Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Amok Koşucusu
Derin bir kuyuyu andıran ; ölmüş bir ağacın tepesindeki karanlık bulutlar içerisinde haykıran kargaların olumsuz ve etkileyici görüntüsü gibi bir duygu katıyor Amok Koşucusu. Yazarın ruh halini , çoğumuzun zaman zaman hissettiği ama kelimelere dökemediği halet-i ruhiyetini mükemmele yakın aktaran Zweig'in kendi içsel dünyasının resmedilişi bu kitaptaki öyküler. "Bir hiç olduğundan bu yana insanlar ona daha dostça davranıyorlardı ; hem sıcak hem de soğuktular. Kadınlar artık ona imrenmiyor iğneleyici sözler söylemiyorlardı ,erkekler de çevresinde pervane olmuyorlardı. Yalandan seviyormuş numarası yapmıyorlar , yalvarmıyorlar , yağcılık yapmıyorlar , düşman da olmuyorlardı. Kıskançlık olmadan , nefret olmadan , yalan olmadan yaşanmaya değmezdi." Bu alıntıdan doğan sonuç ne harika. İnsanları, bizi , çevremizi ve çevremizdekileri aktaran ; bundan isyan etmeye kalktığımızda ise isyan ettiğimizin aksini isteyen kafası karışık depresif yaratıklar olduğumuzu ve hatta başkaları için farklı anlamlar da çıkarabileceği ve yorumlayabileceği harika bir paragraf. Muhakkak edinin ve okuyun. Keyifli okumalar dilerim.
Baskı: Bay Mercedes (Bill Hodges Üçlemesi, #1)
Stephen King'in sınırlarının dışına çıktığı bir polisiye denemesi. Önceki eserleri ile kıyaslanamayacak türden bir kitap olup okumasaydım da olurdu dediğim bir eser çıkarmış ortaya.
Baskı: Pembe ve Yusuf
Doğu ve töre konusunun iç içe geçtiği bir çok kitap okuduğum için Canan Tan'ın kitabı basit bir kurgu olarak kalmış onların yanında. Sanki fazla duygusallık katmadan geçici bir kitap yazmış. Diğerlerinden farklı olarak dört soy öncesinden başlatıyor hikayeyi ve isimler kitabın sonunda harekete geçiyor. Yazmak için yazdığına inandığım ; fazla duygusallık tonu katamadan günü kurtarmaya dair yazdığı bir kitap olarak görüyorum.
Baskı: Doğu Ekspresinde Cinayet
Suçluyu arayım derken suçsuzu arattıran bir kitap oldu. Agatha çok başarılı ve unutulmayacak bir kitap yaratmış. Poirot'un bıyıklarına bulaştırmadan çorba içmeye çalışması bu kitabın vazgeçilmezi olmaya aday :)
Baskı: Christine
Kırmızı renkli öfkeyi temsil eden bir araç hatırlardım eskiden televizyonlarda. Araba içi boş bir şekilde insanları ezer farları yanar yoluna devam ederdi. Çok sonra öğrenmiştim Stephen King'e ait olduğunu. Ardından Stephen King külliyatını toplarken merak unsurum bunda çok daha ağır bastı ve göz atayım derken içine çekildim , kaybettim kendimi. King'in insanı kitapla beraber bir adrenalin ve gerilim havuzuna attığına inanıyorum artık. Christine bir öfkenin cisimleşmiş hali , nasıl ki insan kendini bazen farklı ortamlarda durup dururken öfkelenir bulup mutsuz hissediyorsa Christine'nin etrafında da insanlarda bu duygular oluşmaktadır. King burada başka ne anlatmaya çalışmış bilemiyorum ama kurgusunu severek okudum. Yaratıcılığını konuşturduğu harika kitaplardan biriydi. Tavsiye ederim.
Baskı: Teneke
Çukurova'da para hırsıyla yanıp tutuşmuş Çeltik Ağalarını düşünelim bir kenarda ve bu Ağalar devletçe bazı engellemeler getirilen çeltik ekimi için kaymakamın rızasına ihtiyaç duymaktadırlar. Kaymakam onay verse bir çok köy su altında kalıp sıtmadan geçilmeyecek ve bir çok kişide hayatını kaybedecektir. Bu noktada ezilen köylünün/halkın mücadelesi de göz önünde bulundurulur ama Ağalar karşısında elleri ayakları bağlıdırlar ve kaymakamdan yardım beklemektedirler. Kaymakam ise yeni işe girişmiş körpe bir gençtir, toydur , bilgisizdir. İlk başta Ağaların oyununa gelen Kaymakam gerçekleri farkedince Çeltik Ağalarıyla bir mücadeleye girişir. Teneke ismi de bu noktada oluşuyor ve bir kıyafet gibi giydiriliyor dürüst ve namuslu insanların üzerine. Kitabı okudukça zaten Kaymakam ve Resul efendideki olaylara karşı duruşları da değişmektedir. Bir gelişim gösterip ilk saflık hallerinden sıyrılmaktadırlar. Yaşar Kemal çok başarılı bir eser oluşturup araştırdığı ve neticesinde bizlere sunduğu ve hala günümüzde de devam eden bir gerçeğin ince detaylarını bizimle paylaşmıştır.
Baskı: Başkasının Karısı
Kıskanç bir kocanın çılgın hareketleri olarak mı nitelemeli yoksa psikopat bir insanın ruh haline yansıyan uç hareketler olarak mı emin olamadım. Lakin öyle güzel bir portre çizmiş ki Dostoyevski , yatak odası muhabbetine düştüğü anda hikayeyi keyifle ve hatta sırıtarak okudum. Zaten o muhabbet için bu kitap okunmalıdır da bence. Yatak odası muhabbeti dediğimde belaltı veya dizaltı gibi bir durumu düşünmeyin. Bildiğiniz bir bayanın eşi ile sohbet ettiği yatak odasında iki adamın hata ve yanlışlıkla girdiği yatak altı muhabbeti :) sanırım herkesin aklında kalabilecek yegane sahnedir. Çok ahım şahım bir öykü olmamakla birlikte sırf yazarımıza saygıdan ötürü okunabilir. Aksi taktirde kütüphanenizde bulunmasının yararlı bir tarafı mevcut değildir. Kitabın 3/1'lik kısmından oluşan Dürüst Hırsız öyküsü ise pek ilgimi çekemedi.
Baskı: Eldivenler, Hikayeler
Birbirinden güzel hikayelerle karşılaştım lakin öne çıkan , bir şeyler anlatmaya çalışan üç hikayesi diğerlerinden daha çok dikkatimi çekti. Bilindiği üzere Murathan Mungan eşcinsel motifli yazılar yazıyor. Kendi içindeki eşcinselliği bize anlatıyor. Kısacası kadınları, erkekleri ve ilişkileri anlatan bir öykü kitabı. İlki kitaba ismini veren "Eldivenler" hikayesiydi. Burada içine kapanık bir adamın, bir anlamda görücü usulü ile evlendiği karısıyla geçmişini ve duygularını tahlil etmesini, zaman geçtikçe ona daha çok bağlanan eşinin gözünden anlatılıyor bu öykü. İkincisi "Ansızın Her Şey" hikayesiydi. Ve en çok beğendiğimdi. Sanırım bu öyküsü için ve karakteri baz alarak ; bir çok olgunun içsel olanı dışa vurumu denilebilinir diye belirtebilirim. Şişman ve etrafıyla barışık birinin uzun gayretler sonucu zayıflaması neticesinde etrafına daha farklı bakıp algılaması ve kendisinin farkına varma hikayesidir. Ve çok da güzel bir alıntısı mevcuttur ; "Çocuklar acımasız ve zalimdirler; her şeyi çabuk görür ve çıplak bir dille hemen söylerler; dili giydirmeyi sonradan öğrenir insan." Çokta doğru söylenmiş ve gediğine oturmuş bir cümledir. Bana göre ve de hikayelerin sırasına göre kitabın son ve en çarpıcı hikayesi "Geçici Kesinlikler". Birbirini hiç görmeyen ama görmüş olsalardı kesin beraber olacak iki kişi ; biri yokuşun bir başında diğeri ise ucunda. Biri aşağıdaki yolu kullanırken, diğeri yukardakini kullanıyor. Birbirlerine çok yakın oldukları halde, hep teğet geçiyorlar. Bu teğetin bir şekilde bilinmeyenle buluşma hikayesidir Güzel de bir alıntısı mevcuttur ; "Hiç kimseydim ben. Aşk, beni biri yaptı" "Ziyasını ufka vere vere, gözlerimi bu dünyaya kör ettiğimi artık biliyorum." Ve son olarak ; "O zamana kanıp yaşadıklarını rüya sanıyor , ben zamanı delip onun rüyasına karışıyorum." Birkaç alıntı ; "Sen niye hayatı çamaşır makinesini programlamak gibi bir şey sanıyorsun ?" "Hayatta tıpkı bir film gibi birbirine katlanan sahnelerle ilerliyor." "Aşk kalbinizin , beraberlikse hayatınızın yükü oluyordu."
Baskı: Hz. Muhammed: Gizlenen Kitap
Dış kapağının ve reklamlarının abartılı olduğunu düşündüğüm bir kitaptır ama gel gör ki merak eden bünyem okumadan da geri kalamadı. Okuduğum için pişman değilim çünkü kitaptaki hadis ve mektup kısmından sonra Tolstoy'un düşüncelerine ait olan kısmı mevcut tabii yalan değilse. Bu bölüm ilgimi çekti çünkü yaşamın anlamını sorgulama yöntemi bazılarımızın vakti zamanında karşılaştığı bunalım evresi ile birebir aynı ve insan okurken kendinden bir şeyler bulabiliyor. Lakin gelelim giriş kısmına. (hadislerden önceki olan kısım) Öyle bir abartı biçilmiş ki , öyle bir pohpohlanma mevcut ki hem içim sıkıldı hemde bünyem isyan etti o kısımlardan. Biraz deştikçe farklı anlamlar çıkarmak mevcut kitaptan. Müslümanız elhamdülillah ama Müslümanlığın Türk usulü misyonerliği yapılmış gibi bir hava da sezdiğimi açık ve net olarak aktaracağım burada. Siyasetle ilgilenenler farklı anlamlara vurmuş , ilahiyatçılar farklı anlamlarda durmuş , araştırmaktan yoksun olanlar uçucu bir gurme olmuş , araştırıpta anlamayanlar bilhassa ermiş olup tele konmuş.
Baskı: Küçük Adamın Romanı, 1: Baba Evi
Orhan Kemal yine çarpıcı ve mesajlarla yoğrulmuş ve de dopdolu ama özünde kısacık bir kitap sunmuş zamanen eski ama külliyaten yeni okurlarına... Orhan Kemal'in yaşantısından izler taşıması ; otoriter bir babanın , okumayı bir kenara atıp oyun peşinde koşan bir çocuğun, yurt dışına geçişle beraber vatana dönüş hasretinin ve hayal kırıklıkların toplanıp bize sunulmuş halidir Baba Evi. Küçük Adamın Romanı serisi ; “Baba Evi”, “Avare Yıllar”, “Cemile”, “Dünya Evi” ve “Arkadaş Islıkları” kitaplarından oluşmaktaymış. Bende geç fark ettim açıkçası. Yavaş yavaş alıp hepsini okumayı aklıma koydum. Bir hayat hikayesinin zaman zaman komik bir dille , çarpıcı bir aktarımla ve gerçeklerin etkileyici sahneleşiyle o günün toplumunu da gözler önüne sermiş.
Baskı: Kitab-ül Hiyel
Kitabın konusuna giriş yapmadan önce açıklanmalı ki ; hiyelin iki anlamı mevcuttur. Frenkçede mekanik, Arapçada ise hile, aldatmaca anlamına gelmektedir. Ve bu ikisinin birleşimi insanın aklına mekanik icatlar kelimesini getirmektedir. Kitabımız Osmanlı döneminde geçip üç ayrı çılgın hiyelkarın hikayesini anlatmaktadır. İlki Yafes Çelebi , çocukluğu kılıç ustalarının yanında geçmiş bir demirci çırağıydı. Ama mühendisliğe olan merakı yaratıcı silahlar yapmasına olanak sağladı. Bundan korkan ahali çocuğun işine son verdi ama o mekanik, matematik ve kimyasal patlayıcılara olan merakını daha da derinleştirerek bir denizaltı yapma mücadelesine girişiyor. Tabii denizaltı macerasına kadar bir çok şeye tanıklık edeceğiz. İkincisi Calud , Yafes Çelebinin parayla satın aldığı kölesidir. Hiçbir şey bilmediğini sandığı Calud'un zamanla okumayı ve bu ilme merakıyla Yafes Çelebi'nin kaldığı yerden devam etmesini sağlayacak gücü elinde bulunduran kişi olmuştur. Bir devri daim makinesinin çılgın paradoksuyla içiçe geçip , cinsel gücünün (okuyanlar bilir-.-) ve açgözlülükle harmanlanmış kibrinin genel kurbanı olan zalim bir adamdır kendileri. Ve sonuncusu Üzeyir'dir. Calud'un yetimhaneden satın aldığı parlak ve masum bir genç. Calud onun beynini yıkayarak sadece hiyel üzerine düşünmesine çaba gösterirken bir gün o ince ipin koptuğu ana kadar okumaya ve tanımaya devam ediyoruz Üzeyir'i. Sonrası ise malum , bizi bilgilendiren felsefenin kuyusuna adım atmamızı sağlayan bir olanak sağlıyor kendisi. Bir de Davud karakterimiz var ki onda da dinsel göndermeler yapılmaktadır :) Keyifle , göndermeleri takip ederek ve zamanla da üzerinde düşünerek bulduğum harika bir kitap olarak çıktı karşıma. İhsan Oktay'ın düşüncelerine sağlık , yine bir "granit mermer" oluşturdu dehlizlerde :) (okuyanlar bilir ne demek istediğimi , o nasıl bir açıklamadır öyle ? Hayal gücüne hayran olduğum bir yazarı çok geç keşfettim:) )
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Steampunk denilen bir tarz oluşturulmuş bu kitapta yada ben öyle sezinledim. Sayfalar ise ; rüzgarın esintisi gibi hissedilmeyecek bir ferahlık kadar arsızca ilerleyip geçti gitti. Anlamadım bitişine tanıklık edişime. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Ve buradaki birey düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ortaya bir Descartes çıkıyor. Düşündüm de zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, karanlığın ta kendisi değil miydi ? :)
Baskı: Aydaki Kadın
Yorumlamaya nasıl başlamalı bu kitap için ? Tanpınar'ın okuduğum ilk kitabı ve beni altüst eden bir yapıt. Şimdiden ilave edeyim her bir bireyin okuyabileceği türden bir kitap değildir kendisi. Ağırdır , içseldir ,serzenişseldir ve de sürekliliktir kitapta olanlar. İlk olarak her romanda olduğu gibi bir konu mevcut burada da. Selim'in hayatı ile Leyla'nın hayatlarının uzaktanda olsa bir kesişme noktası ve içsel anlatıları mevcut. Selim intihar eden abisinin hatıralarını aklından hiçbir zaman atamamış ve maddi yönden çöküntüye uğramış , meclisten istifa etmiş ve hayatının kadını olarak nitelendirdiği Leyla ile yolları tamamen ayrılmış kendi yolunda giden ve sürekli düşünen , düşündükçe hırpalanan ve hırpalayan; aynı zamanda da bizide bir kasırga içerisine atan düşünceleriyle kitabın ana konusunu oluşturuyor. Maalesef ki oluştururken kitap bitiyor. Ama kitabın bir sonu olup olmamasının hiç mi hiç önemi kalmıyor. Yani benim açımdan bir değeri yoktu. Ben sadece Tanpınar'ın aktarmak istediklerine odaklandım. Bir halet-i ruhiyetin savaşımına şahitlik ettim. Selim ve Leyla'nın gözünden tanıklık ediyoruz her şeye. Zaten bu içsel düşünceler bizi iyice bir sarmalamaya başlıyor kendi içinde. Rahmetli Tanpınar insan psikolojisini o kadar iyi bir şekilde ele almış ki bir kitap okumadığınızın farkına varıyorsunuz. Yaşayan bir bireyin tüm çıplaklığıyla düşündüklerine de şahit oluyorsunuz. Denizde ay ışığını kovalayan bir balıktan , göğün rengarenk cilvelenmelerine kadar bütün duygulara yer veriyor. Öyle ki bende artık bir bütün oluyorum kitapla. Mutluluğu o düşüncelerle benimsettirirken üzüntüyü de aynı şekilde hissettiriyor üstad. Yine arka planda kendi siyasi görüşlerini ve ülkenin durumunu da aktarmaktadır Tanpınar. Bunları okuması bile keyif verici oluyor bir süre sonra. Sonra da alıntılarla yola çıkmak kalıyor bize ; "Kıskançlık arzuya neden bu kadar yakın? İç içe odalar gibi bir adımda öbür tarafa geçiliyor. Hatta adım bile yok. Kıskançlık arzunun öbür yüzü." Demiş kitabın bir yerinde üstad. Düşün düşün dur bakalım. Hadi hayır de buna kolaysa. Diyemezsin ki... Kıskandın mı arzu da cezvesinde kaynamaya başlar. Söndürebilene aşk olsun. Öyle bir bağ vardır ki bu ikisi arasında , bağ olmaktan çıkıp bir olurlar. Sonrasında da bir düşünce biçimi var ki , buna da şapka çıkarmada görelim bakalım. Der ki üstad ; "Niçin her fikir , üzerinde düşününce biraz üzerine basınca bir lahzada öbür tarafına geçiliveren çürük bir tahta perde oluyor?" Düşünceler düşünceleri doğurur. Her bir düşünce zincirlenmişçesine diğerlerini de peşine takar ve bir bakmışsın ki ya sen onun esirisin yada o senin. Derken ; "Niçin bütün bir hayat derlenip toplanıp tek bir anımıza yüklenir? Hafızanın hangi zalim iflasıdır ki bütün mazi artıklarını bir lahzada canlandırır ve bize yollar ?" düşüncesi pehdah oluveriyor. Bahsetmiştik zaten düşüncelerden, tahta perdelerden. Hepimiz de bundan muzdarip değil miyiz zaten ? "Değişiklik dışarıda... Bütün tezatlar , aksamalar , güzel , gülünç , manalı şeyler her şey orada , suyun üstünde yüzüyor. Derinlere inince herkes birbirine benziyor." Diyor üstad. Kendi içinde boğulma ,aç gözlerini ve etrafına bak! diyesim geliyor kendi kendime bu cümleyi okuyunca. Aynıları aynadan görmek gibi. Bir cümle var ki her okuduğumda kokusu burnumda tütüyor ; "Sabah güneşi fırından çıkmış sıcak bir ekmek gibi kokuyordu. Her tarafta arı ve böcek vızıltıları ve kır sessizliği vardı. Her şeye içim kendiliğinden açıktı.Ve kendimi her şey sanıyordum." "Halbuki sanat hayatın bir parçası. Hayatın içinde onu görmeye çalışmıyoruz." Bu iki cümle her şeye bedel aslında. Etrafımıza odaklanamama sorunumuz güzel bir dille açıklanıyor burada. Kendi iç bunaltılarımızla o kadar çok meşgul oluyoruz ki güzeli güzel olduğundan görmemeye başlıyoruz ve kötü görünen her şey göze daha bir ayrıntılı gözükmeye başlıyor. Nerede kaldı bunun güzelliği ? Gözler kapansın ve sahne açılsın diyesim geldi... "Bütün bir nesil böyle işte. Hepsi kendi hakikatlerini içkide arıyor. Hepsi ,kendilerini bilmedikleri bir şey için harcamaktan hoşlanıyor." diyor üstad. Ne doğru bir analiz. Etrafımız zaten bunlarla çevrili. Kendi düşüncelerine sahip çıkamayan , etrafında duydukları ile kendisine yön veren o kadar çok insan var ki. Sahipsizlik içerisinde sahip oluyorlar. Kısacası ; Son zamanlarda bu şekilde içine çeken bir kitaba rast gelmemiştim. Edebi nitelik taşıyan bir eserin bilinmeyen hazinesini oluşturuyor benim nezdimde. Senin yerine düşünen bir beynin/zihnin içerisinden baş köşeye oturup dış dünyaya bakmak gibiydi. Ve sanki bir hayal dünyasının içerisindeydim. Bittiğinde bir dalgınlık yaşadım , o zihni aradım. Düşüncelerimde kitapla beraber bitmişti. Şimdiden bir özlem duymaya başladım. Ve uyarıyorum tekrardan ta en başta olduğu gibi ; Bir algı yanılsamasına düşülmesini istemem. Herkesin harcı bir kitap değildir bu , aktarılmak istenen dolu dolu düşüncelerin eseridir kendisi.