Tuncer Şengöz
@Tuncer Şengöz

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Tatar Çölü
6/1003.08.2018

Baskı: Tatar Çölü

Bir kısa öykü, ya da en iyi ihtimalle uzun öykü olacak bir konuyu roman büyüklüğünde yazmak kolay iş değil. Buzzati de zoru seçmiş ve hikayeyi zenginleştirebilmek için pek çok karakter yaratmış. Bu karakterlerin bir kısmı anlatılan hikaye içinde iğreti duruyor. Konu ilginç, Buzzati'nin dili sade. Belki çok fazla beklentime karşılık biraz hayal kırıklığına uğradığım için On üzerinden değerlendirmem 6 oldu. 6 ile 7 arası daha insaflı olur.

Baskı: Değiştirilmiş Karbon

Sinemaya uyarlamak üzere yazıldığı hissi bırakan, 2018'de televizyon dizisi olarak uyarlanan cyber punk roman... Zaman zaman şiddetin dozu çok fazla olsa da kolay okunuyor ve sıkmıyor. İlgili dönemin politik arka planı biraz daha iyi kurgulanabilirdi. Romanda yaratılan karakterler genellikle tutarlı, mekanlar gayet güzel tasvir edilmiş. Romanın ana konusu olan dedektiflik öyküsü biraz fazla detaylandırılmış.

Türk Modernleşmesi
9/1031.07.2018

Baskı: Türk Modernleşmesi

Şerif Mardin'in makalelerinden derlenen kitabın ilk bölümü Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet modernleşmesinin temel sorunlarını ele alıyor. İkinci bölüm ise bağımsız makalelerden oluşuyor. Türk modernleşmesi ile ilgili uzun makalelerde savunulan düşünceler zaman zaman detaylar içinde kaybolsa da, 1950 ve 60'lar gibi oldukça eski tarihlerde yazılan makaleler çok ilginç. Mardin'in daha o yıllarda cumhuriyetin büyüyen (ve nihai olarak cumhuriyeti çöküşe götüren) sorunlar hakkındaki görüşlerini, özellikle de bugünlerde okumak gerekiyor. Kitaptaki görüşlerden çok yararlandım.

Baskı: Değişim Sürecinde Türkiye

Çok emek verilmiş, tablolarla zenginleştirilmiş, Türkiye'nin birkaç yüzyıllık tarihinin, son birkaç on yıla yoğunlaşarak incelendiği Değişim Sürecinde Türkiye, temel tezleri bakımından bazı eleştirilere açık: 1) Kitabın hemen başında "insanların geçmişte toplumsal meselelere çok daha fazla ilgiliyken, bugün meselelere kendi çıkarları bakımından bakıyorlar" görüşü oldukça tartışmalı. İnsanlık tarihi, köylü isyanlarından, işçi sınıfı ayaklanmalarına ve çok sert sınıf savaşlarına uzanan bir mücadeleler tarihidir. Bütün bu isyan, ayaklanma, siyasal çatışmalarda toplulukların meselelere "kendi çıkarları" bakımından yaklaşmadıklarını söylemek oldukça güç. 2) "Osmanlı devleti bir ümmet devletiydi" tespiti de oldukça sorunlu. Osmanlı devleti üst yapıda bir İslam devleti olsa da, pek çok milletten oluşan, çok kültürlü, çok etnisiteli bir toplumu yönetiyordu ve yönetici elitinin çoğu da Hıristiyan toplumlarından devşirilen yöneticilerden oluşuyordu. Dolayısıyla hem toplum, hem de yönetici elit için ümmet tanımı tam yerli yerine oturmuyor. Hıristiyan toplulukların kendilerini hiçbir zaman Osmanlı görmemiş olduğu tezi de tartışmalı. Kaldı ki, Osmanlı'nın düşüş döneminde isyan edenler arasında sadece Avrupa "milletleri" değil, Arap yarımadasındaki müslüman Vahabi topluluklar da vardı. 3) Feodal sistemin bir tarım kapitalizmi olması ve sanayi devriminin esnafın ticaret ve sanayi burjuvasına dönüşmesiyle gerçekleşmesi de sorunlu. İlksel sermaye birikimi, çitleme, tarihte "zorun" rolü, kilise mallarının yağması gibi tarihsel süreçler, esnafın burjuvaya dönüşmesinden çok farklı süreçler. 4) Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın emperyalizm olgusu hiç zikredilmeden tarif edilmeye çalışılması, Osmanlı devletinin çöküşünün "padişahların öngörüsüzlüğü" ve "bilimsel eğitime önem verilmemesi" gibi nedenlere bağlanması, aynı dönemde çöken Habsburg imparatorluğu'nun, Çin imparatorluğu'nun ve Rus Çarlığının çöküşlerini izah etmiyor. 5) SSCB'nin çöküşünün elektronik devrimi ıskalamasıyla ilişkilendirilmesi, diğer tüm nedenleri önemsizleştiriyor ve teknolojik gelişmeye aşırı önem atfediyor. 6) "Ahbap çavuş kapitalizmi" son zamanda sıkça dile getirilen bir tanım. Bu yaklaşıma göre bir "iyi" kapitalizm var: kuralların işlediği, hukuk üstünlüğüne dayanan, demokrasinin önemsendiği kapitalizm, bir de kötü kapitalizm var; kurallar işlemiyor, hukuk ve demokrasi önemsenmiyor. Bu yaklaşıma göre kapitalizm içinde "kurallar", hukuk ve demokrasi şekilsel değil, "ideal" kapitalizme içsel olgular. Katılmıyorum. 7) "1961 anayasasının getirdiği özgürlükleri anlayabilecek kadar olgun bir yapı henüz oluşmamıştı." Tarihin olguları "anlama", "anlamama" sorunsalı ile değil, sınıf çatışmaları, uzlaşmaz çelişkiler ve sosyo-politik gelişmelere dayalı olarak devindiğini düşünüyorum. 8) 2002-2008 yılları arasında dünyadan pozitif ayrışarak orta gelir tuzağından çıkma yolunda ilerlemiş olan Türkiye, 2011 yılından başlayarak yaşadığı ivme kaybı sonucunda orta gelir tuzağına (yeniden) girmiş oldu." AKP (ve uygulanan neo-liberal ekonomi politikaları) başlarda iyiydi, sonra kötüleşti yaklaşımı. Daha sonra yaşanan otoriterleşme, güçler birliği, yasaklar ve tektipleşme, kamu stoğunun tasfiyesi, özelleştirmeler, denetimsizlik, finansallaşma ile alakalı diye düşünüyorum. İlki nedendi, ikincisi sonuç oldu. 9) Sosyal Güvenlik sistemi'nin çöküşünden kurtulabilmek için öneriler: 1)Üyelerden alınan primleri arttırmak, 2) Emekli maaşları ve sağlık sigortası ödemelerini düşürmek, 3) Emeklilik yaşını yükseltmek, 4) Borçlanmak ... Tümü neo-liberal öneriler. Başka yol yok mu? "Başka bir dünya mümkün" değil mi? Devrimci alternatifler fazla "devrimci" diyelim, sistemin içinde bile daha ılımlı çözümler yok mu? Sermaye ve sermayenin kar ve birikim güdüsü mutlak ve "saygı duyulması gereken olmazsa olmazlar" mı? (Üye sözü sadece çalışanı mı ifade ediyor bilmiyorum, mesela işveren primlerinin arttırılması toplumsal yarar açısından da düşünülmesi gereken bir alternatif olamaz mı?) 10) Teknolojiye, robotlara, endüstri 4.0'a aşırı önem atfetme ve çıkış yolunu bilimsel eğitimde, inovasyonda görmek. Teknolojiye, robotlara ve "telif haklarına" kimler sahip olacak? Sahip olmayanlar da, teknolojik gelişme, robotlar ve dördüncü sanayi devrimi gerçekleştiğinde, kendiliğinden ilerlemeden, buluşlardan pay mı alacaklar? Yoksa ülkenin genel kalkınması, herkesin standartlarını otomatik olarak yukarıya mı çekecek? Kitabın genel yaklaşımında, bir Türkiye var. Bu Türkiye bazı politikalar uyguluyor. Bu politikaları niye uyguladığı yeterince tartışılmıyor. Örneğin 24 Ocak kararları niçin ilan ediliyor? 1980'lerde başlayan devletin ekonomik tasfiyesinin nedeni ne? Bu tasfiyenin günümüzdeki topyekun çöküşle ilgisi nedir? Sınıfsal kompozisyon zaman içinde nasıl ve hangi çatışma dinamikleri ile değişiyor? Kitaptaki iki yaklaşıma da katılmıyorum: 1) Türkiye (örneğin) 1970'lerde daha yoksul bir ülkeydi, çünkü kişi başı milli geliri daha düşüktü. Daha sonra zenginleşti, şimdi yeniden yoksullaşıyor. (Gerçekten öyle miydi? Çalışan sınıflar, tarım üreticisi köylüler acaba daha mı yoksuldu, yoksa daha mı varlıklıydı?) Bu "zenginleşmenin" borçlanma ve sermaye birikimi ile ilgisi tartışılmıyor. Dolayısıyla toplumun bazı kesimlerinin zenginleştiği doğru. Tümünün zenginleşmediği de doğru. En azından işçi sendikalarının araştırmaları bunu söylüyor. 2) "Esnaf iktidarı" yaklaşımı. Esnafın bir sınıf olarak analitik çalışmaya baz alınmasını sorunlu görüyorum. Esnaf kim? İthalatçı tüccar mı? Eczane sahibi eczacı mı? Franchising yoluyla fast food, cafe işletenler mi? Perakendeci küçük esnaf mı? Toptancı orta büyüklükteki esnaf mı? Eğer bunlarsa, bu kesimlerin iktidarını yaşamadığımız kesin. 15 yıldır bilançolarında (Türkiye tarihinde istisnai olarak) hiç zarar göstermeyen büyük sermayenin, olağanüstü portföy kazançları elde eden yabancı spekülatif sermayenin, hazine garantili ihale zenginlerinin ve özelleştirme ve kent rantı zenginlerinin koalisyonundan oluşan bir iktidardan söz etmek daha doğru görünüyor. Bunun adı esnaf iktidarı olmasa gerek. Yukarıdaki eleştiriler elbette kitabı değersizleştirmiyor. Tam tersine, çok emek verilmiş, tabolarla ve geniş bir kaynak taramasıyla yazılmış bir eser. Ben genel yaklaşımım ve dünya görüşüm çerçevesinde kitabı bu şekilde değerlendirdim.

Amok Koşucusu
9/1019.07.2018

Baskı: Amok Koşucusu

Drama boyutu zaman zaman çok abartılmış hissi verse de, ahlak, iç hesaplaşma ve vicdan üzerine çarpıcı bir uzun öykü. Zweig'ın diğer uzun öyküleri gibi bunu da, hiç sıkılmadan iki saat içinde okuyup bitirdim. İş Kültür Yayınları baskısına neden bu kadar acemice ve kötü bir kapak seçildiği ise anlaşılır gibi değil.

Othello
8/1018.07.2018

Baskı: Othello

Tarihin en bilinen "fitne" ve kıskançlık öyküsü. Aşırı sexist ve modern öncesi toplumun değerlerini öğrenmek açısından ilginç. Diğer bütün İş Kültür çevirilerinde olduğu gibi, bu çeviri de olağanüstü başarılı

Baskı: Aylak Sınıfın Teorisi

Kitabı orijinal dilinde okumaya başladım ve üçte birini bitirdiğimde okuduklarımın en az yarısını anlamadan geçtiğimi fark ettim. Veblen çok karmaşık bir dil kullanıyor ve düşüncelerini çok uzun cümleler halinde yazıyor. Bunun üzerine kitabın Türkçe basımına geçtim. Önceleri Türkçe çevirisini de anlamakta çok zorlandım. Kitabı yavaş okumaya karar verdim ve böylece 350 sayfalık kitabı ancak 2 ayda bitirebildim. Kitabın Türkçe çevirisi (ufak tefek hatalar olmakla beraber) çok iyi. Zorluk, Veblen'in çetrefil dilinden kaynaklanıyor. Buna karşılık Veblen'in görüşleri kesinlikle öğrenilmeye değer. Mülkiyetin başlangıcı, aylak sınıfın ortaya çıkışı, aylak sınıf kültürü, gösterişçi tüketim, vekil aylak, modanın geçiciliği, aylak sınıf giyiminin rahatsızlığı ve kullanışsızlığı, dinsel edim, şans, yüksek eğitim gibi konularda oldukça zengin bir bakış açısı edinmek bakımından yararlı bir kitap. Kitabın yazıldığı çağa ait ırk teorileri günümüzde geçerli kabul edilmiyor. Ancak bu teorilere dayanarak yazılmış bölümler de kitabın değerini düşürmüyor. Okuyup bitirmek iki ayımı aldı, ancak kesinlikle değdi.

Baskı: PKD - Philip K. Dick'in Peşinde

"... insanın ve gerçekliğin doğası hakkında yazmak" isteyen ve "eğer ciddi edebi eserlerini bastırmayı başaramazsa bunu bilimkurguyla" yapacağını söyleyen Philip K. Dick'in üçüncü eşinin seneler süren araştırmaları, röportajları ve Dick'in annesine, eşlerine, kızına yazdığı mektuplarla zenginleştirilmiş biyografisi. Kitabı okurken biraz içim acıdı. O muazzam romanları, öyküleri yazan Dick'in yaşadığı bunalımlar, psikolojik sorunlar, hastalıklar ve yoksulluk kitapta çok iyi anlatılmış. Sıkıcı ve rutin bir biyografinin ötesinde anlatım dili çok iyi ve kitapta pek çok sürpriz de var: Dick'in bir yazar arkadaşına öykülerinden birinde kullanması için "armağan ettiği" iki sayfalık bir mini öykü, Anne R. Dick'in rüyaları, Philip K. Dick'in roman kahramanlarının gerçek hayattaki karşılıkları... Büyük bir keyifle okudum ve Dick'e bir kez daha saygı duydum.

Baskı: Mutluluğun Sakıncaları

Pek çok fikirle dolu ilginç bir kitap. Yaklaşık 200 sayfalık bu kitabı bir-iki gün içinde okur bitiririm diye elime aldım ve ancak iki haftada bitirebildim. Hızlı okumak yerine, kitapta verilen fikirler üzerinde düşünerek ve bazı bölümleri tekrar okuyarak hakkını vermeye çalıştım. Kitapla ilgili iki eleştirim var: Türkçe baskısının çok itici ve anlamsız kapağı ve (dizin ve kaynakça hariç) 200 sayfaya "tıkıştırılmış" duygusu veren aşırı fikir yoğunluğu. (Elbette bu bir eleştiri konusu kabul edilirse..)

Dünya Düzeni
8/1021.03.2018

Baskı: Dünya Düzeni

Amerikan siyasetinin en önemli figürlerinden, eski dış işleri bakanı Henry Kissinger'ın hacimli kitabı beni epeyce uğraştırdı. Kitabın çevirisi, ya da orijinal dili çok iyi olmadığı için bazı bölümleri anlamak için tekrar tekrar okumak zorunda kaldım. (Gene de anlamadığım bölümler oldu.) Kissinger hacimli kitabına, Vestfalya Barışı ile giriş yapıp (pek çok iniş çıkışla) I. Dünya Savaı'na kadar süren Avrupa Güç Dengesi'ni inceleyerek başlıyor. Güç Dengesi'nin kurulma döneminde Fransa'nın izlediği politika ile "ulusal çıkar" kavramının nasıl gündeme geldiğini, bu kavram etrafında dinsel ya da etnik hamilik iddialarının terk edilmesini, ulus devletin doğuşunu, "iç işlerine karışmama" ve "sınır güvenliği" kavramlarını anlattıktan sonra İslam'ın tarihine, İslam'ın yayılma dönemindeki temel motivasyon olan fethin Ortadoğu'da Dünya Düzeni anlayışını nasıl şekillendirdiğini inceliyor. Çin'in içe dönük, Hindistan'ın döngüsel tarih anlayışı etrafında şekillenen Dünya Düzeni kavrayışlarını da inceledikten sonra, ABD'nin yükselişini, 20. yüzyılda (Soğuk Savaş ve SSCB sonrası dönemlerinde) ABD'nin motivasyonunu ve oynadığı rolü anlatıyor. Son iki bölümde, iletişim çağında Dünya Düzeni kavrayışını inceledikten sonra, son bölümde yeni bir Dünya Düzeni'ne ihtiyaç olduğu ana fikri ile tarihsel bakışı tamamlıyor. Kissinger tarihsel misyonu ve rolü gereği, Dünya Düzeni kavrayışına Amerikan değerleri ve Amerikan bakış açısıyla yaklaşsa da, günümüzde yaşanan Dünya Düzeni arayışlarını ve bu arayış sürecinde yaşanan sancıları kavramak bakımından çok yararlı bir kitap. Kitabı çevirisinden okudum ve pek çok çeviri sorununun üstesinden gelmek zorunda kaldım. İmkanı olanlara, orijinal dilinde okumasını tavsiye ederim.

Frankenstein
6/1021.03.2018

Baskı: Frankenstein

İç içe üç kahramanın ağzından anlatılan öykü, bilim kurgu edebiyatının ilk örneği olarak sunulsa da, bu roman bir bilim kurgu eseri değil. Frankenstein'ı gotik edebiyatın bir örneği kabul etmek sanırım daha doğru olur. Roman, kaptan Walton'ın ağzından Dr. Frankenstein'ın, Dr. Frankenstein'ın ağzından da isimsiz yaratığın öyküsü üzerine kurulu. Arada başka öyküler de var ve bu yan öyküler de ana temaya bağlanıyor. ***** SPOILER ***** Her şeyden önce Dr. Frankenstein'ın canavarı nasıl yarattığı anlatılmıyor. Ölü hücrelerden mi, cesetlerden mi, yoksa cansız maddeden mi yarattığı belli değil. (Roman bu anlamda klasik bilim-kurgunun en önemli ögesi olan, bilimsel verilere dayanma unsurunu içermiyor.) Frankenstein'ın (kimseye görünmeden) Ingolstadt'tan Cenevre'ye, Cenevre'den İngiltere'ye, İskoçya'ya, İrlanda'ya nasıl seyahat ettiği belli değil. Romanın bütün kritik anlarında birdenbire nasıl belirdiği de anlatılmamış. Bütün bunlar dikkate alındığında belki de romanda anlatılan öykü, Kuzey buz denizinde hayaller gören (ya da fantastik bir öyküyü kaleme alan) Walton'ın düş gücünden ibarettir. Romanın yazıldığı dönemin edebiyat anlayışı da dikkate alındığında, Shelley'in pek çok mantık-dışı olay ve olguyu es geçerek, öyküye odaklanması belki de hoş görülebilir. Sanırım yazarın ahlaki kaygıları vurgulamak üzere, yaratığın günah dolu canavar ruhundan hareketle insanlığa dair bir metaforu dile getirmeye çalıştığını varsaymak daha mantıklı.

Baskı: Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm

Üçüncü Dünya kapitalizminin son 50 yılda yaşadığı süreçleri ve Ortodoks Marksist yaklaşımın bu süreçleri tanımlamada ve kapitalizme karşı mücadelede yetersizliğini sorgulayanların muhakkak okuması gereken bir kitap. "... içinde bulunduğumuz sermaye çağında kalkınma söylemi, kapitalist birikimin yarattığı mülksüzleştirilmişler dünyasıyla ilişkili olarak kendini yeniden örgütlüyor; bu, önceki dönemdekinden çok daha karmaşık, çok daha etkili bir yönetimsellik biçimi artık. Amacı, sermayezedeler için gelirin yeniden paylaşımı yoluyla haklar yaratmaktan ziyade, sermayenin dışında ve onunla yan yana bir ekonomik alan yaratmak. Kalkınma dimdik ayakta; yalnızca artık sermayeyle özdeşleşmek yerine, bizatihi kendi gündemi temelinde sermayenin varlık koşullarını yaratmaya çalışıyor. Bugün girişilen iş ... 1970 ve 1980'lerdekinden çok daha incelikli ve karmaşık bir yoksulluk idaresidir." (1. Baskı, S.226) Kitabın çevirisi de mükemmel.

Saray Rejimi
9/1026.01.2018

Baskı: Saray Rejimi

Deniz Yıldırım, Türkiye'nin yakın gündemini en iyi yorumlayan siyaset bilimcilerden biri. Yıldırım, Türkiye'de olan biteni yorumlamakla kalmıyor, Türkiye'nin çıkış yolu ile ilgili önerilerini de sunuyor. Kitabın en vurucu cümlesi: "Saray varsa cumhuriyet yoktur."Dört bölümden oluşan kitabın dördüncü bölümü Çıkış Yolu- Kurucu Muhalefet ve Halkçı Cumhuriyet adını taşıyor. Yıldırım'ın önerisi, bölümün başlığında da ifade edildiği üzere Halkçı bir Cumhuriyet. Bu bölümdeki fikirlere katılmamakla beraber Saray Rejimi'nin, Türkiye'nin yakın dönemi ile ilgili en iyi siyaset bilimi kitaplarından biri olduğunu düşünüyorum.

Baskı: Dinozorların Sessiz Gecesi 6

Son yıllarda popüler bilim gözden düştü, bilimin popüler olanı da bilim felsefesinden uzaklaştı. Halk bilimden uzaklaştıkça bilim spekülasyona yöneldi. Bilim kendi alanını terk edip spekülasyonun alanına girdikçe, bilimle bilim-kurgu birbirine karıştı. 6 kitaplık Dinozorların Sessiz Gecesi, 1970'lerin sonu ile 1980'lerin başında yazılmış bir "saf" bilim dizisi. Hoimar von Ditfurth bilimsel şüphecilikle spekülasyon arasındaki ince çizgiyi hiç aşmıyor, mistiğin, akıl dışının, sahte bilimin alanına asla girmiyor. Dizinin ilk kitabından son kitabına kadar Hidrojenle başlayıp maddenin evrimi, akıllı yaşamın ortaya çıkışıyla tek hücreli canlılığa dönüşüm, çok hücreli yaşamdan kendi varlığını ve evreni sorgulayan bilince ulaşan evrimin çizgisi sorgulanıyor. Bu sorgulama elbette sayısız bilinmeyeni gözden geçirmeyi ve zaman zaman da tahmin ve akıl yürütmeyi gerektiriyor. Bu süreçlerde von Dithfur asla bilimin alanının dışına çıkmıyor. Okuyucuyu hoş tutma, ya da kitaba sadakati sürdürme adına asla mistiğe yönelmiyor. Kitapta bazı bilgiler eski olsa da, Dinozorların Sessiz Gecesi hala büyük bir keyifle okunan çok hoş bir bilim dizisi. Zaman bulursam dizinin bütün kitaplarını muhakkak tekrar gözden geçireceğim.

Baskı: Atuan Mezarları (Yerdeniz Serisi, #2)

Fantazi ögelerinin daha az kullanıldığı, bilim kurgu tadındaki ikinci kitap da en az ilki kadar akıcı, sürükleyici, ilgi çekici.

Kürk Mantolu Madonna
10/1004.01.2018

Baskı: Kürk Mantolu Madonna

Bir edebiyatı eserini büyük yapan nedir? *Giriş cümlesi ya da başlangıç paragrafındaki bir söz: "... pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman kendimize sorarız: Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" *Yarattığı unutulmaz karakterler: Raif efendi, Maria Puder * Dilinin sadeliği, akıcılığı, olay örgüsünün tutarlılığı *Son cümlesi: "... Raif Efendi'nin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım." Benim okuduğum kitap YKY'den çıkan 89. baskı idi. Kürk Mantolu Madonna 75 senedir okunuyor ve her nesle aynı okuma lezzetini veriyorsa, Türk edebiyatının başyapıtlarından biri olmasındandır.

Baskı: Keseden Bankaya Tezgahtan Borsaya Küresel Finans Sisteminin Öyküsü

Batı'nın finansal tarihini 250 sayfaya sığdırmış. Doğal olarak çok hızlı bir özet olmuş. Finansal tarihi genel bir özet olarak okumak bakımından iyi bir kitap, ancak daha derin araştırmalar için yetersiz. Kitabın ikinci dezavantajı 1990'ların sonunda yazılmış olması. Kitapta Yunanistan'ın Euro'ya katılımı bile yok. 2000'lerin teknoloji balonu, 2002-03 ve 2007-08 krizleri de yok doğal olarak. Gene de, paranın tarihini okumak için iyi bir kaynak.

Baskı: Pars (Kader Yıldızı #1)

Mehmet Zaman Saçlıoğlu en sevdiğim öykü yazarlarından biri. Bir bilim kurgu romanı yazdığını görünce kitap okuma sıramı değiştirdim ve Pars'ı okumaya başladım. Kitap, henüz önsözünde anlatılan ve Lavoisier'e atfedilen iki öykü ile başladı ve su gibi okunarak beş günde bitti. Dil akıcı, olay örgüsü tutarlı ve romanın en sonunda birleşmek üzere iki farklı zamanda ilerliyor: Günümüzden yaklaşık 2000 yıl öncenin Bergama ve Rodos'unda ve günümüz İstanbul'unda. Roman kahramanlarımız, yaşamı hakkında pek az şey bilinen Yunan astronom ve matematikçi Hipparkhos ile Can isimli bir delikanlı, bir de Hipparkhos'un yanından hiç ayrılmayan (yavru) pars. 2000 yıl öncesinin Bergama'sı ve Rodos'u çok canlı sahnelerle tasvir ediliyor. Bana daha az inandırıcı gelen günümüz İstanbul'u oldu; romanı okurken insanların birbirini çiğnemediği, özel alanlarını daraltmadığı, sahil yolunda dakikalarca dönen bir çocuğun hiç yadırganmadığı (ve rahatsız edilmediği) bir İstanbul hayal etmeye çalıştım; epeyce zorlandım.. Bir küçük eleştiri de romanda kullanılan bilim kurgusal ögelerle ilgili: Türkiye'de bilim kurgu yazarlarının en önemli açmazlarından biri, kurgularına bilim kurgusal bir hava verebilmek için bazı klişeleri kullanmak zorunda kalmaları: Birdenbire görünen ve kaybolan uçan daireler (ya da bunlara benzer uçan cisimler), uzun yüzlü, uzun bacaklı, iri gözlü uzaylılar ve dünyadaki yaşama müdahale eden akıllı uygarlıklar. Bu tip ögeler çok fazla kullanıldığı için kurgudaki sürpriz özelliğini ortadan kaldırıyor. İlaveten mistik ve fantastik ögeler, zaman zaman bilim kurgusal ögelerin yerini alabiliyor: Kahinler, geleceği (ya da geçmişi) gösteren kristal küreler, rüyalarda iletişim, vs... Sanırım bunun nedeni, Türkiye'nin bilim ve teknoloji konusunda iddialı bir ülke olmaması. Çünkü bilimsel/teknolojik gelişme ile bilim kurgu edebiyatının gelişimi arasında doğrudan ilişki var. Gene de yazarın bu ögeleri okuru rahatsız etmeyecek şekilde kullandığını düşünüyorum. Çok emek verilmiş ve epeyce yoğun bir araştırma ve çalışma sonucu ortaya çıkmış bir eser olduğu ilk satırlardan anlaşılıyor. Genelde başarılı buldum. Okunmalı.

Baskı: Dünyayı Sarsan On Gün

İnsanın tarihte giriştiği en heyecan verici öykünün ilk on gününü anlatan müthiş bir eser. Belgeler, tarihin o döneminde sahne alan kişiler, örgütler, partiler, gazetelerle ilgili çok detaylı bilgiler içeriyor. Bu belgesel anlatı aynı zamanda bir edebi eser. Bolşevik Devrimi o kadar güzel sahnelerle resmedilmiş ki, okurken zaman zaman tüylerim diken diken oldu.

ÖncekiSayfa 1 / 12Sonraki