Darkshadow
@Darkshadow

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Gölgeler (Ashes Trilogy, #2)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2013/01/kitap-yorumu-golgeler-ilsa-j-bick.html#more "Çaresiz kaldığında bir canavardan daha zalim olur muydun?" İşte Küller Üçlemesi'nin ikinci kitabı Gölgeler'de kafanızı kurcalayıp duracak soru tam olarak bu. Kitap çarpıcı. Küller'i okurken hissettiğim duyguların daha da güçlenmişini hissettim Gölgeler'i okurken. Yazarın yansıttığı vahşeti, en iğrenç kısımları bile çekinmeden yazmış olmasını seviyorum. Post-apokaliptik kitapları, özellikle de zombileri severim zaten. Her nasıl oluyorsa bu tür kitaplarda anlatılan dehşet beni derinden etkiliyor. Gölgeler ise hem kendi içindeki farklılıklarla hem de beklentilerimi karşılayarak tatmin etti beni. Aslında Küller'i okuyuşumun üzerinden bir seneden fazla zaman geçmişti. Geçen sene TÜYAP'tan almıştım; çok iyi hatırlıyorum. Gölgeler de yine bu yılın aynı döneminde geçti elime. Böyle uzun zaman dilimleri girince araya, insan ister istemez ilk kitabı unutuyor. Gölgeler'in başlarında biraz zorlandım bu yüzden. Sürekli karakterleri ve olayları hatırlamaya çalışıyordum. Yine de kendimi toparlamam uzun sürmedi. Tabii okurken "Aa, şu kimdi ya? Bu ne zaman bu duruma düşmüştü?" şeklinde kendimi soru yağmurlarına tutman beni kendi kendine sinirlenmeye teşvik etmedi değil. Küller'i okuyanlar kitabın nasıl bittiğini, kahramanımız Alex'i nasıl bir durumda bıraktığımızı çok iyi hatırlayacaklardır. Benim de aklımdan çıkmayan kısımlardan biri buydu. Gölgeler, tahmin edeceğiniz gibi tam tamına Küller'in bıraktığı yerden devam ediyor. Elektromanyetik darbe dalgası yüzünden yıkılmış bir dünyada, değişen soydaşlarının arasında hayatta kalmaya çalışan kahramanlarımızın hikâyelerini okumaya devam ediyoruz. Ancak bu kez işler çok daha karmaşık. Alex, sonunda bir sığınak bulduğuna inanıp güvendiği Rule'un sırrını keşfetti. Değer verdiği pek çok insanı; Ellie'yi, Tom'u, şimdi de Chris'i kaybetti. Alex'in artık tek bir dayanağı var; o da kendisi. Değişmişler'in arasında hayatta kalması için hiç kimseye güvenmemek ve sonuna kadar savaşmak zorunda. "Peki ya Tom?" diyenleri duyar gibiyim. Küller'i okuyan pek çok kişi gibi ben de Tom'un akıbetini öğrenmeyi iple çekiyordum. Şimdi sıkı durun: Gölgeler'de Tom'un bakış açısıyla anlatılmış bir sürü bölüm var! Yani sadece ona ne olduğunu öğrenmekle kalmıyor, onun aklına ve geçmişte yaşadıklarına da birebir şahit olma fırsatı yakalıyoruz. "Anılar kana benziyor. Elini istediğin kadar yıka, yine de lekesi çıkmıyor." Kitapta bu kez sadece Alex'e odaklanılmamış. Tom, Chris, Peter, Lena derken pek çok karaktere bölümler ayrılmış. Ancak hemen aldanmayın sakın; bu bölümler de en az ana karakterlerinki kadar heyecanlı ve merak uyandırıcı. Gölgeler'de, Değişmişler'in -diğer bir deyişle Chuckyler'in- dünyasını daha detaylı aktarmış bize Ilsa J. Bick. İlk kitapta onlarla bu kadar iç içe olma şansımız olmamıştı. Gölgeler'de ise Alex sayesinde Değişmişler'in iç yüzünü, onların sadece insan eti yiyen gençler olmadığını fark ediyoruz. Üstelik son derece şaşırtıcı şeyler var onlar hakkında. Mesela, Değişmişler'in bir örgüt gibi gruplandığını biliyor muydunuz? Ya da kendi aralarında nasıl iletişim kurduklarını? Ayrıca kitapta tonlarca başka sır orada durmuş okura sırıtmakta. Ilsa J. Bick'in çok iyi bir gizem yazarı olduğunu düşünüyorum. Tam bazı şeyleri açığa çıkarmışken, ortaya öyle bir şey atıyor ki şaşırıp kalıyorsunuz. Alex'in "canavar"ı örneğin. Küller'den beri çözülemeyen bu sır Gölgeler'de de bol bol aklımıza takılıyor. Uzun lafın kısası, ilk kitabı sevenlerin muhtemelen şüphesiz alacakları, okumayanların ve bu tür kıyamet sonrası hikâyelerini sevenlerin ise gözünü kırpmadan alması gereken bir kitap Gölgeler. Soluksuz okunuyor. Bunun bir kurgu olduğunu bilmenize rağmen, yazarın gerçekçi kalemi sizi elektromanyetik bir dalga yüzünden mahvolmuş ve komşunuzun sizi yemek istediği bir dünyaya inandırmaya yetiyor. Üçüncü kitap için arayı bu kadar açmamayı ümit ediyorum. Lâkin ne yazık ki yurtdışı çıkış tarihi Eylül 2013 olarak görünüyor.

Baskı: Kelebek (Butterfly Trilogy, #1)

Öncelikle belirtme gereği duyuyorum ki, Kelebek sanıldığı gibi Fifty Shades ve benzeri kitaplara benzemiyor. Tamam, yalan söylemeyeceğim; ilk başta ben de öyle sanmıştım. Ancak hem yayınevinin söylemi üzerine hem de okuduğum yorumlardan sonra öyle olmadığını düşünmeye başladım. Ta ki kitabı okuyana kadar. O zaman erotic romance diye bildiğimiz, yani cinsellik üzerine kurulu aşkı anlatan kitaplara hiç de benzemediğini anladım. Kelebek, sıradan bir aşk romanı değil. Bu bir intikam hikâyesi. Aynı zamanda kadınların fantezilerini gerçekleştirmelerinin hikâyesi. Kelebek, Beverly Hills'teki bir erkek giyim mağazasının üzerinde özel bir kulüp. Bu kulüpte farklı bir hizmet veriliyor. Üye olan kadınlar, seçtikleri erkeklerle istedikleri fanteziyi gerçekleştirebiliyorlar. İster Mary Antoinette oluyor, ister bir kovboyla istedikleri şekilde birlikte oluyorlar. Seçenekler ve kaynaklar sınırsız. Kelebek'in müdavimlerini anlatarak başlıyor kitap. İlk başta bu karakterler arası geçişler biraz (ama çok az) kafa karıştırıcı olsa da gidişat iyi toparlanıyor. Dört kadın var kitapta. Ünlü bir avukat olan Jessica, aşkı bulmayı kafaya koymuş inşaatçı Trudie, yaralı bir doktor Linda. Ve bir de Rachel Dywer var. Rachel, henüz on dört yaşındayken hayatın pislikleriyle tanışmak zorunda kalmış. Berbat bir babası ve ona hiçbir şey söyleyemeyen bir annesi var. Hayatının en kötü gecelerinden birinde evden kaçmak zorunda kalan Rachel aslında bunun sadece bir başlangıç olduğundan bihaber. Onu çok daha büyük acılar bekliyor. Hayatının aşkını bulduğunu zannediyor. Bu henüz çocuk sayılabilecek yaştaki saf kız, sırılsıklam âşık olduğu Danny Mackay'in ona neler yapabileceğinin elbette farkında değil. Kitap Kelebek'in müdavimlerinin hikâyelerini anlatırken, sık sık geçmişe dönüp Rachel'ın öyküsünü aktarıyor. Çünkü aslında her şeyin merkezinde o var. Kadınların bedenlerinin satıldığı yeri birebir görmüş, orada çalışmak zorunda kalmış ve hıyanete uğramış bir genç kadın sizce ne yapabilir? Hayatı hiçe sayıp kendini intikama adamış olabilir mi? Kelebek'in ne kadar kadınlar üzerinde durduğunu fark etmişsinizdir sanırım. Ama görüldüğü üzere sadece iki kişinin arasında geçmiyor. Dört kadın var. (Yoksa beş mi demeliyim. Gizemli Beverly Highland'ı unutmayalım.) Ancak bu kadınların tek tek âşık oluşları değil mesele. Hayallerini gerçekleştirmeleri, geçmişlerinden kurtulmaları, yüklerini fırlatmaları... Örneğin, Jessica ona her şeyi emreden kocasından bıkmış bir kadın. Doktor Linda ise bir neden ötürü korkmuş, bu yüzden cinsel yönden tatmin olamayan biri. Hepsinin ortak noktası çareyi Kelebek'te aramaları. Tanımadığı bir adamla fantezilerini gerçekleştirmesi nasıl bir çare, diyecektir bazıları eminim. Tabii bu sizin bakış açınıza bağlı. En iyisi kitabı alıp bir okuyun. Açıkçası özellikle Rachel'ın hayat öyküsü beni çok etkiledi. İnatçılığı, intikam için vazgeçtiği şeyler, kendini adaması ayakta alkışlanacak cinstendi. Peki, böyle bir intikam yemini sağlıklı mı? Bu soru kitap boyunca kafamı kurcalayıp durdu işte. Rachel, Danny'i "kendi başını ye!" deyip, kadere teslim etse ne olurdu? Düşünüp taşınmak lazım bunu. Fakat tüm bu sorularıma rağmen Kelebek'in sonunu çok beğendim. Tam kıvamındaydı. Kelebek, pek çok kadının içindeki feministi ortaya çıkaracak türden bir kitap. İçinde erotizm var, doğru. Lâkin bu o kadar da üst seviyelerde değil. Sonuçta bize fantezileri gerçekleştirme arzusunu aktarıyor yazar. Bahsettiğim yalnız cinsel fanteziler değil. İstediğin mesleği yapabilme, hayatını düzene sokabilme, sevdiğin adamla evlenebilme de bir fantezidir. Kathryn Harvey lakaplı Barbara Wood ise bunu okuyucuya çok güzel anlatmış.

Baskı: The Perks of Being a Wallflower

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/12/kitap-yorumu-perks-of-being-wallflower.html Ah Charlie, vah Charlie... The Perks of Being a Wallflower'ı aslında çok önceden duymuştum. Birkaç yıldır pek çok okurun listesinin başköşesindeydi kitap. Bu sene filmi çıkınca daha bir göze batmaya başladı. Filmi izlemeden kitabını okumak her zaman daha cazip gelmiştir bana. Çoğu zaman hayal kırıklığına uğrasam da kafamda yarattığım sahnelerle yönetmenin yarattığı sahne arasındaki farklılıkları bulmak bile bana zevk verir. Hem kitabı deli gibi merak ettiğimden -eğer Tumblr hesabınız varsa John Green kitapları ile beraber en çok fotoğrafı çekilen kitaplardan biri olduğunu biliyorsunuzdur- hem de kadrosuna hayran kaldığım filmi izlemek istediğimden kitabı okumak niyetindeydim. Ancak genelde yaptığım gibi belirli bir zaman ayırmamıştım kitaba. Her şey spontane gelişti. Bir gecede kitabı edindim; sonraki gün ise sayfalarının arasında kaybolmuştum. Bir gün içinde bitirdim. “And in that moment, I swear we were infinite.” Bu yazıyı yazarken kitabın beni ne kadar etkilediğini bir kere daha fark ediyorum. Çünkü kapak resmini indirirken duygulandım. Evet, çok sevmişim. Ama neden? Oralara geleceğim. Muhtemelen Çavdar Tarlasında Çocuklar/The Catcher in the Rye'ı duymuş ya da okumuşsunuzdur. İşte The Perks of Being a Wallflower tam da onun gibi bir kitap! Biraz daha modern versiyonu diyebiliriz. Tabii bundan sakın aynı oldukları veya Stephen Chbosky'nin Salinger'i kopyaladığı kanısına varmayın; yazım tekniklerinden karakter gelişimine kadar son derece farklılar. Yalnızca ikisinin de bende aynı tadı bıraktığı ve bana benzer duyguları hissettirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Charlie on beş yaşında, liseye yeni başlamış bir delikanlı. Ancak Charlie, yaşıtlarının aksine utangaç, içine kapanık, okumaya ve yazmaya merakı olan asosyal bir genç. Bu merakı yeni öğretmeni Bill sayesinde iyice körükleniyor. Ayrıca Charlie tam bir gözlemci. Etrafında olanları farklı bir üslupla bize aktarıyor. “We accept the love we think we deserve.” The Perks of Being a Wallflower Charlie'nin adını bilmediğimiz birine yazdığı mektuplarından oluşuyor. Her mektubunda karşısındakine, dolayısıyla bize yeni bir şey anlatıyor Charlie. İlk aşkını, sevdiği şarkıları, okuduğu kitapları, yaşadığı tuhaflıkları, ilk uyuşturucusunu, ilk seksini anlatıyor. Ve bunları yürek burkucu ama aynı zamanda insanı gülümseten bir dille anlatıyor. Charlie herkesten farklı bir çocuk. Biraz fazla hassas mesela. Onu hem üzüntüden hem de mutluluktan kolaylıkla ağlatabilirsiniz. Ama Charlie'nin satırları beni öyle içine çekti, bana öyle yakın geldi ki onun yanında olsam ben de bebekler gibi ağlayabilirdim sanırım. Birlikte ağlardık. Kitapta bahsi geçen kitaplar ve şarkılar onu sevmemi bir kez daha sağladı açıkçası. Özellikle The Smiths'in Asleep'ini açıp açıp tekrar dinliyorum şimdi. Ayrıca Charlie'nin yeni arkadaşları Patrick ve Sam en az onun kadar içten karakterler. The Perks of Being a Wallflower'da gençlik ateşi, romantizm, hayal kırıklığı, mutluluk, sevgi, hayaller, şiir, müzik, eşcinsellik her şey var. Bence bu kitabı güzel kılan bir başka sebep. This one time when it’s peaceful outside, and you’re seeing things move, and you don’t want to, and everyone is asleep. And all the books you’ve read have been read by other people. And all the songs you’ve loved have been heard by other people. And that girl that’s pretty to you is pretty to other people. And you know that if you looked at these facts when you were happy, you would feel great because you are describing “unity.” The Perks of Being a Wallflower kesinlikle hem ruhuna hem de beynime kazınan kitaplardan biri oldu. Başrollerinde Logan Lerman ve Emma Watson'un oynadığı film uyarlamasını izlemek için sabırsızlanıyorum! "Charlie gibi kardeşim olsaydı keşke..." diyerek yazımı sonlandırıyorum.

Baskı: Karanlık Sular (Karanlık Sular, #1)

Tamam, itiraf ediyorum; ilk başta bu kitabı fantastik sanmıştım. Bu yüzden kitabın son 100 sayfasına kadar oradan buradan bir hayalet çıksın ya da biri paranormal bir şey yapsın diye bekledim. (Hep senin yüzünden Goodreads!) Neyse ki bu beklentim kitabı gölgelemeye yetmedi. Karanlık Sular, son sayfasına kadar kendini okutmayı başarabildi. Karanlık Sular, Rönesans döneminde, dünyanın en çekici şehirlerinden Venedik'te geçiyor. Baş karakterimiz Cassandra Caravello iyi bir soydan geliyor. Anne ve babası vefat etmiş, bu yüzden teyzesi Agnese ile beraber eski malikânelerinde yaşıyor. Kitabın başında Cass, en yakın arkadaşlarından Liviana'nın cenazesinde çıkıyor karşımıza. Cenazede hem anne ve babasının ölümünü hatırlayan hem de Liviana için üzülen Cass, biraz olsun rahatlamak için dışarı çıkıyor. Ve herhalde o dönemde yaşayan her kadının rüyalarını süsleyen ressam gençlerden birkaçıyla karşı karşıya geliyor. Ressamlardan bir tanesi -kahverengi saçlı, mavi gözlü, çarpık gülüşlü olanı- Cass'e çarparak kızı yere deviriyor. Cass'in hayatı asıl cenazenin olduğu günün gecesinde değişmeye başlıyor. Agnese teyzesinin evinde odasına çekilmişken, yakındaki mezarlıktan gelen tuhaf sesler yüzünden huzursuz oluyor. Liviana'nın de gömüldüğü mezarlık orası; bu yüzden Cass içgüdülerine uyup mezarlığa gidiyor. İlk önce arkadaşının mezarında göğsünde kanlı bir X işareti olan başka bir kadının yattığını görüyor. Ardından da cenazeden sonra çarpıştığı ressam çocukla karşılaşıyor. Yani Falco'yla. Kitap boyunca X işaretli kadın cinayetlerine yenileri ekleniyor. Cass ve Falco ise bu cinayetlerin faillerini tek başlarına araştırmaya çalışıyorlar. Tabii bu araştırmalar sırasında başlarının belaya girmemesi imkansız. Ayrıca Cass için bir tehlike daha var ki, adı Falco. Fransa'da okuyan çocukluk arkadaşı Luca'yla nişanlı olan Cass Falco'yla zaman geçirdikçe kesinlikle statüleri uyuşmayan bu serseri kılıklı ressama tutuluyor. Karanlık Sular, gizemlerle dolu bir kitap. Ama bunun yanında Rönesans döneminde geçmesi kitaba ayrı bir hava katmış. Büyük bir tarihi roman fanı değilimdir, ama okudum mu da beni içine çeksin, o dönemle ilgili bir şeyler öğretsin isterim. Karanlık Sular öyle çok şey öğretmedi o dönem İtalya'sı hakkında. Yine de ufak detaylar yok değildi. Hem İtalyanca kelimeler de mevcut kitapta. Şiddetle öğrenmek istediğim dili az da olsa okumak bana içten içe mutluluk verdi açıkçası. Ayrıca her bölümün başında bir alıntısına yer verilen Sonsuz Gül Kitabı var ki o kitabın ne olduğunu daha doğrusu aynı adlı tarikatın varlığını kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz. Ancak bu bilgi o kadar merak verici olmasına rağmen ikinci kitaba saklanmış olmalı ki yetersiz kalıyor. Bu yüzden serinin ikinci kitabı Belladonna'nın çıkmasını beklemeye başladım bile. Katil, adaylarımdan biri çıkmasına rağmen Karanlık Sular son derece eğlenceli bir okuma sağladı bana. Kitabın çevirisi ve baskısı mükemmele yakın. Kapak görseline ise hayran olmamak elde değil. Kısacası, Karanlık Sular, farklı mekânları, eğlenceli karakterleri, başarılı kurgusuyla sevdiğim kitaplar arasına girdi. Söylemeden geçmeyeyim; kitabı bitirdiğinizde Venedik'e gitmek için bahaneler uydurmaya başlayacaksınız.

Baskı: Fırtına Büyücüsü (Dresden Files, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/12/4-ukg-blog-turu-1-frtna-buyucusu-jim.html HARRY DRESDEN-BÜYÜCÜ Kayıp Eşyalar Bulunur. Paranormal Soruşturmalar. Danışma. Tavsiye. Makul Fiyatlar. Aşk İksirleri, Bitmez Tükenmez Servetler, Partiler ya da Diğer Eğlenceler İş Kapsamı Dışındadır. Harry Dresden'in kartvizitinde yazanlar bunlar. Eğer normal yollarla çözülemeyecek bir sorununuz varsa arayacağınız tek numara onunki olmalı. Tabii bunda şehirdeki tek bu işleri yapan büyücü olmasının etkisi büyük. Harry Dresden, bir büyücü olmasına büyücü evet ama mali sorunları var. Mesela ne mi? Kirasını ödeyemiyor. Anlayacağınız Harry'nin işleri şu sıralar pek açık değil. En son perili olduğu şüphelenilen bir evi araştırmak için tutulmuştu ancak ondan da bir sonuç alamadı. Harry'nin acil bir işe ihtiyacı var. Ama özel bir iş, polisin vereceği değil. "Polis mi?" dediğini duyar gibiyim. Chicago'da özel dedektiflik benzeri "özel büyücülük" işi yapan tek kişi Dresden. Dolayısıyla, paranormal olayların dur durak bilmediği bu şehirde, polisin de ara sıra bu konularda uzman birine ihtiyacı oluyor. Ciddi ancak gizli sıcak kadınlardan Chicago Özel Soruşturmalar bölümünün müdürü Karrin Murphy burada devreye giriyor. Herkes ona çoğu zaman ucube gözüyle bakarken, gerektiğinde çekinmeden Harry'i yardıma çağıran Yüzbaşı Murphy'nin ta kendisi. Küçük bir ücret karşılığında elbette. Gelelim işin "ucubelik" kısmına. Önce ufak bir empati seansı yapalım. Bir büyücüsünüz. Ve bunu her yerde belli ediyorsunuz. Yani gizli saklınız yok. Hattâ işinizi bu tuhaflık üzerine kurmuşsunuz. İnsanlar size ne gözle bakacaktır? Siz her şeyi onlardan farklı görüp de çoğu zaman onlardan üstünlüğünüzü fark ettirmeden hissettirirken? Evet, cevabı ben de biliyorum. Chicago'da Harry Dresden'i tanıyıp da yaptığı işi düşününce irkilmeyecek orta zekâlı bir ortalama insan yoktur herhalde. "Ee. Şey, adınız Harry Dresden mi? Ee, büyücü?" Kadının ses tonu özür diler gibiydi. Sanki bana hakaret etmekten ölesiye korkuyordu.. Hayır, diye düşündüm. Ben Harry Dresden, ee, tüyücü. Büyücü Harry yan kapıda. Huysuz davranmak büyücülerin sahip olduğu bir ayrıcalıktır. Fakat kiralarını geciktirmiş serbest çalışan danışmanların sahip olduğu bir ayrıcalık değildir, bu yüzden zekice bir şey söylemek yerine telefondaki kadına, "Evet, hanımefendi. Size bugün nasıl yardımcı olabilirim?" dedim.. Fırtına Büyücüsü'nde, Harry'nin bu boş geçen iş yaşamında ufak bir hareketlenmeyle ilk 10 küsür sayfa geride kalıyor. Önce, gizemli bir kadın ser verip sır vermeyen bir telefon görüşmesiyle onu tutmak istediğini söylüyor. Daha sonra Harry'nin ofisine geldiğinde, yine gizemli bir şekilde, kayıp kocasını bulmasını istiyor. (Kayıp kocayı bulmak? Pek de paranormal gelmiyor kulağa, değil mi? Harry de öyle düşünüyor ama kabul etmekten başka çaresi yok.) Fakat bunun normal bir kayıp vakası olduğunu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Sonra da Murphy'nin çağırısı geliyor. Bu seferki çok daha kötü. Çünkü birisi kara büyü kullanarak iki insanı "uygunsuz" bir pozisyonda öldürmüş. Jim Butcher'ın cinayet mahallini anlatışı bende kitabı bırakıp alkışlama isteği uyandırdı. Harry'nin oradayken hissettiklerini birebir anlayabiliyorsunuz. Eğer hiç ilgilenmediyseniz açıklamak zordur. Büyü hayatla, hepsinden önemlisi bir insanın bilinci, zekâsı ve duygularıyla yaratılır. Bir hayatı bu şekilde, kaynağını yine kendinden alan büyüyle sona erdirmek iğrençti, neredeyse bir şekilde ensest yapmak gibiydi. Kitapta, bu iki farklı olay son derece başarılı bir şekilde birbirine bağlanmış. Yani oturup da "bu nasıl oldu böyle?" diye düşündürtmüyor. Öyle iyi anlatıyor ki Harry, soruşturmalarda ucu açık tek bir yer bile kalmıyor. Kendi dışında tabii. Bundan daha önce bahsetmiş miydim? Hayır mı? Harry Dresden'in ne iş yaptığını, nerede yaşadığını, boş zamanlarında neler yaptığını biliyoruz. Lâkin bilmediğimiz şeyler de var. Mesela, Harry'nin geçmişi. Dresden Dosyaları'nda paranormal yaratıkların neredeyse hepsine yer verilmiş. Büyücülerden başka vampirler, şekil değiştiriciler, periler, iblisler ve aklıma gelmeyen çok daha fazla yaratık mevcut. İlk kitapta derinlemesine anlatılmamış olsa da, büyücülerin uymak zorunda olduğu bir yasa olduğunu ve Beyaz Konsey'in bu yasalara uymayan büyücüleri cezalandırdığını öğreniyoruz. Harry'nin Beyaz Konsey'le bir sorunu var. Arada bir kitabın heyecanına kapılıp unutsak da, bu sorunun ne olduğu kitap boyunca aklımızın ucunda bir soru işareti olarak kalıyor. Bir de Harry birkaç defa Yok Diyar isimli, muhtemelen paranormal yaratıkların asıl yuvası olan bir yerde söz ediyor fakat bu da Fırtına Büyücüsü'nde tam anlamıyla cevap bulamayan sorulardan. Serinin bu ilk kitabında kendinizi pek çok kez Harry ile birlikte şanssızlıklar silsilesi içinde bulmanız muhtemel. Kim demiş büyücüler doğuştan şanslıdır diye! Harry Dresden bu tezi tek başına çürütebilir. Çünkü genelde kendisi hiçbir şey yapmamışken kötü olaylar Harry'mizi buluyor, üstüne üstlük peşinden ayrılmıyor. Neyse ki bir şekilde kendini kurtarmayı beceriyor da biz de rahat bir nefes alıyoruz. Büyücülüğe inanmıyor olsanız bile Dresden Dosyaları'nı okuduktan sonra inanma ihtimaliniz yüksek. Neden mi? Bir kere öyle her şey birden oluvermiyor. Harry'nin kabiliyetleri çerçevesinde, onun seviyesinde bir büyücünün neler yapabileceğini, bunu yapabilmek için nelere ihtiyacı olacağını okuyoruz. Örneğin, Harry'nin büyücülük işlerinde bol bol yardımını gördüğü bir asası ve beş köşeli yıldız şeklinde bir tılsımı var. Ve iksirler! Fırtına Büyücüsü'nde malzemeleri bulduğumda yapabileceğim kadar detaylı bir iksir hazırlama seansı yazmış Jim Butcher. Tabii yanımda Bob olmadıkça işim o kadar da kolay olmayabilir. Bob, bir kafatası. Aslında kafatasının için sıkışmış bir hava ruhu. Dresden'ın bilgisayarı olarak görev görüyor. Eh, büyücülük yetenekleri yüzünden etrafındaki tüm elektronik cihazlar bozulunca bilgisayar kullanması pek de mantıklı olmazdı. Kitaptaki en eğlenceli unsurlardan Kafatası Bob. Uzun lafın kısası, Dresden Dosyaları'nın ilk kitabı Fırtına Büyücüsü paranormal kitap severlerin pek çok ihtiyacını karşılayacak türde. İçinde polisiye, bolca büyü, talihsizlik, entrika ve daha fazlası var. En güzeli ise eğlenceli üslubu. Harry'nin tuhaf espri yeteneği sayesinde çoğu kez yüzümde minik bir gülümseme oluşmadı değil. Benim ismim Harry Blackstone Copperfield Dresden. İsmimi söylerseniz riski size aittir. İşler tuhaflaştığında, geceleri size çarpan bir şey ışıkları yaktığında, başka hiç kimse size yardım edemediğinde beni arayın. Numaram rehberde var..

Baskı: Yüz Bin Krallık (Miras Üçlemesi-1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/10/kitap-yorumu-yuz-bin-krallk-nk-jemisin.html Uzun süredir ara verdiğim epik fantezi türüne müthiş bir dönüş yapmamı sağladı Yüz Bin Krallık. Kitap çoktan favorilerim arasında yerini aldı bile. Ve etkisini üzerimde bırakan kitaplar listesine de girdi tabii. N.K. Jemisin yepyeni bir dünya yaratmış. Kahramanımız Yeine Darr'ın yaşadığı bu dünyanın adı Yüz Bin Krallık. Pek çok ülkeye bölünmüş bu dünyanın bir zamanlar üç adet tanrısı var imiş. Aydınlığın Tanrısı İtempas, Karanlık Tanrı Nahadoth ve Alacakaranlık Tanrısı Enefa. Ancak bu üç kardeşten ikisi İtempas'tan farklı bir yol izlemeyi tercih etmiş. Böylece Tanrılar Savaşı başlamış. Tanrılar Savaşı'nda galip gelen İtempas olmuş. Nahadoth ve onun yarattığı diğer Tanrılar, Aydınlık Tanrısı tarafından esir alınırken, Enefa öldürülmüş. Yeine, Yüz Bin Krallık'ın küçük ve barbar kabilelerinden biri olan Darr'ın reisi. Ancak o aslında tam bir Darr'lı değil. Damarlarında Arameri kanı taşıyor. Arameriler İtempas'ın yarattığı düzende dünyayı yöneten soy oluyor. Yani bu ırktan gelenler Yüz Bin Krallık'ı yöneten hanedanı oluşturuyor. Yeine'nın, büyükbabası Dekarta tarafından saraya çağrılmasıyla başlıyor kitap. Dekarta, şu anki Arameri hükümdarı. Ülkeyi yöneten soylu meclisin başı. Ancak artık çok yaşlanmış ve varislerini belirleme zamanı gelmiş. Kızı, yani Yeine'nin annesi, çok yakın bir zamanda hayatını kaybetmiş. Ki hayatta olsa bile bir şey ifade etmeyecek aslında. Çünkü, kızı yıllar önce Arameri olmayan bir erkek için sarayını, dolayısıyla varis olma hakkını kaybetmiş. Bu yönden düşünülünce Yeine'nin tekrar saraya çağrılması tuhaf gibi görünüyor. Zaten o da bu konuda hayli kafa yoruyor. Şimdi Dekarta onu, kuzenleri Scimina ve Relad'la beraber varislik yarışlarını dahil ediyor. Altından bir bit yeniği çıkacağı kesin, değil mi? Yüz Bin Krallık'ın başkenti Gökşehir'de, soyluların yaşadığı sarayın adı Göksaray. Ve bu sarayda aradığınız her şeyi bulmanız mümkün. Bir kere bol bol entrika dönüyor. Artık Yeine'nin de dahil olmak zorunda olduğu entrikalar... Göksaray'da, meclis üyelerinden hizmetlilere kadar herkes az çok Arameri kanı taşıyor. Fakat daha düşük soylu olanlar, daha düşük işlerde çalışıyorlar. Bir de Tanrılarımız var elbette. Göksaray'ın koridorlarında onlara da rastlamak mümkün. Ama beklenileceği gibi tüm ihtişamlarıyla karşımızda dikilmiyorlar. Aksine, İtempas'a yenik düşmüş Tanrılar Arameriler tarafından dışlanıyor, çoğu zaman kullanılıyorlar. İtempas'ın onlara verdiği cezalardan biri de Aramerilerin emir kipi kullanarak söylediği her şeyi yapmak zorunda olmaları. Bu arada bu sürgün Tanrılara Enefadehler deniyor. Yeine'nin Enefadehler'le tanışması çok uzun sürmüyor. Çocuk ruhlu Tanrı – benim de çok sevdiğim – Sieh'le ve kesinlikle kitaptaki favori karakterim Karanlık Tanrı Nahadoth'la tanışıyor. Nahadoth, her belirişinde heyecanlandığım kişi olarak gönlümde dev gibi bir yer edindi. Ciddi söylüyorum; adam – Tanrı mı desem? - karizmatik, KARANLIK, gizemli, seksi ve çok daha fazlası. Sarayda hapis olmasına rağmen böyle, bir de özgür olduğunu düşünün... Yeine'ye geri dönecek olursak, bana Amazonları hatırlatan bir kabileden geliyor kendisi. Haliyle güçsüz olması beklenemez. Hançeri sürekli sırtında ve hisleri de tetikte. Lâkin, tüm dikkatini verse bile Göksaray'daki tehlikeler her yanını sarmaya devam ediyor. Kuzenleri, onu varislik yarışında alt etmeye çalışıyor; Dekarta'nın ve diğer saray ahalisinin ondan bir şeyler sakladığı kesin ve Enefadehler onu istiyor. Ayrıca, annesinin ölümüyle ilgili sır perdeleri aralanmak için onu bekliyor. Yeine'nin artık Darr'a dönmesi çok zor gibi gözüküyor. Yüz Bin Krallık'a bayıldım! Detaylarla renklendirilmekten kaçınılmamış. N.K. Jemisin resmen yepyeni bir mitoloji yaratmış ve okurken hiçbir şekilde yadırgamıyorsunuz. Tanrıların düştüğü hallere hayıflanıyor, Yeine'yle sırları keşfettikçe yerinizden zıplıyorsunuz. Son zamanlarda okuduğum en özgün ve en başarılı kitaplardan Yüz Bin Krallık. Çok çok çok sevdim. Miras Üçlemesi'nin devam kitaplarının çıkmasını ip değil, halatla çekiyorum! Kitap için DEX'e sonsuz teşekkürler!

Başlayanlar
6/1014.10.2012

Baskı: Başlayanlar

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/kitap-yorumu-baslayanlar-lissa-price.html#more Distopyaları seviyorum! Başlayanlar, iki kitaptan oluşacak bir serinin ilk kitabı. Roman, genç yetişkin, distopya türünde sevdiklerim arasında hemen yerini alıverdi. Başlayanlar'da Biyolojik Savaş sonrası düzelmeye çalışan, yıkık bir dünya mevcut. Bu savaşın getirdiği bir hastalık yüzünden yeryüzündeki tüm orta yaşlılar hayatlarını kaybetmişler. Geriye sadece gençler, yani Başlayanlar, ve yaşlılar, yani Sonlayanlar, kalmış. Sonlayanlar, gelişen teknoloji sayesinde yüz yaşının üstüne çıkabiliyorlar. Üstelik tüm zenginlik kaynakları onlara hizmet ediyor. Lüks evlerde oturuyor, en yeni model arabalara biniyor, günlerini gün ediyor. Başlayanların tamamına yakını ise onların tam tersi bir hayat sürdürüyor. Zengin büyük anne veya babaları olmayan gençler, kaçak hayatı yaşayıp deyim yerindeyse "sokaklarda sürünüyorlar." Yani durumları içler acısı. İşte Callie de bu Başlayanlar'dan biri. Yedi yaşındaki erkek kardeşi Tyler ve arkadaşları, Callie'nin yaşındaki Michael ile beraber terk edilmiş binalardan birinde yaşıyor. Çok az yemek yiyorlar, o da artıklardan ne bulurlarsa. Sürekli pislik içindeler. En kötüsü ise her an yetkililerin yaşadıkları yeri basıp onları içeri tıkma tehlikesi var. Ve Tyler hasta, Callie her geçen gün geriye kalan tek yakının çöküşünü izlemek zorunda. Kardeşini iyileştirecek parayı bulmasının tek bir yolu var: Beden bankasına gitmek. Başlayanlar'da zengin Sonlayanlar isterlerse, illegal yollarla çalışıyor gibi görünen ama aslından devlet desteği gören, Taze Hedefler adlı bir kuruluşa giderek seçtikleri Başlayanlar'dan birinin bedenini kiralayabiliyorlar. Böylece belirli bir süre boyunca genç bedeninde kalıyor, onu istedikleri gibi kullanıyorlar. Callie, bu beden kiralama işine sıcak bakmasa da (Nasıl baksın ki? Bedeninizin siz uyurken başka biri tarafından kullanıldığını düşünün. Ne olacağı belli değil ve çok ürkütücü.) Tyler için Taze Hedefler'in yolunu tutuyor. Geçtiği bir dizi işlemden sonra kiracısının ellerine teslim ediliyor Callie. Ancak ilk iki denemeden sonra, sıra bir aylık kiralamaya geldiğinde, bir sorun çıkıyor. Callie yeniden bedeninde uyanıyor. Henüz kiralama süresi dolmamış ve etrafta tuhaf şeyler dönüyor. Fark ediyor ki, bir tür teknik arızadan ötürü böyle bir hata olmuş. Fakat aynı zamanda kiracısı hâlâ bedene bağlı. Yani şimdi Callie'nin bedenini ikisi birden paylaşıyor. En beteri ise, Callie kiracısının onun bedenini cinayet işlemek için kullanacağı sinyallerini alıyor. Kitap boyunca, Callie'nin kiracısının - Helena - kimi öldürmek istediği ve bunu neden yapmak istediği sorularına yanıt buluyoruz. Aslında hedefi bulmak çok zor değil. En azından ben çabuk tahmin ettim. Ama bu cinayet girişiminin altında bir sürü pislik var. Onları bulmak da elbette Callie'ye düşüyor. Başlayanlar'da birkaç yerde hızlı geçişler vardı; ayrıca şu beden değişiminin biraz daha detaylı anlatılmasını isterdim. Hayli ilgimi çekti bu konu lâkin başlarda tam kafamın içinde canlandıramadım. Bunlar dışında kitabın kurgusunu ve Callie'yi sevdim. Kitabın akışını da beğendim. Kısacası Başlayanlar, distopya severlerin okumak isteyeceği türde bir kitap.

Baskı: Meleklerin Kanı (Lonca Avcısı, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/kitap-yorumu-meleklerin-kan-nalini-singh.html Meleklerin Kanı, uzun zamandır okunacaklar listemde bulunan kitaplardandı. Ancak okumam ancak Türkçe çevirisi çıktıktan sonra mümkün olabildi. Tabii ben yine İngilizce versiyonunu okudum. Bu yüzden bazı terimleri birebir aktaramayabilirim. Meleklerin Kanı/Angels' Blood, Lonca Avcısı/Guild Hunter serisinin ilk kitabı. Nalini Singh, Psy-Changeling serisiyle tanınan ve "paranormal romance" okurları arasında çok sevilen bir yazar. Lonca Avcısı/Guild Hunter ise hem "paranormal romance" hem de "urban fantasy" türlerine girebilecek türde başarılı bir seri. Açıkçası bu kitap sayesinde urban fantasy'i ne kadar sevdiğimi tekrar hatırladım. Bundan sonraki kitap seçimlerimde büyük etkisi olacak bu farkındalığın. Elena Deveraux, bir Lonca Avcısı. Ona "vampir avcısı" da diyebilirsiniz. Tabii Elena, vampirlerin kalplerine kazık saplamıyor. O farklı türden bir yöntem kullanıyor. Tüm Lonca Avcıları'nın kullandığı yöntemi: Vampirleri götürüp başmeleklere teslim ediyor. Nalini Singh'in yarattığı yeni dünyada insanlar meleklerin de vampirlerin de var olduklarından haberdarlar. Bu dünyanın yöneticileri başmelekler diyebiliriz. Lonca Avcıları ise başmeleklerin işlerini yapmalarına ve huzuru korumaya yardımcı oluyorlar bir nevi. Yoldan çıkmış bir vampir oldu mu onu yakalayıp başmeleklere teslim ediyorlar. Bu arada vampirleri de melekler yaratıyor. Yaratılmaya layık görürlerse. İşte Elena bu dünyanın içinde yetişmiş bir genç kadın. O tam bir Avcı. Sevdiğim cinsten bir kadın karakter. Güçlü, kimsenin altında ezilmeyen ve ağzına geleni söyleyen türden. Pek çok Lonca Avcısı'nın aksine onda doğuştan Avcı içgüdüleri var. Vampirlerin kokularını çok uzaktan alıp, ayırt edebiliyor. Bu da onu konum olarak hayli yükseklere taşıyor elbette. Elena'nın sıradan Avcı ritüelleriyle renklenmiş yaşamını başaşağı etmek için tek bir şey gerek: Bir başmelek. Raphael burada sahneye çıkıyor. Şehrin en güçlü başmeleklerinden biri, Elena'yı yanına çağırıyor. Elena kendisi için tehlike çanlarının çaldığını düşünüyor. Çünkü herkesin hergün bir başmelekle görüştüğü söylenemez. Başmelek Raphael, Elena'yı öylesine çağırıyor olamaz, değil mi? Ondan istediği bir şey var. Yeni bir av için Elena'ya ihtiyacı var. Ama bu seferki av, sıradan bir vampir değil. Raphael'in Elena'dan istediği şey, bir başmeleği avlaması. Elena'nın Avcılık yetenekleri bu sefer o kadar da işe yaramayabilir gibi görünüyor. Lonca Avcısı'nın melekleri öyle temiz, cennetten inme, kötülük namına bir şey bilmeyen yaratıklar değil. Onlar için tek bir sözcük kullanılabilir: Tehlikeli. Archangel Tower (Başmelek Kulesi)'daki varlıkları insanların yüreğine ağzına getirmek için yeterli. Raphael de bu imajı destekleri nitelikte bir karakter olarak sunuluyor önümüze. Onun için bir insanın hayatı hiç de değerli değil. Ama Elena'da onu çeken bir şeyler var. İkili arasındaki kedi-fare oyunu işte buradan ileri geliyor. Meleklerin Kanı'nda kafamı kurcalayan bir şey de vardı, söylemeden geçmeyeyim, meleklerin kanatları! Anladığım kadarıyla sürekli ortada bu kanatlar, okuduğum diğer melek kitaplarının aksine. Öyleyse koca koca kanatlar, normal binalara nasıl sığıyor? Hadi ulaşım için hava yolunu tercih ediyorlar, anladım ama bu içeri sığma meselesi çok kafama takıldı. Tabii düşünmesi bana zevk veriyor, Raphael'i dev gibi kanatlarıyla küçücük apartman dairesinde düşünüp düşünüp sırıtıyorum. Kitaptaki yan karakterler, en az ana karakterler kadar hoşuma gitti. Nalini Singh, kurgudaki hassasiyeti karakterlerine de göstermiş. Raphael'in komutasındaki güçlü vampir Dmitri, Venom, melek Illium, Elena'nın arkadaşı Sara ve Ransom okuması çok eğlenceli kişiliklerdi. Meleklerin Kanı, sevdiğim bir türe geri dönüş yapmamı sağlayan ve bayılarak okuduğum bir kitap olarak kütüphanemdeki yerini aldı. Kitap, Gece Avcısı, Ateş, Anita Blake gibi yetişkinlere yönelik paranormal serileri sevenlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacaktır. Sağlam bir kurgu, sağlam karakterler. Lonca Avcısı/Guild Hunter serisine devam etmemem için hiçbir neden göremiyorum.

Baskı: Cinder (The Lunar Chronicles, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/kitap-yorumu-cinder-marissa-meyer.html Cinder, bilim kurgu, distopya türünde farklı bir Cindrella uyarlaması. Yoruma başlamadan önce söylemeliyim ki, kitabı ilk gördüğümde "kesinlikle okumalıyım" demiştim. Bir kere kapak tasarımı bir harika. Masal uyarlamaları ise her daim dikkatimi çekmiştir. Bilim kurguya da ilgisi olan bir insan olarak çok seveceğimi düşünmüştüm. Fakat kitap biraz beklentilerimin altındaydı. Yazarın kurguladığı dünyayı sevdim. Ama karakterlerde eksiklikler var gibiydi. Cinder'in bir şeyleri anlaması fazla zamanını alıyordu. Ben onun ne olduğunu kitabın başında bilirken, kız kitabın sonunda öğrendi. Roman biraz yavaş ilerliyordu. Okumam beklediğimden çok vaktimi aldı. Bu bende yarattığı eksilerin başında geliyor. Prens Kai, âşık olunacak türde bir erkek karakter değildi. Konumuna göre fazla saftı. Cyborglar her zaman ilgimi çekmiştir fakat keşke yazar onlara biraz daha değinseydi, o zaman kalbimi daha fazla çalabilirdi. Detaylara girmede eksikleri vardı yine. Cinder'in konusuna dönecek olursak; hikaye New Beijing (Yeni Pekin)'de geçiyor. Bu, bildiğimizden çok farklı bir dünya. Etrafta salgın bir hastalık kol geziyor. Bu hastalığa yakalananlar çok geçmeden ölüyorlar. Tedavisi bir türlü bulunamayan bir salgın bu. Cinder, New Beijing'in en yetenekli cyborg tamircisi. Bakmayın tamirciliğine, o genç bir kız. Ama bir farklılığı var; Cinder aynı zamanda bir cyborg. Yani vücudunun bazı kısımları robot metaryali içeriyor. Bu yüzden toplum içinde pek hoş görüldüğü söylenemez. Cinder'in klasik Cindrella masalında olduğu gibi üvey annesi ve kız kardeşleri var. Fakat bu romanda Cinder, evlatlık olarak karşımıza çıkıyor. Üvey babası ölmüş, üvey annesi ve yasal varisi ona son derece kötü davranıyor. Cinder'in tek dostu bir android olan Iko ve üvey kız kardeşi Peony. New Beijing monarşiyle yönetiliyor. Yalnız, İmparator da hastalığa yakalananlar arasında yer alıyor. Tek varisi Prens Kai. O da hikayemizin Prince Charming'i oluyor elbette. Cinder ve Prens Kai'nin yollarının kesişmesi uzun sürmüyor. Kai, androidlerinden birini Cinder'e tamir etmesi için getiriyor. Böylece tanışıyorlar, yeniden karşılaşmaları ise kaçınılmaz. Cinder'in sevdiğim başka bir yani Lunarlar oldu. Lunarlar, ay halkı ve tahmin edeceğiniz gibi insan değiller. İnsan beynini manipüle edebiliyor, aklınıza istemeyeceğiniz düşünceleri sokabiliyorlar. Dünya'yla pek barışık durumda oldukları söylenemez. Kraliçeleri Levana acımasızlığıyla ünlü. Yıllardır bir Lunar'ın Dünya'ya geldiği görülmedi ama şimdi Saray'da bir üyeleri var. Ve Kraliçe'nin gelmesi de yakın. Lunarlar savaş istiyor olabilir mi? Ya da istedikleri başka bir şey mi? Aslına bakılırsa, konuyu genel olarak sevdim. Gerçekten ilgi çekici ve aşırı merak uyandırıyor. Fakat, belirttiğim gibi, eksikleri var. Bunda kitabın Marissa Meyer'in çıkış romanı olmasının etkisi büyük. Peki, daha iyisi yapılabilir miydi? Evet. Cinder'in sonu akılda bol bol soru işareti bırakarak bitiyor. Romanın içinde bulunduğu Lunar Chronicles serisi dört kitaptan oluşacak. İkinci kitap Scarlet, Şubat ayında yayımlanacak ve yeni masal uyarlamamız Kırmızı Başlıklı Kız olacak gibi görünüyor. Seriye devam etmem için pek çok neden var. Scarlet'i okuyacağımdan eminim o yüzden.

Ruhsuz (Ruhsuz, #1)
6/1019.09.2012

Baskı: Ruhsuz (Ruhsuz, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/1-blog-tur-ruhsuz-jodi-meadows.html Başlamadan önce söylemeliyim ki, kitabın kapak tasarımı bir harika. Daha Türkçe edisyonu çıkmadan da beğenmiştim fakat elinize alınca bir başka güzel. Romanın içeriğiyle de gayet uyumlu aslında. Ve kitabın çevirisi de çok iyi. Kopukluk ya da yazım hataları yok. Özenle editörden geçtiği belli. Baskısı çok sevdiğim DEX kalitesinde zaten. Ruhsuz, baş kahramanımız Ana adlı genç bir kızın bakış açısıyla anlatılıyor. Ana'nın yaşadığı yerde herkes ölümsüz. İnsanlar öldükten sonra yeni bir bedende doğuyorlar, böylece binlerce yıl yaşamış ve deneyimlerini yeni bedenlerine aktarmış oluyorlar. Böyle düşününce oldukça barışçıl bir ortam gibi görünüyor, fakat Ruhsuz'un distopik yanları da var. Yazar Jodi Meadows, diğer distopya konulu kitaplarda olduğu gibi içinde yaşadığımız dünyayı yerle bir etmek yerine yeni bir dünya yaratmayı uygun görmüş. Buna bol bol fantastik öge ve yaratıklar dahil etmiş. Ejderhalar, hava perileri, troller ve daha niceleri. Ana, ülkenin diğer sakinlerinin aksine şehirde değil de dışında son derece tehlikeli yaratıkların kol gezdiği Sınır'a yakın bir yerde yaşıyor. Bunun bir sebebi var: Ana bir Yeniruh. Yani o, daha önce başka bir bedende yaşamadı. Bu onun ilk dünyaya gelişi. Üstelik, reenkarne olması gereken Ciana isimli bir ruhun yerine dünyaya gelmiş. Tüm bunlar insanların Ana'ya ucube gözüyle bakması için yeterli nedenler. Çünkü şimdiye kadar gördükleri ilk Yeniruh o. İşte, Ana'nın annesi Li, sırf bu yüzden kızı şehir hayatından kopararak insanlarla karşılaşmasının zor olacağı bir yerde yaşamaya götürmüş. Li, kitaptaki en sinir bozucu karakter diyebilirim. Şimdiki yaşamında Ana'nın annesi olmasına rağmen kızdan ölesiye nefret ediyor. Ana'nın yerine reenkarne olmuş olması gereken Ciana'nın Ana tarafından öldürüldüğüne inanıyor. Zavallı kıza durmadan eziyet ediyor. Onu, bir Ruhsuz olmakla suçluyor ve on sekiz yıllık yaşamı boyunca kıza kendi eşyalarına sahip olmak şöyle dursun, birini sevebilme imkanı bile vermiyor. Ana'nın kişiliğini şekillendirenler de Li'nin bu tavırları olmuş. Li'den içten içe nefret etse de Ana, onun dediklerine inanmadan edemiyor. Yani bir Ruhsuz olduğunu, hayatını yaşamak, sevmek gibi hiçbir hakkı olmadığını kabul ediyor. Bu yüzden son derece içine kapanık ve başlarda biraz pasif bir karakter olarak dikkat çekiyor. Kitabın başında Ana en sonunda Li'nin eziyetlerinden bıkıp, ne olduğunu ve nereden geldiğini öğrenmek üzere diğer ruhların yaşadığı Kalp isimli şehre gitmeye karar veriyor. Elbette şehre gitmesi o kadar da kolay olmuyor. İlk olarak, Li'nin verdiği bozuk pusula sayesinde, ters yöne doğru gidiyor ve kayboluyor. Ardından korkunç hava perilerinin saldırısına uğruyor. İşte Sam'le tanışması da bu sayede gerçekleşiyor. Sam, Ana'nın yaşlarında görünen genç bir erkek. Ama aslında o da reenkarne olan bir ruh. Ana'yı hava perilerinden kurtulmak için atladığı gölden kurtarıyor. Ana'nın onu görür görmez ilk tepkisi kaçmak oluyor. Dediğim gibi, kız bu zamana kadar Li'nin kendisini hiçmiş gibi davranmasını izleyerek yaşamış ve birinin ona yardım etmesine alışkın değil. Yine de Sam'in ona son derece nazik davrandığını fark etmemesi mümkün değil. Sam, Ana'ya şoku atlatmasında ve aldığı yaraları iyileştirmekte yardımcı oluyor. Hattâ kızı Kalp'e götürmeyi de kabul ediyor. Sam, son derece tatlı bir karakter. Herkes kıza tiksintiyle bakarken Sam, Ana'yı gördüğü ilk andan itibaren ona iyi davranıyor. Hiçbir zaman kendisine Ruhsuz demesini kabul etmiyor. Ona evini açıyor. İkili arasında ilişki kitapta güzel işlenmiş. Birlikte oldukları zaman boyunca, iniş çıkışlar olsa da, birbirlerine karşı tavırları her zaman ılımlı ve naif. Tabii Sam'in de küçük bir sırrı yok değil. Kitabın distopik yanı Kalp'e vardığımızda daha bir ortaya çıkıyor. Kalp'te, ruhları yöneten bir konsey var. Bütün kararları onlar veriyorlar. Herkes ölüp yeniden doğarak huzur içinde görünse de aslında sıkı uygulamalar mevcut. Mesela, Ana'yı görür görmez onu sürgün etmeyi düşünüyorlar. Ruhsuz'un sevdiğim yanlarından biri bol bol müzik içermesi oldu. Ben de müziğe âşık biriyimdir. Ana da öyle. Li'den gizli saklı Dessam isimli bir müzisyenin şarkılarını dinliyor, onların notalarını çıkarmaya çalışıyor ve aklında tutuyor. Sam de tıpkı onun gibi. İkisinin birlikte oldukları zaman boyunca piyano çalmaları, şarkı söylemeleri ve bestelemeleri kaçınılmaz. Ruhsuz'da Ana'nın neden dünyaya geldiği kitap boyunca aklımızda bir soru işareti olarak kalıyor. Fakat tek sorun bu da değil. Ejderhalar ve hava perileri Kalp'e saldırıyorlar ve herkes bunun nedeninin Ana olduğuna inanıyor. Ana, daha ne olduğunu bile bilmezken, böylesine bir saldırıdan sağ çıkabilir mi? Kitap, son zamanlarda çıkan genç yetişkin romanları arasından konusunun farklılığıyla sıyrılıyor. Peki, Ruhsuz'un eksikleri var mı? Elbette. Sonuçta, Jodi Meadows henüz çiçeği burnunda bir yazar. Uzun lafın kısası Ruhsuz, sıkılmadan okuyabileceğiniz ve çok şaşırtmasa da heyecanlı bir kitap olarak kütüphanenizde yerini alabilir. Ben kitabı sevdim

Oniks (Lux, #2)
10/1019.09.2012

Baskı: Onyx (Lux, #2)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/kitap-yorumu-onyx-jennifer-l-armentrout.html Jennifer L. Armentrout Lux serisiyle beni kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Serinin ikinci kitabı Onyx, en az ilki kadar, hattâ ondan daha güzeldi. Ben bu seriye iyice bağlandım yahu! Son derece eğlenceli diyalogları barındıran, aksiyonu eksik etmeyen, aynı zamanda yürek parçalayıcı bir aşkı anlatan bir kitap Onyx. Tahmin edersiniz ki yazının bundan sonraki kısmı Obsidian'ı okumayanlar için spoiler niteliği taşıyabilir. Obsidian'da ölümden dönen ve bu yüzden Daemon'la aralarında bir bağ oluştuğunu fark eden Katy için işler yine karmaşık. İlk olarak uzun zamandır kendisine kötü davranan Daemon, artık Katy'i tıpkı kardeşini koruduğu gibi koruyor. Üstelik bir de ona iyi davranıyor. Daemon Black'ten beklenmeyecek bir tavır değil mi? Katy de öyle düşünüyor. Daemon'un kendisine yakın davranmasının tek nedeninin aralarında oluşan yeni bağ olduğu kararına varıyor. Katy bu bağ sayesinde Daemon'u her yerde hissedebiliyor. Yeni yetenekleri bununla sınırlı da değil. Katy, tuhaf uzaylı numaraları yapabildiğini fark ediyor. Örneğin, nesneleri hareket ettirebiliyor. Yapabildiklerinden hayli korkmuş durumda esasen. Onyx'de ayrıca seriye yeni bir karakter dahil oluyor. Blake. Blake, ilk başta Katy'nin normal gözüyle baktığı sınıf arkadaşıyken, kitabın sonlarına doğru onun da bir sırrı olduğunu öğreniyoruz. Blake, Katy'e yakın davranıyor. Ve evet, Daemon bu çocuğa sinir oluyor. (Ahh, kıskanç Daemon! *elçırpmaca*) Kitap boyunca Daemon, Blake'e gerçek ismi dışında başka her isimle sesleniyor. Bob, Brad, Biff, Bo... Bu kısımlarda bol bol gülümsedim. Aslında Daemon'un olduğu her sahnede gülümsüyorum. (Dişil içgüdülerim, bir durun artık!) Romantik halleri dışında tabii. Oraya daha gelmemiş miydim? Hemen bahsedeyim. Obsidian'ın sonunda bakış açısını okuduktan sonra kesinlikle Katy'e karşı boş olmadığını hissettiğim Daemon, Onyx'te tam anlamıyla değişime uğruyor. Hepsi Katy için! Ona hediyeler alıyor, çiçek getiriyor, neredeyse her anını yanında geçiriyor, sürekli göz kulak oluyor. Elbette Katy bunların hepsinin bağdan kaynaklandığını düşünmekte ısrarcı. Yine de kim Daemon Black'in bu halleri karşısında kayıtsız kalabilir ki? Ben kalamadım. Eridim bittim kitap boyunca. İkili arasındaki ilişki yine böyle çalkantılı bir şekilde kenarda dursun, Katy'nin yepyeni bir korkusu var. DOD'un kendisini keşfedip, tıpkı Dawson ve Bethany'e yaptıkları gibi Daemon ve onu bir yere kapatmasından, hattâ öldürmesinden korkuyor. Haksız de değil hani. Onyx'te DOD'la ilgili şok edici bilgiler bizi bekliyor. Ve sıkı durun; Dawson ve Bethany olayı bu kitapta iyice sorgulanıyor ve yeni ipucuları karşımıza çıkıyor. Daemon'un erkek kardeşi hâlâ yaşıyor olabilir mi? Onyx hakkında sevdiğim pek çok şey var. Mesela, Katy'nin her kitap aşkını irdeleyişinde mutlu oluyorum. Genç yetişkin kitaplarındaki kadın karakterler arasında en sevdiklerimden biri bu yüzden Katy. Daemon da bu sahnelere dahil olunca koltukta su gibi akmam kaçınılmaz. “I could always give you a teaser. You bookish people love teasers, don't you?” Onyx'de yepyeni sırlar, şok edici gerçekler, heyecan dolu sahneler okuyanları bekliyor. Gizem, aksiyon, romantizm hepsi bu romanda mevcut. Ve en önemlisi bu kitapta DAEMON BLACK var! Jennifer, yine yapacağını yapmış ve elimden bırakamadığım bir kitap yazmış. O son sahneden bahsetmek dahi istemiyorum zaten. Orada bırakılır mı yahu? İnsaf. Son olarak kitabın finalinde yine Daemon'un bakış açısından bir bölümün yer aldığını belirteyim. (*surattakocamanbirgülümsemeyle*) Onyx, bu yılın favori kitapları arasında yer almayı hak ediyor. Goodreads puanına bakın, anlayacaksınız zaten: 4,58. Lux serisinin 3. kitabı Opal'in Aralık ayında çıkması bekleniyor. (Gel Aralık gel!) Son olarak "Holy alien babies everywhere!" diyor ve yorumu sonlandırıyorum.

Obsidiyen (Lux, #1)
9/1004.09.2012

Baskı: Obsidian (Lux, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/kitap-yorumu-obsidian-jennifer-l.html Melez Sözleşmeleri serisinin yazarı Jennifer L. Armentrout yepyeni bir seriyle karşımıza geliyor. Lux serisi, son bilgilere göre 5 kitaptan oluşacak. İlk kitabı Obsidian, tarafımca iki günden daha az bir sürede bitirildi. Hemen söyleyeyim, kendini okutturan bir kitap. Öyle ki tüm gün boyunca okuma isteği içindeydim, dışarı çıkmasaydım büyük ihtimalle bitirene kadar okuyor olacaktım. Obsidian'da "alien" yani "uzaylı"larla tanışıyoruz. Ama bunlar bizim bildiğimiz yeşil, tuhaf gözlü, bol uzuvlu yaratıklardan değiller. Kitabın ana karakteri ve anlatıcısı Katy Swartz. Katy bir kitap blogu yazarı. Biraz asosyal ama fedakar bir kız. Örneğin, sırf annesi kanserden ölen babasının hatırasından uzaklaşsın diye yeni bir kasabaya taşınmayı kabul etmiş. Hem de çok sevdiği Florida'dan hiçliğin ortasındaki West Virgina'ya. Yeni taşındıkları küçük şehirde, Katy, annesinin de tavsiyesiyle, marketin ve çiçek alabileceği bir yerin yol tarifini sormak için kendi yaşlarında bir kız bir de erkek çocukları olan yan komşuya gidiyor. Orada ilk gördüğü kişi kardeşlerden erkek olanı oluyor. Daemon Black. Daemon, Katy'le ilk konuşmasında, onunla bol bol alay ediyor, sinir bozucu tavırlarla kızcağızı çileden çıkarıyor. Sonraki günlerde Katy, Daemon'un kız kardeşi ve ikizi Dee'yle de tanışıyor. Dee'yle giderek birbirlerine ısınıyorlar. Yalnız hem Dee, hem de Daemon'da tuhaf bir şeyler var. Bu tuhaflıkları fark etmek Katy'nin pek zamanını almıyor. Katy, yazın geri kalan günleri boyunca bu iki kardeşle hayli çok zaman geçiriyor. Fakat biriyle geçirdiği bu zamanlardan o kadar keyif aldığı söylenemez. Daemon, açıkça söylemek gerekirse tam bir pislik gibi davranıyor. Katy'i Dee'den uzaklaştırmaya çalışıyor, kızı terslemeden durmuyor. Ancak bazen de Katy'le yakınlaştıkları oluyor. Obsidian'daki Katy & Daemon diyalogları kitabın ilk yarısını götüren etkenlerdendi. Çünkü genel olarak bakıldığında kitabın klasik bir konusu var. İnsan kız ve doğaüstü çocuk. Çocuk kızı kendinden uzak tutmaya çalışıyor falan filan. Tabii Obsidian'ın farkı diğer kitapların aksine Daemon'un insanı sinir eden ama aynı zamanda benim gibi kötü çocuk meraklılarının içinin yağlarını eriten cinsten tavırlar takınması. Katy'nin, Daemon ve ailesinin ne olduğunu anlaması kitabın yarısına kadar mümkün olmadı. Bundan sonrası ise çok daha eğlenceliydi. Yukarıda da belirttiğim gibi Daemon, Dee ve diğerleri bizim dünyamızdan değiller. Onlar Lux gezegenindenler. Ve memleketlerinin onlara kazandırdıkları bazı güçlere sahipler. Luxenlar ışığın yaratıkları. Bir de düşmanları var bu uzaylılarımızın. Onlar da gölgenin yaratıkları. Kitabın kötü adamları elbette onlar oluyor. Obsidian, ilk bakışta tipik bir genç yetişkin romanı gibi görünse de bu kitapta bir şeyler var. Ah, durun ne olduğunu biliyorum: DAEMON! Adı bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor. Daemon. Kibirli, sinir bozucu, ağzına geleni söyleyen, kendini beğenmiş, bir yaptığı bir yaptığını tutmayan, yakışıklı, seksi, Katy'nin deyimiyle "jerk" Daemon. Bu çocukta şeytan tüyü var. Belki de ailen tüyü. Tamam, fazla abartmayacağım. Ama sanırım âşık oldum. Bir kitap karakterine. Yine. Hele bir de kitabın sonunda Daemon'un perspektifiyle anlatılan bir bölüm var ki... Pekâlâ, belirtmeden geçmeyeyim Katy'i de çok sevdim. Bir kere Melez Sözleşmeleri serisinin anlatıcısı Alex'in aksine beni çileden çıkarmıyor. Kız tam bir kitap müptelası. Aynı zamanda zeki ve cesur. Evet, Obsidian'a bayıldım! Lanet olsun, Daemon, pisliğin tekisin ama seni seviyorum! Ve ben de bir Daemon Black istiyorum.

Baskı: Safkan (Melez Sözleşmeleri, #2)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/09/kitap-yorumu-safkan-jennifer-l.html Yoruma geçmeden önce Alex'e yazdığım mektubu yayınlamak istiyorum. Sevgili Alex, Bir süredir yıkılmış "Young-adult kitaplarındaki salak kız" imajını neden yeniden kazandırmaya çalışıyorsun? İyisin, hoşsun, biraz fazla fevrisin ama yeri geldiğinde tatlısın. Fakat bazı zamanlar çekilmez oluyorsun. Misal, Aiden'e çok fazla kafanı takmış durumdasın. Ki yaşadığın hadiselere bakılırsa bu normal değil. Ölümden bin kere dönüyorsun, en yakınlarını kaybediyorsun ama yine de oğlan "höh" dese bayılacak durumdasın. Üstelik şu reddedilen kızların reddeden tarafa hâlâ tapıyor olmalarını aklım almıyor. Hadi hepsini geçtim, reddedilir reddedilmez diğer erkek seçeneğinin kucağına koşman ise hiç hoş değil. Çünkü biliyorsun ki, ben o aslında yüzüne bakmayacağın tarafı seviyorum. Sen ise yalnızca teselli bulmak için ona koşuyorsun. Beni çıldırtmak için yapıyorsun değil mi? Hem zavallı çocukla oynuyorsun hem de beni saçımı başımı yolacak kıvama getiriyorsun. Rose'dan beri senin gibi karakterlere fena sinir oluyorum. Bu kitapta sinirime tuz biber ektin. Teşekkürler. Ayrıca biraz gözlerini aç da etrafına bak, kızım. Tamam, Aiden'e çılgınlar gibi âşıksın, anladık. Ama birlikte olmanız yasak. Bunu da anladık. Tabii çocuk geliyor arada bir şeyler hissettiğini belli ediyor, sonraki gün kaçıyor gibi görünüyor. O konuda sen de haklısın. Bir şey diyemem. Yine de adamın seni sevdiğini kitabı okuyan binlerce kişi şıp diye anlamışken, senin hâlâ "Yok, beni sevmiyor. Benden nefret ediyor. Hep benden kaçıyor." demen saçma değil mi? Her şeyi geçtim Seth'in sana olan tavırlarındaki değişimi de fark etmiyorsun? Çok değil, bir kitap sonra o çocuk da sana tutulacak. Hattâ belki çoktan tutuldu. Sonra biz seyreyleyeceğiz curcunayı. Olan yine Seth'e olacak tabii. Ben hissediyorum. Çünkü onun tarafını seçtim ben. İkinci VA vak'asını yaşayacağız burada. Her neyse. Alex, en yakın zamanda aklının başına gelmesini diliyorum. Yoksa başına çok korkunç şeyler gelebilir. Fazla oynama Seth'le. Geceleri de arkanı iyi kolla. Arkandan sinsi gölgeler yaklaşabilir. Görüşmek üzere, Darkshadow Mektubumu yazıp, isyanımı ettiğime göre genel yoruma geçebilirim. Görüldüğü gibi bu kitapta Alex'e bol bol sinir oldum. Çok tutarsız kız. Ne yapacağı hiç belli olmuyor. Safkan'da Alex'in hem Aiden hem de Seth'le eğitime devam ettiğini görüyoruz. Aynı zamanda Akit'te furiler türüyor. Bu da büyük bir tehlikenin yaklaştığı sinyallerini veriyor. Alex, tam Aiden'e olan aşkını fark etmişken yeni bir reddetmeyle karşı karşıya geliyor. Aiden, bir ileri bir geri yapıp kızın kafasını karman çorman ediyor. Bu sırada benim de tepem atıyor. Alex'in annesi ile ilgili olay hakkında ifade vermesi için mahkemeye gitmesi gerek. Böylece Alex, Aiden, Leon, Seth, Lucien ve Marcus Konsey'e doğru yola çıkıyorlar. Asıl olaylar orada patlak veriyor. İlk olarak Safkan politikalarının daha çok içine giriyoruz. Konsey üyelerini ve Melez'lere olan tavırlarını tanıyoruz. Melez kölelerle daha sık karşılaşıyoruz. Bu arada Alex de Seth'le bol bol vakit geçiriyor ve bu arada bir yakınlaşma söz konusu oluyor. Tabii Alex'in aklı hâlâ Aiden'da. Konsey tarafından pek sevilmeyen Alex'e komplolar düzenleniyor. Elbette bunda Apollyon olacak olmasının da büyük bir etkisi var. Yani birileri hem Alex'i hem de Seth'i tehdit olarak görüyor. Safkan'da şaşırtıcı bir sürü olay gerçekleşti. İlk kitaptaki Vampir Akademisi havası azalmıştı. Artık farklı bir seri olduğunu daha çok hissedebiliyorum. Ayrıca Seth'i daha yakından tanıma fırsatı bulduk ki bu benim için harika bir şey. Kendisine daha çok bağlandım; sonum hayır olsun. Kısaca güzel, eğlenceli bir kitaptı. 4 puan'ı hak ediyordu. Üçüncü kitap Deity'i merakla bekliyorum

Baskı: The Iron Knight (The Iron Fey, #4)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-iron-knight-julie-kagawa.html Çok garip duygular içindeyim. Koskoca seriyi hunharca okuyup bir hafta gibi bir sürede bitirdim. Bu kadar seveceğimi bilseydim, böyle su gibi bitirir miydim? Evet, bitirirdim. Kimi kandırıyorum. İlk başta söyleyeyim, daha önceki yorumlarımdan da anlaşılacağı gibi seriyi genel olarak çok seviyorum. Hattâ büyük hayranı oldum bile diyebilirim. The Iron Fey, masal tadında ama gerektiğinde hırçınlaşıp, vahşileşebilen ya da romantikleşebilen bir kurguya sahip. Yazarın hayalgücü mükemmel. Karakterlere zaten söylenecek söz yok. Hepsine bayılıyorum. Yaratık çeşitliliği desen, her kitapta yeni bir tane karşınıza çıkıyor. Ve The Iron Knight... Serinin son kitabı. Duygularımı alt üst eden kitap. Diğer üç kitabın aksine, dördüncü kitapta Ash'in bakış açısından olaylar anlatılmış ve bence bu müthiş olmuş. Onun duygularını okumak farklı, güzel bir deneyimdi. Yazının buradan sonraki kısmı bol spoiler içermeye aday. Ashallyn'darkmyr Tallyn, Winter Court/Kış Sarayı'nın geriye kalan tek prensi ve veliahtı, sürgün prens, ruhsuz fey, sevdiği kız Meghan Chase için her şeyi göze almaya hazır. Şimdi ikisi ayrılar. Meghan, Iron Queen olarak kendi krallığının başında görevini yapıyor. Ash ise fey ırkından olduğu ve demir onu öldürdüğü için Meghan'ın yanına gidemiyor. Ama Ash bir yemin etti. Meghan'a, her ne olursa olsun, geri döneceğine dair söz verdi. Sözünü tutmakta son derece kararlı. Bu yüzden her zamanki gibi peşine takılan Summer Court/Yaz Sarayı'nın şakacısı Robin Goodfellow, diğer adıyla Puck, ile beraber bir yolculuğa çıkıyor. İkisi, önce yolculukların vazgeçilmezi cait sith Grimalkin'i buluyorlar. Daha sonra ise yeni yoldaşları The Big Bad Wolf ve sürpriz bir kişi ile beraber Ash'in isteğini gerçekleştirmek için yollara düşüyorlar. Kış Prensi Ash'in artık tek isteği Meghan'la beraber olmak. Bunun tek çaresi ise insana dönüşmesi. Bir fey'in insana dönüşmesi elbette öyle çok görülmüş bir hadise değil. Feyler ruhsuzdur, Ash'in şimdi bir ruha ihtiyacı var. Ama önce yol arkadaşlarıyla beraber tehlikeli yollardan geçip, hayatta kalması gerek. The Iron Knight'ta Ash'in geçmişiyle, onunla beraber yüzleşme imkanı buluyoruz. Winter Court'a mensup olmanın ona getirdiği karanlıkla boğuşması gerek. Birlikte, feylerin ruh kazanabildikleri tek yere, Dünya'nın Sonu'na, doğru giderlerken Ash'in karşısına çıkacak en büyük düşman da yine içindeki karanlık. The Iron Fey serisinin son kitabı, diğer kitaplardan farklı olarak tamamen Ash'e adanmış. Ve seri bu kitapla beraber etkileyici bir sonla final yapıyor. Ahh, ben bu seriyi özleyeceğim! Çok bağlandım kısa sürede. Ash'i, Meghan'ın, Puck'ı ve müthiş esprilerini, Grimalkin'i ve umursamaz, bilmiş tavırlarını hepsini özleyeceğim. Keşke bitmeseydi diyorum içten içe fakat bitmesinin daha iyi olduğunun da farkındayım. Julie Kagawa uzatıp işkenceye çevirmemekle iyi yaptı. Lâkin benim gibileri de unutmadı ve 3 novella ve 1 yan seri yazdı. Nevernever'da, yeni maceralarda görüşmek üzere!

Baskı: The Iron Queen (The Iron Fey #3)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-iron-queen-julie-kagawa.html The Iron Queen, The Iron Fey serisinin üçüncü kitabı. Bu kadın beni öldürecek! Kesinlikle. Kitap normal ayarında gidiyor gidiyor, son beş altı bölümde öyle şeyler oluyor ki aklım şaşıyor. Bu kadarını hiiiiç ama hiiiiiç beklemiyordum ama. Öldüm öldüm dirildim yahu! Gelelim kitabın konusuna. Yalnız şimdiden söyleyeyim, yazının buradan sonraki kısmı ilk iki (belki de üçüncü) kitap hakkında az da olsa spoiler içerebilir. The Iron Daughter'ın sonunda Nevernever'dan sürgün edilen Ash ve Meghan, The Iron Queen'in başında dünyada karşımıza çıkıyorlar. Meghan'ın ailesinin evine doğru gidiyorlar fakat orada onları bir sürpriz bekliyor. Birkaç Iron Fey, Meghan'a pusu kurmuş bekliyor. Saldırıyı sağ salim atlatan çiftimiz doğal olarak Meghan'ın ailesini korumak için onları bir süre daha ziyaret etmemeye karar veriyorlar. Bu yüzden Sürgün Kraliçe Leanansidhe'nin onlar için en iyi seçenek olduğuna karar veriyorlar. Tabii oraya gitmeden önce Meghan'ın yapmak istediği bir şey var. Sonunda, onu büyüten insan babasını hatırlayan Meghan, kahinle bir anlaşma daha yapmaya gidiyor. Yolda Puck'un da onlara katılmasından ve Leanansidhe'nin yanına varmalarından sonra çetemiz bu kez yeni bir amaç için bir araya geliyor. Iron Fey'le savaş hazırlıkları yapan Yaz Kralı Oberon ve Kış Kraliçesi Mab, bir araya gelmişler ve bu savaşın kazanılmasının ne kadar zor olduğunun farkındalar. Iron Fey'in False King/Sahte Kral'ını yenmek için Meghan'a ihtiyaçları var. Böylece Meghan, Ash, Puck ve Grimalkin Iron Realm'a doğru yeni bir yolculuğa çıkıyorlar. The Iron Queen'de Meghan gerçek dönüşümüne tanık oluyoruz. İlk iki kitapta güçlerini zar zor kullanan yarı Summer Fey-yarı insan prensesimiz, bu kitapta gücünün gerçek boyutlarını keşfe çıkıyor. Iron King'i öldürmüştü öldürmesine ama False King'i öldürmesi o kadar basit olmayacak. Çünkü bu kez elinde yeterli bir silah yok ve ciddi anlamda onu nasıl öldüreceğini bilmiyor. Bu yüzden Meghan, hem Ash'ten dövüş hem de Puck'tan büyü kullanma dersleri alıyor. İki kitaptır zorlu bir ilişki içinde olan Meghan ve Ash bu kitapta istediğimiz romantizmi bize veriyorlar. Ash'un Buz Prensliğinin altında nasıl bir romantik yattığını okuyup görmekte fayda var. Elbette The Iron Fey serisinin vazgeçilmezi Ash ve Puck atışmaları ve Grimalkin umursamazlığı bu kitapta da mevcut. “... I was dead inside for so long. Not existing didn’t seem any different than what I was doing.” He buried his face in my shoulder, and I shivered. “It’s different now, though. I have something to fight for. I’m not afraid to die, but I don’t intend to give up, either.” His lips touched my hair, very lightly. “I won’t let anything happen to you,” he murmured. “You are my heart, my life, my entire existence.” Kitabın sonlarına doğru gelindiğinde aksiyon neredeyse tavan yapıyor. Savaş sahneleri güzel anlatılmış. Ve üstte de bahsettiğim gibi çok şaşırtıcı olaylar gerçekleşiyor. Eğer bundan sonraki kitabı hemen sonra okuyamayacak olsam fena halde krize girebilirdim. The Iron Queen, seriye olan sevgimi ve Ash'e olan tutkumu fazlaca artıran bir kitap oldu. Ayrıca The Iron Fey'in dördüncü kitabını Kış Prensi'min bakış açısından okuyabileceğim için çok heyecanlıyım. Okuyun ve sıradan bir kız olan Meghan Chase'iın Demir Kraliçe'ye dönüşmesine tanık olun!

ÖncekiSayfa 1 / 4Sonraki