
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu -Salah Bey Tarihi:II
Feriha Büyükünal’ın Beyoğlu Bir Zaman Tüneli isimli kitabında hem alıntı hem de kaynakça olarak çok sık karşıma çıkan bir eserdi Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu. Kitaplığıma Beyoğlu rafı kurmaya çalıştığım için bu konudaki kitaplara ayrıca bir ilgim var. Dolayısıyla hem bu alıntılar hem de yazarın Salah Birsel oluşu eseri hemen kütüphaneme eklememe yetti. Birsel’in çok şenlikli bir dili var. Gerek edebi ustalığını gerekse müthiş hakim olduğu sokak jargonunu adeta konuşturmuş. Semtin tarihçesinden başlayarak aktardığı bilgilerin yanında, bir çok anıda kendisi de yer aldığı için birinci dereceden gözlemlediği Beyoğlu yaşamı çok renkli. Mekanları müdavimleri ile birlikte naklederken Türkiye’nin yakın dönem edebiyat ve sanat tarihini de aktarıyor. Ve böylece iyice farkediliyor ki Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan edebiyatmış. Tiyatrolar, bahçeler, kahveler, sinemalar, pastaneler, Saitler, Yahya Kemaller, Attilalar, Bedri Rahmiler… daha neler neler. Zaman yolculuğu mümkün olsa Beyoğlu'nun en çok görmek istediğim çağı kesinlikle Birsel’in de dahil olduğu yıllar.
Baskı: Dünyanın Ucundaki Fener
Jules Verne’in insanı durduk yere seyyah yapacak bir başka eseri. Bir deniz feneri, korsanlar, değerli batıklar, ıssız bir coğrafya… Yazarın denizcilik kökenli ailesinin etkisini hissettiren satırlar akıcı hatta çocuksu yazım diliyle insanı keşiflere ve hayallere davet ediyor.
Baskı: Kurma Kız
İşte bana böyle distopyalarla gelin dedirten bir roman. Aslında tamamen distopya olmuyor, aynı zamanda bilimkurgu ve biopunk eşit ağırlıkta diyebiliriz. Bazen distopyaların Jetgiller tadında bir gelecekte geçmesi, kurgu hissinin ağır basmasına neden olup ana fikrin etkisini azaltıyor. Tabi 1984 gibi yazıldığı tarihte esamesi bile okunmayan teknolojileri tahmin edebilen zirve eserler hariç. 23. yüzyılda ve post-apokaliptik bir ortamda geçen bu romanda ise günümüz insanlığının yol açtığı sorunlardan hareket edilerek çok daha gerçekçi bir atmosfer çizilmiş. Şöyle ki tükettiğimiz doğanın öcünü misliyle aldığı yakın bir gelecekteki dünyada küresel ısınma sonucu yükselen sularla coğrafya değişmiş, karbon kökenli yakıtlar tükenmiş, soğangiller başta olmak üzere bir çok tür yok olmuş ve hayat insan gücü ile gen teknolojileri üzerine kurulmuş. Bu tanıdık cehennemi gelecekte yeni türler ve yeni hastalıklar, alabildiğine ilerlemiş teknolojiye karşı kas gücü, neredeyse sınırları ortadan kalkmış bir dünyada sınıf çatışması gibi tezatlar başarıyla harmanlanmış. Sanırım hepsinin temelinde doğa kanunlarının son sözü söylemesi etkileyiciliğin temel sebebini oluşturuyor. Romanın ana mekanı Tayland Krallığı olmak üzere betimlemeler müthiş başarılı. Günümüz tarihinde sömürge olmamış tek Güney Asya ülkesi olan Tayland Krallığı’nın ana mekan seçilmesi de ayrıca manidar. Zira kitapta ülkeler değil “kalori şirketleri”nin hakimiyeti söz konusu ve bu şirketlere boyun eğmeyen tek ülke de Tayland. Ve duvarları zorlayan denizin boğucu nemi, o yakıcı sıcak ve toplumsal hayata işlemiş Budist gelenekleriyle Tayland’ı iliklerinize kadar hissettiriyor. Kitapta tek başkarakter yerine beş ana karakter var. Fakat her karaktere akış içinde sırası geldikçe yer verildiği için tekrar yok. Hikayenin siyasi ayağını oluşturan Ticaret ve Çevre Bakanlıkları’nın mücadelesi ayrıca çarpıcı. Her biri kendi mücadelesini veren son derece canlı karakterler eşliğinde, çizdiği tükenmiş dünya atmosferi ve buna rağmen önüne geçilmez kişisel hırslarla başka türlü bir derdi olan, silip süpürdüğü ödülleri hakeden bir distopya. Ek olarak kitapta yer yer oldukça sert cinsel şiddet sahnelerinin yer aldığını da belirtmeliyim.
Baskı: Otuzbeş'i Beklerken
Anılar farklı zamanlarda yazılmış ve çok sonra bir araya getirilmiş gibi. Sanırım sırasız olmalarının etkisi var. Bir önceki anıda ayrıntılı şekilde anlatılan bir olay bir diğer anıda hiç bahsedilmemiş gibi bilgi verilerek aktarılıyor. Bu da acaba bir yerlerde yayınlanmış yazıların derlemesi mi diye düşündürüyor. Bu açıdan düzenleme zayıf olsa da anılar keyif verici, samimi ve belli dönemleri paylamış insanlar için oldukça tanıdık.
Baskı: Beyoğlu'nda Son Bahar
Yazarın, esasında arkadaşı olan renkli kişilik Mevlüt Gülveren’i yadettiği anılarının belli bir sıra olmaksızın bir sohbet samimiyetinde derlemesi olan kitabın başrolü bu bitirim hayatlara sahne olan Beyoğlu. Gülveren’in sahibi olduğu Dersaadet Bar’ın Türk edebiyat, sinema ve tiyatrosunun kısacası Türk sanat camiiasının büyük bir kısmının yolunun düştüğü bir buluşma noktası olması anılara binbir renk katmış. Zamanı geçen Beyoğlu’nun da resminin çizildiği anılar hüzünlendirdiği kadar bir hayli güldürüyor.
Baskı: Titana Saldırı 9. Cilt
Serinin en soru işaretli bölümlerinden biri. Pederin ve dindaşlarının bilip de açıklamadığı sır bir yana niye açıklayamadıkları da ayrı bir sır. Tüm sırlar bir türlü gidilemeyen bodrum katında bağlanıyor gibi. Connie’nin köyünde neler olduğuna dair bir çok varsayım dönüyor kafamda. Fakat en büyük şok bu bölümdeki titanın görüntüsü ve sahip olduğu özellik.
Baskı: Reklamı Atla
Seray Şahiner’in 2013-2015 yılları arasında çeşitli yayın organlarında yayınlanmış yazılarının bir derlemesi. Şahiner’in kıvrak üslubuyla, yazıldığı dönemin gündemine nalına mıhına dokundurduğu yazıları yüzde buruk bir gülümseme bırakıyor. Sözünü sakınmayan yazılar gayet güzel fakat kitap düzenleme olarak başarısız. Konuya göre mi yoksa tarihe göre mi sıralandığı anlaşılmıyor. Hoş sıralanmak zorunluluğu yok ama aynı konuların birazcık ilerisinden birazcık gerisinden bir kaç kere geçmesi tekrar hissi veriyor. Yazıların tarihleri ve yayınlandıkları mecraların belirtilmemesi de bir eksi.
Baskı: Annem Sen Misin ?
Yazar, hayatını çizdiği karelerde aile-çocuk ilişkileri ve gelişimine dair hemen hepimizin geçtiği zorlu yollara, alt başlıkta denildiği gibi komik bir dram olarak değiniyor. Özellikle kişilik mücadelesine dair dikkat çekici tespitleri olan otobiyografik grafik romanda yoğun bir psikanaliz söz konusu. Dolayısıyla okurken bir hayli dikkat istiyor.
Baskı: Bir Ses Böler Geceyi
Okuduklarım içinde en zayıf Ahmet Ümit zayıf kitabı. Tabi henüz üçüncü eseri olması göz önünde bulundurulmalı. Ben sırasız okuduğum için yazarın bir nevi yazım tarihinin gelişmesine de tanıklık etmiş oluyorum. Diğer eserlerine göre gerçekten ham duruyor. Ama o anlatıcılık kendini ta o zamandan belli ediyormuş. Alevi inancıyla ilgili bilgiler ve İsmayil karakterinin arayışına dair olan kısımlar ilgi çekici. Fakat solculukla ilgili kısımlar fazlasıyla zayıf. İlerideki eserlerinde ele alınmak istenen konuların kurgusu çok daha iyi kurulmuş.
Baskı: Karanlık Köy
Yıllardır gizemini koruyan Dyatlov Geçidi Vakası’nın da anıldığı, ortak coğrafyaların batıllarına dikkat çeken bir roman. Şahsen tamamen doğaüstü olaylara bağlanmamasını, aslında tüm korkuların temelinde yüzleşme korkusunun yattığının vurgulanmasını sevdim. Kitapta çok hoşuma giden kısımlardan biri de iki eski arkadaşın buluşma planına tiyatroyu dahil etmesi. Yazarın tiyatrocu olmasının güzelliği işte. Gerçekten kitaplarda ne kadar az yer alıyor tiyatro. Karakterler kitap okuyor, müzik dinliyor, tv ve sinema izliyor, örgü örüyor ya da balık tutuyor ama tiyatroya gitmiyor. Bu yüzden bir kitapta tiyatroya giden karakterlere rastlayınca o kitabı alenen kayırasım geliyor. Fakat ben kayırmasam da Karanlık Köy kendi türünün başarılı bir örneği. Son raddeye kadar gerilimin düşmemesi, gizemin çözülmemesi, finalin okuyucunun kendi yüzleşemediklerine göre yorumlanabilmesi, en önemlisi de temiz ve özenli Türkçesiyle akıp giden bir kitap. Kitabın beni en yakalayan cümlesi, bir nevi kitabı da özetleyecek kadar isabetli olan şu hayat tespiti oldu. “Yaşadığımız bu kültürde, inan herkesin kendi içinde gitmek istemediği “Karanlık bir Köy” mutlaka vardır.” Banu, S.83
Baskı: Titana Saldırı 8. Cilt
Dişi Titan'ın kesinlik kazanan kimliği ve bu kimliği açığa çıkartmak için yapılan planın heyecanına kapılmışken Duvar!!!! İşte bu gerçek bir şok oldu. Duvarın nasıl oluştuğu serinin en büyük gizemlerinden biriydi. Şimdi nasıl böyle bir şey olabildiği daha da büyük merak konusu. Seriyi yutmamak için kendimi dizginliyorum.:)
Baskı: Beyoğlu'nda Gezersin
Girdap gibi içine çeken bir kitap. İç içe geçen hayatlar, tarihler, şehirler döne döne çekiyor okuyucuyu içine. Hele Beyoğlu’na bir gönül bağınız varsa dünden razı bırakıyorsunuz kendinizi bu girdaba. Genelde simgesel ve bilindik mekanları kullansa da özellikle yaşayan Beyoğlu’nu anması çekici. Tabi sadece Beyoğlu yok bu kitapta. Piyer Loti’den Ankara’nın ayazına kadar gece gündüz dolaştırıyor yazar bizi. Üstelik bu sarmalda ne hayatlar ne hikayeler var. Türk Havacılık tarihinin ilk şehidi Fethiye ilçesine adını veren Yüzbaşı (Tayyareci) Fethi Bey, onun ölümü üzerine yazdığı mersiye ile tanınan uşşaki bestekar Hafız Sebilci Hüseyin Efendi, ülkemizde malum cinayetle hatırlanan Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi gibi gerçek hayatların başarılı hayalleriyle oldukça renkli bir eser. Katmanlı kurgusuna rağmen yalın diliyle de çok akıcı.
Baskı: Sıradan Zaferler
Arka kapaktaki en isabetli yorumda dediği gibi gerçekçi edebiyatla çizgi romanın harika bir bileşimi. Bu çizgi romanda gerçekten de gayet sıradan bir hayat var. Hemen hepimizin kendinden bir şeyler bulabileceği hayata dair sıradan korkular var. Ve bu korkulara karşı kazanılan sıradan, kişisel ama değerli zaferler var. Çizimlerinden ziyade hikayesiyle öne çıkan kitapta aynı zamanda Fransa’nın yakın siyasi tarihindeki gelişmeler ve bunun toplum üzerindeki etkisi, işçi sorunları, Cezayir Savaşı ve üzerinden geçmişle yüzleşme gibi ciddi konular da hiç sırıtmadan kurgu içinde başarıyla harmanlanmış. Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali’nde aldığı En İyi Çizgi Roman Albümü Ödülü’nü sonuna kadar hakediyor.
Baskı: Çerçialan
2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü sahibi, keskin kalemli, çarpıcı bir öykü kitabı. Bu öykülerde sadece insanlar değil nesneler, hayvanlar, tarihi eserler, hatta organlar da dile gelip hislerini ve hikayelerini paylaşıyor. Cümleler özenli, bir anda okunup geçilemeyecek derinlikte, yer yer de tedirgin edici.
Baskı: Dinle Küçük Adam
Yerden arşa kadar haklı eleştirileri tekrar tekrar vurgulayarak ders vermiş yazar. Bu kadar vurgu şart mı diye sorulacak olursa, insanlığın aynı hataları tekrar tekrar yaptığı göz önünde bulundurarak az bile gelmiş denilebilir. Gelgelelim verilen bazı örneklerin şahsi davalardan seçilmesi Dante’nin toplumsal eleştiri yanında arasının bozuk olduğu herkesi Cehennem’ine tıkması hissini veriyor. Bu yüzden özellikle siyasi örnekler eşliğindeki taşlamaları ne kadar etkileyiciyse kişisele döndüğü kısımlar da eleştirdiği şeye dönüşmüş fikrine yol açıyor.
Baskı: Goriot Baba
Realizmin önemli eserlerinden biri olarak özellikle insan ruhunu tüm çıplaklığı ile ortaya dökerken yaldızlı hayatların gerçek yüzünü de büyük bir başarıyla resmediyor. Genelde betimlemeleri ile öne çıksa da realizm hemen her satırda kendini ağırlıkla hissettiriyor. Gerek mutsuz sonu, gerek kızların babalarına karşı sevgiyle karışık çıkar duygusu, gerek babanın saplantılı sevgisi ve bu sevgiye rağmen yaranamaması, paranın gücü ve soylu hayatların gerisindeki küçük hesaplarıyla çağının romantik eserlerinden keskin bir çizgiyle ayrılıyor.
Baskı: Titana Saldırı 7. Cilt
Bu anormal dişi titan gerçekten baya bir anormal. Zekasıyla Komutan Erwin’i bile alt etti. Duvar dışı araştırma için ciddi bir darbe. Sur içindekilerin dış dünya konusunda bu kadar bilgisiz kalma sebeplerinden biri de maddi kısıtlılıkmış demek.
Baskı: Huzur
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İkinci Dünya Savaşı sınırında taze cumhuriyetin aydın sınıfının kültür çatışması ve varoluş çabaları, fonda İstanbul ve her rengiyle Boğaziçi'nin enfes betimlemeleri ve özellikle musikisiyle iz bırakan eseri. Farklı yaşlarda okundukça lezzeti artan kitaplardan. Fakat sadece bir aşk romanı olarak görmek büyük haksızlık olur zira başta Nuran’ın üzerindeki toplumsal baskı olmak üzere, doğu-batı uzlaşmazlığı, varoluş meselesi, kimlik ve kültür çatışmaları gibi bir çok toplumsal soruna değiniyor. Her karakterin kendi huzurunu arayışında öne sürülen fikirler ve dünya gözlemleri ile İhsan’ın tespitleri çarpıcı. Ayrıca şiirsel tasvirlere eşlik eden Türk Musikisi’nin notalarıyla da eserin sanatsal değeri oldukça yüksek. Hani her eserde okuyucunun kendisine ayırdığı bir cümle ya da paragraf vardır ya işte benim kendi cümlelerim addettiğim şu kısım oldu: "Herkes bir şey yapmağa mecbur. Herkesin bir talihi var. Ne bileyim, ben, bu talihi kendinden, iç dünyasından bir şeyler katarak yaşamağı seviyorum. Yani sanatı seviyorum. Belki o bizi ölümün en iyi, en rahatça kabul edebileceğimiz çehreleriyle karşılaştırıyor." Mümtaz, S.133.
Baskı: Bakele
Ağırlıkla mizahi ama arada hüzünle duraklatan cümleler içeren öykülerden oluşan bir kitap. Kimi öyküler karakterlerden dolayı bağlantılı duruyor. Bu da bazı hikayelerin biyografik olduğu ya da tanık olunmuş olaylardan hareket edildiği hissi yaratarak kurguya gerçeklik katmış. Zaten genelde insani haller ve durumlar kullanılmış. Yazım dili akıcı ve kıvrak. Fakat şüphesiz en yalın ve etkileyici öykü Bakele.
Baskı: Tüneldeki Çocuk
Yazarın ölümünden 1 yıl sonra Yunus Nadi tarafından yayınlanan eser dokuz öykü, sekiz röportaj ve Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu eserinden Sait Adında Bir Balık alıntısı yer almakta. Röportajlarda genelde işçi sınıfının sorunlarını kendine has iğneleyici üslubuyla aktarmış. Öykülerinde ise son dönemlerinde baskınlaşan sürrealizm dikkat çekmekte. Özellikle Bir Kütüphanenin Hikayesi isimli öyküde hem sürrealizm hem de edebi hayatının büyük bir kısmında taşıdığı umutsuzluk ve İstanbul üzerinden topluma duyduğu öfke kendini ortaya koyuyor.
Baskı: Yatır
Konuşma diliyle ve fazlasıyla esprili bir şekilde ilerlerken aniden televizyondan Samara Morgan çıkmış hissi yaratan bir kitap. Aslında kurgusuzluğa yakın basitlikte ve mizahi dili iyice gerçeküstü bir hava veriyor. Ama bizim topraklarda cesaret örneği olarak gece mezarlıktan geçmek gibi iddialara girildiği, yatıya kalmalı arkadaş toplantılarının en azından bir kere de olsa denenmiş en adrenalinli aktivitesinin ruh çağırmak eylemi olduğu, hele ki adını söylemek yerine “üç harfliler” gibi bir tanım geliştirildiği düşünülürse içten içe ürkütmüyor değil. İnanca göre etki altında da bırakabilir ama genel türü çerezlik diyebiliriz.
Baskı: Titana Saldırı 6. Cilt
Anormal dişi titanın tepkileri ve Armin’in gözlemi çok çarpıcı. Levi ve Erwin’in askeri zekaları gerçekten farklı işliyor. Eren’in öyle bir aşamaya gelmesi için sırrının çözülmesi bir yana iyice pişmesi gerek.
Baskı: Titana Saldırı 1. Cilt
Son zamanların en dikkat çeken mangalarından biri. Tabii ben yine animesinden başladım olaya ama ciddi merak uyandıran, oldukça sürükleyici bir iş. Konu, titanlar tarafından saldırıya uğrayan insan ırkından kurtulabilenlerin dünya tarihinin çeşitli olaylarına benzetilebilecek şekilde duvarların arkasında kendilerince güvenli bir yaşam sürerken en fazla 15 metrelik devlerin aksine 50 metrelik duvarı aşabilen bambaşka bir devin bu kurtarılmış bölgeye saldırmasıyla başlıyor. Dışı titanlarca/dev düşmanlarca belirlenen çizgiler içinde sürdürülen bir yaşam ne kadar güvenli ve özgürce olabilir sorusunun altında Japon tarihine de atıflar bulunabilir. Üç aşamalı duvar sistemi üzerine kurulu bu son yaşam alanında (en azından mangada bize sunulduğu kadarıyla) oldukça ileri bir teknoloji kullanılmasına rağmen titanlarla tam olarak mücadele edilememesi, titanların üreme organları olmamasına rağmen çoğalabilmeleri, açlık hisleri olmamasına rağmen neden insan yedikleri, duvarın kim tarafından yapıldığı, dış dünya hakkında neden kimsenin bir şey bilmediği gibi yığınla soru sorduran zekice bir kurgusu var. Mangada favorim olan keskin çizimler kadar ilgi çekici bir nokta da araya giren kamu ile paylaşılabilir bilgiler.
Baskı: Titana Saldırı 2. Cilt
Ne kadar önce animesini izlemiş olsam da bitmesinden korkarak, tadına vara vara, zamana yayarak tek tek okumaya çalışıyorum. Çok tempolu bir manga. Özellikle Merkez Binası sahnesi müthişti. Çizimlerle o aksiyonu yansıtabilmek büyük başarı. Cilt finali ise tam bir bomba. Titanların gizemi kolay kolay çözülecek gibi değil. Bu cildin kamuya açık bilgilerindeki fiziksel farklılık şemasında görünce ürpermeden edemedim. Ayrıca Mikasa'nın hikayesinde kökeninden bahsedilirken "eskiden insanların da çeşit çeşit ırkları varmış" şeklinde bir ifade geçiyor. Yani bu hikayenin geçmişinde bizim şimdiki dünya düzenimiz var. Peki ne oldu da titanlar türedi? Neden insanlık dünyanın çok küçük bir bölümüne çekildi? Kafada deli sorular türettiren bir seri. Ama çok da güzel bir düstur veriyor; Savaşmazsan kazanamazsın!