Tuncer Şengöz
@Tuncer Şengöz

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Dune - Mesihi

Bu kitaba başlarken ciddi tereddütlerim vardı. Dune serisinin ilk kitabı (bence) bilim kurgu türünde şimdiye kadar yazılmış en iyi beş kitaptan biriydi ve bu gibi durumlarda genellikle serinin sonraki kitapları genellikle ilkine göre daha zayıf olurdu. Belki de sadece bu nedenle serinin sonraki kitapları kütüphanemin raflarında okunmadan senelerce bekledi. (O kadar uzun zaman bekledi ki, kitap kapaklarının renkleri soldu.) Kitabı satın aldıktan seneler sonra okuduğumda Dune Mesihi beklentilerimi fersah fersah aştı. Bu kitap serinin ilk kitabından çok daha farklı. İlk kitap Dune evrenini oluşturan pek çok unsuru bir ana-tema etrafında toplarken, ikinci kitap bütün olayları çok derin bir felsefi sorgulamanın potasında eritiyor. Dune Mesihi, imparatorluk, güç, iktidar, din, dinsel fanatizm, alternatif gelecekler, aşk, tutku ve insan kişiliği üzerine bilim kurgu türünde şimdiye kadar okuduğum en iyi kitaplardan biri. Frank Herbert'in kurgusu, anlatımı, okuyucuyu romanın karmaşık kurgusunun içine dahil edişi neredeyse kusursuz. Ve elbette bu kitabı çok değerli kılan, olağanüstü bir çeviri ile Türkçe'ye kazandırılmış olması... Sadece Bilim Kurgu tutkunlarının değil, tüm edebiyatseverlerin muhakkak okuması gereken bir kitap.

Kızıl Gezegen
3/1006.11.2015

Baskı: Kızıl Gezegen

Bir bilim kurgu tutkunu olmama rağmen Robert A. Heinlein benim favori yazarlarımdan biri değil. Benim BK anlayışımın Heinlein'ın anlayışı ile uzaktan yakından ilişkisi yok. Kızıl Gezegen (Red Planet) romanı 1949 yılında yazılmış. O yıllardaki Mars tahayyülünün gerçek Mars'la hiç bir benzerliği yok. Heinlein geniş yapay kanallarla kutup bölgelerinden ekvator bölgelerine su taşınan bir Mars hayal ediyor. Mars'ın yüzeyinde bitkiler, küçük vahşi hayvanlar var. Kanalların içindeki donmuş suyun üzerinde kızaklarla seyahat edilebiliyor, vs. Bunlar dışında Mars'ta akıllı türler de var ... Heinlein bize hayali bir Mars yüzeyinde geçen 18. yüzyıl Amerika toplumunu anlatıyor.Mars kolonistleri, tıpkı Amerika'yı kolonileştiren Avrupalı göçmenlere benziyorlar. Heinlein'ın dili ırkçı ve cinsiyetçi. Marslıların konuştuğu dile "barbar dili" diyor, insan kulağına gıdaklama, böğürme gibi geldiğini söylüyor. Mars kolonistleri, uzay çağının modern insanlarından ziyade Amerikalı kovboylara benziyorlar. "Erkek gibi dövüşen", korkakları "kız kardeş" olarak isimlendiren, sık sık küfreden ve erkek kültürünü yücelten Mars kolonistlerinin hikayesini okuyoruz. Dahası, Marslılar barışçı bir tür oldukları halde kolonistlerimizin (çocuklar dahil) bellerinde silahları da var. Bu silahları kullanmaktan ve anlaşmazlık durumunda birbirlerini "mıhlamaktan" hiç çekinmiyorlar. Kısacası, 1949 yılında hayal edilen Mars gezegeni üzerinde bir western bu kitap. Kitabın en sonunda "karmaşık" Mars uygarlığına bir gönderme yapılıyor ki, bu gönderme Yaban Diyarlardaki Yabancı (Stranger in a Strange Land) romanındaki kurguya hazırlık olarak nitelendiriliyor.

Baskı: Popüler Kültür ve Yüksek Kültür

Bu kitap 1974 yılında yazılmış ve 1999 yılında yeniden gözden geçirilerek her bölüme birer ek yazılmış. Toplam üç bölümden oluşan kitabın ilk iki bölümü ilginç ve oldukça değerli fikirlerle dolu. Üçüncü bölüm bende gereksiz bir fazlalık duygusu uyandırdı. Kitabın 1974 yılında yazılan bölümleri -genel değerlendirmeler içerse de - o günlerin kültür akımlarına odaklı. 1999'da yazılan ekler bile internet ve sosyal medya öncesine tekabül ettiği için, özellikle genç yaştaki okurlara başka dünyalardan bahsediyor gibi gelebilir. Kitabın ismi birbirine karşıt iki farklı kültür sınıflandırmasından söz ediyormuş gibi görünse de, Herbert J. Gans kitabın ikinci bölümünde beş farklı kültür sınıflandırması yapıyor: 1. Yüksek kültür 2. Üst-orta Kültür 3. Alt-orta kültür 4. Aşağı kültür 5. Sözde-halk aşağı kültürü İlk anda kulağa seçkinci bir sınıflandırma gibi gelse de, Gans seçkincilikten özellikle kaçınıyor ve kültürel sınıflandırmasını, toplumsal sınıflarla ilişkilendirmeye çalışıyor. İkinci bölüm biraz daha geniş tutulabilir, sınıflandırma tablolar, grafikler ve örneklerle daha geniş ve açık bir şekilde yapılabilirdi. Kültür teorileri ve sosyoloji ile ilgilenenlerin ilgisini çekeceğini tahmin ediyorum.

Baskı: Kapital (Ekonomi Politiğin Eleştirisi Cilt: 1)

İnsanlık tarihinin en önemli eserlerinden biri. Kapitalizmin temel yasalarını, sermaye birkiminin nasıl ve niçin gerçekleştiğini, emeğin 19. yüzyıldaki durumunu, kapitalizmin doğuşunu, yükselişini ve tarihsel çelişkilerini anlatan olağanüstü bir eser.

Gezinti
5/1025.10.2015

Baskı: Gezinti

Toplam 22 öyküden oluşuyor. Kitaba ismini de veren Gezinti ve Tobold (II) en uzun öyküler. Öykülerin çoğu yaratıcılıktan uzak ve sık tekrarlarla dolu. Bazı öykülerde paragraflar gereğinden fazla uzun. Hiçbir Şey, Dünyanın Sonu, Kar Yağışı, Okumak beğendiğim öyküler. Hepsi Bu, gereksiz tekrarlar çıkartılırsa hoş.

Dinle Küçük Adam
7/1020.10.2015

Baskı: Dinle Küçük Adam

Wilhelm Reich, II. Büyük Savaş'ın bitiminden hemen sonra, 1946 yılında yazdığı Dinle, Küçük Adam'da çok öfkeli. Kitap yayımlanmak üzere yazılmamış. Muhtemelen Reich öfkesini satırlara dökmek istemiş. Daha sonraki yıllarda kitabın yayımlanmasına karar verilmiş. 20'li yaşlarda ilk kez okuduğumda başucu kitabım olmuştu. 30 sene sonra okuduğumda aynı heyecanı duymadım. Bölüm bölüm çok çarpıcı ve sarsıcı olsa da, Reich'ın kişisel polemiklere girdiği bölümler kitabın bütünlüğünü bozuyor.

Baskı: Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş

Korkut Boratav'ın önsözde belirttiği üzere: "...kapitalizmin son krizinden hareketle dünyanın gidişatı üzerine düşünmek, öğrenmek isteyen herkes için çok yararlı ve önemli bir yapıt." Toplam dört bölüm + sonuç bölümünden oluşan kitabın birinci bölümü "krizin merkez üssü" ABD, ikinci bölümü Avro Bölgesi, üçüncü bölümü küresel kapitalizmin geleceğine, dördüncü bölüm Türkiye'ye odaklanıyor. Sonuç bölümü, "krizin ötesi" konusunda yazarların görüşlerine ayrılmış. Toplam 319 dipnot ve dizinle zenginleştirilen eser, daha fazla araştırma yapmak isteyenlere çok tatminkar bir kaynakça sunuyor. Kitaba yönelik iki eleştirim var: 1) Küresel kapitalizmin geleceği bölümü biraz daha geniş tutulabilirdi. Sanırım bu bölümle ilgili beklentilerim çok daha fazla olduğu için, eserin bu bölümünden tatmin olduğumu söyleyemem. Küresel kapitalizmin geleceğine bakarken "ya sosyalizm, ya barbarlık" ikileminden yola çıkmanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. "Gündelik problemlerin çözümüne odaklanan pratik bilgi kadar ve hatta ondan daha önemli olarak eleştirel düşünce ve kuram, tarihsel mirası şimdi ve gelecek olanın anlaşılmasıyla ilişkilendirebildiği oranda güçlüdür (S.162)" tespitine katılıyorum. Ancak tarihsel mirasın da eleştirel bir bakışla ele alınması gerektiğini düşünüyorum. "Ya sosyalizm, ya barbarlık", bir yüzyıl öncesinin çok keskin ortamına ait bir yaklaşımdı ve kapitalizmin, o yıllardan bakıldığında görünen geleceğini (tüm diğer olasılıkları -ihmal ederek demeyelim ama- önemsizleştirerek) iki "uç" senaryoya indirgiyordu. Dolayısıyla analitik olmaktan ziyade ajitatif idi. Bir yüzyıl sonrasının çok daha karmaşıklaşmış dünyasını analiz ederken aynı "ajitatif" slogandan başlayarak yola çıkmanın doğru olmayacağı düşüncesindeyim. Nitekim yazarlar, "işçi sınıfının ve genel olarak toplumsal muhalefetin giderek güç yitirmekte olduğu bir konjonktür" (S.162) içinde olduğumuzdan hareketle 2008 krizinin "kapitalizmin nihai krizi" olmadığı sonucuna varıyorlar. (S.168-169) Bu durumda geriye bir tek olasılık kalıyor: "... daha çok neoliberalizm" (S.169-174), dolayısıyla daha çok barbarlık! Sonraki sayfalarda 2008 krizi ile ortaya çıkan "amorf yapıların" bir değişim yaratma potansiyeli taşımadığına işaret ediliyor, ancak sistem içinde kalarak (çalışanlar lehine) bir reform da mümkün görülmüyor. (S.179) Dolayısıyla her yol barbarlığa çıkıyor. ("Amorf" yapılar neden bir değişim potansiyeli taşımıyor?) 2) Bu durumda (yakın ve orta vadede) "küresel kapitalizmin geleceği de küresel kapitalizm" gibi bir sonuç çıkıyor ki, 2008 krizi, bir değişime yol açma bağlamında önemsizleşiyor. (... önümüzdeki dönemde neoliberal politikaların daha da derinleşerek uygulanma ihtimalinin kuvvetli... S.197) oluşuna işaret ediliyor. Yazarlar 1930'ların ve 1970'lerin ağır krizlerinden farklı olarak 2008 krizi sonrasında ekonomi politikasında bir değişiklik olmadığını ileri sürüyorlar: "2008 krizi sonrasında krizden çıkış için uygulanan politikalar, kriz öncesindeki neoliberal politikaların devamı niteliğinde" (S.171) Dolayısıyla yazarlara göre neoliberalizm devam ediyor. Bu görüşlere katılmıyorum. Neoliberalizmin en temel ayakları olan ekonomik liberalizasyon, özelleştirme, deregülasyon ve serbest ticaret ayakları çökmüş ve devletler bilfiil müdahil olarak kamulaştırmalar yapar, (oldukça sınırlı da olsa) sermaye hareketlerine ve finansal alışverişe sınırlamalar getirir ve ticari serbestliği kısıtlarken hala neoliberalizmin devam ettiği ileri sürülemez düşüncesindeyim. Neo-liberalizmin ekonomik/siyasal bir tez olarak çöktüğünü, ortaya çıkan grotesk yapının -en azından teorik anlamda- neoliberalizmden farklı (çok daha ürkütücü, ama kesinlikle farklı) bir yapı olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla neoliberal politikalar derinleşerek devam etmiyor, neoliberalizmle elde edilen "kazançlar" zorla korunmaya çalışılıyor. Bu anlamda muhtemelen bir post-neoliberal geçiş dönemindeyiz. Geçiş döneminin sonrasını tartışmak daha yararlı olurdu diye düşünüyorum. Neoliberalizmin devamı ve (yakın/orta vadede) küresel kapitalizmin sonrasının da küresel kapitalizm olduğu (daha fazla barbarlık) yaklaşımı, bir okuyucu olarak benim açımdan kitabın önemini ve değerini azaltmıyor. Sadece, yazarların bu sonuçlara çok kısa yoldan ulaştıklarını düşünüyorum. En başa dönersek ... Gerçekten de "... dünyanın gidişatı üzerine düşünmek, öğrenmek isteyen herkes için çok yararlı ve önemli bir yapıt." Elbette okur olarak eleştiri ve farklı düşünme hakkımızı saklı tutarak.

Baskı: Alice in Wonderland

Alice Harikalar Diyarında günümüzden tam 150 yıl önce yazıldı. Sonraki 150 yıl boyunca o kadar popüler oldu ki, pek çoğumuz şu veya bu şekilde öyküyü, en azından öykünün neyi anlattığını biliriz. Hiç bir şey bilmiyorsak "beyaz tavşanı" ve "tavşan deliğini" duymuşuzdur. Yazarından başlamak gerekirse ... Lewis Carroll, ilginç bir kişiliğe sahip olan Charles Lutwidge Dodgson'ın takma ismi. Ciddi sağlık sorunları ve engelleri olan bir insan Lewis Carroll; asimetrik bir vücut yapısına sahip ve kekeme. Kendisini Harikalar Diyarındaki Dodo olarak karikatürize ettiği söyleniyor. Ancak fiziksel sorunları, sosyal bağlar kurmasına engel olmamış. Küçük çocuklarla daha kolay iletişim kurabiliyormuş, özellikle de küçük kızlarla. Alice Harikalar Diyarında öyküsünü de, yakın dostluk kurduğu Liddell ailesinin küçük kızı Alice Liddell için yazmış. Lewis Carroll'ın matematik ve mantık saplantılı olduğu söyleniyor. Fotoğrafçılığa büyük ilgi duyuyor ve çoğunlukla küçük çocukların - özellikle de küçük kızların resmini çekiyormuş. Carroll, pek çok çağdaşı gibi, oldukça tutucu ve dindar bir insan. Alice Harikalar Diyarında, 1865 yılında yazılıyor. Bu dönem, İngiltere tarihinde Viktorya Dönemi olarak biliniyor: Sınıf farklılıklarının aşırı düzeyde olduğu, saygıdeğer olmanın en büyük erdem kabul edildiği, alt sınıflardan gelenlere tepeden bakılan, sanata düşmanca yaklaşılan ve sanatın sadece bir eğlence aracı olduğu düşünülen, yobazlık derecesinde bir dindarlıkla, bilimsel araştırmanın birbiriyle sürekli çatıştığı bir dönem. Döneminin baskın değerlerini kendi yaşamında cisimleştirmiş bir yazar olarak Carroll'ın Harikalar Diyarı öyküsü, tam da yaşadığı dönemin, onun bilinç altındaki yansımalarını ortaya koyar gibi. Öykünün baş kahramanı Alice, yaşadığı çağın üst sınıflarının kibrine sahip 7 yaşındaki bir kız çocuğu; doğal olarak Harikalar Diyarı'nda karşılaştığı tüm "yaratıklara" tepeden bakıyor. Alice'in kibri ve duyarsızlığı, daha öykünün başında tanıştığı fareyi ve kuşları, sürekli kedisinden söz ederek korkutmasıyla açığa çıkıyor. Alice, alışkın olduğu Viktorya dünyasından çok farklı bir dünyanın içine düşüyor; her şeyin bir düzen ve terbiye dahilinde işlediği Viktorya Dünyası'nın aksine, Harikalar Diyarı mantıksızlıklar, saçmalıklar ve tutarsızlıklar üzerine kurulu. Carroll her bir öykü kahramanının kişiliğinde, mantıksızlıkları, saçmalıkları, tutarsızlıkları, sanki içinde yaşadığı dünyayla alay edermiş gibi inceden inceye işliyor. Daha sonraki yıllarda öykünün her bir karakteri kültleşmiş ve pop kültürün muhtelif alanlarında -daha farklı biçimlerde- derinlemesine işlenmiş, geliştirilmiş: Kupa Kraliçesi (Queen of Hearts), Sırıtan Kedi (Cheshire Cat), Tırtıl (caterpillar), Beyaz Tavşan (White Rabbit), Dodo, Mart Tavşanı (March Hare), Kertenkele Bill (Bill the Lizzard), Çılgın Şapkacı (Mad Hatter) ve daha nice öykü karakteri ... Öyküde sözü edilen kavramlarla (örn. tavşan deliğinden aşağıya düşmek), bilmecelerle (örn. bir kuzgun neden çalışma masasına benzer?), şiirler, şarkılar ve daha pek çok unsurla Alice Harikalar Diyarında bir çocuk masalı olmanın çok ötesinde, saçmalıklarla, tutarsızlıklarla, olanaksızlıklarla dolu bir dünya tasarımı. Tıpkı öykünün yazılmasından 50 yıl sonra keşfedilecek olan, (tıkır tıkır işleyen, düzenli Newton evreninin aksine) tutarsızlıklarla dolu,saçma kaotik kuantum evreni gibi. Muhakkak okunmalı.

Sultan III. Selim
6/1005.10.2015

Baskı: Sultan III. Selim

Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemini anlatan 560 sayfa, ekler, kaynakça ve dizinden oluşan kitap. Bu kadar çalkantılı ve tartışmalı bir dönemin 560 sayfaya sığdırılması elbette mümkün değil. Bazı çok önemli gelişmelerin hızlı geçildiğini düşünüyorum. Örneğin Fransız Devrimi'nin Osmanlı üzerindeki etkisi, Fransa'nın Mısır'ı işgali, Nizam-ı Cedit ordusunu oluşturan subay ve erlerin profili, ıslahatlara karşı çıkan muhafazakarların ekonomik-sosyal ilişkileri, Osmanlı'nın yönetici elitinin durumu, halk tabakalarının ıslahatlara tepkileri, isyanlar, vs. Kitabın anlatım dili son derece soğuk. Olaylar kronolojik sırayla ve hızla anlatılıp geçiliyor. Kitapta ismi zikredilen sayısız sadrazam, vezir, komutan, diplomat ve ayan var. Bunların bir kısmı, kritik bir tarihi olayın içinde -evveliyatından hiç bahsedilmeksizin - anılabiliyor. Bu da okuyucuda ciddi kafa karışıklığına yol açıyor. Kitap, tablolar, ekler, kısa biyografiler ve resimlerle daha okunur hale getirilebilirdi. Kitabın kurgusu, kronolojik sıraya göre değil, tarihi olgu, olay, hizipler ve fikirlere göre oluşturulsa idi, tarihsel görünüm okuyucu için çok daha anlaşılır hale gelirdi. Bir de özensizliğe dikkat çekmek isterim: 241. sayfada 43 no'lu dipnotta Uzunçarşılı'ya referans verilerek bir tablo aktarılıyor. Bu tablo, 1756'dan başlayarak 1800'e kadar temel tüketim mallarının fiyat değişimlerini gösteriyor. Özellikle ekonomik araştırmalar yapan okuyucu için hazine değerindeki bu tabloda hiç bir veri yok! Kitabın çevirisi yapılırken unutulmuş! Böylesine bir özensizlik tam bir yayıncılık faciası ve okuyucuyu orijinal eseri araştırıp bulmak zorunda bırakıyor. Kitabın bir sonraki baskısında düzeltilmesini beklemek de yersiz, çünkü burada da bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz: Kitabın ikinci baskısı yapılamamış. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Yeni Atlantis
4/1021.09.2015

Baskı: Yeni Atlantis

Londra'da British Museum'un hemen girişinde Enlightment Room (Aydınlanma Odası) yer alır. Çok geniş ve uzun bir salon boyunca dünyanın dört bir yanından toplanmış kitaplar, mineraller, fosiller, taşlar ve daha pek çok nesne sergilenir. British Museum, Kral George III'ün 60,000 kitabının yer aldığı bir kütüphane iken, 19. yüzyılda oğlu George IV tarafından müzeye dönüştürülmüş ve İngiliz halkına verilmiştir. Kraliyet Kütüphanesi, aydınlanmaya büyük katkı sunmuştur. Dönemin bütün önemli düşünürlerinin Kraliyet Kütüphanesi'nde uzun saatler geçirdikleri söylenir. 18. yüzyılın sonundan 19. yüzyıl başına kadar hüküm süren George III doğa bilimlerine oldukça meraklı bir kral idi. Dünyanın dört bir yanından toplanarak getirilen nümuneler o dönemde kabarmaya başlayan merak duygusunun boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir. Yeni Atlantis, yaklaşık 150 yıl sonra aydınlanmaya büyük katkı sunacak Kraliyet Kütüphanesi'nin oluşturulmasını tetikleyecek fikirlerle dolu bir kitap. Bacon 17. yüzyılın başında Yeni Atlantis'i dinsel bir ütopya olarak yazmaya başlamış. Kitabın daha sonra yazılan bölümlerinde ise botanikten, gastronomiye, ışıktan sese, toplumsal ahlaktan teknolojiye çok geniş bir alanda Bacon'ın hayal ettiği bilimsel gelişmeleri okuyoruz. Eser tamamlanamamış. Ancak yazılan bölümlerde bir kaç yüzyıl sonra bütün Avrupa'ya yayılacak aydınlanma fikirlerinin temelini okuyoruz. Bacon'ın fikirleri daha sonraki yüzyıllarda "ütopya" olmaktan çıktı, gerçeğe dönüştü: Dünyanın dört bir yanında botanik bahçeleri, bilim ve doğa tarihi müzeleri, araştırma-geliştirme merkezleri kuruldu. Dahası, bilimsel çevreler tıpkı Bacon'ın hayal ettiği biçimde, kast sistemi ile örgütlendi. Ancak bilim, Yeni Atlantis'te öngörülen biçimde dinin kucağında ve rahiplerin öncülüğünde değil, laikleşerek ve din sınıfına tamamen sırtını dönmüş bilim çevreleri vasıtasıyla gelişti. Yeni Atlantis, günümüz okuyucusu için fazla vaatkar değil. Bacon'ın zamanında yaşayan insanlar için ütopik olan tasarımlar, günümüz insanı için gündelik yaşamın sıradan gerçeklerinden ibaret. Bu durumda kitaptan geriye okuyucu için ilginç olabilecek sadece Bacon'ın dinsel ütopyaları ve bol dinsel referanslı, "mucizeler" ve "efsaneler"le dolu "Bensalem tarihi" kalıyor.

Things Fall Apart
7/1020.09.2015

Baskı: Things Fall Apart

Afrika kültürü ve misyonerlik üzerine kolayca okunan bir kitap. Temposu yavaş, anlatım dili çok basit (hatta yavan)

İnce Memed 2
10/1015.09.2015

Baskı: İnce Memed 2

Ölmeden önce muhakkak okunması gereken İnce Memed serisinin ikinci kitabı... Muhteşem.

Demir Ökçe
4/1023.08.2015

Baskı: Demir Ökçe

Demir Ökçe distopyanın ilk örneklerinden biri; Amerika'da derin bir sınıfsal ayrışmayı ve bu ayrışmayı takip eden kanlı sınıf savaşını anlatıyor. Bu romanı belki de yazıldığı 1908 yılının koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor. Roman iki farklı düzlemde ilerliyor. Bunların ilki, roman kahramanı Ernest Everhard'ın karısı Avis Everhard'ın günlük biçiminde tutulmuş anılarıyla 20. yüzyılın başları, ikincisi ise Avis'in günlüklerine dipnotlar biçiminde eklenmiş 27. yüzyıldan değerlendirmeler. 27. yüzyılda düşülen dipnotlardan anladığımız kadarıyla, 20. yüzyılın başındaki kanlı sınıf savaşı, oligarşinin zaferi ile sonuçlanmış ve oligarşinin diktatörlüğü 24. yüzyıla kadar devam etmiş. Bu tarihten sonra da İnsanlığın Kardeşliği çağı başlamış. Avis Evergard'ın günlüğü, yüzyıllar sonra bulunmuş ve 20. yüzyılın başındaki devrimci lider Ernest Evergard hakkındaki biyografik bilgiler de bu günlüklere dayanarak oluşturulmuş. Romanın akışı içinde zaman zaman dipnotlarla düzeltmeler yapılıyor, 1900'lerin başı hakkında bilgiler veriliyor. Romanın ilk yarısı neredeyse tamamen Ernest Evergard'ın "sert" ve "uzlaşmaz" sosyalizm monologlarından oluşuyor. Romanın ikinci yarısında ise, devrime hazırlık ve kanlı bir şekilde bastırılan başarısız Chicago ayaklanması anlatılıyor. Romanın başarısız bulduğum unsurları: 1) Roman karakterleri çok sığ ve tek yönlü. 2) Avis'in burjuvalıktan proleterliğe dönüşümü inandırıcı değil. 3) Bir kadın olan Avis'in kaleminde London'ın erkek anlatımı çok belirgin. 4) Romanın ilk yarısındaki uzun kapitalizm-sosyalizm tartışmaları romanı zaman zaman sıkıcı hale getiriyor. 5) Gerek devrimciler, gerekse oligarklar fazla "sert" ve "uzlaşmaz". 318 sayfalık roman içinde ara renkler neredeyse hiç yok. 6) Piskopos Morehouse ve Avis'in akademisyen babası daha iyi resmedilebilirdi. 7) Romanını 700 yıllık bir zamana yerleştiren London, sosyalizm perspektifinde daha yaratıcı olabilirdi. 8) İyi bir distopya, sadece olayların akışını değil, insan trajedilerini de kapsar. London, roman kurgusunda insan trajedileri ile hiç ilgilenmiyor. Romanın ikinci bölümünde "Chicago mezbahasında" katledilen uçurum insanlarını okurken aklıma Walking Dead filmleri geldi.

Baskı: İyi Güzel Muhteşem Yarın

Doctorow’un 2011 yılında yayımlanan İyi Güzel, Muhteşem Yarın (The Great Big Beautiful Tomorrow) isimli romanı, esin kaynağını Disney’in İlerleme Atlıkarıncası’ndan alıyor. İGMY, popüler kültürün pek çok unsurunu içeren bir roman. Roman, mekasıyla Detroit sokaklarında wumpus avına çıkmış, “ölümsüz çocuk” Jimmy Yensid’in birinci tekil şahıs anlatımlarıyla başlıyor. Meka (mecha) Japonca’dan türetilmiş ve mekanik sözcüğünü çağrıştırmak üzere kullanılan yeni bir kelime. İnsanların kumanda ettiği robot makineleri anlatmak üzere kullanılıyor. Mekalar, genellikle Star Wars filmindekilere benzer savaşçı/dövüşçü makineler. Pek çok zaman, Doctorow’un romanında olduğu gibi, insanların sinir ya da kas sistemleriyle eşgüdümlü çalışabilen savaş/dövüş makineleri olarak resmediliyorlar. Wumpus bilgisayar çağının ilk yıllarında, 1972 (ya da 1973) yılında bir üniversite öğrencisi tarafından yazılmış BASIC temelli Hunt the Wumpus (Wumpus avı) oyununda adı geçen canavarın adı. Romanın baş kahramanı Jimmy Yensid’in soyadına gelince … Yen Sid, 1940 tarihli Walt Disney üretimi Fantasia isimli animasyon filminin kahramanı olan büyücünün ismi. Böylece Doctorow’a esin kaynağı olan pop kültür unsurlarını listelemiş oluyoruz: Bilim kurgu edebiyat türünden cyberpunk, Hollywood sineması, Walt Disney’in İlerleme Atlıkarıncası, Disney karakterleri ve bilgisayar oyunları. Bu pop kültür unsurlarını bir felaket-sonrası (post-apocalyptic) dünyaya yerleştirip, ilerleme ve değişim, ölümsüzlük ve yaşam, teknoloji karşıtı cemaatler ve genetik mühendisliği, makineleşmiş sürüler ve onlara karşı savaşan gerilla milisleriyle harmanlayınca da ortaya post-cyberpunk İyi Güzel Muhteşem Yarın kısa-romanı çıkmış. Kitapta adı geçen kültçü cemaatler (ağaçdelileri ve kafası-devreliler) romanın sadece tamamlayıcı ve gülünç unsurları. Tüm yakın zaman romanlarında olduğu gibi, İGMY’da da cinsellik ve şiddet yer alıyor; Cinsellik ölümsüzlükten vazgeçme nedeni, şiddetse arzulanan dünyayı korumak ya da yeniden kurmak için. Romanın yarıya yakınının bilgisayar oyunlarında canavarlarla savaşmaya benzer anlatımlarla dolu olması ise, yer yer romanı bilim kurgudan ziyade video oyunlarına benzetiyor. İGMY, tipik bir post-modern edebiyat ürünü; ele alınan konulardan ziyade ana kahramanın izlenimlerine ve duygularına odaklı, tüm toplumsal oluşumlara alaycı ve eleştirel bakışa sahip, olay ve olguları derinlemesine sorgulamayan, pop kültür ürünlerini anlatımın özüne yerleştiren, paradokslarla yüklü ve paranoyak. Daha fazla bilgi için bloguma bakabilirsiniz: http://sosyonomi.org/wp/?p=4350

Simulakra
7/1019.08.2015

Baskı: Simulakra

Simulakra, 5-6 saatlik bir tren yolculuğunda, ya da evden çıkmaya üşendiğiniz yağmurlu bir hafta sonunda sıkılmadan kolayca okuyup bitirebileceğiniz bir roman. Ancak bu, asla Simulakra’nın sıradan bir bilim-kurgu romanı olduğu anlamına gelmiyor. Hele ki, bilim-kurgu türünü ciddiye alan bir okursanız. Söylemeye gerek yok, ben bilim kurgu türünü fazlasıyla ciddiye alan bir okurum ve özellikle Philip K. Dick romanlarını okurken elimin altında illa ki 1995 basımı The Encyclopedia of Science Fiction, notlar almak için defterim, web taraması yapmak için de notebook’um olur. Philip K. Dick (PKD), benim en gözde yazarlarımdan biri. Dick’in basımı yapılmış toplam 44 romanı var. Bunların yarıya yakınını (kimilerini iki veya üç kez olmak üzere) okuyup bitirdim. Simulakra (en azından benim okuduklarımın içinde) en fazla fikrin çılgınca havada uçuştuğu, toplam 56 roman karakterinin ismen, 10 civarında karakterin de isim verilmeksizin anıldığı, birbirinin içine geçmiş üç veya dört farklı öyküden oluşuyor izlenimi veren, en çılgın, en şizofrenik, en acayip Dick romanı. Pek çok bilim kurgu forumunda yazarın bunca fikri ve karakteri neden bir tek romanın içinde topladığı tartışılıyor. Bu soruya kimse tatmin edici bir yanıt veremiyor. Kitabı okurken, birbirinden kopuk gibi görünen pek çok öykünün, tutarlı bir kurgu içinde bir “sona” bağlanacağını zannediyorsunuz. Ancak bu beklentinizin aksine, olayların örgüsü gitgide daha da dağınık bir hal alıyor ve roman, sanki yazar yazmaktan sıkılmış da romanı aniden bitirmeye karar vermiş gibi, okuduğunuz sürece kafanızda beliren soruları cevapsız bırakarak “bitiveriyor”. Gelelim romandaki sayısız fikirden bazılarına: Öncelikle; simulakra nedir? İlginç bir şekilde, Encyclopedia of Science Fiction‘da simulakra ile ilgili bir madde yok. Latince kökenli simulacrum (çoğul hali simulacra) benzerlik anlamına geliyor. İngilizce’de ilk kez 16. yüzyılda resim ya da heykel gibi aslını temsil eden sanatsal ürünler için kullanılmış. Simulakra hakkındaki tartışmalar Plato’ya kadar gidiyormuş. Ancak simulakrayı tartışma gündemine taşıyan, post-modernist düşünür Jean Baudrillard olmuş. Baudrillard’ın 1981 tarihli Simulacra & Simulation başlıklı tezinde ileri sürdüğü fikirlerden bazıları şunlar: Simulakrum, gerçeğin kopyası değildir, kendi içinde gerçeklik taşır. Günümüz toplumu, tüm gerçekliği ve anlamı semboller ve göstergeler (signs) ile değiştirmiştir. İnsan deneyimleri, gerçeğin simülasyonlarından ibarettir. Simulakra ne gerçeğe giden yoldur, ne de gerçeğe giden yoldan sapma. Gerçekliğe dayanmadığı gibi, gerçeği gizlemez de. Mevcut yaşamlarımız içindeki kavrayışa göre gerçeklik önemli değildir. Simulakra, bu bağlamda anlam taşır. Simulakra, algılanan gerçekliğin sembolleridir. Gerçek (real) ya da hakikate (truth) özgü bir perspektifle bir ilişkimizin kalmadığı bir simülasyon çağına girilmiştir. Dahası, gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir. Simulakra romanı, Baudrillard’ın Simulacra and Simulation’ından 17 yıl önce, 1964 senesinde yayınlandı. Bu romanda PKD, tam da Baudrillard’ın fikirlerine uygun bir dünya tasvir ediyor. (Yazının devamı için bloguma bakabilirsiniz ... **SPOILER** içerir) http://sosyonomi.org/wp/?p=4406

Şato
4/1019.08.2015

Baskı: Şato

Muhtemelen bu kitabı yarıda bırakanların sayısı, en az kitabı okuyup bitirenlerin sayısı kadardır. Eğer siz de kitabı bitiremeyenlerdenseniz boşuna hayıflanmayın, çünkü Kafka da bitirememiş. Şato'nun tamamlanmamış romanlardan biri olduğunu bilmeden okumaya başladıysanız ve sabırla, kendinizle mücadele ede ede kitabın son sayfasına kadar geldiyseniz, romanın birdenbire tamamlanmamış bir paragrafla sona erdiğini görüyor ve (eh) biraz iğfal edilmiş gibi hissediyorsunuz. Pek çok okur (ki çoğu Kafkasever) bu kitaba övgüler yağdırıyor. Şato'nun 20. yüzyılın en büyük edebiyat klasiklerinden biri olduğunu söyleyen bile var. Asla katılmıyorum. Hatta muhtemelen Kafka'nın kendisi de bu fikre katılmıyor olsa gerek ki, romanını yarıda bırakıyor, bir daha geri dönmüyor ve bir süre sonra da yaşama veda ediyor. Şato'yu okurken bu kitabın bir roman değil, roman taslağı olduğunu düşünmeden edemedim. Pek çok bölümde paragraf düzeni bile yok; koskoca bir bölüm tek bir paragraf! Romanda olayların akışı da tutarlı değil. Kafka sanki romanı yazmaya başlamış da daha sonra kendisini kaptırıp aklına geleni karalamış gibi. En nihayetinde de eserini kendisi de beğenmeyip yarıda bırakmış (sanki). Ama işte dünyanın her yerinde "Kafkaseverler" var ve Kafka aylık ödeme listesini bile yazıp yayımlasa bir edebiyat başyapıtı ilan edecekler (sanki). Sahi ... Bu romanı yazanın Kafka olduğunu bilmeseler gerçekten de övgüler yağdırırlar mıydı? Sanmıyorum ... Ben sabırla ve inatla -çok sıkılarak, hatta bunalarak - sonuna kadar okudum. (Eh... Kafka romanlarını bunalmadan okumak ne mümkün?) Romanın son cümlesini okuduktan sonra kitabı fırlatıp attım. Daha sonra internette kitap eleştirilerine bir göz attım. Çok övülen bazı bölümleri yeniden okudum. (Evet, evet.. gerçekten ikinci kez okudum) Ve.... Bir buçuktan iki yıldız vermeyi düşündüğüm bu romana DÖRT yıldız verdim. Bilmiyorum, üç dört kez daha okursam belki daha fazla beğeneceğim. Ama hayat kısa ve okunacak on binlerce kitap var ... Bence siz bir "Kafkasever" değilseniz, bu kitabı okuyarak boşuna zaman kaybetmeyin.

Oblomov
10/1015.08.2015

Baskı: Oblomov

Bir edebiyat şaheseri, Rus ve dünya edebiyatının başyapıtı. Yazıldığı dönemi çok iyi anlatmanın yanısıra, hemen yanıbaşınızdaki insanlar kadar canlı roman karakterleri çiziyor. Muhakkak okunması gerekiyor.

İnsan Sonrası
4/1004.08.2015

Baskı: İnsan Sonrası

Braidotti tek bir fikir etrafında konudan konuya atlıyor, her üç-dört cümlede bir başka metinlere referanslar veriyor, tartıştığı konuyu bir sonraki bölümde daha etraflı tartıştığını söyleyerek erteliyor. Sonuçta ortaya dağınık, ne dediği tam anlaşılamayan, ilgili, ilgisiz her konuyu erkek-insana, öznelliğe, hümanizm sonrasına bağlayan sıkıcı ve okuması güç bir kitap çıkıyor. Post-modern metinler bana fazlasıyla ağır ve sıkıcı geliyor.

Matisse öyküleri
10/1031.07.2015

Baskı: Matisse öyküleri

Okuduğum ilk Byatt kitabı. Fransız ressam Matisse'in üç tablosundan esinlenerek yazılmış üç öyküden oluşuyor. Byatt'in öykücülüğünü, kurgusunu, betimlemelerini ve hayal gücünü çok beğendim. Elbette kitabı sevdiren bir diğer unsur, Ayşe Nihal Akbulut'un mükemmel çevirisi. Bir çırpıda okunan üç öyküde edebiyatın keyfini aldım. İyi çevirinin bir kitabı ne kadar güzelleştirdiğini (ve okunur kıldığını) göstermesi bakımından 3. öyküden kısa bir alıntı: ''Herhangi iki kişi herhangi bir zaman diliminde birbiriyle önemsiz bir konuda ya da giderek çok karmaşık ve çok incelikli, duyarlı bir konuda da uygar bir biçimde söyleşiyor olabilir. Her ikisinin de içinde konuşmanın akışına ayak uyduran, ne kulağa gelen ne de göze görünen, ayrı ayrı akan bir tür karanlık akarsu, bölük pörçük, kesintiye uğramış bir düşünce nehri, gizli korkulardan ya da şiddetten oluşan, varlığını umduğumuz ya da belki yitirilmiş bir erinç ırmağı akmaktadır. Kimi zaman ya biri ya da her ikisinin kendi içinde ya da çok ender de olsa, karşısındaki kişinin içinde süren bu devinim birden insanın kulağına çalınabilir ya da gözüne ilişebilir. Bir çavlanın bir su birikintisine göz açıp kapayıncaya dek iniverişi gibi, karanlığa akışı gibi. Konuşma düzgün akışını sürdürür, ne dalgalanır ve titreşir ama hız değişir, hava elle tutulacakmışçasına ağırlaşır.''

İnce Memed 1
10/1017.07.2015

Baskı: İnce Memed 1

Türk edebiyatının başyapıtı. Muhteşem ... Her okuyuşumda daha çok seviyorum.

Ölüm ve Pusula
9/1016.07.2015

Baskı: Ölüm ve Pusula

1982 yılında Ada Yayınları'ndan yayımlanan ve çevirisini Tomris Uyar'ın yaptığı bu seçkide 8 öykü yer alıyor. Kitabın sunuş bölümünde bu kitabın Türkçe'ye ilk Borges çevirisi olduğu yazıyor. İlk dört öykü (Ölümsüz, Savaşçı ile Tutsağın Öyküsü, Tanrının Elyazısı, Averroes'in Arayışı) - ki sunuş bölümünde Borges'in 1953 yılında Fransızca'ya ilk kez çevrilmiş öyküleri oldukları bilgisi veriliyor- okuyucuyu çok yoran cinsten öyküler. Seçkide yer alan beşinci öykü olan Babil Kitaplığı da öyle ... Son üç öykü, Hain ve Kahraman İzleği, Emma Zunz ve kitaba da ismini veren Ölüm ve Pusula, "ağır ve yorucu" öykü okuma alışkanlığı olmayan okuyucuların da kolayca okuyacağı cinsten. Labirentler, karmaşık mantık ve zeka oyunları, insan ruhunun derinliklerinde yer alan duygular ve gizem ... Borges'e hayran olmamak elde değil.

ÖncekiSayfa 5 / 12Sonraki