
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Acaba Nasıl?
İmgelerin dolup taştığı Beckett romanı. Herhangi bir konu birliği, noktalama işaretleri barındırmayan, tekrarlamaların ağırlıkta olduğu romanda özellikle; çamur ve çuval imgelerinin taşıdığı metaforların neler olabileceğini keşfetmek adına kendimi pek zorlasam da Beckett tarafından yer yer çuvallanışım nedeniyle net hiç bir şey söyleyemiyorum. Romanın tekrarlayan işleyişinde, yaşam koşullarının çetin mücadelesine yapılan atıflar olduğu kadar, anıların ve ölümün de geçmiş ve geleceğe yönelik bir anıştırma olduğunu ifade edebiliriz. Pim'den önce pim ile birlikte ve pim'den sonra bölümleri aslında ölüm ve yaşamın çizgilerini belirleyen hususlar gibi görünmekte. Anlatıcı olduğu rivayet edilen Pim, anlatıcı olmaktan ziyade anlatıcının teneffüs ettiği yaşamın ta kendisi olması muhtemel. Özet geçmem gerekirse; varlık, hiçin üzerindeki solgun bir lekedir. Peki, acaba nasıl?
Baskı: Kayboluş
Dehaya övgü sunmak adına giriştiğim bir yazı olmayacak bu, Perec'in de böyle bir şeye ihtiyacı olmadığı malum. 1978 yılında yayımlanan başyapıtı `La vie mode d'emploi`'yi dünya edebiyatına sunması tek başına, sakallı üstadı yüzyılın ikinci yarısının en iyi 10 edebiyatçısı arasına yerleştirmesi açısından yeterli. Yine de 1969 yılında ilk başyapıtını, `kayboluş`'u yayımlanıyor, Perec dehası bu metin de, Yaşam Kullanma Kılavuzu gibi görmeyi - kavramayı ve yapbozun eksik parçalarını metin yoluyla yerleştirme amacına yönelmesi estetik ve eğlencenin kıvraklığına okuyucuyu ortak ediyor. Georges Perec zihnine ortak olma payesine erişiyoruz. Bence kendi kıvraklığını okurla birleştirmesi açısından oulipocular kusursuz dil işçileri olarak belirgin bir fark ortaya koyuyorlar. Yalnız metin hakkında bir kaç hududu işaretlemek elzem olacak; (bkz: hypertext) (bkz: oulipo) (bkz: lipogram) Deneysel edebiyatın uç örneklerini sunan Perec'in Kayboluş'u ekseninde, yazıldığı günlerden bu yana devam eden tartışmalara da yöneleceğim fakat öncelikle şuradan başlamak gerekir; Fransızca dilinin en çok kullanılan ünlüsü, `e` harfini sınır dışı ediyor Perec. 300'ü aşkın sayfada e harfinden süratle kaçıyor. Metin boyunca anılan pek çok edebi eserdeki özel isimlerle, yazarların özel isimleriyle milimlik oyunlar sergiliyor. Ve Perec'in metni dolayısıyla çevirmeni de belirli koşullara, zorunlu değişikliklere tabi kılıyor. `Cemal Yardımcı` benim pek hoşlanmadığım `yarı yazarlık` sıfatını zorunlu aralarda ifade edip beni öfkelendirse de ölçüyü kaçırmamak gerektiğini, Yardımcı'nın ciddi bir emek ile Perec'in kurduğu labirentten sağ çıkan ender çevirmenlerden biri olduğunu kabul etmek okur için zor olmayacaktır. Metin yalnızca lipogram etkisiyle gerçekleşen bir meydan okuma değil. e'nin kayboluşu Perec'in metaforu. Kimilerine göre bu metafor 2. dünya savaşında kaybolan annesini işaret etmekte, nitekim annesine ilişkin nazi işgali sonrası Fransa'da ortadan kaybolanlar için yakınlarına verilen `acte de disparition` ibareli ölüm kağıtları kalıyor. Kitap e'nin ortaya dökülmezliğinde bir labirentin inşası ile körükleniyor ve Calvino'nun başyapıtı `Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu` ile ouliposal benzerlikle konuşlanıyor. Birbirine karışan hikayeler, bir tür kovalamaca ve merakın izinin sürülmesi ve hepsiyle birlikte büyük bir serüveni kapsadığını görüyoruz. Eh hypertext ve oulipo karmaşasının kurgusal evreninde Perec, e'nin kayboluşunu, `Anton SSliharf'`in uykusuz günleri ve aniden ortadan kaybolmasıyla düzeneğini kurar. Onu arayan arkadaşlarının da birbir ortadan kaldırılmasıyla, sabırlı karakterlerin gelmek bilmeyen paranoyaklıkları ile sıkıştıkları labirenti SSliharf'in geride bıraktığı bir takım dokümanlarla açıklamaya çalışmaları, SSliharf'in yaptığı okumaların sunduğu ipuçlarının aslında işin aslını ortaya dökmekte olduğunu kitap sona erdiğinde anlarız. Özellikle hikayelerde `Adolfo Bioy Casares'`in `Morel'in Buluşu`nu keşfetmek çok eğlenceliydi. Sadece bununla yetinmiyoruz, Kafka'dan Joyce'a, Moby Dick'ten Poe ve Borges'e uzanan bir edebiyat yolculuğu aynı zamanda. Geçtiğimiz yüzyılın en sıradışı yirmi metninden ikisine imza atan Perec'e hayranlığım ifade edilmez ama oulipo ve hypertext fetişi olan bir okuru olarak kendisine şükran borçluyum. Sanırım son yıllarda iyi roman yazılamıyor oluşunun temel nedeni olarak da iyi romancılar döneminin kapanmasıyla idrak edebiliriz. Borges'in de dediği gibi; yazacak bir şey kalmadı. "Bir sözcük pahasına bile bir sesli harf harcamayız" İşte size edebi nirvana.
Baskı: Vergilius'un Ölümü
`Broch`'un Vergilius'u hakkında bir şeyler düşünebilmek için kitabın yazıldığı yıllara bakmak gerekiyor. `Vergilius`'un 18 saatine tırmandığımız bu yolculuk -bana kalırsa- `Broch`'un 2. dünya savaşı yıllarında maruz kaldığı kara yazgının yerilmesi ve bu yerginin şiddeti ile sanata, ölüme, iktidara, sanatçıya, özlemlere ve geleceğe yönelik pek çok sorgulama biçimi taşıdığını görüyoruz; ancak bu sorgulamalar iskeletinin biriktiği yığın şairin varoluşa dair soruların zemininde yer almasıyla bütüne erişiyor. Kitabın kasvetli havasının ağır akışında, özne olan Vergilius'un hem kendine hem de baskıya karşı aradığı yanıtlar ve oluşturduğu sorular göze çarpar. Fakat kitabın özellikle ilk bölümü, kurgunun Roma'sının sahip olduğu ihtişamdan, Broch'un yalın gerçeğine, 2. dünya savaşı yıllarının bir sanatçıda yarattığı korku ve öfkenin bir temsili olarak göze çarpıyor. iletişim teorisiyle az çok ilgilenenler kitle davranışlarının ne biçimlerle ifade kazanacağını bilirler. Kitlelerin derinlikten uzak ve eleştiriye tahammülsüz davranışları Vergilius'un gemiden indiğinde yaşadığı ilk ürpertileri soluğunda üretir. Kitle onulmaz biçimde her yerde oluşabiliyor, sokağı geçelim; şuan cansız nefes üflediğim yazının görünür kılınacağı bu mecrada amansız oluşumunun barınaklarından. aklı selim herkesin duyması gerektiği kitle korkusu, Broch'un savaş döneminde gerçekleştirdiği bu edebiyat ibadetinin ilk 100 sayfasında sürekli dile getiriliyor. Vergilius'un Ölümü sanatçı ve eserinin ikili alışverişine, iktidar ve hamiyi de ekler. Etkiye girenin yeşerttiği üretimin sanat üretimi olduğu kadar konumu koruma güdüsüyle de gerçekleştirdiğini gösteriyor. İlk bölümde İmparatorluk donanmasını karşılayan halk kitlesi yırtıcılığının Vergilius'da yarattığı tahribat, yer yer Truva yangınının küllerini taşıyan rüzgarın edebi özlemine taşıyor şairi. Vergilius ölümün kışkırtıcı iklimine hastalıkla alışacaktır nitekim. Kitabın ikinci bölümü ise şairin monologlarıyla tam anlamıyla varoluşun bütününe dokunacaktır. Şiirinin, ölüme dair bir anıştırma olduğunu hasta yatağında keşfeden Vergilius varoluşa dair yanıtsız kalan her soruya bilginin imkansızlığıyla kavuştuğunu fark eder. Bir okur için zorlayıcı olan bu uzun monolog zinciri ölüme uzanan bir adamın son yolculuğuna fiziksel ve ruhsal hazırlanışını içeriyor. Sanatın ve yaklaşan ölümün felsefi arayışında kabuğu kırılan geçmiş hayaletlerin ziyaretine böylece kucak açar şair. Nitekim bu bölümde taşradan kendine akseden tartışmalar ve akabindeki ölüm başyapıtını yaktırma isteğini uyandıracaktır Vergilius'da. Sezar Augustus ile eseri üzerine yaşadığı tartışmalar sanatçının kendi hesabına yaşadığı çıkmazda konuşlanıyor. Şair `Aenas`adlı yapıtında aslında Romalıları anlatmadığı, onların yalnızca ruhları ve onurlarını yücelttiğini düşünürken, davranışının sebebi nihayete erdiremediği eseri üzerindeki başarısızlığı kaldıramayacak sanatçı refleksinin ötesindedir. Vergilius, arkadaşları ve Sezar Augustus ile yaşadığı tartışmalarda basitçe, yalnızca anlaşılmak istemektedir. Sanatının övgüye mazhar kılınan bulutunda Vergilius kendi varoluş anlamsızlığı ile sanatının hiç bir şeyi değiştiremeyeceğini keşfetmiştir. Sanat bir şeyleri değiştirebilmekten hep uzaktır, böyle bir iddiası olmamalıdır; sanat uçurumun kenarında size gösteri sunan o manzaradır, karşıya geçmeniz için uzatılan sırık ya da merdiven değildir. Tüm bu anlamsızlıkların yanında arkadaşları ve Sezar ile yaşadığı tartışmalar da; şiirinin Roma üzerine bir mit kimliğiyle oturması ve buradaki dizilerin artık Roma'nın gereksinim duyduğu hücrelere dönüştüğünü savunabiliriz. Vergilius'un acısı yalnızca şiirinin kendi estetik algısından çıkıp, anlamsızlığı içerisinde başkalarının idealleri uğruna hedefi bulmasıdır. Nitekim sanatçı ve iktidarın çatışmasının bu şekilde kusursuz uzun cümlelerle işlendiği bir fırtına bulutuydu Broch'un eseri. İki sayfayı aşan cümleleri okumaktan hiç bu kadar tat almamıştım. Kuşkusuz Vergilius'u ürküten ölümlülüğe hiç sokmadan bir defa daha ölümsüz kılmış Broch; bu şaheserle kendisini de.
Baskı: Ağaca Tüneyen Sweeny
"... pek çok labirent saydım size, ama bunların hiçbiri Flann O'Brien'ın kısa zaman önce çıkan kitabı Ağaca Tüneyen Sweeny kadar karmaşık değil. Ağaca Tüneyen Sweeny yalnızca labirent değil; kitap İrlanda romanını yaratmanın pek çok olası yolu üzerine bir tartışma, İrlanda'nın tüm stillerini örnekleyen ya da parodisini yapan düzyazı ve nesir alıştırmalarından oluşan bir repertuvar aynı zamanda." Bu sözleri söyleyen, labirentlerin piri Borges olunca merakınızın hızına yetişemiyorsunuz. Flann O'Brian'ın metni yazarın kendisi gibi çeşitli talihsizlikler yaşamış. Kitabı yayımlayan yayınevinin deposuna bir bomba düşene dek 244 adet satmış. Bu patlama kitaba ait kopya bırakmamakla birlikte James Joyce ve Jorge Luis Borges'e ulaşıyordu yine de. Üstkurmaca tekniğinin dahiyane bir örneği olan Ağaca Tüneyen Sweeny'de Flann O'Brien üç katmanlı bir roman oluşturuyor; Kendisi anlatıcıyı; anlatıcı, bir yazar olarak romanında inşa ettiği Trellis'i ve Trellis'de Furriskey'i ve arkadaşlarını yaratıyor. Bu katmanları takip etmek pek zor olmasa da yine uyanık olmanın bir zararı dokunmayacaktır. Kitaptaki diyaloglar muazzam. Bu mizah gücünün yalnızca yerel bir unsur olmadığını, entelektüel bir kaynaktan doğduğunu görüyoruz. Flann O'Brien bir zincir hattıymışcasına ilerleyen koyu diyalogları esinlenme yoluyla oluşturuyor. Misal Homeros'un bahsi geçerken, kör olduğunun belirtilmesi üzerine, başka biri, yardım almadan karşıdan karşıya geçen bir körün hikayesini anlatabiliyor. Ki Homeros'a da gelişin bir öncesi var tabi. Bu diyalog zincirini Joyce'un Ulysses ile o dönem zirveye taşıdığı bilinç akışının, diyalogla tavlanmış hali olarak ifade edebiliriz. Kitaptan bana aktarılan estetik şevk bir kenara oldukça eğlendiğimi de gönül rahatlığıyla ifade edebilirim. O'Brien'ın anlatıcısının yarattığı Trellis'in kurguladığı karakterlerin bir gerçeklik üzerine tartışır dururlar sıkla. Bu karakterlerin Trellis'i de içinde bulundukları -yani yazarı- dahil etmeleri sanırım Usta ile Margarita ve Cortazar'a has metinler dışında en eğlendiğim kısımları oluşturdu. Ve bu gerçeklik tartışması okuruna, gerçek hangisi, sorusunu ekseriyetle sorduruyor. Kurgudakinin, kendi yazgısının fitilini ateşleyinin peşine düştüğü bir labirent, sayfalarda sıçramayı sevenler için. Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim, anlatıcının yazdığı romana, arkadaşı tarafından gelen şu eleştiri;' hepsi aynı biçimde davranıyor, hangisi hangisi karar vermek zor'" Flann O'brien kurgusuyla ne ironik bir tespit olmuştur!
Baskı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü yeni bir dönemin müjdecisi değil, bu yeni dönemin birey ve toplumda oluşturduğu travmanın ibret veren hikayesidir. Geleneği ve yeniliği temsil eden karakterler arasında Tanpınar asla taraf tutmaz. Onun yansıtmak istediği şey doğu ve batı kültürlerinin tüyleri diken eden gerilimidir. Tanpınar doğunun yerleşik mizacını eleştirdiği gibi `Nuri Efendi` gibi bir karakterle de bu kültür mirasını değerlendirir. Tahsilini batıda gerçekleştirmiş `Doktor Ramiz` psikanalize olan hayranlığıyla birlikte, `Hayri Bey`'in, Nuri Bey'den devraldığı aldığı tutumlu mirasa da hayranlık duyar. Ancak mühim karakterler `Halit Ayarcı` ve anlatıcı Hayri Bey olarak göze çarpar. Hayri bey `dinlemesini` bilir, bu yolla etki etmekten ziyade etkiye maruz bırakmıştır kendisini. Nuri Bey'in saatçilik hususundaki zarif hassasiyetini benimser ancak asla kendini adayamaz. Daha sonra tanışacağı Halit Ayarcı ise Hayri Bey yoluyla, Nuri Beyden aldığı ilhamla devrin istikbalini sağlamaya girişir. Diyaloglar ve karakterler ölçü alındığında kesinlikle uluslararası seviyede bir eserdir. Ayrıca reklamcının el kitabı olmalıdır Saatleri Ayarlama Enstitüsü, kitap yenilikle serpilen tutku değişik bir tat bırakır.
Baskı: 62 Maket Seti
Son Raunt isimli kitabında 62 maket setindeki gizemi meraklılarına aktarır Cortazar: "Birtakım anlatıcıların inandığı gibi, gizemli olan şey büyük harflerle yazılı değildir, tersine birtakım şeylerin arasından gözden kaçar; iki aradadır." Pek çok defa referans aldığım Yolları Çatallanan Bahçesi öyküsünde Borges, temelde zamanı anlatmasına karşın öyküde asla zaman sözcüğünün geçmesine izin vermez. 62 - Maket Setinde, gerçeküstü öğelerinin -vampir motifi başta olmak üzere -sadece romanın domino taşlarından biri olduğunu, bütünün alacaklı olduğu öğelerden biri halinde görüyoruz. Bütüne katılan bu etkin sosa karşın, yine de kitapta vampir sözcüğüne en yakın kelime olarak yalnızca bir defa vampirizm kelimesi geçiyor. Gerçeküstünün bu derece gizemle tutturulduğu bu tuhaflık, okuru ve 62'nin kuklalarından ikisini paranoyak bir sürece tabi tutuyor. Eh Cortazar gizemi asla açık etmeyen bir yazar ama 62 Maket Setinde Şehir ve paredros gibi kavramları kavrayabilmek ciddi anlamda zorlayıcı. Şehir mit. Şehir mıntıkanın buluşma yeri ama şehir tam olarak ne, hangi şehir? Şehir kelimesi her yeri ve her şeyi kapsadığını biliriz ama tam olarak nedir? Aslı Biçen bu konuda romanın İngiliz çevirmeninin notuna değiniyor: "Bu kavram Mısırlıların kılavuz ruh kavramından geliyor, bir yol arkadaşı; bu kitapta ise hem paylaşılan hem değişik insanlara değişik zamanlarda sirayet eden bir var oluş tarzı." Eh, gizem hala tam olarak Cortazar'ın yapılandırdığı gibi okurun o var oluşu algılayış biçimine bağlı olarak sürdürülebilir. Peki ya Paredrosum.. Paredros muhtemelen yok, paredrosum vicdanın, entelektüelliğin, dostluğun kişileştirilmiş bir prototipi. Bir robot. Eh bence, ve yine bence yanlış bir tespit. Cortazar ki söz konusu kendisi ise şaşkınlığa düşerim. 62 maket seti biçimsel özellikleriyle tipik bir Cortazar kitabı. Anlatıcının sessizce kimlik değiştirmesiyle, diyalogların kuvveti, bilinç akışının yoğunluğu ile asla standardın altında düşmeyen Cortazar'ın en güçlü eserlerinden biri. "Bir kanlı kale istiyorum" diye başlayan roman, kronolojik bir zamanı anlatmaz, karakterler mesafelerce uzaktayken bir bölüm sonra beraber olabilirler. 62 tekrarlamalarla tatlanır. Ve şöyle ki, imkansız aşkların, tutkuların, bastırılmış ihtiyaçların, umutların çemberinde kendi ihtiyaçlarını gidermeye çalışan mıntıka tayfası ağızda kekremsi bir tat bırakacaktır. Tek tek anlatmayacağım bu karakterler çoğu zaman duygusal, bazen gayrımemnun ve bazen de o muzip dalaşmalarıyla kahkaha attırabilir okuruna. Metnin gücüne güç katan diyaloglar ve karakterlerin çekimserlikleri, gerilimleri o kadar Cortazar'a özgün biçimde aktarılıyor ki işte bunu bu şiddette başarabilen başka bir yazar yok. Uruguaylı Felisberto Hernandez'den, Nabokov'un Solgun Ateşine, Rimbaud'dan pek çok yazarın etkileri olduğunu yine Son Raunt'da aktarır. Velhasıl ilk kez bir Cortazar yazını için şunu ilan etmekten çekinmeyeceğim sanırım: Tam bir Cortazar metni. "Ben o kadar da emin değilim," diye mırıldandı Juan. "Ama haklısın, dizginleri geleceğin eline verme gafletine düşmeyelim. Şehirde de şehrin dışında da depoladığım mahvolmuş gelecekler bütün gözeneklerime işledi zaten. Ne bileyim, sen bana işlevsel bir mutluluk veriyorsun sanki, mantıklı, gündelik bir insaniyet, bu da az şey değil ve mis kokulu bir midilliye benzemenin tek müsebbibi sensin. Ama bir an geliyor kendimi bir kinik gibi hissediyorum, ırkımın tabuları tırnaklarını gösterdiği zaman; işte o zaman bir yerde hata yaptığımı düşünüyorum, ifade tuhaf gelecek belki ama seni şeyleştirdiğimi , neşenden faydalandığımı düşünüyorum. Seni oraya koyuyorum sonra oradan alıyorum, bir şişe mantarı gibi takıp çıkarıyorum, seni hep yanımda taşıyor, ama hüzünlü olmam ya da yalnızlık çekmem gerektiğinde uzaklaştırıyorum. Ama sen beni böyle nesneleştirmiyorsun hiç, tabii içten içe bana acıyıp günlük iyilik haddini doldurmak için yanında bulundurmuyorsun eğer, bir izci başarı kurdelesi filan gibi." Eh, bir Cortazar metni işte, ustalıkla örülmüş bir kelime ve metafor dünyası.
Baskı: Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
`Dubliners`'deki yalın ifadelere yakınlığı bir kenara bilinç akışı eserlerin rahatlıkla okunabildiği belki de bir kaç romandan biridir. Hem o kadar yoğun değil hem de pek çok defa bilince geçmeden önce okurun 'düşündü' diye uyarıldığına rastlayabiliyoruz. Yine de `a portrait of the artist as a young man`,James Joyce diyince Ulysses'i anmamak olamayacağından okunması zor bir roman oluyor. En güzel yanı benim için Ulysses'in, içinde büyük gizem barındıran karakteri Stephan Dedalus'u tekrar ve bu defa daha yakından inceleyebilme keyfiydi. Dini ve politik bir hengamenin İrlandalılığında henüz etrafını anlamlandırmaya çalışan bir çocuk Dedalus. Kitabın genel havasını pek de kapsamayan bir anne motifi ilk dikkati çeken çok şey oluyor. Annesinin kendisinin öpüp öpmediğini soran suale vardığı evet-hayırlı iki cevabın da arkadaşlarını güldürmesini anlamlandıramayan çocuk Dedalus, gençlik yıllarında yine anne motifi üzerinden bir konuşmayı sürdürürken Freudcu soluk tanımlamanın hüznünü arşınlıyor. Cizvitlerin sıkı disiplini altında aldığı eğitim, masa başlarında ailesinin büyüklerinin politika üzerine tartışmalarına kulak veren bu çocuğun muhtemelen -Joyce'un- ilk fark ettiği şey din ve politikanın iç içe geçip kendilerini sulandırması oluyor. Fakat bu karşılıklı beslemede Dedalus'un kendisini nereye konumlandıracağını okur olarak merak ediyorsunuz -ulysses'i okuyanlar Dedalus'u ve dolayısıyla Buck Mulliganlı bölümleri hatırlayacaklardır- Ve başından geçen ilk cinsel deneyimin ardından ruhu ateşler içinde yanar. Ne yapacağını bilemez, çünkü yaşadığı sancının sebebi aşk belası değildir. günah çıkarmaya kendini ikna edişinin ardından bir süreliğine sıkı bir dindar olacaktır. İşte dedalus'un içinde bulantıya neden olan şeyi kavraması böylece gerçekleşir. Artık kavrayışının dışında çıkmış olan yerleşik politik ve dini geleneklerin sıkı biçimde kabul ettirildiğinin farkına varır. Dedalus'un dini düstur konusunda yaşadığı gelgitler ve kendisine gelen rahiplik teklifi sonrası yaşadığı `epiphany`en yakınlarına kardeş demekten alıkoyacaktır. Joyce'un özellikle din üzerinden gerçekleştirdiği yoğun anlatılar Dedalus'un arayışlarının sadece bir kaç ayakizidir. Milliyetçilik, Aşk ve Sanat bu takibin diğer önemli kavramları olacaktır. Üniversitedeki arkadaşlarıyla yaşadığı tartışmalar o yaşların en dokunaklı uğraşlarıdır belki. Çevresinde şair olarak anılan bu genç adamın hayranlık ve kıskançlıkla kendine çevrilen yüzlere aldırmazlığı ile noktalanırken irlanda milliyetçiliği üzerine sorgular durur kendisini; "Konuştuğumuz dil benden önce ona ait ev, isa , bira, efendi, sözcükleri onun dudaklarına bende olduğundan ne kadar farklı! Ben bu kelimeleri ruhumda herhangi bir huzursuzluk duymadan yazıp söyleyemiyorum. Onun dili, hem o kadar tanıdık hem de o kadar yabancı, benim için hep sonradan edinilmiş bir dil olacak. Onun sözcüklerini, ben yapmadım ama kabul etmedim. Sesim onları hep yadırgayacak. Onun dilinin gölgesi ruhumu kemiriyor." bir başkasında `Stephan`'ın da özgür dil özgür ulus muhabbetine yakınlaştırmaya çalışan bir arkadaşıyla tartışır; "Beni ortaya çıkaran bu ırk ve bu ülke ve bu hayattır, dedi. Kendimi olduğum gibi dile getireceğim." "Bizden biri olmaya çalış, diye tekrarladı Davin. Senin de yüreğin İrlandalı ama fazla gururlusun." "Atalarım irlanda dilini terk edip başka bir dil edindiler, dedi Stephan. Bir avuç yabancının onları boyunduruk altına almasına izin verdiler. Onların borçlarını ben kendi hayatım ve kendi kişiliğimle öder miyim sanıyorsun?" Ve konuşmanın devamında dedalus, ulusçuluk,dil ve dinin ağlarından kaçmaya çalışacağını ifade eder. İrlanda reflekslerini az çok takip eden biri olarak o zamanki tartışmaların gölgesini takip ederek bizim üstümüze su sıçratmayayım, yine de Dedalus'un çizdiği çizginin bir sanatçı tavrı olarak bizzat - Joyce'un- tavrı olduğunu idrak etmek oldukça rahatlatıcı oluyor. Çünkü ideolojinin ne çeşit bir aptallık olduğunun farkına varmak - suya sabuna dokunmamak- anlamına gelmiyor. Ayrıca kitapta en sevdiğim kısım ise, varlıklı bir çocukluğun ardından zaman geçtikçe yoksullaşan Dedalus ailesinin taşınıp durma seansları sürüp giderken, bir akşam eve gelen Stephan kardeşlerine sorar; "niye taşındıklarını sormamın bir sakıncası var mı," diye, aldığı yanıtın ardından en küçük kardeşi 'OFt in the Stilly Night' şarkısını söyler. Kendisi de onlara katılmadan önce ailesinin yoksulluğuna maruz kalan bu çocukların seslerindeki yorgunluk tınılarını dinler. Sonuçta hayat müşterektir ve her ne hikmetse hayatta karşı herkes aynı zamanda sorumluluk sahibidir.
Baskı: Lolita
Lo'nun bir akşam güneşi, Dolly'nin huzur veren sabah meltemi ve Dolores'in bu çözülmez aşkın ulaşılamaz arzu nesnesi olduğunu; tüm bunlarla birlikte Lolita'nın, Humbert Humbert'ın supericikleri çizelgesinin en üst basamağında durduğunu görürürüz. Dolores, beyaz çorapları ile supericiği Lolita'nın fiziksel bedenini taşır. Mevzu bahis H.H olunca aslında bu 'sapkın' tutkuyu ahlaki açıdan karşılaştırmalı biçimde sunuyor bize Nabokov. Yani ahlak zaten kültür ve gelenekten aldığı mirasla beslenirken H.H pek çok defa bu kavramlardaki geçiciliği ve değişimleri vurgular. Kendi günahkar suçsuzluğunu örtbas etme amacı elbette taşır, ama sübyancılıktan öte bir superisi tutkusudur bu. Edebiyatçıların dahil olduğu pek çok sav döker ortaya. H.H, sapkınlık ve ahlaki değerlerin zamanla değişebildiğini itirafları arasında edebiyatçıları anarak belirtir. peki Dolores Haze nesne olarak burada ne durumdadır, sorusu geliyor. Humbert'in oluşturduğu fiziksel ve tinsel şemada, henüz küçük yaşlarda yaşadığı bir aşk macerası etkinlik gösterirken, Dolores, Humbert'in geçmişinin deneyimsiz aşk öznesinde yakaladığı benzerliği üzerinde taşımaktadır. Dolores, H.H'nin aradığı erotizmi bir gölge gibi onun gölgesine değdirip durur. Bilinçli olarak yapar bunu fakat biraz ilgi çekmek biraz da hiç anlaşamadığı annesini bertaraf etme amacı gütmektedir. İnsana paha biçmekte pek aceleci olan okur, bu kurgusal itirafların izdüşümünde Humbert'ın tarafını tutuyor ilginç bir şekilde. Tutkunun şaşaasından olacak, okur, kendi yaşamındaki tutku ihtiyacını Humbert'ın ahlaki niteliği sorgulanabilir eylemleriyle uzlaşarak farkında olmadan gemiye binmiş sayılabilir. Yine de metin arasında sıkla anıldığı gibi kendi çıkarlarını yaşatmak adına Lolita'nın çıkarlarını sağlayan bir adamdır bu adam. Yıllar geçtikte ödül ve yasak ikileminden sıkılan Lolita'yı kavraması daha da zor olacaktır Humbert'ın. Yine de sevmiştir işte. Supericiği o kusursuzluk maskesini belki de ertesi yıl çıkaracaktır üstünden ama H.H artık vazgeçemez ve bu noktada supericiği mitosunun sadece fiziksel bir tutkudan fazlasını taşımaya başladığı görülecektir. Aşkın garipsenir tüm yanlarıyla insanı yakalaması nedense pek de garipsenmez. Humbert'ın tüm pragmatist yanlarını - Charlotte Haze ile sırf Dolores ile aynı evde kalmak amacıyla evlenmeye mecbur kalması, bu ikiliyi tüm gün uyutacak uyku hapları ayarlamaya çalışıp Dolores'i uykusunda taciz etme planları, Charlotte'dan kurtulma amacıyla cinayet planları kurması, Dolores'in superisi olma ihtimali olan arkadaşlarıyla iletişim kurmaya çalışması- hesaba kattığımızda karakter yapısı olarak da değiştiğini görürüz. Eh sonuçta minik supericiği Dolores'i üzeni üzmeye gider son olarak. Yayımlanma aşaması ve yayınlandıktan sonra Nabokov'un yaşadığı zorluklar, Kubrick'in filminin dahi kimi Avrupa ülkelerinde sansürlenmesi bir kenara plajda okumaya yeltenirken 'ahlaksız' olarak damgalanma çekincesiyle bir kaç sayfa okuyup ortadan kaldırdığım bir kitap olmuştur Lolita. Ahlak güzel bir moda fakat; “Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, lo-li-ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-li-ta” Sanat modadan yalıtılmış bir faaliyet olarak çok daha güzel.
Baskı: Atalarımız / İkiye Bölünen Vikont - Ağaca Tüneyen Baron - Varolmayan Şövalye
İtalo Calvino nasıl desem, belki de hakkını çok yediğim bir yazar. Görünmez Kentler ve Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu gibi başyapıtlarıyla edebi ölçülerime estetik bir nakış dokumuş olsa da ismini pek çok defa referans verirken anımsamam. Belki de kendisinin yazdıklarına olan hayranlığım böyle yerini buluyordur. Borges ve Marquez'in dolaştığı çizgileri ayrımlayan çizgidir, aralarında durur Calvino. Bu biçimde onlardan da arınır. Kendi özgün hecesini oluşturur dünyasında. Atalarımız üç Calvino novellasının bir araya getirilmesinden oluşan bir eser. İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye; atalarımıza veya Calvino'nun hristiyan atalarına tutturduğu bir masal türküsü. Anlatılan üç hikayede geçmişimizin aslolan dönemlerinde fakat düşsel coğrafyalarda geçmektedir. İlk iki hikayede yaşamlarının belirli bir noktasında değişen yazgılarıyla yaslanıyor okura. Son hikaye Varolmayan Şövalye ise kahramanlar çağına yönelik eğlenceli ve ironilerin dolup taştığı bir son bırakıyor okurun gözlerinin ucuna. İkiye Bölünen Vikont'u ifade ederken Calvino 'yeni gerçekçilike' dair öyküler yazdığı sıralarda olduğunu belirtir. 1950-1960'lardır seneler, Soğuk savaş tiryakiliği henüz yeni başlamıştır ve Görünmez Kentleri yazmasına yirmi yıl, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcuyu yazmasına neredeyse otuz yıl vardır daha. İki Bölünen Vikont bir diyalektiğin zincirlerinde iyilik ve kötülüğün net ayrımlarını ifade ederken bu kusursuz iki olgunun da bir insan üzerindeki olanaksızlığını vurguluyor Calvino. Türklerle yapılan bir savaşta ikiye bölünen ve yarım haliyle şatosuna kapanan ardından tarladaki çiçekleri, defterleri kısacası bölünebilecek her türlü canlı ve cansızı ikiye bölmeye başlayan bir Vikontun hikayesini aktarır bize yeğeni. En hafif suçları bile idamla hükmüyle yargılar Vikont. Ve diyalektik bu noktada yaşanır, Vikont'un kaybolmuş yarısıda köye gelir ve o da tam aksine erdemlidir. Herkese yardıma koşar, Hikayeyi yazıldığı zamanın karanlığıyla ele aldığımızda idam sehpaları tasarlayan ve bu işten kuşku götürmez bir pişmanlığa karşın haz da duyan Pietro ustayı işaret eder İtalo Calvino. Atom bombasını tasarlayan bilim adamlarının da yaptıkları şeyin getireceği sonuçlardan bihaber olmalarından dem vurur. Eh pek sanmasak da. Atalarımızın ikinci hikayesi ise Ağaca Tüneyen Barondur. Kendi açıklamalarıma girmeden önce Calvino'nun kitabın sonunda getirdiği açıklamaya baktığımızda şöyle seslenir okura; "1956-1957 yılında yazılmış Ağaca Tüneyen Baron'da buluruz kendimizi. Burada da yapıtın oluşum tarihi, kaynağındaki ruh durumunu aydınlatır. Tarihsel devinimde üstlenebileceğimiz rolü yeniden düşündüğümüz bir çağdaydık, yeni umutlarla yeni burukluklar birbirini izliyordu. Her şeye karşın zaman insanı iyiye doğru götürüyordu; sorun bireysel bilinçle tarihin gidişi arasındaki ilişkiyi bulmaktı" Umutlu bir yazarmış Calvino, insanın becereksizce sürdürdüğü tüm umutsuzluğa karşın iltihapsız bir kederle umutluydu bence. Neticede Ağaca Tüneyen Baron Calvino'nun kendi yaşadığı ateş çemberinin ardından, dünya tarihinin sönmeyen ateş çemberinin arasına fırlatıyor okuru. Yani 18. yüzyıla. İhtilallerin giyotinlerin gölgesinde kaldığı, umutların en fazla olduğu fakat tüm o yeşeren umutların ölü bebek misali doğduğu bir döneme. Pek çok duygusal tutumun bir araya getirdiği ağaca çıkma hikayesi yaşama tutkusuna dönüşür. Başkaldırının ve inatlaşmanın neticesinde 13 yaşından itibaren malikhanesinin bulunduğu gür ağaçlıkların orada yaşamaya başlayan baronun hikayesidir anlatılan. Ceviz ağacı, dut ağacı, kiraz ağaçları ve çam ağaçları ile ağaçların üstünde koşarak, yetişkinlerin ifadesiz yaşam biçimlerine bir başkaldırı taşımaktadır. Malikhanesinin içindeki şaşaadan ve konfordan uzak akıl dışı yeni bir yaşam formunu taşır Baron Cosimo. Yine de yaşamdan asla uzak kalmaz. Kentlilerle, kasabalılarla konuşur. Meyve çalan çetelerin bir üyesi olmaktan çıkar edebiyat ve felsefeyle ilgilenir ve çağının sorunları hakkında soruları ve çözümleri arayan bir ağaç gezen haline gelir. Başka ülkelere gider, aşık olur ama asıl aşkı her zaman Malikhanesinin karşısında yaşayan o küçük iğne dilli sarışın Violadır. Ve birinin yabanıllığı bir diğerinin arayıştaki yaşamında çözümsüzlüğe karışır. İşte bu hikayenin sonu çetindir. Bir çok açıdan belki de. Hani kendi okur yazarlığımla bir huşu düşüyor içime; burada aklıma gelen Marquez'in metinsel ezgileri oluyor. Sonra hayır deyiveriyorum, Calvino'nun anıtı Görünmez Kentlere gömülüyorum. Tüm o kentlerin mezarcılarını anlatırken Calvino yerleşik kentlerin kalabalıklarını yavaş tempoyla o soyulmaz resimlerle aktarırken bir şiir tümce uyumu yakalıyordu ya işte saplanıp kalıyorum. Ağaçların kesilmesine yanıyorum. Ağaçlar eksiliyor ve Cosimo'da öyle... Varolmayan Şövalye ise Calvino'nun parlak zekasının estetik sahne şovudur sanki. Finali yaparken Calvino açılır ve yaslanır; çünkü 1959 da şekillenen bu hikaye rahatlıkla oyduğu bir karakter birikimini yansıtır. Varolmayan Şövalye Agilulfo, sahnenin görünen yüzüdür ancak sahnede varlığıyla! dikkat çeken bir diğer karakter Guruldu'dur. Tüm o efsanevi şövalyelerin arasında Guruldu varlıksal sorgulamanın en itinalı karakteridir. Varolmayan Şövalye Agilulfo sadece irade gücüyle var olurken Guruldu ise irade gücüyle tüm varlıksal sorgulamaların fotoramanıdır. Kahramanlar çağının bu ezgisiz dizelerinde Varolmayan şövalye sapkınlığa kapılmayan, inançların tedarikçisi, kurallara itinayla uyan, abartısız ve sallantısız tek şövalye iken belki de sorgulanmasına neden olan bir karmaşaya giriyor. Ve böylece işte, Agilulfo var olmuyor belki de. Leziz bir Calvino anlatısı. Büyüsel bir masal gezisi; geçmişe seslenen metinsel retoriklerden.
Baskı: Zazie Metroda
Okuması pek keyifli Raymond Queneau romanı. Soy adı da zihnime oulipotik bir imge kazıyan Queneau romanında, Tahsin Yücel'in çevirisi de keyfe keyif katmaktadır. Toplumsal alt kesimin yaşama sürerliliğindeki hoş ayrıntılar metin arasındaki tek bir cümleye dahi sığdırılırken, yer yer okurun görmesini isteyerek bunu asla açığa çıkartmaz Queneau. Diğer yandan argonun kullanımı, şaşırtıcı biçimde ifade edilenin çoğalmasını sağlar. Gece bekçisi olarak çalışan Gabriel gerçekten de gece bekçisi midir, yoksa sosyal baskının yaratacağı bir gerilim nedeniyle asıl mesleğini 'hazır cevap götüm' diyeceğim Zazie'den mi gizlemektedir? "Yirmi yıldır çıkmamıştım buraya," diyor charles. "oysa çok insan getirdim" Zazie'nin umrunda bile değildi. Taksici Charles'in bu yakarışı aslında bunu duyacak pek çok kimseye bir şey ifade etmeyecektir zaten. Ve bu ekonomik yapının çaresizliği sıkla metin arasında vurgulanır. Zazie ve Gabriel'in iki gün süren maceralı birliktelikleri renkli karakterlerle süslenir ve Marceline tatlı konuşur.
Baskı: Şato
Şato Kafka'nın kendine özgü düşünce mimarisinin kalıplarını barındırıyor. Bürokratik engeller bu defa Şatodan kaynaklanmakta ve pek az kişinin içine girebildiği bu yer dışarıya oldukça mesafelidir. Kadastrocu olarak bir köye giden K karakterini görevlendiren Şato ile ilişkisi de bu nedenle iyice çetrefilli hale gelmektedir. İlk kısımlarda görevlendirilmesi ve aldığı eğitim nedeniyle K'ua çekimser bir saygınlık besleyen köylüler gittikçe onun da itibarsızlaşmaya başlaması ve köyden de çekip gidecek gücü bulmaması nedeniyle inisiyatifi ele almaktadırlar. Toplumsal statünün bürokrasinin ağır yükümlülükleriyle belirlendiği yeni geldiği bu yerde K uyum sağlamakta zorlanacak ve uzun sürdüğünü duyduğu kış nedeniyle iyice kasvete gömülecektir. Şato ile ilgili alegori nidalarına pek sık rastlasam da ben özellikle dinsel bir gönderme olduğunu düşünmüyorum. Özellikle Uykuda Çocuk Ölümleri gibi bir şaheser yazmış olan Ali Teoman'ı etkileyen kitaplardan birinin tarafsızca Şato olduğunu iddia edebilirim. Öte yandan K'nın Klamm ile yaşanması muhtemel karşılaşmasını Godot'yu Bekler gibi bekledim.
Baskı: Bizim Toprak/Terra Nostra 2 Cilt
Latin Amerika edebiyatının beş mühim eseri vardır, yazım tarihlerine göz atarak gittiğimizde; 1- Alef - Jorge Luis Borges 2- Pedro Paramo - Juan Rulfo 3- Seksek - Julio Cortazar 4- Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez ve masaya inen son yumruk 1975 yılında yayımlanan Carlos Fuentes'in Terra Nostrası olmaktadır. Latin Amerika Boom kuşağının önderlerinden Fuentes'in romanı, post modern romanın belki de son 40 yılda üretilmiş en iyi metinlerden biri olduğunu iddia edebilirim. Ancak kitap 1999 yılının Paris'inde Ortodoks hacıların, Paris'in göbeğinde başlayan yürüyüşü ve yakarışlarıyla açılır. Seine nehri kaynayıp fokurdamaktadır. Beklentisiz bir Paris sabahına gözlerini açan Polo Febo'nun bu yeni günde gördüğü, dehşetle sürgülenen bir Paris şehridir. Hacılar yürür, işkence ederler kendilerine. Böylece kitap, Ingmar Bergman'ın, Seventh Seal filminde oluşturduğu görsel etkinin sarsıcı boşluğuyla belleğimi yakaladı. 21. yüzyıla girmeden gerçekleşen bu kıyamet günü, kitabın ilk Paris kısmında yaşanan şaşırtıcı karanlıktır ve o hal 1000 sayfayı geçen kitabın son bölümlerinde aydınlanıyor. Ardından Ortaçağ İspanyasının senyoru Felipe'ye geçeriz. Kilise düşmanları sapkınlara savaş açan, Ortodoks Hristiyanlığın din fatihidir Felipe. Haçlının kalan son mirasını üzerinde taşır. Şovalyeliğin çözülmeyen son yenlerini de üzerinde taşıyan Felipe, karısı Senyora İsabel'e ise ömrü boyunca hiç dokunmaz. o gerçek aşkı ve şovalyelik düsturuyla kendine yasakladığı ebedi bir oruçtur. Tüm bunların yanında yaşamının son yıllarının geldiğinin farkında olan Felipe tüm soyuna son verecek olan sade bir saray yaptırmaya başlar. Öncül neslinin son kalıntılarının sarayına taşınmasını emreder ve bu şekilde kendi soyunu bu sarayda kilit altında tutacaktır. Tanrıya olan sadakatini süsten ve hırstan arınarak, savaşsız ve ölüme kucak açarak sessizce bekleyecektir. Bununla beraber 'her zaman senyor'a borçlu olan' toplumsal yığınların saray yapımındaki işlevleri, çekiç gürültüleriyle kaynaşan iletişimleri, sonsuza dek açılmış yaralarını da yüksek sesli monologlar eşliğinde sunuyor Fuentes. Serfler, bitmeyen borçlarının üzerine hep kan çizeceklerdir, ölümdür tek kurtuluşları. Senyor'un ailesi ve yardımcısı Guzman'ın çevresinde yaşanan uzunca bir süreç anlatılırken açıktan açığa da bir iktidar savaşı vardır, senyor'un nihayete erdirmek istediği soy tohumuna yenilerini ekebilecek olan. Latin Amerika'nın, İspanyol işgali öncesi köklerine giden Fuentes, ortaçağ iİpanyasının sapkınlaşan cinsellik arayışını ve yönetimsel biçimin hükümsüzleşmesini irdeler. Tabi bu yoğun metin okuru edebiyat diliyle olgunlaşan retorik bir karmaşaya sürükler. Hristiyanlığın muammalarını, İsa yaşamı geleneksel anlatının dışında sorgulanırken, Pontus Pilatus'un kararları da çeşitli yönlerden ele alınır, Fuentes, Bakire meryem figürüne de kaş çatar. Bununla yetinmez; Tiberius Caesar'dan İskenderiye'ye, Yeni dünyayı keşfeden masumiyetin yerini kana, kargaşaya ve tecavüze bırakması, burjuvazinin ilk kalp atışları ve sabit krallığın zenginliğinin bu şekilde azalmaya başlamasına kadar pek çok mühim tarihsel sürecin izdüşümüne yuvarlanırız. fuentes tarihsel dinamiğin bu süreciyle de yetinmeyecek ve edebiyata da vurgu yapacaktır. İspanyol dilinin sıcak ikliminde yetişen karakterleri de es geçmeden; Cervantes'in Don Kişot'undan, Yüzyıllık Yalnızlık'ın Albay Buendiası, Seksek'in sürgün Arjantinlisi Horacio Oliveira'ya değin edebiyatın güçlü imgelerini de kitabına katar ve belki de bu metnin içine kuşağının devleri ile Cervantes'in öncülüğündeki bağı ifade eder. Fuentes, İspanya'nın çokkültürlülüğünü sıkla vurgular. Yahudiler, İspanyollar ve Mağripliler (endülüs emevileri)'i merkeze alır. Ortaçağın, Ortodoks Hristiyanlığın lağımı olduğu ifade edilirken Yahudi ve Arapların bu lağımın dışında kalan kültüre olumlu etkileri es geçilmez. Yeni dünya'ya ilk ayak basan Pedro ve Hacı'nın masumiyeti ve o dünyanın kuralları karşısındaki yetim kalışları, bir sal çevresinde toplanan beş kişinin meşruiyetini yitiren hayalleri, makyavelizmin ekini olan senyor'un bu hayalleri hiç edişi önemlidir. Hiçlikten, Yeni Dünya'ya açılan pencereler, Hacı'nın İspanya'ya dönüşüyle gerçekleşir. Kendi kuralları olan Yeni Dünya'daki saf halkları soykırımla sona erdiren fetihte es geçilmez. Aztekler, İnkalar ve diğer tüm küçük yerli toplulukları arasındaki dogmatik hiyerarşi aslında her dünyanın acımasız bir oyun olmasıyla imlenirken, Eski Dünya'nın büyük lokması olan Yeni Dünya'nın da asla bir masumiyet yuvası ve hayallere açılan ütopik tiyatrodan öteye geçemeyeceği anlaşılır. Neticede zenginliktir fetihlerin temel nedeni. Tüm yoğunluğuna rağmen, bu bin sayfayı dünya tarihinin bir sorgulama metni olarak değerlendirebilir miyiz, evet; belki de Foucault Sarkacı'ndan daha çok hem de.
Baskı: Biçem Alıştırmaları
Oulipo Edebiyat akımının öncüsü Raymond Queneau tarafından aynı hikaye 99 farklı biçimde anlatılır. Bir öğle saati kalabalık bir otobüs sahanlığında yaşanan olaya dair 99 farklı aktarım duymak ziyadesiyle ilgi çekici olabiliyor. Bu yolculukta şapkasının etrafına ip ve sicim kondurulmuş ve uzun boynuyla dikkat çeken genç bir adam, başka birini ayağına bastığı gerekçesi ile uyarır. Ardından bir bakış mıdır ya da nedir pek bilinmez -99 farklı biçimde buna da değinilir- kendisini o sırada boşalan bir koltuğa koşarcasına oturtur genç adamı. Tabi bu kaçışı defalarca yerilir. İki saat sonra kendisine garda rastlanır. Yanındaki genç arkadaşı paltosundaki düğmeyi diktirmesini önermektedir kendisine. Düğme mühimdir tabi. Netice olarak metnin kağıt üzerindeki olasılıklarını zorlayan, sınırlarını sorgulayan ve pek çok ardılına ilham veren bir edebiyat eseri olarak karşımıza dikiliyor. Oulipo edebiyat anlayışının ilk meyvelerinden.