşkucu Braggadocio ve sevimli, ancak romanın daha sonraki sayfalarında (Braggadocio tarafından otizm olarak isimlendirilen) davranışsal bozukluklara sahip Maia ile tanışıyoruz. Romanda ismi zikredilen diğer şahıslar, sadece tamamlayıcı roller üstleniyorlar. Böylece her biri kendine has düşünme ve davranma bozukluğundan muzdarip insanlar topluluğunun 2 aylık serüveni başlıyor. Bu insanları bir araya getiren neden de sallantıda: Patronunun gazetecilik dışında hedeflerine hizmet etmek üzere girişilen bir proje bu ve gazete yayınlanmayacak, sadece 12 adet sıfır sayı çıkartacak. Pek çok okur ve eleştirmen, kitapta olay örgüsünün kopuk, roman karakterlerinin zayıf olduğunu ileri sürerek eleştiriyor Eco'yu. Bir de işlenen konuyu ve anlatımı beğenmeyenler var. Ben hiç birine katılmıyorum. Eco'nun roman karakterlerini derinleme incelemeden bıraktığı ve bölümden bölüme geçerken "yapıştırma" hissi veren bir anlatım tarzı belirlediği doğru. Ancak bunların hiç biri beni rahatsız etmedi. Tam tersine, büyük bir keyifle ve ilgiyle okudum. Romanda olaylar 1992 yılında geçiyor. 1992 yılı bilinçli bir şekilde ve dikkatle seçilmiş. Sosyalist bloğun çöktüğü, Soğuk Savaş'ın kesin olarak sona erdiği yıllardayız. Dünya olağanüstü bir değişimden geçiyor. Bu arada İtalya da değişiyor, dönüşüyor. Soğuk Savaş döneminde cinayet, darbe, tehdit gibi karanlık eylemlere imza atmış soğuk savaş örgütleri tasfiye ediliyor ve onlar tasfiye edilirken doğan boşluğu doldurmak üzere Milano'lu bir işadamı, Silvio Berlusconi sahneye çıkmaya hazırlanıyor. Sadece bir on yıl sonra artık İtalya bambaşka bir ülke olacak. Eco'nun roman kahramanlarının zayıflığı, iki yüzlülüğü, korkaklığı, meslek ilkelerine, arkadaşlarına, (sahip olmaları gereken) değerlere ihanetleri tam da o dönemin sarsıntıları ile ilgili. Eco'nun romanda hiç görünmeyen, sadece ismi zikredilen medya patronu Commendatore'si de böylece "kurgusal Berlusconi" olarak romandaki yerini alıyor. Eco, tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi okuyucuyu neyin doğru, neyin kurgu olduğu konusunda ikilemlerde bırakıyor. Gizemin çözümüne yönelik farklı bir açıklamayı Maia'nın ağzından söylüyor ve kararı okura bırakıyor; roman kahramanlarının zayıflıkları, korkaklıkları, ilkesizlikleri ile beraber. Bu romanı okurken şunu düşündüm: Bir kuşağın son temsilcilerinden biri olarak Umberto Eco sanki dünyadan ayrılmadan önce bu romanla son vazifesini yerine getiriyor: Bugünün kaypak, ilkesiz, sahte ilişkilerinin üzerine kurulduğu dünyanın nasıl bu hale geldiğini bize hatırlatıyor. Korkaklığımızı yüzümüze vuruyor. Çünkü çalkantılı 20. yüzyılın pek çok iniş çıkışını yaşamış olan Eco'nun kuşağı da gittikten sonra, ilkeleri, adaleti ve demokrasiyi cesaretle savunan pek az insan kalacak. Bu roman bir başyapıt olmasa da, okuyucuyu derin derin düşünmeye sevk ettiği için 9 puan veriyorum.
Baskı: Yeraltından Notlar
Bir anti-kahraman üzerine yazılmış en çarpıcı romanlardan biri. Dostoyevski'nin 1864 yılında yazdığı bu roman, Dostoyevski'nin daha sonraki yıllarda yazacağı Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler gibi romanlarında yaratacağı karakterlerin prototipi kabul edilebilecek (isimsiz) bir kahramanın ağzından yazılmış. Dostoyevski daha sonraki yıllarda yazdığı romanların aksine bu romanda tamamen tek bir roman kahramanına odaklanıyor. (Sanırım bu nedenle de romanı birinci tekil şahsın ağzından yazıyor.) Romanda ismi geçen diğer şahıslar ve 19. yüzyıl Petersburg'u sadece dekoru oluşturuyor. Dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri.
Baskı: Türkiye Üzerine Tezler 2
Yalçın Küçük'ün "tarih öncesi" zamanlarda, 1970'lerin sonunda yazdığı Türkiye Üzerine Tezler, şimdiye kadar yazılmış en çarpıcı eserlerden biridir. Yalçın Küçük'ün Sabetayizm ve Yahudilik takıntılarından, mezar taşı sorgulamalarından, "son 50 yıllık tarihten yalçın küçük'ü çıkartırsanız geride bir şey kalmaz" narsisizminden, anlaşılması güç, oldukça çapraşık bir dil ve paragraf düzenine geçişinden önce yazılmış olan Tezler hem müthiş bir araştırma ve zeka ürünüdür, hem de ideolojik tutarlılık içerir. (Bu anlamda daha sonraki YK kitapları, 1970 ve 80'lerde yazılan Tezler'le karşılaştırıldığında tutarsız ve takıntılı metinlergibi duruyor. Dahası, bilimsel düşünmeye açık beyinlere hitap eden Tezler'in aksine, takıntılı anti-semitlere ilham kaynağı oluyor.) Serinin bu kitabında da tezler oldukça tartışmalı. Ancak bunların hepsi nihayetinde birer tez. Tezler okuyucuyu, tarihçileri, akademisyenleri, düşünürleri daha fazla araştırmaya, düşünmeye, sorgulamaya ve en önemlisi de son bir yüzyılda yaşananları "rastgele" ve "tesadüfen" yaşanmış olaylar olarak değil, doğru ve bilimsel bir yaklaşımla anlaşılması gereken süreçler biçiminde okumaya çağırıyor. 20. yüzyıl Türkiye'sinden geleceğe kalacak en önemli araştırma metinlerinden biri.
Baskı: Heart of Darkness
Naçizane fikrim: 72 sayfalık gereksiz bir kitap.
Baskı: Mezbaha No. 5
Vonnegut kolayca okunan romanlarında pek çok duyguyu aynı anda hissettirebilen nadir yazarlardan biri. Mezbaha No. 5 de bunlardan biri. Bu romanı Şampiyonların Kahvaltısı'ndan daha çok sevdim. Ünlü kurgu karakteri Kilgore Trout da romandaki yerini almış.