
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları
Cin fikirli bir kurgu :) Kesinlikle özgün bir tarz öyle ki tanımlamak güç. Rüya tabirleri de cabası. Hikayelerin iki yüzü, birleşimi, işlenişiyle gerçekten keyifli bir eser. Açık vermeden yorumlamak zor o yüzden kısaca gelin bir dairesine de siz taşının diyeceğim. Okuduğum ilk Mine Söğüt eseri ve eminim ki son olmayacak.
Baskı: Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (Bir Ada Hikayesi, #1 )
Mübadele dönemini her iki tarafın gözünde de anlatan buram buram Sarıkamış, buram buram Çanakkale kokan roman. Ama en çok da tasvirleriyle çarpıyor. Tüm insanoğlu doğayı bu gözle görebilse zaten savaş olması mümkün olmazdı sanki. Ruhu şad olsun üstadın. İnsanın da doğanın da özüne kadar inmiş hatta her haliyle özümsemiş.
Baskı: Brida
Her seferinde yok bu sefer kesin okumayacağım diyorum ama bir şekilde önüme düşüyor. Şimdi bu kitabın Portobello Cadısı'ndan farkı nedir? Çok beğenilince devamı mı çekildi? Yazar kafayı bir konuya taktı mı takıyor kesinlikle. Neyse en azından bu sefer "hey Simyacı'yı ben yazmıştım unutmadınız değil mi" göndermeleri yoktu. Demek ki bir insanın yazarını bile aşan seviyede bir eser çıkardıktan sonra seviyeyi aynı çizgide tutması çok zormuş. Hayatında pek çok güzel iş yaptığı için çok sert eleştirmek istemiyorum ama aynı konuları, aynı yazım dilleriyle hiç yeni bir tarz denemeden ele alıp durması da fazlasıyla sıkıyor doğrusu.
Baskı: Martin Eden
Etkileyici bir otobiyografik eser. Evet ben kesinlikle otobiyografi kabul ediyorum zira bu kadar dolu dolu yaşanmışlıktan sonra Martin Eden'i ayrı bir kitap karakteri olarak görmem mümkün değil. Jack London belki de Martin karakteriyle kendine dışarıdan bakarak çok daha geniş bir gözlem olanağı yakalamıştır. Toplumsalcılık ve sosyalizme karşı bireycilik ve kapitalizmin bitmek bilmeyen çatışması romanın önemli bir kısmını oluşturuyor. Ayrıca yabancılaşma olgusunun adım adım gelişimi de yazar açısından hüzünlüyse de edebi açıdan nefis. Ama en çok da o yazma tutkusu insanı çarpıyor. Böyle bir tutkuya sahip olmak, tüm bu mücadeleye hatta sonunda varılan hayal kırıklığına bile değer gibi geliyor.
Baskı: Hacı Murat
Tolstoy’un bu eseri Çeçen bir asker olan Hacı Murat’ın yaşam öyküsünü eşine az rastlanır bir objektiflikle anlatmakla birlikte biraz eksiklik duygusu uyandırıyor. Şüphesiz Kafkasya’da subaylık yapan yazarın çok rahat gözlemleme ve bu toplulukların mücadelesini değerlendirme şansı olmuştur. Fakat kısa bir öykü olarak ele alması bu ilgi çekici hayatı biraz özet haline getirmiş. İnsan hele de böyle usta bir yazar yazınca daha fazlasını okumak daha derinine inmek istiyor.
Baskı: Meyyale
Masal gibi bir yaşam tabirini en çok hak eden yaşamlardan biri olsa gerek Meyyale'nin Osmanlı'nın son demlerinde geçen yaşamı. Gerçekten toprağından kopup gelerek saraya kadar uzanan, kendi dönemi için bile çok farlı bir hayat. O saltanat o şaşaa... Diğer yanda bitmek bilmez çekişmeler... Hıfzı Topuz'un aile arşivlerinden faydalanarak hazırladığı bu bir nevi hatırat, söz konusu yaşam öyküsü ve Osmanlının hali açısından ilgi çekiciyse de derleme olarak pek başarılı denilemez. Romandan çok araştırma gibi duruyor ama araştırma şeklinde de yazılmamış. Tarihsel roman sınıfına girmek için biraz zayıf.
Baskı: Çin Sarayında Bir Bakire
İktidar hırsının ülkesi yok. En masumu bile baştan çıkardığına göre gerçekten tehlikeli bir şey şu koltuk sevdası. Cariyelikten imparatoriçeliğe uzanan zorlu bir hayat. Fakat yazarın tarzından ötürü evrensel geldi bana. Yani Çin'e özgü bir hava yakalayamadım. Herhangi bir saltanatta da geçebilirdi ki tarihte örneği çok. Doğunun o gizemli havasını pek verememiş. Ayrıca çok hızlı bir akış var ve bu da sürekli tekrara neden oluyor. Belki yazar tarih tekerrürden ibarettir mesajı vermek istemiştir. Zira Tzu Hsi hırsı ve seçimlerinin karşılığında pek de az buz bedeller ödemiyor. Ee ne demiş büyük düşünür Pirelli; "kontrolsüz güç, güç değildir.":)
Baskı: Uğultulu Tepeler
"İntikam nedir? Nasıl alınır?" ın romanı. Sadece klasik bir aşk öyküsü olarak değerlendirmek büyük haksızlık olur. Aşktan da öte bir tutku. Öyle ki adeta bir zehir. O devirde bu kadar anti karakterler yaratıp bunu kabul ettirmek büyük başarı doğrusu. Romantik İngiliz Edebiyatı’na balyoz gibi inmiş olmalı. Kendi çağına göre alışılmışın oldukça dışında olan karakterlerini işlemesi bir yana kuvvetli betimlemeleri diğer yana. Okurken o puslu arazinin soğukluğunu hissettirip, rüzgarın uğultusunu duyuruyor sanki.
Baskı: Tanrıya Karşı Söylev
Sade'ın eserlerinden muhtemelen çağının en yakılmalık kısımlarının toplanmasıyla oluşmuş bu derleme oldukça sert. Aslında sadece Tanrı'ya değil de genel olarak dinlere karşı şiddetli bir tepki ama özellikle de "dinci"lere karşı yoğun bir nefret söz konusu. Tekrar altını çiziyorum dincilere. Yani kraldan çok kralcı geçinenlere, dini kullanarak insanları sindirenlere, din üzerinden servet edinenlere. Dolayısıyla da bu yoğun salvodan en çok kilise nasibini almış. Yine de bazı cüretkar hitaplar güldürmedi değil. Genel olarak gayet mantıklı çıkarımlarda bulunduğu, yeni moda tabirle kanıtlarıyla dövdüğü için son derece kışkırtıcı bir eser diyebilirim.
Baskı: Emanet Şehir
1940'ların Ankarası'nda geçen, bir solukta akıp giden grafik-roman. Tekinsiz zamanların bahtsız insanları... Cumhuriyet sonrası, Soğuk Savaş öncesi Türkiye'nin başkentinin siyasi, edebi ve sosyal gelişme çabaları... Yazamayan bir yazar olan memur Şekip'in tam bir kara mizah olan yaşamına puslu Ankara fonu eşlik ediyor. Sade çizgileriyle, duvar yazısı olabilecek çarpıcılıkta cümlelerin zıtlığı esere çok yakışmış. Sondaki açıklamalı kısım da romanın oluşumundan, beslendiği kaynaklardan, ilgili döneme kadar bir çok fikir veriyor. Hiç de boş olmayan bir kitap yani. Bizden böyle farklı, söyleyecek sözü olan eserler çıktıkça umutlarım yeniden yeşerir gibi oluyor.
Baskı: Rahibe Teresa - Sevgi Görevlisi
Nobel Barış Ödülü sahibi bu iyilik meleğinin hayatını okurken aklıma hep suya atılan küçük bir taşın oluşturduğu halkalar geldi. Hindistan'da attığı küçücük bir taş, "sevgi görevlileri", nasıl halkalar halinde önce insanların yüreklerine sonra dünyaya yayılmış insan inanamıyor. Küçük bir taş derken dünya genelindeki tüm acılara göre küçük demek istiyorum. Yoksa sırf kalbinden duyduğu sese, güçlü inancına kulak vererek Arnavutluktan kopan bu "gonca" Kalküta'da yoksulların da yoksulunun arasında bir gül bahçesine dönüşüyor. Azmiyle, çalışkanlığıyla, bitmek bilmez sevgisiyle ve inancıyla gerçekten Azize mertebesini hak eden bir isim. Tarihe adını yazdıran bir çok ismi ölümlerinden sonra yaşamlarını okuyup bu vesile ile bir nebze tanıyabiliyoruz. Rahibe Teresa ise bir süre de olsa aynı dünyayı paylaştığıma şükrettiğim bir isim. Ruhu şad olsun. Onun gibi kendini sevgiyle ve şefkatle inancına ve görevine adamışlara da selam olsun.
Baskı: David Copperfield
Copperfield ismi gerisinde yazar kendi yaşamını yansıttığı için aslında otobiyografik bir eser. Bu sebeptendir ki dolu dolu bir yaşanmışlık taşıyor. Bununla birlikte ne kadar gerçek hayattan beslenseler de birbirinden renkli karakterleri de son derece ilgi çekiyor. Haniyse her biri başka romanların başkarakteri olabilecek derinlikte, canlılıkta ve detaylıca. Bazı tabirler ve betimlemeler kitabın orijinal dilinde çok daha lezzetli olacağı hissi verdi. Benim elimdeki bu değerli baskı ise taşralı karakterlere kendince şive yaptırmak suretiyle apayrı bir tat katmış doğrusu.:)
Baskı: Jane Eyre
Şimdi bir dönem eseri ve klasik olarak gerçekten değerli bir yere sahip. Bu açıdan hakkını vermek gerek. Bir genç kadının çocukluktan ilk yetişkinliğe kadar olan mücadelesini kendi dönemine eleştirisel gözle bakarak aktarması da mühim. Ayrıca ilk feminist eserlerden olması, esas karakterlerinin güzellikten ziyade zekaları ve iç dünyaları ile öne çıkması gibi fark yaratan unsurları da atlamamak gerek. Gelgelelim o dönüp dolaşıp bağlandığı romantizm beni benden alıyor. Tamam Jane'in kalbinin sesini dinlemesi de bir cesaret. Fakat nereye gitti o dünyayı görmek için yanıp tutuşan kadın? Nereye gitti o özgürlük? Ne olurdu her şey gelip yine aşka dayanmasaydı sanki. O yüzden, yok arkadaş hangi versiyonunu okursam okuyayım tüm roman boyunca vurgulanan her şeyi finalde yuttuğu için bir türlü sevemeyeceğim bu kitabı. Sorun Jane'de değil bende yani.:)
Baskı: Acımak
Konu kendi dönemi için bile gayet sıradan olabilecekken o psikolojik tahliller ile oldukça başarılı, iz bırakan, deli gibi düşündüren bir eser çıkmış ortaya. Yazar insan ruhunu adeta soğan gibi katmanlarına ayırmış hatta cücüğüne kadar inmiş. Bu kadar isabetli çıkarımlar yapması bile ne kadar birikimli olduğunun kanıtı olsa gerek. Zaten roman boyunca atıfta bulunulan eserler de geniş bir kültüre sahip olduğunu gösteriyor. Ayrıca Zweig'ın tarzı bana Avrupa Edebiyatından çok Rus Edebiyatı tadında gibi geldi. Belki bunun da etkisi vardır ama kitap gerçekten çok akıcı.
Baskı: Poirot'nun İlk Davaları
Hercule Poirot’nun ilk dönem maceralarının kısaca bir derlemesi. Yani bir maceranın derinlemesine ele alındığı eserlerinden değil. 18 farklı öyküde 18 vaka yer alıyor. Bu haliyle biraz Sherlock Holmes tadı vermiş. Fakat öykü öykü gidildiği için çok fazla detay yer almıyor. Öyle ki Poirot gibi bir dehaya rağmen bazı olayların çözümü ikna edici gelmiyor. Bununla birlikte söz konusu vakalardaki zeka özellikle tüm bu kurguyu yaratanın zekasına hayran bıraktırıyor.
Baskı: Al Gelinciğin Masalı
İlginç bir hikaye derlemesi. İçinde eski Türk söylenceleri tadında halk öykülerinden başımın belası Küçük Deniz Kızı'na kadar bir çok çocuk masalı yer alıyor. Şu güzelim kapak insanı yanıltıyor biraz ama temiz Türkçesiyle gayet özenli bir derleme olmuş. Masalların özellikle ibret çıkartılabilecek türde olmaları da dikkat çekiyor.
Baskı: Garibin Horozu
Gerçekten ağlanacak halimize güleriz tadında bir öykü kitabı. Bazı hikayeler ciddi kahkaha attırırken bazıları insanın yüzünde buruk bir gülümseme bırakıyor. Siyasi açıdan oldukça çalkantılı bir dönemin eseri olarak yazarın kişisel görüş ve deneyimleri de hikayelerde kendini gösteriyor. Hoş kurgusal olanlar da bir şekilde her zaman karşılaşılabilecek kanlı canlı insan öyküleri aslında.
Baskı: İstanbul'un Halleri
Kimisi kahkaha attıran hikayelerin tek ortak noktası İstanbul değil. Bir çoğu aynı zamanda sıkı bir toplumsal gözlem içeriyor. Akıcı ve oldukça basit bir yazım diliyle aktarılan eser güldürürken düşündüren cinsten. Bir açıdan bizden adam olmaz ya neyse fikri ağır basarken, İstanbul'a karşı ise tüm keşmekeşine rağmen alttan alta kabullenilmiş bir sevgi seziliyor.
Baskı: Hayır... Dar Zamanlar 3
Üçlemenin finali, ilk iki kitabın aksine daha soyut bir anlatım içeriyor. Yani ilk kitaptaki bilinç akışı ve ikinci kitaptaki iç ses teknikleriyle birlikte her kitapta farklı bir yazım tarzı kullanılmış. Sırf bu bile eseri farklı bir seviyeye yükseltiyor. Başlangıç gibi kapanış da başkarakter Aysel ile oluyor. Bu sefer 80'lerin Türkiyesi resmedilirken, yine dönemin siyasi gündemiyle birlikte gözler aydınlara çevrilmiş. "Hayır" demesini bilen ve bilmeyen aydınların seçtikleri yollar Türkiye'nin yakın tarihine çıkıyor. Bir bütün olarak bakıldığında ise üçleme, içerdiği dönemin portresini oldukça canlı bir şekilde ortaya koyan, lafını esirgemeyen, net bir yazım diline sahip Türk edebiyatının yüz akı eserlerinden biri.
Baskı: Bir Düğün Gecesi
Üçlemenin ortası ve belkemiği sayılabilecek roman tam bir 70'lerin Türkiyesi panaroması. 12 Mart ekseninde ancak bir düğün gecesinde bir araya gelebilecek, ilk kitaptan tanıdığımız ya da geldiklere yerlere bakarsak tanıdığımızı sandığımız karakterlerin derinliğine inen eser iç ses tekniğinin en başarılı örneklerinden biri kesinlikle. Başkarakter Aysel'i geri plana alıp hayatında öne çıkan isimlerin beyinlerinde bir yolculuğa çıkarırken, sıkı bir toplumsal eleştiriden de geri kalmıyor. Yazarın bu eleştiride çizdiği tablo ise oldukça sert, haniyse eyvallahsız.
Baskı: Ölmeye Yatmak / Dar Zamanlar 1
"Cumhuriyet" çocuklarının yaşamına bambaşka bir bakış. Tarihte sancısız geçmiş bir dönem yok, kimileri öyle gözükse de. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarının sancılarını da en çok tam bu geçişin ortasında kalanlar çekmiş görünüyor. Ailelerin dayattığı geçmiş ile henüz kendileri de tam aydınlanamamış fakat iyi niyetli öğretmenlerin yönlendirdiği gelecek arasına sıkışmış çocuklar... Her biri bu çabaların ve direnişlerin ortasına bir şekilde yollarını çizen çocuklar... Karakterleri capcanlı, kesinlikle tek bir renk olmayan eser, baş karakter Aysel'i eksenine oturtarak başarılı bir bilinç akışı tekniği ile ilerlemekte. Bir diğer dikkat çekici nokta ise geriye dönüşlerde kullanılan haberler ve reklamlar gibi o tarihlere ait gerçek bilgilerin başarıyla aralara serpiştirilmesi.
Baskı: La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote #2
Eserin ilk yarısına göre daha gerçekçi. İlk bölümdeki sınırsız ve hatta fütursuz hayalgücü biraz geriye çekilmiş, karakterler daha mantığa yaklaşmış. Ama bu kesinlikle maceraların güzelliğini ve eserin eğlencesini etkilememiş. Bununla birlikte ciddi anlamda ibret alınacak kısımlar var ki özellikle de Don Quijote'nin yöneticilik ile ilgili nasihatleri alıp duvara asmalık. Bütüne bakıldığına ise o hayalgücüne hayran olmamak elde değil. Tamam ilham açısından çok şanslı bir dönem fakat tam da sonelerin, tragedyaların, şiirlerin çağında böyle düz yazıyla bir roman yazmak ve tüm bu maceraları kurgulamak müthiş bir şey. Kesinlikle okunmalık ve hayran olunmalık bir eser. Zira çocukluğumuzdan hatırladığımız çizgi film uyarlamalarından ya da Milli Eğitim’in çocuk baskılarından çok daha fazlası. Ayrıca Yapı Kredi Yayınları çevirisinden kağıt kalitesine kadar harika iş çıkartmış, tebrikler.
Baskı: La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote #1
Bir nevi batının Binbir Gece Masalları tadındaki bu eser, roman tarzının öncüsü olduğu için hakkıyla taşıdığı bir tarihi öneme sahip. Muhtemelen postmodernizmin de -üstelik henüz oluşmamış bir kavramken- ilk örneklerinden olan roman, kurgusuyla da dikkat çekiyor. İnebahtı Savaşı'nda Osmanlı'ya esir düşen Cervantes'in, İspanya'ya yönelik duygularını simgesel olarak bolca kullandığı eseri, hicivdeki cesaretiyle de Engizisyon'dan bolca nasibini almış. Bu dolu dolu macerada beni şaşırtan bir olgu da kendi dönemi için şaşılacak derecede keskin mizah içermesi oldu.
Baskı: Sineklerin Tanrısı
Aslında temelde alegorik falan olmayan bir eser. Zira insanı yine insanla anlatmıştır. Evet hem dünya siyasetinin, hem dinlerin, hem insanlık tarihinin eleştirisi olarak da incelenebilir. Ki hepsine birden uyarlanabilmesi büyük başarıdır. Fakat hepsinin özünün insan olduğunu da düşünürsek bu alegori değil, yaşı kaç olursa olsun özünde ne kadar korkunç varlıklar olduğumuzun külçe gibi önümüze konmasıdır. Çağının okurlarını dehşete sürüklemesine şaşmamalı. En masum olan çocuklardır ya hep, kazın ayağı öyle değil işte. İnsan her yerde insan. Peki kurtuluş nerede? Cehenneme dönen adada mı yoksa adanın dışındaki cehennemi savaşta mı? Kaya gibi sert, cesur, rahatsız edici, düşündürücü, girdap gibi içine çeken bir eser. Esere dair iki tavsiyem var. 1- Mümkünse, çokça değinildiği üzere Mina Urgan çevirisi ile okuyunuz. 2- Halen dünyaya pembe gözlüklerle bakanlardansanız okurken umudu kaldırıp rafa koyunuz.