
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri
Orijinal bir kurgu. Kafka kadar karamsar. Bana ara ara Stefan Zweig'i çağrıştırdı. Tabi daha modern zamana uyarlanmış hali gibi. Okurken anlık depresyona soksa da gayet okunası, güzel bir kitaptı. Ayrıca daha fazla okunma oranına sahip olmayı hak ediyor. Konusuna kısaca değinmek gerekirse; Bir yayın şirketi, eğlence sektörünün kötüye gittiğini, artık sanata dayanan gerçek şeyler yerine, insanların önlerinde ne varsa, onu kabul ederek kalitesiz şeyleri popüler yaptığını esefle görür. Bunun üzerine eğlence sektörünün ve sanatın birbirine yaklaşması gerektiğini düşünür. Ve gerçek sanatın ancak gerçek acıya dayandığı tezine uyarak, bir takım çocukların hayatını manipüle etmeye çalışıp acı çekmesine böylece gerçek sanatın doğacağı savına inanır. Bu çerçevede de sanata yetenekleri olan dahi çocuklardan oluşmuş bir okul açmaya karar verir. Vincent Spinetti'de burada devreye girer. Çünkü bir şeyler üretip yazmada tam bir dahidir. Ayrıcada melankolik halleriyle, ailevi sorunlarıyla ve hastalıklı haliyle tam da şirketin istediği, acı çekmeye uygun bir adaydır. Vincent Akademiye kabul edilir. Onu manipüle edecek bir de menajer atanarak yeni kariyerine başlar...
Baskı: Kara Kule I: Silahşor
Yazarı Stephen King olunca haliyle beklentiniz de yükseliyor ve biraz dumura uğruyorsunuz. O yüzden okumak isteyenler kendinizi şimdiden hazırlayın! Benim gibi bir anda kitabı bitire bileceğinize inanıp da kendinizi kandırmayın! Kitabımız Yüzüklerin Efendisi gibi bir yolculuk hikayesi. Burada da bir kulemiz mevcut. Ama Sauro'nun kulesi değil, kitabın isminden de anlaşılacağı üzere Kara Kule. Ve oraya ulaşma sevdası. Yalnız sayılabilecek bir yolculuk ve alınması gereken zor kararlar! Başlardaki o alışma safhasını geçebilirseniz hem kitabın diline aşina olmaya başlıyorsunuz hem de kitap arada temposunu artırarak ilerliyor
Baskı: Kardeşimin Hikayesi
Zülfü Livaneli'nin okuduğum ilk kitabı. Gayet güzel ve akıcıydı. Yazarın kalemi sizi hemen kitabın içine çekiyor ve heyecanla sonuna kadar okumanızı sağlıyor. Baş kahramanımız da çok kendine özgü, gerçekçi kurgulanmış. Sanki kitap kahramanı değil de bir tanıdık ya da içimizden biriymişcesine özümsüyorsunuz onu. Veyahut da gazeteci kızımızın yerine koyuveriyorsunuz kendinizi. Binbir Gece Masalları'nın içine Agatha Christie kaçmış hali diyebiliriz belki de. En iyisi siz okuyun öyle konuşalım spoiler yemeyin!
Baskı: Vezir (The Blackcoat Rebellion, #2)
Piyon, Vezirle devam ediyor! Başları hiç düşünmediğim bir hızla başladı. Ama aslında kitabın arka kapağını okusaymışım daha tahmin edilir olurmuş. Yine de böyle de hoş bir tecrübe yaşamadığım söylenemez. Serinin ikinci kitabı 'Ne yapıyor bunlar?' dedirten saçma olaylar silsilesiyle başlıyormuş gibi görünüp aydınlanma yaşadığınız ortalarına doğru heyecan artıyor. Ama bu heyecan kitabın dörtte üçünden sonra yavaş yavaş kendini üçüncü kitaba konu bulmaya bırakan yazarımız sayesinde yükselmese de kendince tempolu ilerliyor. Bize de çok abartmadan üçüncü kitabı beklemek kalıyor.
Baskı: Jane Eyre
Bir kadın karakter düşünün! Her şeyi ile sizi büyüleyen, her yaptığını düşünüp taşınarak yapan, hem kendine hem de dış etkenlere elinden geldiğince karşı koyma gücü bulan, yalnız, kimsesiz. Yalnızsınız, sığınacak kimseniz, derdinizi anlatacak, sizi anlayacak kimseniz yok ve bir de görünüşünüz ve kişiliğiniz yüzünden size ön yargı ile yaklaşıldığını, eleştirildiğinizi, kimsenin sizi beğenmediğini düşünün! Nasıl yaşardınız, ne yapardınız? Jane Eyre, bir kitaptan daha fazlası. Eşi benzeri bulunmayan gerçek bir karakter. Onun gibi kişiliği daha başka yerde bulunmayan iki karakter daha var ki; Mr. Rochester ve St. John! Bir kitapta ki benzersiz üç karakter! Üçü de birbirinden müthiş tasvir ediliyor hayalinize. Mr. Rochester ve Jane Eyre kadar birbirini tamamlayan iki eş daha okumadım. Jane Eyre'ın belki buruk ama tebessüm ettiren, düşündüren, hırslandıran hikayesi...
Baskı: İyi Kız
Kaçırılan bir kız... onun kaçırıldıktan sonraki ve bulunduktan sonraki durumu. Gayet akıcı bir dille yazılmış olmasına rağmen kitabın kapak tasarımı ve ismi size bir takım ipuçlar veriyor ne yazık ki! O yüzden ne olacak diye meraklanmadım ama meraklanmadığım halde bile sürüklenerek okudum. Çok bir şey beklemezseniz hoşunuza gidecek bir kitap olabilir. Bir okur Lucy Christopher'ın "Keşke senden nefret edebilseydim" kitabına benzetmiş. Benim de okurken sık sık aklıma geldi. Kitabın sonundaysa, zorba ebeveynlere bir öğüt mü, yoksa itaatsiz evlatlara bir ceza mı olup olmadığına karar vermekte okuyucuların yargısına kalıyor.
Baskı: Audrey'yi Bulmak
Sophie Kinsella'nın bu sefer ergen çocuklarına ithaf ettiği çiklit türündeki bu roman çok sıcak... Kitabın baş kahramanı on dört yaşındaki Audreyimiz okulda yaşadığı olaylar neticesinde sosyal anksiyete bozukluğu yaşıyor. Bu yüzden de evde bile kimseyle göz teması kurmamak için güneş gözlüğü takıyor. Abisinin oyun takıntısı sayesinde Linus’la tanışıyor ve hikayemizde hiç tanımadığı bu çocuğun yardımlarıyla kendine gelmesini anlatıyor. Tabi ki on dört yaşındaki birinin aşık olmasının ne derece sağlıklı olduğunu düşünmezsek gayet talı bir roman.
Baskı: Cadıların Keşfi (Ruhlar Üçlemesi, #1)
Kitabın konusu kısaca şöyle efendim; Diana çok güçlü ve prestijli bir cadı soyundan gelmektedir. Ancak yedi yaşında annesi ve babası Afrika'da öldürülür. Bu olaydan sonra cadılığı ve cadı gücünü reddeden Diana kendi imkanlarıyla ve büyü gücü kullanmadan ilerlemek ister. Böylece yirmi yedi yaşında birkaç kitap çıkarmış, ünlü bir tarih profesörü ve araştırmacısı olur. Oxford Bodleian Kütüphanesi'nde eline, büyülü ve yıllar boyu aranan bir eser geçer. Bu eserin büyüsünü bilmeden bozmuştur lakin eseri aldığı yere geri verir. Bunun üzerine Oxford'da vampir, cadı ve iblis topluluğu dadanır. Topluluk dünyada bulunma amaçlarını öğrenmek istiyordur ve bu amaçta sadece kitapta yazılıdır. Kitabı ortaya çıkaran tek kişiyse Diana'dır... Konusu merak uyandırıyor değil mi? Ama endişelenmeyin kitapta zerre bir şey olmuyor. Kitabın konusunda fantastik olduğu anlaşılsa da, ki doğrudur da, kitap aşk kitabıdır. Yedi yüz sayfa olmasına rağmen merak uyandırıcı bir nokta dahi yok! Bomboş geçen yedi yüz sayfaya mı yoksa o yedi yüz sayfayı okurken yanan zamanıma mı yanayım bilemedim. Diyeceksiniz şimdi niye okudun öyleyse? Kitabın işe yaramaz olduğunu üç yüzüncü sayfada fark ettim. Sonrada o kadar gelmişim niye bitirmeyim ki diye aptal bir düşünceye kandım. Hala umut var, hala bir şeyler olabilir dedim. Ama sonu bile ikinci kitabı okumam için merak uyandırmadı gerisini siz düşünün!
Baskı: İvan İlyiç'in Ölümü
'Ölüm' söylerken ne kadar da kolay öyle değil mi? Oysa aslında ne kadar korkunç bir düşünce olduğunu o raddeye gelmeden bilemiyoruz. Ama düşünün, en ufak bir hastalık bile geçirdiğinizde nasılda korktuğunuzu, nasılsa elinizin ayağınızın birbirine girdiğini! Yarım kalan işler, tasarlanan gelecekler... İşte, Tolstoy' da bizim karşımıza böyle bir karakter çıkarıyor. Yaşarken ölümü hiç düşünmeyen, ölüm başkasına geldiğinde kendine gelmediği için şükreden biri. Ve ölüm ona çok trajik bir sebeple geldiğinde, yaşamının aslında nasıl da boş geçtiğini anlıyor. Anlıyor ama artık geride kalanlara ah etmek bir işe yarar mı? Aslında neredeyse hepimizin yaşayacaklarının bir başka versiyonu olabilir. Sadece bazılarımızın yanında sevdikleri olacak, elini tutan ve onu çekecek biri, bazılarımızınsa İvan İlyiç' in Ölümü gibi... Son olarak 'Olacak olanı olmadan olmuş bilin ' ölüm için söylenmiş en çarpıcı söz değilse, 'Ölüm' en çapıcı söz değil midir?
Baskı: Beni Yakma (Bana Dokunma, #3)
Çok değil bir yıl önce bu seriyi elime aldığımda çok beğenmiştim. Ama şimdi bir yıl sonra sonuncu kitabı okurken ben bu işe yaramaz kitabı neden bu kadar sevmiştim demeden duramıyorum. Çeviriden mi yoksa yazar son kitapta mı batırdı da kötü? Ya da artık ben değiştim? Hangisi bilmiyorum ama o kadar sıkıcı, banel, saçma ve tekrarlardan oluşmuştu ki kendime, yazara, karakterlere kızmadan edemedim. Biraz aceleye gelmiş, zorla yazılmış gibiydi. Hatta her şey zorakiydi sanki. Adam okuyucunun gözünde zorla kötüleştirilmiş, Warner'aysa tam yüz sayfa kendini açıklatma ihtiyacı hissettirilmiş. Okuyacak olanlara, merak edenlere söylüyorum, ilk yüz sayfa içinde kendilerini şunlara hazırlasınlar; Juliette uyanıyor, ağlıyor, kızıyor, ağlıyor; Warner onu sakinleştiriyor, yanlış anlamaları düzeltiyor, ne kadar iyi, mükemmel olduğunu anlatıyor ve sonra yüzüncü sayfadasınız! Keşke yanlış anlaşılmalar kendiliğinden ortaya çıksaydı da Warner'ın açıklamaları bu kadar kasıntı durmasaydı. Gerçekçi görünmesi adına iyi olurdu. Son olarak kitabı beğenmediğimi söylememe gerek yoktur herhalde...
Baskı: Yüzük Kardeşliği (Yüzüklerin Efendisi, #1)
İnanamayacaksınız belki ama -çünkü ben bile kendime inanamıyorum- sevgili Yüzüklerin Efendisi kitabım tam beş senedir bende ve ne zaman elime alıp okumaya çalışsam hep bir engelle karşılaşıyordum. Sonunda tüm engelleri aşıp okudum. Biraz geç oldu ama geç olsun da güç olmasın demi. Ama şu anda tek dileğim serinin ikinci kitabını okumamın da bir beş sene sonra olmaması.... Evet gelelim kitap yorumuma; İlk sayfalar biraz yavaş ve yorucu geçti. Ama filminde geçmeyen birkaç bilgi öğrenmedim değil! Mesela Frodo'yu daha yüzük eline geçer geçmez yolculuğa çıkacak gencecik bir delikanlı sanıyordum ama meğersem bizim Frodo elli yaşındaymış. Gerçi hobbitlere göre gene gencecik sayılıyor. Hepimizin bildiği bir hikaye -nereden biliyoruz tabi ki filminden- yüzük aslında kötüdür. Dünya ikiye ayrılmıştır. İyilik ve kötülük. Ying ve yang ...falan filan. Tarafını seç! Güç içinde.. dur yaw olay Star Wars'a doğru gidiyor sanki. Neyse efendim filmi elbetteki daha görkemliydi çünkü muazzam görsellerle süslüydü. Yalnız insan gerek filmi gerekse kitabında Tolkien'in nasıl bir hayal gücüne sahip olduğunu merak etmeden duramıyor. Kafanın içinde neler var Tolkien! Bize sunamadığın daha nice dünyalar kurgulanmadan yitti! Yoksa sadece Yüzükle mi ilgiliydi bütün dünyan!
Baskı: Takip
Çeviriyi oldukça beğendim. Çevirmen "... muhallebiye yapışan fıstık ezmesi.." , "... haziranböceğinin peşinden koşan ördek ..." gibi tabirleriyle beni çok güldürdü. Bunların haricindeyse, üçyüz sayfası merak uyandırıcı ve akıcıyken geriye kalan son yüz sayfası da bir o kadar sıkıcı ve bunaltıcıydı...
Baskı: Boğulan Kız
Kapağına aldanarak okuduğum, ağır ilerleyen, olayın anlatılması devamlı ertelenen bir kitap. Yazarın yazma biçimini beğendim, konu işleyiş tarzıysa yorumsuz...Tuhaf olduğuna garanti verebilirim ama beğene bileceğinize garanti veremem. Herkesin sevebileceği türden değil çünkü. Konu şöyle özetlenebilir; Imp, şizofrenik bir delidir. Deliliği genetiktir. Kendi hatıralarına güvenemez. Ve kitabın başından bizi uyarır. Bir gün, Eva Canning adında bir kızla tanışır. Bu kızı küçükken etkilendiği ve takıntı haline getirip lanetli olduğuna inandığı tabloya benzetir. Ama bir sorun vardır! O bir Temmuz Evası bir de Kasım Evası ismini verdiği Eva'yla, aynı şekilde, aynı yerde fakat farklı zamanlarda tanışmıştır. Arkadaşıysa yalnızca bir Eva olduğunu söyler. İki Eva olduğuna inanan Imp'in kafası karışır. Eva Canning gerçekten de tablo gibi onun laneti olabilir mi?
Baskı: Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri
Açıkçası daha önce hiç Virginia Woolf okumadım. Ama ününü çok duydum. Bu kitapta bahsedilen bir çok eseri de merak ettim. Doğrusu en kısa zamanda okumak dileğim... Kitabın sahibi yazarlık derslerini değilde birkaç öğüdü Woolf'un ağzından anlatıyor kurmaca bir kurguyla. Lakin her bir bölümden sonra yazarlıkla ilgili anlamlı,güzel ve kısa ama öz anektodları Woolf'un kitaplarından ve anılarından örnekler vererek sıralıyor. Bu sade, akıcı ve oldukça işe yarar bilgileri bir bir yaparsak iyi bir yazar olunabileceğine inancım tam. Yazarlık hayalleri olanlara ama bunu nasıl yapacağını bilemeyenlere şiddetle tavsiyemdir. Not: İlk başlar biraz sıkıcı gelebilir ama sabredin! Sabrın sonu selamettir.
Baskı: Kahverengi Elbiseli Adam
Agatha'nın kitaplarından yalnızca 3 tanesini okurken sıkıldım. Bunlardan biride bu kitaptı. Bu kitabı okurken sevgili Agathacığım iyi ki aşk hikayeleri yazmayı bırakmış dedim. Tamam, kitap polisiye kitaplar katagorisine giriyor ama ben burada geçen aşk hikayesini -üzülerek söylüyorum- çok itici buldum. Sevmediğim tarihi-aşk romanları tarzındaydı. Yine de Agatha'ya saygımdan bitirdim.
Baskı: Ciddi Olmanın Önemi
Çok eğlenerek okudum. Bana Şinasi'nin 'Şair Evlenmesi' ni birazda Shakespeare anımsattı. Tiyatro olduğu için sanırım. Kitabın Konusu kısaca şöyle; Hikayemiz ya da tiyatromuz Jack'in kır hayatından arada sırada kaçmak için Ernest isimli kurmaca bir kardeşi oluşturmasıyla başlar. Ve bu isimle sevdiği kadınla nişanlanır. Jack genç, güzel bir kızın vasisidir. Ve bunu dostu Algernon'dan saklamıştır. Bunu öğrenen Algernon, Jack'den gizli olarak bu kızı görmeye gider. Kendini Jack'in kardeşi Ernest olarak tanıtır. Bir süre sonra da bu kızla nişanlanır. Devamında dörtlünün aynı yerde karşılaşması ve olayların komik gerçekliği anlatılır. Kitaptan alıntı; -Akıllılıktan ölesiye tiksiniyorum. Bugünlerde herkes akıllı. Gittiğin her yerde akıllı insanlarla karşılaşıyorsun. Bu genel bir belaya dönüştü. Allah'tan dileğim bizi bir miktar aptal bıraksın. -Aptallarımız var. -Onlarla tanışmak ziyadesiyle hoşuma giderdi. Nelerden bahsediyorlar acaba? -Aptallar mı? Ah! Akıllı insanlardan elbette. -Ne aptallar!
Baskı: Piyonun Son Hamlesi
Bir psikopat ve bir sosyopatın birbiriyle mücadelesi... Oldukça iyi kurgulanmış, akıcı ve gizemli(?) bir roman. Böylelerini seviyorum. Özellikle o son sayfaya bayıldım. Tam olarak 'şah mat' dedirtti. Hala yüzümde sanki ben zafer kazanmışım gibi minik bir tebessüm var. Bu tür kitapları seven herkes kaçırmadan okumalı.
Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde Ve Diğer Fantastik Öyküler
Kişilik bölünmesi üzerine yazılmış bir romandır. Dr. Jekyll'ın Mr. Hyde ismindeki kendinden tamamen farklı, uç noktalar da bulunan kişiliğiyle iyilik ve kötülük çatışması yaşamasını anlatmaktadır. Gayet güzel, okunası, kitaplığınızda olması gereken bir eserdir kanımca.
Baskı: Gölgeler Diyarı
Kitabı bitireli yarım saat oldu ve hala "Şaka yapıyor olmalısın" diyorum. Çok farklı ve değişik bir kitaptı. Yazarın tarzını sevdim. Tabi ben fantastik bir şeyler bekliyordum o yüzden biraz dumura uğradım ama yinede güzeldi. Tek üzücü yanı seri olmaması bence.
Baskı: İki Hayat Arasında
İlk başlarda kitap bir o hayata bir öteki hayata gidip durduğu için kafam ambale oldu. Bu yüzden adapte olmakta zorlanmadım değil. Ama kitap oldukça akıcı ve farklıydı. Ben çok beğendim. Kitabın sonunu hüzün ve hafif tebessümlü duygularla bitirdim. Tavsiye derim.
Baskı: Ölüm Falı (Ölüm Oyunları, #1)
Bence yazılış tarzı historical romanlar gibiydi. Duygular, korkular yansıtılamamış.Cinayet stili farklı ve güzel bir konu olabilecekken saçma, çirkin bir aşk hikayesi moduna girmesi kitabı ucuzlaştırmaktan öteye gidememiş. Bir kadının bu tarz bir olay yaşayıp da böyle hissiz olması, önüne gelen ilk yakışıklı kişiyi hiçbir neden olmadan sevmesi olacak şey değil. Katilin baştan itibaren belli olması da ayrı bir konu... oraya hiç değinmiyorum bile...
Baskı: Uyuyan Adam
Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun. Ve oyun kâğıtlarının ya da kimi gürültülerin, kendine sunduğun kimi gösterilerin sana sağladığı bu yıpratıcı olmayan havada, anların heyecanından başka şeye yer vermeyen bu yaşamda, mükemmele yakın, büyüleyici, bazen de yeni heyecanlarla dolu bir mutluluk buluyorsun. Tam bir huzur içindesin, her an esirgeniyor, korunuyorsun. Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: Saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşaya duruyorsun... Yazının insanın içine işleyişi, anlatımı, yalnız bir insanın derin düşünceleri, düşündürücü ve bir o kadar da tanıdık bazen..
Baskı: Siyah Kan
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu kitap benim ömrümü yedi. Bir kitabı azimle ve inatla okuyup da bu kadar geç bitirdiğimi daha hatırlamıyorum. Peki değdi mi? Pek sayılmaz.Tabi ki kötüde sayılmazdı ama gereksiz uzatılması ve sonunun tatmin etmemesiyle birlikte oldukça tahmin edilebilir olması rahatsız ediciydi.Böyle bir son belki 2003 yılında insanlara farklı geliyordu ama şimdiyse sıradan ve bayağı. Marc'ın sinir bozucu karakteri ve Hatica'nın garip düşüncelerine değinmiyorum bile... Ayrıca bana mı öyle geldi yoksa herkes de böyle mi düşündü bilmiyorum ama yazar sanki bazen alttan alttan bazense üstten üstten Müslümanları yeriyormuş gibi bir hava vardı. Bu çok sinir bozucuydu. Bunların dışında kanla ilgili bilgiler ve ilginç öldürme tekniği fazlasıyla hoştu. Ve kitapta ki adam akıllı tek karakter bence Jacques'ti. Her zaman -yaptıkları iğrenç olsa da- karakterine uygun biçimde hareket edişi, belli hedeflerinden şaşmayışı vb. şeyler de bunun kanıtıdır. Bir de son olarak Jacques sana iki çift lafım var; o Aşkım lafları da neyin nesi ıyk.