
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: The Iron Daughter (The Iron Fey #2)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-iron-daughter-julie-kagawa.html The Iron Fey serisinin ikinci kitabı The Iron Daughter su gibi akıp giden kitaplardan. İlk kitaptan sonra, beni çokça umutlandıran seri, ikinci kitabıyla hiç hayalkırıklığına uğratmadı. Sıkmadan kendini okuttu, her daim heyecanı zirvede tuttu, üstüne bir de duygusallık ekledi; böylece en iyi tarifi tutturmuş oldu. Ah, ne kitaptı ama! Son bölümde neredeyse ağlayacaktım. ASH! İlk kitapta Meghan'ın Ash'le Winter Court'a dönmesi yönünde yaptığı anlaşmayı uygulamak için çiftimiz Kraliçe Mab'e doğru yolculuğa çıkıyorlar. Lâkin, her ne kadar bazen duyguları onu ele geçirse de Ash, Meghan'dan uzak durmaya çalışıyor. Bizim duygusal kız, bundan bir hayli etkileniyor, bol bol gözyaşı döküyor tabii. Meghan'ın Winter Court'ta tutsak olduğu süre boyunca Ash onun gözüne görünmemeye, hattâ çok ters davranmaya devam ediyor. Fakat mevsimlerin değişimi yaklaşıyor ve pek yakında Scepter of Seasons, yani Mevsimler Asası, Unseelie sarayına geçecek. Bu da bir kutlamanın yolda olduğuna delalet ediyor. Asa'nın değişiminin yapıldığı törende, Ash'in iki ağabeyinden en büyüğü Sage'la konuşmak üzere taht odasına giden Meghan'ın peşine yine beklenmedik şeyler takılıyor. Iron Fey taht odasına saldırıyor ve Scepter of Seasons'u çalıyor. Elbette kabak Summer Court'un başına patlıyor. Zaten birbirlerine yüzyıllardır düşman olan bu iki halk, Kraliçe Mab'in, Oberon'u Asa'nın hırsızlığıyla suçlamasıyla savaşmaya hazır vaziyete geliyorlar. Ash ile birlikte Winter Court'tan kaçmak zorunda olan Meghan ise Asa'nın gerçek hırsızlarının peşinde. Bu yeni görevle eski takım yeniden toplanıyor. Puck'ın geri dönmesiyle ise işler iyice arap saçına dönüyor. Ash'in kalp kırıklığıyla savaşmaya uğraşan Meghan, Puck'un kendisine ilgi duyduğunu fark ediyor, ve olanlar oluyor. Buyurun size aşk üçgeni! Meghan, Ash, Puck ve Grimalkin yanlarına bir yoldaş daha ekleyip, arada eksilerek, Asa'yı Iron Fey'in elinden almaya çalışıyorlar. Macera hiç dur durak bilmiyor yani. Çünkü Nevernever'da tehlike uyumak bilmez! Ve, evet, ben de kitap boyunca Ash ve Puck arasında gidip geliyordum. Ama, tamam, son kararım bu yönde; Ash ile Meghan'ın birlikte olmalarını istiyorum ama Puck'ı da seviyorum. O da gitmesin. Her iki male fey'imizi de okumaktan büyük keyif alıyorum. The Iron Daughter, Julie Kagawa'nın kendine hayran bıraktığı ve sonuyla beni etkileyen romanlar arasında yerini alıyor.
Baskı: Kara Yürek (Lanet İşleyiciler 3)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-kara-yurek-holly-black.html Kara Yürek, Lanet İşleyiciler serisinin son kitabı. Bu serinin yeri o kadar ayrıdır bende ki anlatamam. İlk kitap Beyaz Kedi'yi okuduğumda çok mu sevdiğime yoksa bir şeyleri garip mi bulduğuma karar verememiştim. Sonra ikinci kitap Kırmızı Eldiven'i okuduğumda kesinlikle Lanet İşleyiciler'e bayıldığımın farkında varmıştım. Şimdi seriyi bitirmenin mutluluğunu ve hüznünü aynı anda yaşıyorum. Bayağı benimsemişim. Aslında Kara Yürek, dolayısıyla Lanet İşleyiciler için söylenecek çok şey var. Birkaç maddeye sığdırmak istersem: 1. En sevdiğim yanlarından biri, her karakterinin kötü olabilme ihtimali olması. Baş karakterden en yan karaktere kadar hepsi hayatında kötü şeyler yapmış. Pek çoğu yaptıklarından pişman değil fakat aralarında, Cassel gibi, iyi olmaya çalışanlar da var. 2. Cassel'e gelecek olursak... Cassel Sharpe, şimdiye kadar okuduğum en değişik roman karakterlerinden biri. Zeki ama kırılgan. Beyaz Kedi'de yaptıklarından habersiz, ailesi tarafından hor görülen bir delikanlıyken, tıpkı diğerleri gibi bir işleyici olduğunu öğrenmişti. Hem de ne işleyici. Yeryüzünde çok az bulunan bir Dönüşüm İşleyicisi Cassel. Kırmızı Eldiven'de ise yeteneği yüzünden herkes peşine düşmüştü. Şimdi, Kara Yürek'te Cassel'in daha bir çıkmaza girdiğine tanık oluyoruz. İyi bir insan olmak istiyor, evet, ama geçmişi bir türlü peşini bırakacak gibi durmuyor. 3. Lila. Ona hayran kalmamak elde değil. Bir mafya babasının kızı olan Lila çok yakın bir zaman önce babasının işlerini miras almak için çalışmalara başladı. Cassel ona sırılsıklam âşık ve hepimiz Lila'nın da işlemeyle olsun ya da olmasın Cassel'i sevdiğini artık biliyoruz. Elbette onlarınki tehlikeli bir aşk. Cassel'in deyimine göre hiç gerçek olamayacak kadar zorlu. Tüm bunlara rağmen Lila müthiş derecede güçlü bir kız. Zorluklarla baş etmesini çok iyi biliyor. Ancak yine de her kızın olduğu kadar duygusal. Peki, Lila'nın gücü Cassel'i aklından atmaya yeter mi? Cevabı Kara Yürek'te. 4. Serinin yan karakterleri de en az ana karakterler kadar derinler. Örneğin, Cassel'in ağabeyi Barron. Onu okumak çok eğlenceli. Okuyanların bileceği gibi kendisi bir Hafıza İşleyicisi. Geri tepmelerden en çok etkilenenlerden biri olsa da her daim neşesini koruyabiliyor. Yalnız bu kez, serinin son kitabında Barron'un farklı bir yönüyle de tanışıyoruz. Aynı şekilde Cassel'in annesi ve en yakın arkadaşı Sam ve daha nicesi de öyle. Hepsi kitapta öyle bir kurgulanmış ki, yapbozun parçaları gibi, biri olmazsa diğerlerinin manası kalmaz. 5. Lanet İşleyiciler'in orijinal kurgusu kocaman bir alkışı hak ediyor. Hem büyü hem de dolandırıcılığı bu kadar detaylı ve başarılı işleyen başka bir kitap yoktur herhalde. 6. Yazar Holly Black'in tarzı, tabii ki seriyi bu kadar sevmemdeki bir başka etken. İlk kitabı okuduğumda bol bol yadırgadığım kahraman bakış açısından ama şimdiki zaman kullanılarak yazılmış anlatım artık özleyeceğim bir biçim haline geldi. Yazamadığım belki de bir sürü şey var. Uzun lafın kısası ise, bir sonraki sayfayı tahmin etmenin zor olduğu ve incelikle işlenmiş bu seri okunmayı hak ediyor. Kara Yürek, Lanet İşleyiciler'in üçüncü ve son kitabı, Cassel'in seçimlerinin final raundu. Eğer doğru seçimi yapmazsa bir başkasının oyuncağı olacağı kesin. Ama ya doğru sandığı seçim de aynı anlama geliyorsa? Lanet İşleyiciler'in dünyasında dolandırıcılık olmazsa olmaz. Ve kabul etmese de Cassel doğuştan dolandırıcı. Cassel'in efsane vurgunu gerçekten efsanevi oluyor. Böylece Lanet İşleyiciler, akılda kalıcı bir finalle sonlanıyor. Seni özleyeceğim, Cassel Sharpe!
Baskı: The Iron King (The Iron Fey #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-iron-king-julie-kagawa.html The Iron Fey serisi uzun zamandır okumak istediğim kitapların başında geliyordu. İngilizce kitap okuma yeteneğimi geliştirdiğim bu yaza okumak ancak kısmet oldu. Seri, Peri yani Fey ırkını ele alıyor. Romanın baş karakteri Meghan Chase adından on altı yaşında bir genç kız. On altı yaşındaki roman karakterlerine herkesin artık şüpheli gözle baktığının ben de farkındayım. Genç yetişkin romanlarının çoğunda kullanılan ve genellikle fena ergenlik kaprislerini bünyesinde barındıran bir dönem çünkü. Meghan'ın da o tipik liseli kız karakterinde olacağını düşünmüştüm. Kitabın ilk sayfalarında beni şaşırtmadı. Liseye gidiyordu ancak "taşralı" olarak anılıyordu. Pek arkadaşı yoktu. Sadece Robbie isimli çocukluk arkadaşı vardı. Ancak kitap ilerledikçe Meghan'ın aslında öylesine bir karakter olmadığını, son derece zeki olduğunu anladım ki bu beni çok mutlu etti. Meghan, annesi, üvey babası ve erkek kardeşi Ethan ile birlikte bir çiftlik evinde yaşıyor. Üvey babası bir domuz yetiştiricisi. Gerçek babası Meghan altı yaşındayken, onu parka götürdüğünde birden ortadan kaybolmuş. Meghan, sıradan bir hayatı olduğunu düşünüyor. Ve elbette aslında öyle değil. Tuhaf olaylar silsilesi Meghan'ın uzun zamandır hoşlandığı, okulun popüler çocuğu Scott Waldron ile özel derse kalmasıyla başlıyor. Bilgisayar sınıfında henüz bir kere bile konuşmadığı Scott'a kendini tanıtıp, aslında o kadar da taşralı olmadığını anlatırken bilgisayar ekranında yazılar beliriyor. "Meghan Chase. Seni görüyoruz. Senin için geliyoruz." gibi Meghan'ın kalbini ağzına getiren yazılar. Tabii bu Scott'un onu ucube ilan etmesine neden oluyor. Bir sonraki gün, Meghan'ın on altıncı yaş gününde, hayatını değiştirecek olay gerçekleşiyor. Berbat bir günün ardından eve döndüğünde annesinin kayıp düştüğünü, Ethan'ın ise başında neredeyse sırıtarak beklediğini fark ediyor. En yakın arkadaşı Robbie geldiğinde Ethan'ın tuhaf hareketleri daha da artıyor. Ve Robbie'nin yardımıyla Meghan erkek kardeşine ne olduğunu anlıyor. Evlerindeki Ethan bir changeling, yani gerçek erkek kardeşinin yerine konulmuş kötü bir peri çocuğu. Bundan sonra Meghan'ın yapmak istediği tek şey Ethan'ı kaçırıldığı yerden geri getirmek oluyor. Bu sırada Robbie'nin de aslında Robbie olmadığını Robin Goodfellow diğer adıyla Puck olduğunu ve Fey ırkından geldiğini öğreniyor. (Bknz. Bir Yaz Gecesi Rüyası) The Iron King'de peri diyarının adı Nevernever. Ve ben bu dünyayı çok sevdim. Perileri okumayı zaten severim ama Julie Kagawa'nın hayal dünyası beni gerçekten kendine hayran bıraktı. Nevernever'da aklınıza gelebilecek her türlü peri çeşidi mevcut. Gnomlar, pixieler, troller, sirenler, satirler ve aklıma gelmeyecek daha bir sürü tür. Ayrıca Kagawa, iki düşman peri sarayı olan Seelie Court ve Unseelie Court'u, Summer Court ve Winter Court olarak da değiştirmiş, bu detay pek güzel olmuş. Meghan Chase, herkesin ister istemez tahmin edebileceği gibi Fey soyundan. Summer Court'un kralı Oberon'un gayrimeşru kızı. Yarı fey, yarı insan. Bu ona bir sürü yetenek sağlıyor. Mesela her perinin korkulu rüyası demire dokunabiliyor. Bu arada kitaptaki okuması en eğlenceli karakterlerden biri bir Cait Sith olan kedi Grimalkin. Roman ilerledikçe Meghan'ın Nevernever'daki yolculuğu karmaşıklaşıyor. Babası Oberon'la tanışıyor, bir prenses olduğunu öğreniyor, peri dünyasını daha yakından tanıyor. Ve sonunda Winter Court'un sakinleriyle karşılaşıyor. Daha önce bir kez evinde, bir kez de rüyasında gördüğü genç adamın onlardan biri olduğunu anlaması uzun sürmüyor. Winter Court'un kraliçesi Mab'in üç oğlundan en küçüğü Ash. Ash, neredeyse Meghan'ı gördüğü her yerde onu öldüreceğini söylüyor. Ve ayrıca fark ediyoruz ki Ash ile Puck arasında bir mazi var. Hem de kötüsünden. Bu iki karizmatik genç erkek sürekli tartışıyorlar ki, bu tartışmaları okumak çok eğlenceli. Zavallı Meghan sürekli ikisinin arasında kalırken, Grimalkin bu durumdan hoşnut. Kitaptaki kötü çocuk imajı Ash'in omuzlarında. Açıkça söylemem gerekirse ben de kendisini çok sevdim. Hem kışı, hem kötü adamları, hem de direkt olarak Ash'in kişiliğini beğendiğimden. Yalnız, Puck'ı es geçmek de mümkün değil. Her daim şakacı, yerinde durmayan, okuması zevkli bir karakter Puck. İkisi arasında seçim yapmak çok zor. The Iron King, son zamanlarda okuduğum bir sürü güzel kitaptan biri. Hattâ bazı yönleriyle biraz öne bile çıkabilir. Bir kere hiç sıkmıyor. Her zaman şaşırtmaya müsait. Karakterler aşırı okunası. Peri dünyasının cazibesi de cabası. Üstelik Julie Kagawa'nın yarattığı, Feylerin en büyük düşmanı olacak Iron yani Demir ırkı oldukça etkileyici. Peri masalı tadındaki The Iron King, bu tür hikayeleri seven herkese tavsiyemdir.
Baskı: Tatlı Şeytan (The Sweet Trilogy #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-sweet-evil-wendy-higgins.html Bu kitap için çok karışık duygular beslemekteyim. Öncelikle melek-şeytan temalı ama bu türdeki diğer kitaplardan oldukça farklı olduğunu belirtmeliyim. Başta fazla tipik gelmişti ama olayların iyice içine girince beni de içine çekti. Gözümü kırpmadan okudum. Kitabın ilk yarısını okuduktan sonra kendi kendime "bir 3'lük kitap daha" demiştim ama sonları beni çok şaşırttı. Şimdi elim 3 vermeye gitmiyor. Anna Whitt on altı yaşında, sıradan bir lise öğrencisi. Derslerinde iyi, sosyal hayatı pek yok, tek arkadaşı Jay adında bir oğlan. Anna'nın tuhaf bir yanı da var; o auraları görebiliyor. Bir gün Jay'in en sevdiği grubun konserine gittiklerinde Anna grubun batericisini görüyor. Kaiden Rowe. Kahverengi saçlı, mavi gözlü, karanlık, gizemli ve tehlikeli görünüşlü. Şimdiye kadar hep iyi bir kız olmuş olan Anna, Kaidan'ı gördükten sonra kızlar tuvaletinde sırf hakkında konuşuyorlar diye Kaidan'la ilgili bir yalan söylüyor. Konserden sonra sahne arkasında karşılaşıyorlar ve Kaidan onu garip sorulara boğuyor. Bu sırada Anna yeteneklerinin auralarla sınırlı olmadığını, sesleri ve kokuları da çok iyi duyabildiğini fark ediyor. Annesi doğumda ölen, babası da hapishanede olan Anna, evlatlık verildiği Patti isimli bir kadınla yaşıyor. Yalnız kızımız, doğumunda olanları bile hatırlıyor, ki bu bayağı ilginç bir detay. Kaidan'ın ona söyledikleri doğrultusunda Patti'yle "tuhaflıkları" hakkında konuşuyor, böylece gerçek ortaya çıkıyor: Anna bir Nephilim. Yani melek soyundan geliyor. Sweet Evil'de Nephilim, şeytanların (aslında düşmüş melekler) çocukları. Bu çocukların babaları şeytanlar oluyor, anneleri ise doğumda ölüyor. Anna'nın normal Nephilimlerden bir farkı var; onun annesi bir melek. Tahmin edeceğiniz gibi Kaidan da bir Nephilim. Sweet Evil'de şeytanlar çok farklı ele alınmış. Nephilim sahibi olabilenler yalnızca Duke dedikleri şeytanlar. Bunlar, insan vücudunu ele geçirebiliyorlar ve genellikle bir günahla özdeşleşmişler. Mesela, Kaidan'ın babası Duke of Lust, yani Şehvet Dükü. Şeytanlar, insanların akıllarına girerek kötü şeyler yapmalarını sağlıyorlar. Şeytanlar tarafından dürtülen insanlar bir de yanıbaşlarında Guardian Angel'ları var. Kaidan çok sevilesi bir karakter! Çekici; bazen o çok sevdiğim alaycı tiplere dönüşüyor, bazense çok soğuk biri oluyor çıkıyor. Anna ise kitabın çoğunluğunda fazla duygusal, neredeyse her şeye ağlayacak kıvamda, ama aynı zamanda çabuk kabullenen bir karakter. Tabii hikaye onun ağzından anlatıldığı için Anna'nın gelişimine tanık oluyoruz, bu sayede sinir bozuculuğu azalıyor. Sweet Evil, özellikle şeytanları farklı ele alışıyla bende güzel bir etki yarattı. Yalnız şunu söylemeliyim ki, Anna ve Kaidan'ın aşk hikayesi çok zorlu. Bu yüzden bol bol kıvrandırıyor kitap boyunca. Ve kitabın sonu da şaşırtıcı; ortada kalmışsınız hissi yaratıyor. Yer yer klişelerden sıkılmış, diyalogları o kadar da başarılı bulmamış olsam da Sweet Evil okunası bir kitap. Melek ve şeytanları okumak isteyip de hep aynı konuların işlenmesinden sıkılanlar için güzel bir seçenek olabilir.
Baskı: The Golden Lily
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-golden-lily-richelle-mead.html Böyle sonlar yasaklanmalı! Yooo, olamaz! Olmamalı... Sonuyla beni bunalıma sokan bir kitap oldu The Golden Lily. Bloodlines yani Kanbağı serisinin ikinci kitabı Temmuz'da yurtdışında çıkmıştı, Türkçe edisyonu ise hâlâ hazırlanıyor. Tabii ben bu seriyi orijinal dilinde takip ediyorum. İyi ki de öyle yapıyorum; yoksa çıkmasını bekleyene kadar fena olurdum. Her neyse, The Golden Lily Sydney'in Simyacılar tarafından çağrılmasıyla başlıyor. Ona bir tür hapishaneye nakledilen Keith ile ilgili sorular soruluyor. Keith'in insanlara vampir kanıyla yapılmış Simyacılar'ınkine benzer dövmeler satmasının arkasında vampirlere duyduğu yakınlık var mı diye soruyorlar. Sydney, dürüstçe öyle bir şey olmadığını söylüyor. Ama aslında bu konuda ikileme düşen kendisi elbette. Jill, Eddie, gruba yeni katılan Angeline ve Adrian'la olan yakınlığı ve hepsine duyduğu hisler Sydney'in iyice kafasını karıştırmış durumda. Bir Simyacı olarak Moroi ve dampirlerden nefret ederek yetiştirildiği için bir yandan onlara değer verirken, Simyacı yanı bunu her halükarda reddediyor. Sydney, Amberwood lisesine devam etmekte ama bu kez kendi odası var. Yaptığı başarılı işler doğrultusunda Simyacıların güveniyle beraber, özel odasını da kazanmış. Angeline, Jill'in yeni oda arkadaşı. Ve Jill cephesinde de işler bir hayli karışık. Jill, Micah'la yakınlaşırken; ona âşık olan Eddie ise uzaktan izlemekten başka bir şey yapamıyor. Eddie'nin durumumu da beni pek üzüyor açıkçası. Üstelik Angeline de Eddie'yi etkilemekle uğraşıyor gibi duruyor. Adrian ise Dimitri ve Sonya'ya geri dönüşen Strogoilerle ilgili araştırmada yardım ediyor. Bundan hiç memnun olmasa da. Sydney'e bol bol şikayet ediyor. Eh, tabii bunda deney arkadaşlarından birinin Dimitri olmasınında büyük bir etkisi var. Sydney'in kanını Strogoilerin içemediğini hatırlayan Sonya, Sydney'e kanını inceletmesi için baskı yapıyor. Ancak Sydney, kanını hiçbir vampirin eline vermemekte kararlı. Bu konuda ona arka çıkan ise Adrian oluyor. Adrian'ı Sydney'i savunuşu görülmeye değer. Bu arada Sydney de hayatında ilk defa bir erkekle çıkıyor. Hem kendi hem de etrafındaki herkes için tuhaf bir durum bu. Fakat çıktığı çocuk (Breydan'dı sanırım adı, çok garip ismi var. Adrian bu konuda ona çok takılıyor tabii.) tıpkı kendisi gibi. Bir tür "nerd" yani. Sydney onunla gayet iyi anlaşsa da eksik bir şeyler olduğunun farkında. Ve Adrian çocukla her daim dalga geçiyor. Kıskançlığından tabii. Vee evet! Adrian Sydney'e fena halde tutulmuş durumda! Kitap boyunca bol bol bir araya geliyorlar ve biz de Adrian'ın tavrındaki değişiklikleri iyice kavrıyoruz. Sydney'in de ona karşı bir şeyler beslediğini de hissediyoruz elbette. Ama kendisi bunu anlamamakta çok başarılı. Hem de sinir bozucu derecede! The Golden Lily'de aksiyon sahneleri daha az. Ama bunu hiç ama hiç hissetmiyor. Çünkü Sydney ve Adrian sahneleri her şeyi unutturacak cinsten. Öyle ki, gözüm çok kötü yorulmuşken bile kitabı okuma peşindeydim. Bu yönden Kanbağı'ndan daha iyi bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Kitap, Sydney karakterine ısınmama çok yardımcı oldu. Gerçekten, çok zeki bir kız. Rose nasıl cesursa, Sydney de bir o kadar zeki. Biraz kendime benzettim onu sanırım, ama onun kadar kör olmazdım ben herhalde. Ancak o sahne her şeyi yıkıp geçen cinstendi. Buradan Richelle Mead'a sesleniyorum: Üzme artık şu Adrian'ı. Yeterince ezdin geçtin çocuğu zaten! Bırak mutlu olsun bir kere de!!! Son olarak, üçüncü kitap The Indigo Spell'de istediklerimin olmasını istemekten başka çarem yok. O da Şubat'ta çıkacakmış zaten! Ahh, neyse sakinim...
Baskı: Delirium
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-delirium-lauren-oliver.html Bu kitabı sevmeyi çok istedim. Öyle böyle değil yani. Konu güzel, puanlar güzel, yorumlar güzel; ama bir şeyler eksik. Kendini sardıramadı bir türlü. Kurgunun içine giremedim. İlk yarısını okurken zorlandım, öyle ki az kalsın isyan edip bırakacaktım. Çok yavaş ilerliyordu. Neyse ki son birkaç bölüm güzeldi. Özellikle son bölüm bol heyecanlıydı. Ama sadece bir bölümlük heyecan kitabı kurtarmaya yetmedi. Sadece seriye devam etme kararı almamı sağladı. Delirium'da aşk tehlikeli bir hastalık. Hattâ adına artık amor deliria nervosa diyorlar. Uygun koşullara ulaşan her kişi bu hastalığın tedavisini almak zorunda. Böylece hayatın geri kalanı boyunca, ölüme bile sürükleyen bu ölümcül hastalıktan uzak durabilecek. Mantık çerçevesinde ailesini kurup, günlük işlerine devam edebilecek. Lena Haloway, tedaviyi alacağı günü iple çekiyor. Bir an önce deliria olma ihtimalinden kurtulup, sıradan yaşamına başlamak istiyor. Ama tedavisine hâlâ doksan beş gün var. Lena, teyzesi ve teyzesinin ailesi ile beraber yaşıyor. Babası, Lena çok küçükken ölmüş, annesi ise kızın gözlerinin önünde intihar etmiş. Lena'nın tedavi olmayı sabırsızlıkla beklemesinin nedenlerinden biri de bu zaten. Lena'nın yaşamında çok sevdiği iki kişi var; ilki diğer teyzesinin konuşmayan küçük kızı Grace, ikincisi ise en yakın arkadaşı Hana. Lena ile Hana çocukluk arkadaşları ve açıkçası Hana, Lena'nın tek arkadaşı. Fakat arkadaşı kendisinin tam zıttı aslında. Lena, kendisini son derece sıradan görürken, Hana'nın muhteşem olduğunu düşünüyor. Kendisinden bin kat daha güzel, daha akıllı, daha zengin olduğunu söylüyor. Ayrıca Hana bir özgürlük düşkünü olarak çıkıyor karşımıza. Lauren Oliver'in Delirium'unda kısıtlı bir düzen mevcut. Tedavi edildikten sonra insanlar tamamen sıradan ve kurallarla çevrili bir hayata devam etmek zorundalar. İzin verildiği kadar çocuk yapmalılar, kadınlar ev işleriyle meşgul olmalı... Ve herkes aşktan kesinlikle kaçınmalı. Çünkü aşk insanı deliliğe sürükler. Elbette tüm bu kurallardan ayrı yaşayan bir grup da var. Onlara Invalid deniyor. Invalidler, şehrin tellerinin ardında Wild yani Yaban denilen yerlerde yaşamlarını sürdürüyorlar. Devlet, çoğu zaman onların varlığını reddetse de halk her şeyin farkında. Lena, deyim yerindeyse insanları mimlemek için herkesin girmesini zorunlu tuttukları sınava girdiğinde çok tuhaf şeyler oluyor. Önce, yetkililere söylememesi gereken, onu deliria bulaşmış biri gibi gösterecek şeyler söylüyor. Sonra da, Invalidler sınav alanına bir baskın düzenliyor. Bu olayların ortasında Lena, Invalidlerin protesto amaçlı yaptığı şeye gülen bir oğlan görüyor. Bu oğlan Lena'ya göz kırpıyor. Sonraki günlerde Hana'yla birlikte koşuya çıktığında Lena, yeniden bu çocukla karşılaşıyor. Adının Alex olduğunu öğreniyor. Alex ilk başta Lena'ya sınav alanındaki olayda yer almadığını söylese de sonradan bunu kabul edercesine kızın kulağına yarın onunla buluşmasını fısıldıyor. İşte her şey burada başlıyor. Lena yavaş yavaş Alex'e âşık oluyor, yani deliria'ya yakalanıyor. Alex'in Invalid doğumlu olduğunu ve doğduğu yere özlem duyduğunu fark ediyor. Delirium'un yarısından çoğu işte bu olaylara ayrılmıştı. Genç bir kızın ilk aşkı ve içinde büyüdüğü kurallar doğrultusunda bunda yanlış bir şey olduğunu düşünmesi falan filan. Son sayfalara gelindiğinde, heyecan birden yükseldi. Eğer, en azından kitabın yarısına yakını son sayfalar gibi olsaydı ortaya çok iyi kitap çıkabilirdi. Ayrıca karakterlere tam olarak ısınamadım. Özellikle Lena'ya. Alex olmasa o ilk yarıyı okuyamazdım herhalde. Kısacası, beklentilerimin altında bir kitap çıktı Delirium. Umarım üç kitaptan oluşacak serinin ikinci kitabı Pandemonium, son kısımların kaldığı yerden devam eder de yüzümü kızartır.
Baskı: Bana Dokunma (Bana Dokunma, #1)
Kitabın yazılış tarzı gerçekten ilginç. Her şeyden önce böyle orijinal bir tarzı yakaladığı için yazarın önünde şapka çıkarıyor, hatta eğiliyorum. Kitap, genel hatlarıyla da güzeldi. Sıkmadan okuttu kendini. Sonlara doğru X-Men havası sezmeye başlamış olsam da kesinlikle rahatsız etmedi. Juliette dokunuşuyla insanları öldürebilme kabiliyetine sahip olduğu için tımarhaneye kapatılmıştır. Ailesi de dahil herkes onu dışlamıştır. Çok uzun zamandır bir hücreye tıkılmış vaziyettedir. Bir gün yanına bir hücre arkadaşı verilir. Hücre arkadaşı erkektir. Juliette, ilk başlarda ondan ölümüne korksa da varlığına alışmaya başlar. Hücre arkadaşı, yani Adam, onun çocukluktan tanıdığı biridir aslında. Ancak Adam’ın onu hatırlamadığından emindir. Juliette yine bir gün hücresinden neredeyse sürüklenerek dışarı çıkarılır ve bulunduğu yerin otoritesi gibi görülen Warner isimli birinin yanına götürülür. Warner, onun yeteneğinin farkındadır, hattâ onu kendi lehinde kullanmak istiyordur. Kitaptaki distopik dünyada Yeniden Kuruluş isimli örgüt, dünyayı daha iyi bir hale getirmek için tüm kontrolü eline almış fakat çok daha kötülerine sebep olmuş. Eski dünya yerini çok daha berbat bir yere bırakmış. Dediğim gibi, yazarın tarzı hayli ilginç. Juliette’nin aklından geçirdiği ama düşünmek bile istemediği sözlerin üzerini çizmiş. Çok enteresan betimlemeler kullanmış. Juliette’nin kızarışlarını bol bulmuş, başlarda susup durmasını mantıklı bulmamış olsam da ilerledikçe güzelleşen bir kitaptı. Bir de fazla romantizm sevmeyenlerin uzak durmalarını öneririm. Çünkü Adam ve Juliette arasında bu tür sahneler çokça mevcut. Warner karakterini sevdiğimi itiraf etmek zorundayım. (Lanet olası kötü adam sevdam!) Roman, aynı zamanda aksiyon bakımından da zengin. Distopya sevenleri hayal kırıklığına uğratacağını düşünmüyorum. Serinin ikinci kitabı çok daha heyecanlı olacağa benziyor.
Baskı: Kanbağı - (Bloodlines, #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-kanbag-richelle-mead.html Ahh, benim zavallı Moroi'm! Büyük bir Adrian fanı olduğumu bilmeyen yoktur. Vampir Akademisi'ni okurken bile her daim onun tarafını tutmuştum. Sırf sonunu bildiğim Son Fedakarlık'ı 2 yıla yakın bekletmiştim. Sevdiğim karakterlerin acı çekmesine hiçbir zaman dayanamadım, dayanamam. Biraz fazla hassasım bu konuda. Kanbağı'nın çıkacağını ve Sydney'in bakış açısıyla anlatacağını öğrendiğimde hiç umurumda olmadığını itiraf etmeliyim. Evet, Simyacıların dünyası bir hayli ilginç ama yine de beni çeken bir şey yoktu. Ama kapak görseli yayınlanıp, Sydney'in yanındakinin Adrian olduğunu öğrendiğimde kitaba bir şans vermeye karar verdim. Tabii bunun için önce Vampir Akademisi'nin son kitabını bitirmem gerekiyordur. Onu da geçtiğimiz günlerde (bol acı çekerek) hallettim. Ve işte Kanbağı'nın sırası geldi de geçti bile! Öncelikle söylemeyim ki bu seri ilkinden farklı olacak gibi duruyor. Orijinal Vampir Akademisi serisinin bittiği yerden yaklaşık bir ay sonra başlıyor. Ve daha önce de belirttiğim gibi bu sefer hikayeyi bize Simyacı Sydney Sage anlatıyor. Sydney'i ilk seriden hatırlayacaksınız. Rose'un hapishaneden kaçışında büyük rol oynamıştı. İlk ortaya çıktığında ona pek ısınamamış olsam da Kanbağı'nı okudukça yavaş yavaş Sydney'i de benimsemeye başladım. Kanbağı'nın farklı olmasının nedenlerinin başında elbette Sydney geliyor. O bir Simyacı. Ve vampirlerden nefret ederek yetişmiş bir genç kız. Üstelik Simyacılar onun üzerinde son derece büyük baskı oluşturuyorlar. Kitabın başında Sydney, babası tarafından uykusundan uyandırılıp evlerine gece vakti gelen Simyacıların yanına götürülüyor. Elbette, onların Sage ailesinden istediği bir şey var: Kızlarından biri. Sydney veya kız kardeşi Zoe bir görev için seçilecek. Fakat Sydney, henüz dövmeleri yapılmamış, yani Simyacı olmamış, kız kardeşinin bu işe bulaşmasını istemiyor. Bu yüzden kendisini öne sürüyor. Babası ve Simyacılar daha önceki davranışları yüzünden onu otoritesizlikle itham etse de tecrübesi yüzünden göreve kabul edilmesini uygun buluyorlar. Sydney'i görevi yine vampirlerle ilgili. Moroi prensesi Jill'e bir saldırı düzenlenmiş ve bir süre Saray'dan ve eski okulundan uzaklaşmak zorunda. Bu durumda devreye Sydney giriyor. Jill'e yeni okulunda, tabii ki yanında gardiyanlarla birlikte, eşlik edecek Simyacı Sydney'den başkası değil. Jill'in Palm Springs isimli çölün ortasındaki bir şehirde okula gidilmesine karar veriliyor. Yanında ise Sydney'le beraber, yine ilk seriden tanıdığımız Eddie, Sydney'in nefret ettiği Simyacı Keith ve Adrian Ivashkov geliyor. Kitap, ilk başlarda sıkıcı denebilecek bir durgunlukla ilerlese de Adrian'ın olaylara iyice dahil olmasıyla hız kazandı. Zaten romanı pek çok yerde de Adrian-Sydney diyalogları kurtardı. Aksiyon bakımından Vampir Akademisi'ne nazaran zayıf olsa da, sonlara doğru artan heyecan tatmin ediciydi. Sydney, Jill ve Eddie ile beraber gitmekle yükümlü olduğu okulda öğrencilerin Simyacılarınkine benzer metalik ya da gümüş dövmeler yaptırdıklarını ve bunların öğrencilere sportif yetenekleri gibi bazı özelliklerini artırdığını keşfediyor. Bu gizemi çözmek elbette Sydney'e kalıyor. Adrian'la, dövmeleri yapan dövmeciye gittiklerinde, Adrian'ın oradaki adamı oyalamak için hayalindeki dövmeyi anlatışı kahkahalara boğulmamı sağladı. "Öyle mi? Motosiklet sürüp üzerinden ateşler çıkan bir iskelet çizebilir misin? Ve iskeletin kafasında bir korsan şapkası istiyorum. Ve omzunda da papağan olsun. İskelet bir papağan. Veya belki bir ninja iskelet papağan? Yo, bu çok aşırı olur. Ama motosiklet süren iskelet bir de ninja yıldızları atsa süper olurdu. Ateşlilerinden." (Kitabı İngilizce okuduğum için çeviri bana aittir.) Sydney'in Moroi ve dampirlerden ölümüne korkarken, Jill'e giderek ısınmasını hattâ Adrian'ı bile önemsemeye başlaması alıştıra alıştıra verilmişti. Kitap genel olarak güzeldi. Ama keşke sonu öyle olmasaydı! Neyse, hatırlayıp sinirlenmeyeceğim... Kısacası benim gibi Adrian hayranıysanız çok çok seveceksiniz. Adrian'ı mini golf oyna(yamaz)rken, ismini Jet Steel olarak değiştirip ortalıkta dolaşırken, Sydney'le bol bol uğraşırken, Jill'e ağabeylik duyguları beslerken, iş bulmaya çalışırken ve resim çizerken göreceksiniz. Adrian, umarım hak ettiğine kavuşur ve Sydney'le yakınlaşmaları kötü bitmez. Çünkü sanırım ikisini yakıştırdım. En yakın zamanda ikinci kitap The Golden Lily'de görüşmek üzere!
Baskı: Melez (Melez Sözleşmeleri, #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-melez-jennifer-l-armentrout.html Alex'e merhaba deyin! Tam adıyla Alexandria. Ama isminin kısa versiyonunu kullanmayı tercih ediyor. Alex, bir Melez. Evet, o Yunan Tanrılarının soyundan geliyor. Yani Hematoi ırkından. İki Hematoi'nin çocuğuna Safkan, Hematoi'yle bir insanın çocuğuna ise Melez deniyor. Alex'in annesi de bir Safkan, elbette bu durumda babası insan oluyor. Ama babasıyla hiç tanışmamış. Alex, on dört yaşındayken annesi tarafından zorla denebilecek bir şekilde Akit'ten alınarak insan dünyasına karışmış. Akit, Safkanlar ve Melezler'in beraber eğitim gördüğü, dış dünyadan soyutlanmış bir adada yer alan bir tür okul. Burada Melezler, ya Safkanlar'ı korumak için Muhafız olarak yetiştiriliyor ya da iblisleri öldürmek üzere Avcı oluyor. Üç yıl boyunca annesiyle beraber geçmişinden uzak yaşayan Alex'le bir iblis kovalamacası sırasında ilk kez karşılaşıyoruz. İblisler, Melez ve Safkanlar'ın kanlarında bulunan, Safkanlar'da daha çok olan, "eter" adlı maddeyi içerek beslenen şeytani yaratıklar. Bir İblis, yine bir Safkan'ın dönüştürülmesi sonucu oluşuyor. Annesi bu İblisler tarafından gözleri önünde öldürüldükten sonra Alex, tüm gücüyle yaratıklarla dövüşmeye devam ediyor. Elbette onun da bir sınırı var, Akit'te eğitim görmüş olmasına karşın üç yıl boyunca bu eğitimden uzak kalınca onların tamamen hakkından gelmesi imkansız. Tam bu sırada imdadına Aiden yetişiyor. Alex'in Akit'ten tanıdığı, siyah saçlı, gri gözlü ve yakışıklı Aiden onu kurtarıp okula geri götürüyor. Aiden bir Safkan, aynı zamanda bir Avcı. Ve Alex, kesinlikle ondan çok hoşlanıyor. Hem de çok uzun zamandır. Ama şöyle bir sorun var ki; Melezlerle Safkanlar arasında ilişki yasak. Şüphesiz ve kati bir suretle. . Açıkça söylemek gerekirse, Melez'in büyük bir kısmı bana Vampir Akademisi serisini hatırlattı. Sanki oradaki Moroilerin yerini Safkanlar, dampirlerin yerini Melezler almış gibiydi. Üstelik keşke bunlarla sınırlı olsaydı. Aiden'ın, Alex'in eğitimini üstlenmesi Rose-Dimitri ilişkisine birebir çağrışım yaptı. Bu durumda İblisler de Vampir Akademisi'ndeki Strogoiler gibi göründüler gözüme. Hattâ Safkanların dört elementten birini kullanabiliyor olması üzerine tuz biber ekti. Bu yüzden ilk sayfalarında biraz göz devirdiğimi itiraf ediyorum. Fakat yavaş yavaş hikayenin içine çekilince bu benzerlikler görünmez hale geldi. Yazar üzerine bir de kurguya artı şeyler ekleyince tadından yenmez oldu. Mesela; Apollyon miti. Apollyonlar Tanrılar tarafından seçilmiş Melez ya da Safkanlar. Onlar, dört elementi birden kullanabiliyorlar. Ekstra olarak beşinci elementi de bünyelerinde barındırıyorlar. Bir Avcı'dan çok daha çevik ve hızlılar. Kısacası Süper Yunan Ninjaları diyebiliriz. (Sanırım bu tabiri az önce uydurdum.) Her bir ömür boyunca bir Apollyon dünyaya geliyor. Alex'in dönemindeki ise Seth. Seth'in kitaba dahil olmasıyla hikaye kesinlikle daha eğlenceli bir hal aldı. "Bir daha bu kadar salakça bir şey söylersen seni uykunda boğarım." Altın kaşları kalktı. "Küçük Alex, birlikte yatmamızı mı teklif ediyorsun?" O sonuca nasıl vardığına hayret etmiştim. Havluyu indirdim. "Ne? Hayır!" "Yatakta yanımda yatmadıkça beni nasıl boğabilirsin ki?" Pis pis güldü. "Bir düşün bakalım." Her sevdiğim kitapta (dişi içgüdülerim sağ olsun) bir erkek karaktere bağlanırım. Ama kesinlikle "bir" tanesine. Ama Melez'de Aiden ve Seth arasında karar vermek hayli zor oldu. Lâkin ne yalan söyleyeyim; Seth daha üstün geldi. Ne de olsa o Apollyon ve şey... sarışın. Melez, Yunan Mitolojisi'ni günlük hayatı başarıyla harmanlamış, güldüren ve heyecanlandıran bir roman. Melez Sözleşmeleri serisinin devam kitaplarının çok daha iyi olacağı kitabın sonlarında net bir şekilde hissediliyor. Ve neyse ki, serisinin ikinci kitabı Safkan DEX'den çıktı bile! Kapak görsellerine hayran kaldığım bu seriyi samimiyetle öneriyor, beklentilerimi boşa çıkarmamasını diliyorum.
Baskı: En Karanlık Gece (Karanlığın Efendileri Serisi, #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-en-karanlk-gece-gena.html Gena Showalter müthiş bir kitap yazmış! Hakikaten kurgu, karakterler muhteşemdi. Sonunun nasıl olacağını biliyorum derken aniden olayların gidişatına şaşırıp kalabiliyordunuz. İçinde Yunan Mitolojisi barındıran, yetişkinlere yönelik fantastik bir roman En Karanlık Gece. Karanlığın Efendileri, Tanrılar tarafından yaratılmıştır. Yüzyıllar önce dimOuniak isimli içinde en beter iblisleri barındıran kutuyu korumakla görevliyken kutunun açılmasını, böylece iblislerin serbest kalmasını sağladıkları için lanetlenmişlerdir. Her birinin içine iblislerden biri yerleştirilmiştir. Maddox'a Şiddet iblisi, Lucien'e Ölüm, Reyes'e Acı, Aeron'a Gazap, Torin'e Hastalık ve Paris'e Şehvet... Tanrıların gazabı bununla da kalmamış kutuyu korumak için görevlendirilen Pandora'yı öldürdüğü için Maddox'a bir lanet daha verilmiştir; her gece aynen Pandora'nın öldüğü biçimde ölüp, sabah yeniden hayata dönmek zorundadır. Altı kere bıçaklanarak ve acı içinde... Lords of the Underworld (Türkçe adıyla Karanlığın Efendileri) Budapeşte'de her şeyden uzakta bir kalede yaşamlarını sürdürürken onları öldürmek isteyen Avcıların kalelerine yaklaştığını fark ederler. Avcıların büyük ihtimalle yem olarak kullanılacak bir kadın gönderdikleri fikrine kapılırlar. Maddox, kadını bulmak ve gerekirse öldürmek için ormana gittiğinde kız, ona yanında kalması gerektiğini söyler. Kız, yani Ashlyn, çocukluğundan beri kafasının içinde sesler duyuyordur ama mecazi anlamda değil. Ancak Maddox'la karşılaştığında tüm sesler susmuştur. Zaten Budapeşte'ye sesleri susturabilecek paranormal bir yaratık aramaya gelen Ashlyn minnetle Maddox'a tutunur. Maddox dışındaki "Lordlar" da birbirinden farklı ve enteresandı. Özellikle Reyes'in hikayesini okumak için can atıyorum. Kendisine acı vermekten zevk alan Reyes, bakalım Danika'yla ne yapacak. Maddox'un içinde Şiddet iblisini Ashlyn için bastırmaya çalışması ve giderek kadına bağlanması çok hoştu. Ashlyn'in kitabın sonlarına doğru yaptığı fedakarlık ise akıllara durgunluk verir cinstendi.
Baskı: Eşleşme (Eşleşme, #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-matched-ally-condie.html Cassia'nın dünyasında her şeye Society (bir tür otorite kurumu) karar veriyor. Ne yiyeceğine, nerede çalışacağına, ne giyeceğine, kiminle evleneceğine; hattâ ne zaman öleceğine bile. Ally Condie'nin Matched üçlemesi genç yetişkin / distopya türünün en güzel örneklerinden biri. Öncelikle aksiyon bakımından - en azından ilk kitapta - zayıf olduğunu söylemeliyim. Fakat ben çok da aksiyon seven bir tip değilim. Daha çok kitabın verdiği mesaja ve işlediği duygulara odaklanırım. Matched, bu ikisini bana çok iyi yansıttığı için kitaba karşı negatif olmam imkânsız. Son zamanlarda kitaplarıma, pek çok okur gibi, en çok gece uyumadan önce vakit ayırır oldum. Bunu belirtmemin nedeni: Eğer bir kitabı uykuya dalana kadar düşünüyor ve uyanır uyanmaz devam etmek için elime alıyor isem o kitap beni etkilemiş demektir. Yani gerçekten iyi bir kitaptır o. Matched'da bu tür kitaplardan biriydi. Hattâ iki buçuk güne yakın bir zamanda bitirdim. (ki bunu her gün 6 bölümlük dizi izlerken yaptım.) Bitirir bitirmez ise daha fazla olmasını diledim. Cassia Reyes; on yedi yaşına yeni basmış, ailesiyle birlikte yaşayan, bir erkek kardeşi olan, toplumun sıradan üyelerinden biri. Her gün İkinci Okul dedikleri ve kendi yaşındakilerin gitmek zorunda olduğu okula gidiyor, bununla beraber geleceği için artı bir işte çalışmak ve Society'nin onun için sunacağı aktivitelerden birine katılmak zorunda. Sanırım bu kısımda Cassia'nın uymakla yükümlü olduğu düzeni biraz daha açmakta yarar var. Ally Condie'nin yarattığı distopik dünya gerçekten katı kurallar içeriyor. Başta da bahsettiğim gibi günlük hayatta dahi yapılan her şeye Society karar veriyor. İnsanlar bu kurallara uymak zorundalar, yoksa Aberration adı verilen, toplumun daha alt bir sınıfına düşürülüyorlar. Cassia, tüm bu kuralları ve dayatmaları normal karşılayacak kadar toplumun içinde büyümüş. Ama onun için Matching Banquet, yani eş seçimi için gençlerin katılmaları gereken tören, yaklaşıyor. Cassia, her genç kız gibi tören için oldukça heyecanlı. Ziyafet günü gelip çattığında dev ekranda Cassia'nın resminin yanında en yakın arkadaşı Xander'ınki beliriyor. Bu herkes için alışılmadık bir durum, çünkü Matching Banquet'te genelde eşler uzak eyaletlerden seçiliyor. Ziyafet sonunda, Cassia'ya içinde Matched, yani eşi, Xander'i daha iyi tanıması için bir mikrokart bulunan gümüş bir kutu veriliyor. Cassia, eve gidip mikrokarta bakmak için kutuyu açtığında ilk başta doğal bir şekilde Xander'ın yüzü beliriyor ekranda. Ama sonra ekran kararıyor ve bir başka yüz bir anlığını beliriyor: Ky Markham'ınki. Ky da, tıpkı Xander, gibi Cassia'nın çocukluk arkadaşı. Fakat o her zaman diğerlerinden farklı bir çocuk olmuş. Çünkü o bir Aberration. Teyzesi tarafından evlatlık edinilmiş Ky'ın geçmişi kitap boyunca yavaşça aydınlanıyor. Zeki, duygusal ve masumluğuyla Ky son derece etkileyici bir karakter. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri şiirlerdi. Büyükbabasının Cassia'ya ölmeden önce gizlice verdiği, yok olmuş olması gereken, Dylan Thomas'ın "Do Not Go Gentle Into That Good Night"ı gerçekten müthiş bir eser. Ve bir de Ky'in geçmişiyle ilgili çizdiği resimler var. Onları da yazar sayesinde rahatlıkla zihninizde canlandırıyorsunuz. Cassia ve Ky arasında usulca büyüyen "yasak" aşk kitapta önemli bir yeri kaplıyor. Bu kısımlar beni hazırlıksız yakaladı. Ally Condie bu duyguyu okura yansıtmayı çok iyi başarmış. Kitapta bu ikili arasındaki ilişki git gide güçlenirken Cassia'nın değişimine de tanık oluyoruz. Eskiden her şeyi normal karşılayan ve baskıyı sorgusuz sualsiz kabul eden Cassia, Ky sayesinde otoriteye karşı koyulması gerektiğinin farkına varıyor. Her şeyin Society tarafından ayarlandığı bu dünyayla gerçek dünyayı ister istemez karşılaştırıyorsunuz. Elbette "ne kadar özgür olduğumuzun" ayırdına varıyorsunuz Matched sayesinde. Bence bu roman için oldukça büyük bir takdir sebebi. Kısaca, Matched beni hem etkileyen, hem düşündüren, hem de duygulandıran bir kitap oldu. Kitap, Tudem Yayınları tarafından ülkemizde yayınlanacak. Sanırım yakın bir zamanda çevirisinin bittiğine dair bir bildirim gelmişti. Raflarda yerini aldığında blogda bunu duyuracağıma emin olabilirsiniz. Finali Ky'ın Cassia'ya yazdığı mektupla yapmak istiyorum: “Cassia, I know which life is my real one now, no matter what happens. It’s the one with you. For some reason, knowing that even one person knows my story makes things different. Maybe it’s like the poem says. Maybe this is the way of not going gentle. I love you.”
Baskı: Insurgent
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/07/kitap-yorumu-insurgent-veronica-roth.html Divergent'in Türkçe yayın haklarını Artemis Yayınları'nın aldığını belirtmiştim. Birkaç gün önce yayınevi Divergent - yeni adıyla Uyumsuz - in kapak resmini de yayınladı. Bu da demek oluyor ki pek yakında Divergent'in Türkçe edisyonuna kavuşabileceğiz. Tabii isim seçimleri bana göre içeriğe pek uygun değil ama bu konuda ne de olsa biz okuyucuların lafı geçmiyor. Gelelim Insurgent'e. Aradan çok zaman geçmeden bunu da aradan çıkarayım diye düşünürken, kitap öyle bir yerde bitti ki ister istemez "keşke biraz daha bekleseydim" dedim. Bu kötü anlamda değil elbette. Kitap cidden çok güzeldi. Yine aksiyonu ve duygusallığı boldu. Veronica Roth, size istediğiniz her şeyi veriyor. "Come on, Insurgent," he says with a wink. "What?" I say. I take his arm and slide down the side of the truck. He opens the bag he was sitting with. It is full of blue clothes. He sorts through them, tossing garments to Christina and me. I get a bright blue T-shirt and a pair of blue jeans. "Insurgent," he says. "Noun. A person who acts in opposition to the established authority, who is not necessarily regarded as a belligerent." Lâkin açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı daha çok beğenmiştim. Evet, Insurgent de tıpkı Divergent gibi kendini sıkmadan okutturuyor fakat ilk kitap olmasının etkisinden olsa gerek yine de onun önüne geçemiyor. Eh, bir de Tris'in yaptığı bir şey var ki canımı oldukça sıktı. Ne olduğunu söyleyip de spoiler vermemek için bu kısmı içime atıyorum. Divergent'te Erudite'in saldırısından sağ kurtulan kahramanlarımızı Insurgent'te Amity merkezine sığınmış bir şekilde buluyoruz. Tris ve Four, Peter ve Marcus ile beraber hayatta kalıp soluk alabilecekleri tek yer olarak gördükleri bu merkezde dinlenmeye çalışıyorlar. Ama ne yazık ki bela hiçbir zaman peşlerini bırakmıyor. Amity'în barışçı politikası onlara pek de uygun değil. Çünkü Tris ve diğer Amity'e sığınmış diğer Dauntless'ın tek isteği insanları Erudite 'den kurtarmak. Bunun için savaş gerektiği konusunda hepsi de hemfikirler. Bunun yanında bir de "factionless" yani hiçbir gruba dahil olamamış, ya da olmak istememiş, kişilerle de tanışıyoruz. İlk kitapta sadece bahsi geçen "factionless"ları Insurgent'te çok iyi bir şekilde tanıma fırsatı buluyoruz. Üstelik maziden birkaç arkadaş ve - Four'un annesi gibi - sürpriz birkaç kişiyle de bir araya geliyoruz. Kitapta yine neredeyse her "faction" yani grubu gezme fırsatı buluyoruz. Amity'den, Candor'a, oradan Abnegation'a kadar... Insurgent'te daha çok Tris'in kararlarının üzerinde durulmuş. Bir de geçmişin getirdikleri üzerine eklenince karakterimiz için her şeyin içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmaz. "People, I have discovered, are layers and layers of secrets. You believe you know them, that you understand them, but their motives are always hidden from you, buried in their own hearts. You will never know them, but sometimes you decide to trust them." Kısacası, Insurgent Divergent'in geleneğini bozmuyor ve aksiyonu bol tutmayı yine başarıyor. Üç kitap olacağı belirtilen serinin son kitabında ne olacağı benim için çılgın bir merak konusu artık. Heyecanla beklediğimi belirtiyor ve "okunmaya değer" bir seri olduğunu bir kez daha belirtiyorum.
Baskı: Kılıçların Fırtınası (Buz ve Ateşin Şarkısı, #3, Kısım 2)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspo... Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin üçüncü kitabı Kılıçların Fırtınası'nı da geride bırakmış bulunuyorum. Yazılarımı takip edenler her kitabını ayrı ayrı yorumladığım bu seriyi ne kadar çok sevdiğimi fark etmişlerdir. George R.R. Martin'in eşsiz bir üslubu var. Üstelik her kitapta sizi bir değil bir çok kez şaşırtmayı çok iyi biliyor. Son yıllarda okuduğum en iyi yazarlardan biri Martin. Lâkin serinin sıkı takipçilerinin de bol bol değindiği gibi en sevdiğiniz karakterin aniden diğer tarafı boylaması yüksek bir ihtimal. Elbette bu kadar çok karaktere sahip bir seride bu tür eksilmeler normal karşılanmalı; fakat benim gibi pek çok Buz ve Ateşin Şarkısı hayranı bu durumdan şikayetçi olmadan duramıyor. Yine de George R.R. Martin, bir sonraki kitapta, bu ölümleri bize unutturmayı başarabiliyor. Ölümlerin üzerinde durmamın sebebi bu kitapta beni çok şaşırtan ve üzen birkaç tanesini daha okumuş olmam. Kimler olduğunu söylemeyeceğim tabii ki. Ama henüz kitabı okumamış olanların kendilerini hazırlamaları açısından bunu belirtme gereği duydum. Beni öyle bir anda yakaladı ki şaşırmaktan öte, şoka girdim. Yazının bundan sonraki kısmı ilk iki kitabı okumamış - ya da diziyi izlememiş - olanlar için spoiler niteliği taşıyabilir. Kılıçların Fırtınası, dizide ikinci sezonun sona erdiği yerden, yani Ötekiler / Ak Yürüyenler'in ilerleyişinden başlıyor. Yedi Krallık'a ve yeni ve eski krallarına şöyle bir göz atacak olursak; Joffrey Baratheon, hâlâ Demir Taht'ta oturuyor. Stannis Baratheon, Ejderha Kayası'nda savaştan aldığı yaraları onarmaya çalışıyor. Genç Kurt Robb Stark, Nehirova'da savaş planları yapıyor. Balon Greyjoy kendisinin Kuzeyin Kralı olduğunu iddia ediyor. Ve Daenerys Targaryen üç ejderhasıyla beraber Yedi Krallık'ın diğer ucunu geçiyor. Bu kitapta yazar her zamanki gibi bir sürü karakterin görüş açısından olayları ele alıyor. Elbette yine yer ve zaman farklılıkları oluyor ama hiçbir şekilde hikayeden kopmuyorsunuz. Serinin bu üçüncü kitabında beni şaşırtan kısım, ikinci kitapta bol bol okuduğumuz Theon Greyjoy'un hiç arz-ı endâm etmemesiydi. Kendisinin ölüp ölmediğini bile bilmiyoruz. Bunun dışında Tyrion Lannister'in yine baş köşelerden birine oturduğunu görüyoruz. Ki kendisi en sevdiğim karakterlerden biridir. Kral Eli rozetini babasına kaptıran ve savaşı ağır yaralarla tamamlayan Tyrion için her şey eski berbat haline dönmüş durumda. Kızkardeşi Cersei, onun tüm adamlarını göndermiş, elinde ne varsa almış. Üstelik savaşın kazanılmasında büyük rol oynamasına rağmen insanlar onu hâlâ bir cüce, şimdi de yüzü yaralı bir cüce, olarak görmeye devam ediyorlar. Yine öne çıkan karakterlerden biri Sansa Stark'tı. Her kitapta Sansa'nın bölümlerine okuyoruz fakat bu seferkinde daha fazlaymış gibi geldi bana. Sansa, yaşadığı onca şeyden sonra şarkılar ve şövalyelere âşık o küçük kız değil, evet ama yine de içinde bir yerlerde saflık var. Ailesinin büyük kısmını kaybetmenin acısı yetmezmiş gibi eski nişanlısı Kral Joffrey'nin düğünü yaklaşıyor. Tabii bundan önce Sansa'yı çok daha büyük bir sürpriz bekliyor. Kitapta yine çok yer ayrılmış bir karakterdi Catelyn Stark. İki oğlunu kaybetmiş, kızlarından uzun süredir haber alamamış dul bir kadın olarak tek dayanağı oğlu Robb Stark. Ama Catelyn, onun için de tehlike çanları çaldığını çok iyi biliyor. Çünkü oğlu tıpkı babası Ned gibi gururlu bir adam ve Yedi Krallık'ta gurur hiçbir zaman takdir görmedi. Kitabın son kısmındaki Catelyn sahnesi son derece şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Kılıçların Fırtınası'nda diğer iki kitapta hiç birebir anlatılmamış Jaime Lannister'a ait de pek çok bölüm vardı. Onu son olarak Tarthlı Brienne'la Kral Toprakları'na yolculuk ederken bırakmıştık. Bu yolculuk Jaime için tahmin edemeyeceği kadar çok şeyi değiştiriyor. Ve bu değişime kendisi de dâhil. Jaime Lannister'a sempati besleyebileceğim aklımın ucundan dâhi geçmezdi ama bir şekilde George R.R. Martin bunu da becerdi. Bana göre serinin en önemli karakterlerinden Jon Snow (Kar) ilerleyen kitaplarda ne kadar önemli olacağını bu kitapta iyice sergiledi. Gece Nöbetçileri'ni terk edip Yabanılların arasına karışmak zorunda kalan Jon sayesinde, Yabanılları iyice tanıma fırsatı buluyoruz. Sur'un ötesindeki yaşamı tahmin etmek zor. Gözünüzün önünde canlandırmak da öyle. Ve Daenerys Targaryen... Targaryen Hanesinin son ferdi, Ejderhaların Anası, Dar Deniz'in Khaleesi'si. Seride favori karakterlerim arasında baş köşeyi hiçbir zaman bırakmadı. İlk iki kitaba nazaran, Kılıçların Fırtınası'nda ona daha az yer ayrılmıştı ancak bu kısımlar bile yeterliydi. Dany, küçük yaşına ve çektiği sıkıntılara rağmen ne kadar büyük bir kraliçe olabileceğini her seferinde gösteriyor. Onu diyarın karşı tarafında buluyoruz yine, kendine bir ordu bulmaya çalışırken. Ve Özgür Şehirler'i tek tek dolaşmasını izliyoruz. Yalnız Dany'nin kehanetinde üç ihanet yazılıydı. Biri kanda, biri altında, biri aşkta. Kanda olanını yaşadı, şimdi geriye iki tane kaldı. Bunlardan biri Dany'e pusu kurmuş bekliyor. Her kitabına yavaş ama içercesine okuduğum Buz ve Ateşin Şarkısı için söylenecek çok şey var. Serinin hız kesmeden, heyecanı iyice tavan yaparak ilerlediğini görmek hem beni heyecanlandırıyor hem de üzüyor. Çünkü dördünce kitap A Feast for Crows hâlâ çeviride. Ve Martin altıncı kitabı yazmakla meşgul. Kendisine uzun ömürler diliyor ve 7 kitap olarak belirlediği seriyi tamamlamadan vefat ederse onu "Ötekiler alsın!" diyorum. Keyifli okumalar...
Baskı: Kılıçların Fırtınası (Buz ve Ateşin Şarkısı, #3, Kısım 1)
Baskı: Uyumsuz (Uyumsuz, #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/07/kitap-yorumu-divergent-veronica-roth.html Yepyeni bir distopya dünyasına hoşgeldiniz! Veronica Roth'un yarattığı, Beatrice Prior'un anlatımıyla hayat bulan kitap Divergent'in yorumuna geldi sıra. Kitabı orijinal dilinde yaklaşık 3-4 günde okudum. Ve itiraf etmeliyim ki uykum gelip kapatmak zorunda kaldığımda bir dahaki sabah kalkar kalkmak yine kitaba gömülüyordum. Kitap, distopya, aksiyon severleri içine hapsetmeye son derece elverişli. Aynı zamanda 2011'in en çok konuşulan kitaplarından. Goodreads Choice Awards'ta 2011'in favori kitabı ve Young Adult Fantasy & Science Fiction dalında en iyi kitap seçildi. Yine ALA gibi pek çok önemli kitap ödülüne de layık görüldü. Şimdi merak edilen sorunun ne olduğunu biliyorum: Kitap gerçekten söylendiği kadar iyi mi? Cevabı yazının ilerleyen kısımlarında bulabilirsiniz. İlk önce konu hakkında spoiler vermemeye dikkat ederek kısa bir özet geçeyim: Bir dünya düşünün. Bu yeni dünyada toplum keskin sınıflara ayrılmış. Öyle sınıflar ki bir kez seçim yaptınız mı tüm hayatınız o sınıfın içinde devam etmek zorunda. Candor (dürüst), Abnegation (kendini düşünmeyen), Dauntless (cesur), Amity (barışçıl) ve Erudite (zeki). Her sınıfın (ya da grup demek daha mantıklı mı olur?) görüldüğü gibi kendine has bir özelliği var ve hepsi mesleklerini ve yaşamlarını bu grupların kurallarına göre şekillendirmek zorunda. Bu grupları biraz daha açacak olursak, Candor (İngilizce "doğruluk" gibi bir anlama sahip ama ben orijinal halini kullanmayı daha mantıklı buldum) grubundan bir kişi yalanı hayatından çıkarmak zorunda. Tüm ilkeleri "dürüstlük" üzerine kurulmuş. Yetenek testlerinde bile yalan makinelerini kullanmayı tercih ediyorlar. Abnegation, kendi dışında herkesi düşünen insanlardan oluşuyor. Bu insanlar sürekli gri giyiyorlar, basit şeyler yiyorlar, hattâ çok az aynaya bakıyorlar. Bu yüzden devletin yönetim gibi kademelerinde çalışıyorlar. Dauntless, daha çok koruma gibi görevlere bakıyor. Şehri her türlü tehlikeden korumakla görev alabiliyorlar. İsimleri de apaçık belli ediyor ki "cesaret" onlar için en önemli şey. Bu gruptakilerin genellikle dövme ve piercing yaptırması dikkat çekiyor. Amity ise kendisine barış ve uyumu ilke edinmiş. Daha çok tarımla uğraşıyorlar. Son olarak Erudite, toplumun tüm bilimsel ve kültürel ihtiyaçlarını bünyesinde barındırıyor. Devletteki tüm buluşların arkasında onların imzası var. Genellikle gözlük takmalarıyla biliniyorlar. Baş karakterimiz Beatrice Prior, Abnegation olarak doğmuş. Yani annesi ve babası bu gruptan. Kendisiyle yaşıt bir erkek kardeşi var. Abnegation kurallarını son derece benimsemiş olan Beatrice için seçim zamanı yaklaşıyor. Çünkü 16 yaşına gelen her genç, yetenek sınavları doğrultusunda, kendi grubunu seçmek zorunda. Beatrice ve erkek kardeşi Caleb için de durum aynen böyle. Kitapta yetenek sınavları detaylı bir şekilde anlatılmış ve bu kısım son derece heyecanlı. Bu yetenek sınavlarında Beatrice için bir sorun çıkıyor. Bir şekilde sınav sırasında kullanılan simülatörü değiştiriyor. Ve bunu sadece birkaç kişi yapabilir; bu kişilere de bir isim veriliyor: Divergent. Divergent'in ne olduğunu daha fazla anlatıp tadını kaçırmayacağım. Seçim Günü'nde Beatrice büyük bir ikilemden sonra doğduğu grup olan Abnegation'ı bırakıp Dauntless'ı seçiyor. Bundan sonraki kısımlarda Dauntless'ten biri olmak için yapılan eğitimlere ve Beatrice'in - yeni seçtiği adıyla Tris - atlattığı zorluklara tanık oluyoruz. Kitaptaki karakterler çok iyi yansıtılmıştı. Tris'in cesaretine, aynı zamanda özverisine hayran kalmamak elde değil. Güçlü kadın karakterleri her zaman sevmişimdir. Bunun yanında onun eğitmenlerinden Four (bu takma ismi, gerçek adını kitabın ilerleyen kısımlarında öğreniyoruz) hayranlıkla okuduğum karakterler arasında. Bu ikisi arasındaki yakınlaşmanın hemen 'şap' diye olmaması beni tatmin eden kısımlardandı. Aksiyonca bol ve kendine bağlamayı çok iyi bilen Divergent son zamanlarda okuduğum en heyecanlı kitaplardan biriydi. Açlık Oyunları'yla karşılaştırılmış ama türünün aynı olması dışında pek de benzeyen bir kısmı yok. Yalnızca, en az onun kadar başarılı bir çıkış romanı. Bir sonraki sayfasını tahmin etmenin imkansız olduğu, sürpriz ve aksiyonuyla okuyucuyu bol bol şaşırtan Divergent'i herkese kesinlikle öneririm. Ama unutmayın: Tek bir seçim sizi değiştirebilir! İkinci kitap Insurgent'i okumak için çok bekleyeceğimi sanmıyorum.
Baskı: The Scorpio Races
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/07/kitap-yorumu-scorpio-races-maggie.html Uzun bir aradan sonra yeniden İngilizce olarak okuma şansına erebildiğim ilk kitap oldu The Scorpio Races. Yeni Reeder'ım sağ olsun. Ve tabii açılışı bu kitapla yapmış olmamda Maggie Stiefvater'ın en sevdiğim yazarlardan biri olmasının etkisi hayli büyük. Kitabı okumakla ilgili hiçbir zaman şüphem olmadı. Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, atlar, mitoloji ve Maggie üçlemesi beni çeken güçlü mıknatıslardı. The Scorpio Races, Thirsby isimli bir adada geçiyor. Thirsby'de her yıl, Scorpio Races denilen at yarışları düzenleniyor. Bu yarış, ada için çok derinlere inen bir gelenek. Her yılın Aralık ayında capall uisce diye anılan mitolojik su atları karaya geliyorlar. Bu atlar çok vahşi yaratıklar. Etle besleniyorlar ve zapt edilmeleri oldukça zor. Çoğu zaman binicilerini öldürdükleri biliniyor. Bu yüzden yarışlar aynı zamanda kan ve ölümle anılıyor. Ada insanları bu atlarla ya da sahip oldukları capall uisce ile yarışa katılıyor. Bu son derece zorlu ve kanlı bir yarış. Kitabın baş karakterleri ise Sean Kendrick ve Puck Connoly. İşe onları tanıtarak başlamak istiyorum. Puck (gerçek adıyla Kate. Lakabı olan Puck'ı kullanmayı tercih ediyor) üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu. Bir ağabeyi bir de erkek kardeşi var. Anlayacağınız gibi ailenin tek kızı, üstelik ebeveynlerini kaybetmiş bir ailenin tek kızı. Haliyle tüm sorumluluk ona yüklenmiş vaziyette. Neyse ki Puck oldukça güçlü bir kız. Zaten bu yazarın hayran olduğum özelliklerinden biri, kadın karakterleri her zaman hayata sımsıkı tutunabilen güçlü kişilikler oluyor. Puck da beni bu konuda tatmin etti. Ailesinin kaybından sonra kardeşi Finn'in ve yaşadıkları evin neredeyse tüm sorumluluğunu üstlenmiş. Tüm bu sorumluluğun altında, rahatlamasını ve her şeye daha sıkı tutunmasını sağlayan şey ise ona annesinden miras kalan dişi atı Dove. Her şey olağan rutininde devam ederken Puck'a göre katlanılamaz bir şey oluyor ve ağabeyi Gabe, kendi deyimiyle "sahip oldukları tek kuralı çiğniyor" ve onlara çalışmak için kasabadan ayrılacağını söylüyor. Puck için dönüm noktası bu oluyor. Gabe'in biraz daha kasabada kalması için, ayrıca ev sahipleri Benjamin Malvern onu evlerini tahliye edeceği konusunda tehdit ettikten sonra yarışlara katılma kararı alıyor. Elbette bu kendisi de dahil herkes için şok edici bir haber oluyor. Puck, gayet güzel at sürmesine karşın ebeveynlerini kaybetmesine sebep oldukları için capall uisceden haliyle ürküyor. Bu konuda pek çok badire atlattıktan sonra son kararı kendi atı Dove ile katılma yönünde. Sean Kendrick, kitaptaki hem en anlaşılmaz hem de tuhaf bir şekilde anlaşılır karakter. O da babasını Scorpio Races sırasında kaybetmiş; lâkin Puck'ın aksine o su atlarından korkmuyor. Hattâ yaşamasının en büyük etkenlerinden biri bu atlardan biri; kızıl aygır Corr. Sean, Corr'a kesinlikle derinden bağlı. Benjamin Malvern'in ahırlarında çalışıyor ve tek amacı bir gün Corr'u Malvern'den alabilmek. Benjamin Malvern, atını satmamakta son derece kararlı olsa da Sean onu bu konudaki ısrarıyla yarışları kazanması karşılığında Corr'u almaya ikna ediyor. “Why aren’t you going?” The question infuriates me. I demand, “Why is it that going away is the standard? Does anyone ask you why you stay, Sean Kendrick?” “They do.” “And why do you?” “The sky and the sand and the sea and Corr.” Pek konuşmayan ve vaktinin çoğunu çok iyi anlaştığı capall uisceyle geçiren Sean için beklenmedik şey Puck oluyor. Onu ilk kez Dove'un üstünde, tamamıyla vahşi ve kana susamış capall uisce tarafından sarılmış halde görüyor. Daha sonraları Puck'a yarış konusunda pek çok kereler yardım ediyor. Sean, bir de ne yazık ki sürekli karşısına çıkıp başına bela olan patronunun oğlu Mutt Malvern'le uğraşmak zorunda. Kitap, pek bilindik young-adult romanlarına benzemiyor. Kesinlikle çok farklı bir çizgide yer alıyor. Maggie Stiefvater, Shiver (Ürperti) serisinde tanıştığımız şiirsel üslubuyla yine güzel bir ziyafet çekiyor. Harika doğa betimlemeleri ve duyguların aktarımı ise benim gibileri kitabın içine hapsetmeye yetiyor. I say, "I will not be your weakness, Sean Kendrick." Now he looks at me. He says, very softly, "It's late for that, Puck" Dediğim gibi, bu türün tipik romanlarından sıkılanlar için The Scorpio Races muhteşem bir kaçış olmaya aday. İskandinav kökenli vahşi su atları capall uisceyle tanışmanızı içtenlikle öneririm. Eh, benim gibi atlara meraklıysanız zaten çoktan listeye eklemişsinizdir.
Baskı: Amerikan Tanrıları (Amerikan Tanrıları, #1)
http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/06/kitap-yorumu-amerikan-tanrlar-neil.html Art arda Neil Gaiman'ı okumanın verdiği keyfi size kelimelerle anlatamam. Evet, 5 kitabını, seriymişçesine, birbiri ardına okudum. Ama öyle hızla değil. Sindire sindire. Kelimeleri içime çeke çeke. Öncelikle beni bu yazarı okumam için sürekli iteleyip, moral ve gaz veren birtanecik "türdeşim"e sonsuz teşekkür etmeliyim. Birlikte Cağaloğlu'ndaki İthaki Yayınları'nın dağıtım yerini bulduğumuz için de ayrı olarak mutluyum. Bu sayede tüm Neil kitaplarıma neredeyse yarı fiyatına sahip oldum. Neil Gaiman, gerçekten eşsiz bir yazar. Sırayla Mezarlık Kitabı, Yokyer, Koralin: Gizli Dünya ve Yıldız Tozu'nu okudum, ki hepsi birbirinden güzel kitaplardı. Ve yine türdeşimin tavsiyesi sayesinde bu sırayla okuduğum için Gaiman'ın ne kadar değişip aynı zamanda aynı kalabileceğini fark ettim. Ve yine bu sayede Amerikan Tanrıları'nı sona bırakıp finali muhteşem bir şekilde yaptım. Dediğim gibi, kitap hakkında söylenecek çok şey var. Öncelikle mitoloji delilerinin bile kafasını karıştıracak cinsten bir Tanrı kalabalığı olduğunu belirtmeliyim. İskandinav tanrılarından, Mısır tanrılarına, Haiti tanrılarına kadar sayamayacağım kadar çok mitoloji iç içe geçmişti. Bu çoğu zaman kafa karıştırıcı olsa da o kafa karışıklığını yaşamak bile ayrı bir keyif veriyor. Fakat kitapta kesinlikle bir anlaşılmazlık, sıkıntı söz konusu değil. Aksine heyecan ve merak unsurları her daim zirvede. Ana karakterimiz Gölge, bir hırsızlık vak'asına karışmasının ardından 3 sene hapis cezasına çarptırılmıştır ve cezası bitmek üzeredir. Tam nasıl eski yaşamına dönüp sıradan şeyler yapacağını düşlerken, cezaevi müdürü tarafından çağrılır. Gölge, sessiz sedasız çektiği cezasında kesinlikle bir kusur bulup süreyi uzatacaklarını düşünürken çok daha farklı bir haber alır: Karısı Laura ölmüştür. Bu haberle beraber Gölge'nin erken tahliyesine karar verilir. O ise ne yapacağını bilmez bir şekilde daha önce Laura'nın ayırttığı uçak biletleriyle kendi şehrine gitmek üzere uçağa biner. Ve uçakta hayatını alt üst edecek, adının Çarşamba olduğunu söyleyen, adamla tanışır. Kitapta Gölge vasıtasıyla Amerika'yı eyaletlerinden tutun küçük kasabalarına kadar dolaşıyoruz. Ve her gittiğimiz yerde farklı biriyle, daha doğrusu tanrıyla karşılaşıyoruz. Karakter çeşitliliği bol olan bu kitapta benim en çok ilgimi çeken İskandinav mitolojisinin ürünlerinden sabahı, akşamüzerini ve geceyi temsil eden, Zorya Utrennyaya, Zorya Vechernyaya ve Zorya Polunochnaya oldu. Amerikan Tanrıları'nın üzerinde çok zaman harcandığı ve emek sarf edildiği her satırında kendini belli ediyor. Gerçekten ince işlenmiş cümleler ve kendini müthiş bir şekilde gizlemiş hikayeler mevcut kitapta. Açıkça söylemek gerekirse, pek çok kişinin de belirttiği gibi Neil Gaiman'ın başyapıtı niteliğinde Amerikan Tanrıları. Diğer kitaplarından çok daha yetişkin işi ve tüm uzunluğuna rağmen son derece akılda kalıcı. Fantastikseverlerin, hatta sevmeyenlerin bile kesinlikle okuması gereken bir kitap! Neil Gaiman'ın hayal gücüne hayran kalmamak elde değil. Bana sadece: "Sen yaz, biz okuyalım." demek kalıyor. Keyifli okumalar.
Baskı: Benim İçin Öl (Revenants, #1)
Aslında artık young-adult türünde çok ilgimi çekmedikçe okumamaya çalışıyorum. Yazarlar kendilerini tekrarlıyorlar gibi geliyor, ben de başladığım seriler dışında ve çok çok merak etmedikçe uzak duruyorum. Ancak bu kitaptan uzak duramadım. İngilizce versiyonunu gördüğüm ilk günden beri ilgimi çekiyordu zaten, Türkçesi çıkınca da dayanamayıp aldım. Okuması rahat, içinizi sıkmayan bir kitaptı. Kolay kolay kitaplardan sıkılmam zaten ama bunda yine paranormal oğlan, normal kız meselesi olsa da sıkılmadım. Aslında bakılırsa yazar yeni türü güzel oluşturmuş. O kısmını oldukça sevdiğimi belirtmek isterim. Ama kitaba bayılmadım da. Orta karardı, Paris'te geçmesi ve biraz farklı olması nedeniyle diğerlerinden ayrılıyordu. Biraz da Fransa'ya ilgim olduğu için çekmişti zaten. Şehir çok güzel anlatılmıştı, gidip gördükten sonra bir daha okumak isterim. Esas kız Kate'in kitapkolikliği hoşuma giden kısımlardandı. Esas oğlan Vincent'e ayılıp bayıldığımı söyleyemem ama o da tatlıydı. Türdeşleri ve ailesi sayılan Jules, Ambrose, Charlotte gibi tipler kitaba renk katmıştı. Genel olarak çok şaşırtıcı değildi, sadece ben zombi çıkacaklar diye beklerken ona benzer ama daha farklı bir yaratık çıktılar. Evet 'revenant' yani 'geri dönen'. İsmin Fransızcadan bulunmuş olması güzel bir detay. Bu yeni türümüz insanların hayatlarını kurtarırken ölüp daha sonra tekrar canlanan bir cins. Ama sonsuza kadar yaşamaları için arada yeniden birileri için ölmeleri gerekiyor. Kitabın isminin nereden geldiğini de anlamışsınızdır herhalde. Kate ve Vincent'ın macerası bana biraz durağan gelse de konunun ileriki kitaplarda güzelleşebileceğini düşünüyorum. Yazar umarım böyle bir fikri ziyan etmez. Serinin kapaklarına ayrıca tutulduğumu belirtmeden de duramıyorum.
Baskı: Tutku (Düşüş, #3)
Yine klasik bir Fallen notu verdim bu kitaba da. Gelelim eksilerine artılarına. Bir kere ikinci kitabından daha hızlı okudum. Belki okurken ki ruh halimden kaynaklı ama Passion'u daha çabuk bitirdim. Torment'in sonunda bir Duyurucu'nın içine girip geçmişe yolculuk yapmaya karar vermişti Luce, Passion da aynen öyle başlıyor. Luce'un giderek geçmişe, daha da geçmişe seyahat etmesi ve orada eski benlikleriyle -tabii aynı zamanda eski Daniel'lerle- karşılaşması geniş bir yer tutuyor. Fazlasıyla monoton olduğuna inandığım kızımız Luce bir şekilde eski benliklerinin içine girip onların hissettiklerini hissetmeyi öğreniyor. Bu arada unutmadan, bir Duyurucu'nın içinde tanıştığı yeni yol göstericisi Bill hikayeye birazcık da olsa renk katmış. Melankolik aşıklar iyi, güzel, hoş sayın Kate ama bana göre bu türde bir kitap eğlenceli unsurlarla beslenmeli aynı zamanda. Yazar bu açığı Bill'le kaparmak istemiş olsa da yine fazla öne çıkamıyor. Vee gelelim finale. Bu kitabı okurken sonlara doğru "Daha ne kadar geçmişe gidecek bu kız? İlk insan zamanına kadar yolu var." demiştim. Söylediğime benzer bir şekilde Luce, peşinde onu arayan Daniel'le bayağı bir geçmişe gitti. Kitabın sonu ise şaşırtıcılıktan uzaktı. (Spoiler vermemek için burayı biraz anlamsızlaştırıyorum)Birden ortaya çıkan kötü mü kötü düşmandan kahramanlarımız öyle hızlı kurtuldular ki ne oldu anlayamadım. O yüzden son kısımları hem çok tahmin edilebilir hem de aksiyon bakımından noksandı. Sevgili Lauren Kate'e son sözüm: Cam'e daha fazla yer vermelisin. İlk iki kitapta oradan buradan çıkartarak potansiyel kötü haline getirdin çocuğu. Ben o haliyle yine sevdim. Ama birden bu serideki her karakter gibi melonkolinin içine sokup nedenini de geçmişte yaşadığı -ve hiçbir duyguyu hissettirmeden anlattığın- hayalkırıklığına bağlayamazsın. 4. kitap Rapture'u sırf meraktan okuyacağımı bildiriyor ve umarım bu serinin 'gerçekten' son kitabı olur diyorum.