
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır Da Neyin Nesi?
Gözü yormayan dil oyunlarıyla, ironinin iştahını kolayca sindirebilecek süreçlerden askerliği ele almasıyla başarılı bir Georges Perec eseri. Şöyle ki adı karamanlis, karafis, karabaş, karafol mu olduğu pek hatırlanmayan; ancak Karabişiy olduğundan emin olunan bir asker vardır. Bu Karavan isimli arkadaşımız çavuş Henri Pollak'tan yaklaşan Cezayir savaşına gitmesini engelleyecek bir şey yapmasını istemektedir; anlaşılabilir tabirle -hava değişimi, çürük vs.- gibi. Henri konuyu arkadaşlarına açar, çekinseler de bu konuda Henri'nin arkadaşına destek olacaklardır. Genç asker bu saatten sonra; sakatlık ve deliler hastanesi yollarından birine sapacaktır. Taşıdığı anti militarist kimlikle birlikte ayrıca dikkatimi çeken şu pasajı barındırır içinde: *Savaşa Cezayir'e giden Fransız askerlerinin, yanlarına Camus kitapları aldığı vurgulanır. Bir Cezayirli olan Camus, orada yaşanan insan hakları ihlallerini görmezden gelmekle suçlanmıştır. Ki bunu hatırlatan Perec gibi bir yazar olunca da tesadüf olmayacağını biliyoruz. Şiddetli yüz asılmalarına iyi geldiğini duydum. Tüm Putperecliğime ilave edilen güvenilir bir tohum oldu sanki.
Baskı: Abşalom, Abşalom!
Modernist Edebiyatın en büyük üslupçusu ve Joyce ile sık sık karşılaştırılanı Faulkner'in muazzam atmosferiyle okuru un ufak ettiği Abşalom, Abşalom!, kelimenin tam manasıyla sarsıcı bir roman. Önce isme takılıyorsunuz tabi. Abşalom: Babasına karşı düşmanlarıyla birleşerek ayaklanan Abşalom, savaşta yenilip, kaçmaya çalışırken uzun saçları bir ağaca takılmış ve Davut'un ordusuna komuta eden Yoab tarafından öldürülür. Tabi roman bu metaforla damgalanırken nedendir bilinmez Ses ve Öfke'deki gibi yine ensest kelimesi ağırlığını hissettirir. Rosa Coldfield ve Quentin'in babasının anlattıkları kimi zaman tahmin kimi zaman da yaşanmış olayların belirginliğiyle anlatılır. Bu esnada en mühim anlatıcı Quentin'in dedesi olmaktadır, zira Sutpen'in geçmişi hakkında konuştuğu tek kişi kendisinden başka biri değildir. Son olarak Shreve ve Quentin ikilisinin onca bakış açısı sonucunda birleştirdiği parçalar - belki doğru belki değil- kitabı nihayete vardırır. Roman bayan Rosa Coldfield'in Quentin'e -Ses ve Öfke'deki- ablasının eşi sutpen'i anlatmasıyla açılır. Sutpen'in geçmişi hakkında tek bir bilgi yokken kasabaya yanında zencilerle gelip, kimsenin anlamadığı şekilde zenginleşerek sutpen'in yüzkilometresi adında bir çiftlik sahibi olmasını 20 yaşındaki Harwardlı'ya anlatır. Yer yer yaşanan olayları olasılığa ve tahminlere göre açıklar. Faulkner tarafından özellikle oluşturulan gizem eşliğinde okur da, 'acaba neler olacak' sorusu çınlamaya başlar. Belki anlatıcıların önyargıları belki de bakış açılarının karanlık bir mizanseninin sunarak anlatılan olayları tekrarlar. Yer yer aynı olayları değiştirerek. Kitabın ağır atmosferinde yüksek sesle uğuldayan gürültülü gizemi Ses ve Öfke'yi okumuş olanlar özellikle 1. bölümdeki imgesel (Benjyli bölüm) ve 2. bölümde Quentinin bilincinde yasaklanmışcasına kalan, adını bulamadığı tereddütlerden yaşananlara ısınacaktır. Sutpen, Rosa Coldfield'in ablasıyla evlenmiştir ve Rosa bu adamdan nefret etmektedir. Çiftlikte durgun bir rüyadaymışçasına yaşadıkları monoton süzgeçten hiç bir aile üyesi sıyrılmasa da Henry'nin okuldan arkadaşı Charles Bon'un eve davet edilmesinin ardından Henry babasıyla tartışır ve tüm evlatlık haklarından vazgeçerek evi terk eder. eh gizem örmeyi sürdüren Faulkner değişik anlatıcı kimliklerinin ardından son kısımlarda rolleri Shreve ve Quentin'e vererek bu ikilinin yaşamları durmuşçasına bu ailenin yaşadıklarını irdelemesini aktarır. * Peki burada durduğumuzda, gizemi fazlaca açık etmediğimize göre; neden Faulkner tüm olayları çözmek için, okur gözünde aydınlatmak için Quentin'i seçer? Ensest vurgusunun kesintisiz geçip durduğu bu romanda kurban Quentin'in kendi vicdanıyla oyalanması değil midir, diye düşünüyorum. Belki romanın son bölümde yaşanan sarsıcı etkiden çok daha fazlasını Ses ve Öfke'nin intihara özlem duyan, geçmişinde yaşadığı sarsıntıyla sonu enseste varan bu hikayeye Quentin'in bir açıklama getirmeye çalışmasıyla yaşadım. *Thomas Sutpen geçmişinde yaşadığı tek bir andan yola çıkarak kendi idealizmini çiziyor, ve bunca kötülüğe neden olan o tek bir anın, çiftliğin etrafında köhne ve çatısız bir evde yaşayan Wash Jones'u da maruz bırakması da ayrıca tuhaf. Zencilere karşı muazzam bir ön yargıyı ifade etmesi bakımından, güney'in geri kalmış ve taşralı hikayesine çağrıyor Faulkner. harita ve soyağacına bakılmaması önerilir.
Baskı: Alemdağ'da Var Bir Yılan
Sait Faik'in yalnızlığa dair sürreal güzellemesi. İnsanın yüreğini şaşırtan bir mutlak yalnızlık profili çizmiş. Yalnız adamın yüreğinden gelen öyküler Türk Edebiyatının en güzel örnekleri kuşkusuz.
Baskı: Kara Kitap
Kendi gerçeğinden koparak batının- ve hatta bana göre doğu- imitasyonu olmaya başlayan, pek çok satır arasında, hikayede vurgulanan insanların kimlik yitimini anlatan Orhan Pamuk romanı. Bana göre ne aşkı konu alır ne umutsuzluğu ne de doğu coğrafyasının gizemini. Bir kimlik arayışıdır, bireyin ve içindekilerle kimliğine kavuşan şehrin. Kara Kitap başarılı bir eser olmasının yanı sıra eksikleri ve kusurları da çokça bulunan bir eser. Eski baskılara kıyasla düzeltilmiş olduğunu tahmin ettiğim yine de kusurlu cümleler, Galip karakterinin inandırıcılığını yitiren arayışı; zira Galip Rüya'yı ararken hiç bir sebebi yokken bir kimlik kaygısına girer -Celal'in yazılarının yol göstermesine sığınarak- Kişiliğine hiç uygun olmayan biçimde bir mistisizm ile Celal'i ve Rüya'yı 'sözde' bulmaya çalışması hakikaten bu arayışın aslında kitapta girilmek istenen çalışma için göstermelik usul olarak göze çarpar. Fakat yine de şu var ki, özellikle Celal Salik yazıları ve kimliğini yitirerek dejenere olan bir toplum yazgısı sonuca erişmese de başarıyla yansıtılır. Türk post-modernist yapıtların Uykuda Çocuk Ölümleri ile birlikte belki de en mühim eseri Kara Kitap.
Baskı: Seksek
Yazmaya ilgi duyan herkesi sarsacak bir biçim anlayışı. Ddebi çizelgenin temsilini kuvvetle bilfiil sürdüren bir metin. Daha önce de söyledim, eğer gözlerinize bulaşan bir Cortazar metni ise kalıcı bir imge haritası ve gökyüzüne ulaşan merdivenin üst basamağında seyir halinde kalıyorsunuz. Ne kadar içli dışlı olursanız olun bazı eserlerin hayret veren sınırsızlığı o kule metaforunda olduğu gibi kalıcılıkla damgalanıyor. Mesela Joyce - Ulysses. Ulysses'i sona erdirdiğinizde boğazınızda düğümlenen tek şey 'hayret nidası' olmaktadır. Buck mulligan'ın sanatkarane atıfları, `Dedalus`'un içine kapanık melankolisi ve her sözünde parlayan edebiyatın tarihsel dokusuna ulaşan sözleri, Leopold Bloom'un, Dublin'in gözü kulağı Bloom'un birbiri peşi sıra gelen düşünce bulmacasındaki çatlaklar Dublin'in labirentini oluştururken şaşkınlığınız sürer gider. peki ya Seksek? Cortazar'ın `kitap içinde kitap` düsturuyla oluşturduğu harikulade labirentin ayyaşlığını ezkaza sürdüren okura hangi unsurlar şaşkın verebilirdi, ya da şaşkınlık vermeyen bölüm, an ve sözcük var mıydı? Meksikalı yazar Carlos Fuentes, Cortazar'ın bu en özel yapıtı için yaptığı tanımlama belki de eserin ağırlığını hissettirmesi bakımından önem teşkil etmektedir; "İngilizce nesirde Ulysses neyse İspanyolca nesirde Seksek odur" Evet, Seksek birbirine bağlı olan, olmayan, çeşitli sıçramalarla okunma imkanı sunan, bölümlerin bir kısmını eğer okur istemiyorsa zorunlu kılmayan bir anlatılar anlatısı olmaktadır. bir edebiyat metni olarak ele alındığında Ulysses ile birlikte dünya edebiyatının en kuvvetli romanıdır, anlatısıdır, yaşam biçimidir... Ulysses'teki akıcı dilsel süreci andırırcasına bu kez Cortazar muazzam bir diyalog zinciri kuruyor. Karakterlerin karşılıklı konuşmaları, bu konuşmalarda geçen entelektüel göndermeler, jazz müziğine yönelik esrik tutkunluk, Paris'te gurbette kendini ifade etme gücü bulma ve bu ifadenin duygusal sonucu Horacio'nun, La Sibyll'e olan aşkı. Ben merkezciliğinde sıkıştırdığı, hayatı algılayışını genişletmeye yönelik tutturduğu sevdayı bir tür duygu soykırımına sebebiyet verir. Horacio'nun çelişkileri yuvasına dönüşünde dahi sürecek ve orada bile yabancı kılmaktadır kendisini. Tüm akıcılığıyla bir dil şöleni geçip giderken ben Cortazar'ın biçim anlayışı ve kitabın son iki bölümünde sıkıştırılmış sonsuz çığlık safdilli La Sibylle'in önüne kavuşturduğu ellerinin arasında boş kalan bir gölgeyi anımsatacaktır. `J. L Borges`'in tek bir öyküsüyle açmış olduğu yolda yazılmış en güzel eser, edebiyatın alamet-i farikalarından.
Baskı: Ayakizlerinde Adımlar
Şimdi bir saniye, ama bir saniye geçerken o şimdi, geçmiş zamanda tükendi tabi. Julio Cortazar öykülerinden uzaklaşmak istemiyorum. Yaşamıma katmak istediğim tek konfor bu belki de. Tabi bir de yazmak. Yazmak ne güzel, tek kelimeyle kotarılacak bir kılıfa sığınıyor gözükse de okuduğunuz yazar Cortazar olduğu vakit bende bir dalgınlık yaratıyor. Zira yazdığınız şeyler çok güdük kalıyor. Julio ise kelimeleri oymak bir kenara, harflerin ortak seslerine üstün çıkan farklı tınılar yaratıyor. Okur onun çıkardığı seslere bürünüyor. Bir kıskançlığın izdüşümüne gömülüyor - eğer tabi yazma hevesi taşıyorsa sevgili okurumuz- sonra bu kıskançlığın doğallığının farkına varıyorsunuz, öylece zararsız polen döker okurun üzerine sevgili Cronopiomuz. Tabi ki sezgidir yolu Cortazar'ın. Öyle bir aktarır ki öykülerini sevgili cronopiomuz neredeyse hiç bir öyküsünde açıktan açığa vermez öykünün anahtarını. B u yolla öyküler okurda da öyküleşir. Okur sessiz çıkarımlarıyla kendini ortaya atar bilinçsizce. Ne demişti Pablo Neruda, 'Cortazar okumayan bir insan kader kurbanıdır.' gerçekten de öyledir. Kanımca Türkçe'ye çevirilen Cortazar derlemelerinin en güzidelerine sahip olan eser. Eğer Klon ve Moebius Döngüsü de bu kitapta yer alsa bu derlemeden daha iyi bir kitap yoktur diyebilirim. Yaz; açılış parçası gibi ancak görkemli bir giriş yapılıyor bu öyküyle Cortazar derlemesine. Silvia; kanımca en başarılı öykülerinden biri. açıklamalar az gelir Cortazar yapsın o işi, " silvia'ydı bu, yokluğu şimdi bekar evimi dolduruyor, yastıklarıma değip geçen altın medusa başı şu yazdıklarımı yazmaya zorluyor beni; büyüyü bozabileceğimi düşünmek aptalca bir umut" Kindberg Diye Bir Yer; öyküde bilinç-akışı tekniğine merhabalar. Her daim mükemmel bir şekilde erotizm gölgesini rayiha gibi okura ulaştırıyor Julio Cortazar. Bu onlardan sadece biri, ancak en iyisi. Kızıl Çember İçinde Birleşme; tek kelimeyle şaheser! "Çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık, ancak siz hala canlıydınız ve size gerçeği anlatmanın bir yolu yoktu" 2. tekil şahıs tarafından aktarılan bu öykü o son paragrafıyla öyle bir sırtını yere çalar ki okurun nefes tüketmeyi unutup bitkisel üretime geçmeniz olanaksız değildir.
Baskı: Mırıldandığım Öyküler
Tomris Uyar çevirileri eşliğinde Cortazar'a özgü, okuru sinsice sarıp sarmalayan bir edebiyat mucizesi. Kim derdi, nasıl bahsederdi tahmin edilmez, Moebius döngüsü , okuru depresif hallere sokan o tecavüzden. Bir öykü nasıl bu kadar sarsıcı ve roman hüviyetinde olabilir? ve Klon öyküsünün Cortazar'ın barındırdığı entelektüelliğiyle birlikte, ardında yatan kurmaca başarısı, hangi eleştirmen bu öyküyü ve/ya öykücüyü eleştirebilecek kadar yetkin olabilir? Gazete Kesikleri ve tutkularıyla yabancılaşanların öyküsü Glenda'ya Öyle Tutkunuz Ki aklıma diğer gelen öyküleri. bir Cortazar metni okuruna gizemle eşlik eder, öykü sonuna değin o gizemi çözmek aklınıza bile gelmez.
Baskı: Yaşam Kullanma Kılavuzu
yaşam kullanma kılavuzu, nasıl açıklanabilir bilinmez ancak; georges perec'in 1833 ve 1974'e kadar bir binada oturan insanları ve onlardan önce oturmuş olan insanları, satrançtaki bir atın tüm olası hareketlerine göre matematiksel bir düzenin içine oturtarak onlarca hikaye anlattığı, entelektüel birikimini ve zekasını konuşturduğu oulipo edebiyat hareketinin en önemli başyapıtı. Kitap bartlebooth karakterinin "sonsuz ve geçici olanı arıyorum" gayesiyle ilerlediği bir yolculuğu merkez alır. Bartlebooth öyle ki dünyayı gemiyle dolaşarak onca deniz manzarasını resmeder. Ve bunların yapboz Gaspart Winkler'ın kusursuz sanatıyla yapboz haline getirmesini sağlar. Aynı binada yaşayan bu onca insanın kesişen yazgıları, Perec'in odaların içini fotoğraf çekercesine tasvirleri okura 'bakmasını' söyler. Okur nesnelerin eksiksiz betimlemelerine dikkat kesilirken Perec okura dahi hissettirmeden o nesnenin, o odanın veya odadaki kişinin bir hikayesini okura ulaştırır. Ve onca hikaye binadaki insanların yalnızlığının aksine o kadar kalabalıklaşır ki son sayfayı da kapadığınızda kendi hikayenizi merak eder durursunuz.
Baskı: Uykuda Çocuk Ölümleri
Bu romanın ve Ali Teoman'ın diğer eserlerinin Türk Edebiyatında önümüzdeki yıllarda hak ettiği noktaya geleceğine inanıyorum. Kafkaesk uzun ve karanlık koridorlar, Xeno'nun sarmal yanılgıları ve insanı cezbeden harika ansiklopedi kısımları. Bulunduğu labirentten bir türlü firar edemeyen güvensiz Xeno, karakter olarak da Kafka karakterlerine benzer. Şirketin sayısız kapıları merdivenleri ve koridorlarında peşine düştüğü dosyayı tamamlamayı amaçlayan Xeno zamanı yitirir. Bir türlü odasına dönemeyen Xeno'ya şirketin katı kuralları "Bu konuda İDAM'a ayrıntılı bir rapor yazdıracağım" sözünü söyletir. Kısaltmaları ise ayrıca ilgi çekmektedir. Ali Teoman'dan gerçeküstü öğelerle bezenmiş zaman ötesine kondurulmuş benzersiz bir İstanbul romanı. İstanbul'un yer altı romanı.
Baskı: Artemio Cruz'un Ölümü
Latin Amerika edebiyat maratonlarından. Ancak en iyilerinden. Meselenin özüne inelim, zira derin bir iniş oluyor diğer büyük Latin Amerikalı yazarları andırırcasına. Okur için öncelikli önemi taşıyabileceğini düşündüğüm içerik, ardından biçim ve tekniği irdelemeye çalışacağım. Artemio Cruz'un Ölümü, romanda Meksika'nın en güçlü iş adamı olarak göze çarpan Artemio Cruz'un hasta yatağında başlar. Artemio'nun geçmişine yönelik bir dizi olaylar okura aktarılırken bunlar genel olarak Artemio'nun hayatta kalma ustalığı, gururu nedeniyle yadsıdığı pişmanlıkları ve gençliğin solup gidişi olarak göze çarpmakta. Karısına söylemediği sözler ve oğlu konusundaki gururu pişmanlık yaralarını derinden oluştursa da zaman geçmiştir. Geçmişin unutulmuş ölüleri her bir anı parçasıyla hatırlanır. Tarihin kronolojik sıraya uymayan her takvim yaprağı bir başkasını hatırlatır Artemio'ya. Ancak hasta yatağında bile dik durmaya çalışırcasına: 'Sizler öldünüz. Ben kaldım hayatta" diyerek ölüme meydan okur. Bununla birlikte iş dünyasındaki kirli işleri, topraksız köylülere toprak kazandırmak için giriştikleri savaşın ardından Artemio'nun toprak ağası olması hayatın çıkar odaklı dünyasını yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Diğer taraftan ise hasta yatağının başında bekleyen aile üyeleri miras için ayrı bir kavgaya tutuşmuşlar ve Artemio Cruz nefretini sancılarında biriktirir. Teknik olarak ise Carlos Fuentes, Artemio Cruz'un yaşamını okura aktarırken tarih çizelgesi oluşturuyor ancak kronolojik bir düzen oluşturmadan. Artemio Cruz'un hayatının belirli dönemlerini aydınlatan tarihler çocukluktan yaşlılığına kadar bir yaşam mücadelesini gözler önüne sererken her tarih içerisinde üç farklı anlatımı barındırıyor. Verilen tarihin ardından Artemio'nun o tarihte yaşamış oldukları 3. şahsın anlatımıyla sahneleniyor. Ardından Cruz'un hasta yatağında yaşadıkları onun ağzından anlatılıyor. Ve son olarak 2. tekil anlatımı - Artemio'yu yargılayarak- başka bir tarihin mühim olan olayına götürüyor. Catalina ile sürdürdüğü evliliğin tarihinde ise Catalina'nın monologlarını bilinç akışı tekniğiyle okurla buluşturuyor. Ve Fuentes teknik açıdan ilginç bir kurgu oluşturarak başladığı romanı aynı düzenle sona erdiriyor. Kitap bizim topraklarımıza yakın bir duyguya sebebiyet vermekte. Bunda metnin yalın dili ve Fuentes'in anlattıklarının doğallığından kaynaklanmakta. Diğer bir çok Latin Amerika romancısı gibi onun da en büyük endişesi insanların yitirdiği insanlıkla. Uğrunda savaştığı ve karşı çıktığı şeye dönüşen Artemio Cruzlar medya dünyası ve siyaset dünyasında cirit atmakta. -İspanya iç savaşına katılan Artemio'nun oğlu Lorenzo ve Dolores'in iç savaş sırasında köprüyü geçtikleri an ve ardından Lorenzo'nun ölümü büyük bir ızdıraba neden oldu. Ses ve Öfke'den sonra ilk kez okuma esnasında bu şekilde üzüntü yaşadım. - Yüzyıllık Yalnızlık ile benzeştiğini söyleyen pek çok okur gördüm fakat ne teknik olarak ne de içerik olarak benzeştiklerini söylemek pek mümkün gözükmüyor. Marquez'in ustaca ördüğü büyülü gerçekçilik tekniğinin doruk noktası Yüzyıllık Yalnızlığın aksine Artemio Cruz'un Ölümü kendi saf gerçeğiyle örülmüş bir metin. Ne Yüzyıllık Yalnızlığın o yalnız karakterlerinin yaşamlarına girdiğiniz gibi dalıyorsunuz ne de o Marquez'in soluksuz türküsünü anımsatıyor. Ancak Meksika devriminden yola çıkarak belki-kısmen Albay'ın yaşamıyla yer yer kesişmeler yaşanıyor ancak dar bir alanı kapsıyor bunlarda. Asıl ilginç nokta Fuentes'in teknik olarak Julio Cortazar'ı andırırcasına Avrupa'ya yönelmiş, içerik olarak Mario Vargas Llosa ve kısmen Gabriel Garcia Marquez'e benzediği. Tek bir eserle beylik laflar söylenmez ama erken icazet huzur bozmayacaktır..
Baskı: Dalgalar
Edebiyatın en hassas cümlelerinin yazarı Virginia Woolf'dan kendine özgü harmanladığı klasik bir metin dalgalar. 1931 yılında yayımlanan bu eseri Woolf iki sene de üç kez sil baştan yazıyor. Dalgaların sesine uydurarak ve 'şiir olmayan bir şey edebiyata neden girsin ki' düsturuyla edebiyat dünyasına özgün bir eser armağan ediyor. Ancak bu özgünlüğü kendisi ile iliştirdiğimizde bir Woolf klasiği olduğunu belirtmekte yarar var. Okunması zor bir yazar Woolf. Dalgalar'ın özellikle baştan sona bilinç akışı tekniğiyle sürdüğünü düşündüğümüzde gerçekten dikkatli ve sabırlı okurları davet edebilirim Woolf'un metnine. Yine de tümceler tüm yoğunluğuna rağmen zihinden kayarak geçiyor. Bu da dünya edebiyatının en yetkin örneklerini sunan Virginia Woolf'a ait bir başarı olsa gerek. Dalgalar'da bir olay örgüsünün olmadığı, sadece bir üst üste binen yılların etkisiyle bir monolog örgüsü örülüyor. Üç erkek ve üç kadının çocukluktan yaşlılık dönemlerine kadar hayatlarının anlatıldığı bu kitapta bir serüven vaziyetinden ziyade dış dünyanın, altı kişinin iç dünyasına yansıdığı kadarıyla veriliyor. Bunun dışında kitapta geçen yılları ise ara bölümlerde, güneşin doğumu ve gün batımına kadar hareketleri ifade etmektedir. Yani klasik bir Woolf tamlaması gibi, dünya döndükçe bir adım daha gelir yaşlılığın şer saati. Çocukluktan son ana kadar özetlersek, Shakespeare hayranı Neville okul arkadaşı Percival'e da hayrandır aynı şekilde. Ve onu yitirdiğinde kabuğu kırılır. Louis zeki ancak aksanı nedeniyle kendini dışlanmış hisseder. Bir yalnızlık sevici de Rhoda'dır. O da tutkundur yalnızlığa Louis kadar, ancak o daha fazla soyutlar kendini. Kötülük hazırlayıcıları onlardır, sadece her şeyi irdeledikleri için midir, orası bilinmez. İkiside farkındadır. Belki de bunun nedeni her şeyi sarsıcı biçimde hisseden bu ikisinin olmasıdır. Soluk almanın acı verici yanını, bu zorunlu ihtiyaç sırasında hisseder dururlar sanki. Suzan belki Jinny kadar gösterişli değildir ancak çoğu kişi onu sevmiştir. Yine de kendine yetecek kadar bir gölgede uzanırken o, Jinny'nin sahip olduğu gölgeyi elinden yitirmiş gibi hisseder. İkisinin aksine Rhoda gölge oyuklarından sızan, güneş ışığı çatlaklarından bile rahatsız olur. Bu üç kadının birbirleriyle olan ilişkisini başka şekilde açıklayamazdım herhalde. Belki de en iyi kitapta söylendiği gibi aktarmalıyım, 'çalıların ardından bakmayı isterdim onlara, beni görmesinler' buna yakın bir şeydi, Rhoda öylesine derin bir gizemle soyutlar kendini. Jinny, en çalımlıları, kontrol sahibi olandır. Çocukluktan itibaren ve öyle de devam eder bu durum. O talep eder saygıyı, zira o kadar şıktır ve düzenlidir ki hak eder bunu. Son olarak Bernard. Öykücü, tümcelere aşık olan. Nitekim kitabın son bölümünde öyküyü, hepsinin öyküsünü ve hepsinin dışında kalanların da öyküsünü anlatan o olur. Aralarında en normal (?) belki de Bernard'dır. Dalgalar bilinç akışının kusursuzluğa tahammülsüz olan tek eseri olabilir belki. baştan sona bilinç akışı ile geçip giden bu eserde Percival adındaki çocukluk arkadaşlarının ölümünün altısına birden hissettirdikleri, Hindistan'a gitmeden önce onu yolcu edişleri özellikle önemlidir. Percival güçlü karakteriyle hepsinden bir adım öndedir ve hepsini birleştirmektedir. Masadaki altı arkadaşı tek çiçek haline getirir; ancak o, çiçeğin bir parçası değildir. Sadece çiçeklere su verir. Percival'ın düşüncelerine erişemeyiz neticede biz de. O sadece etkide bulunan kişidir. Hepsinin iç dünyasına ayna tutandır Percival. Karakterler yaşlandıkça korkuları artar durur. Ancak bu kitapta eksik gördüğüm tek şey çocukken dahi altı karakterin de yetkinlikle davranması olmuştur. Deniz Feneri gibi zamanın akarken götürdüklerinin izlenimini veriyor Woolf okura. Değişen gölgeler ve ışık tonları zamanın setine tezat oluşturur gibi görünse de belki de onun da rutini odur. O küçük çocuklar zaman tarafından yıpratılırken birbirlerine karşı bir yaşam borçludurlar. Birbirlerini saran görünmez bir sis bulutunun altında hepsi yaşlanmaktan korkmakta, kimi evlenip çoluk çocuk sahibi olurken kimisi de bir çatı katında yaşamını sürdürmesine karşın zenginliğe erişmektedir. Louis ve Rhoda karakterleri özellikle ilgi çekicidir bu kitapta. "Tüm gemilerim beyaz benim," dedi Rhoda. "İstemiyorum hatmi çiçeklerinin, sardunyaların kırmızı yapraklarını; ak yapraklar istiyorum, leğeni salladıkça yüzen; donanmam var benim, bir o kıyıya, bir bu kıyıya giden... Dal atacağım içine, boğulan gemici için sal. Taş atacağım içine, denizin derinliklerinden yükselen baloncuklara bakacağım. Neville gitti. Susan gitti; Jinny, mutfak avlusunda frenküzümleri topluyor, sanırım Louis'le birlikte. Bn Hudson çalışma masasının üzerine defterlerimizi yayarken yalnız kalabileceğim kısacık bir zamanım var. Kısacık özgürlüğüm var. Bütün batmış yaprakları topladım, yüzdürdüm. Damlacıklar koydum kimilerinin içine. Deniz feneri dikeceğim buraya, deliotunun ucundan. Kahverengi leğeni sallayacağım bir o yana bir bu yana, dalgalara binecek gemilerim. Kimileri batacak. Kimileri kayalarda parçalanacak. Bir tanesi yüzüyor tek başına. O benim gemim...." O kadar cümle sunulabilir ki aslında; diğer taraftan sadece yukarıya yazmış olduğum, Rhoda'nın iç monoloğu bile yeter belki bu kitabı ifade etmek adına. İşte böyle bir kitap Dalgalar. Bir başyapıt. Gerçekten dokunaklı ve sarsıcı bir kitap Dalgalar. Yine de benim favori Virginia Woolf eserim Mrs. Dalloway'dir hala. Bu kitapta kullandığı onca renkli ifadelere rağmen Virginia Woolf gridir. Ve gri tonlarda akan bir nehirde yaşamına son vermiştir.
Baskı: Pedro Paramo
Bu kitabı anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Okuruna ulaştırdığı doğallıktan mı bahsetsem ya da teknik açıdan Latin Amerika edebiyatının patlamasına neden olan eser olarak mı sunsam; gerçekten beklediğimden fazlasını sunan bir kitap oldu Pedro Paramo. Bir solukta okuduğum kitap Meksika'da hayali kurgusal bir kasabada geçiyor -bkz; Mocando örneğindeki gibi- Annesini yitiren Juan Preciado'nun babasını bulmak üzere çıktığı yolculukta Comala'ya yola çıkar. Annesinin övgüyle bahsettiği Comala'ya ulaştığında ise tamamen tozların uçuştuğu, yıkık dökük kimsesiz barakaların bulunduğu hayalet bir kasabaya inmesiyle şaşırtır. Geçmiş yankıların evlere tıkıldığı, geçmişin affedilmeyen ruhlarının yaşayanlardan fazla olduğu bir yerdir Comala. Juan Rulfo ismine ilk olarak Gabriel Garcia Marquez'in 'Anlatmak İçin Yaşamak' kitabında rast gelmiştim. Kitaplığımda aylarca sessizce sırasını bekleyen Pedro Paramo yalın dille yazılmış olmasına karşın düz bir metin olmaktan kullanılagelen tekniklerle sıyrılıyor. Beylik laflarla konuşmak istemiyorum ancak yalın metinlerden hoşlanmayan beni bile sadeliğiyle tavlamasını da aslında sadece kullanılagelen tekniklere atfetmemek gerekli. Pedro Paroma'yı okurken bir Yaşar Kemal ya da Sabahattin Ali okuduğunuzu hissedebilirsiniz, tek farkla; Latin Amerika Edebiyatını zirveye çıkaran, Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık ile kusursuzlaştırdığı, büyülü gerçekçiliğin önderi olan eser olması. Büyü ve gerçeğin, geçmiş ile geleceğin, ölümün ince çizgilerinin kusursuz bir doğallığı barındırarak anlatıldığı bir kitap Pedro Paramo. Hissederek okunmalı, Latin Amerika'nın geçirdiği şiddetli dönüşümlerin tümünü hissetmeli..
Baskı: Bulantı
Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran Sartre'nin varoluşçuluk düşüncesini 'Bulantı' ile az buçuk kavradığımı söylemem mümkün. Daha önce okumuş olduğum üç kitabı yüzeysel olarak varoluşçuluk hakkında fikir sahibi olmamı sağlamıştı fakat Bulantı ile fikir gelişimini sağladı ve meyve verebilecek duruma geldi. Geçtiğimiz nisan ayı gibi alıp okumamı yarıda bıraktığım Bulantı'yı elime ikinci alışımdan sonra beş üzerinden beş gibi bir değerlendirme yapmam benim için de beklenmedik oldu. Neyse, ayrıntı yığınlarını geçip kitabın okura vermeye çalıştıklarını aktarmaya çalışayım. Fransa'nın burjuva kenti Bouville'de bir kütüphanede, Rollebon adında önemli biri hakkında araştırma yapan tarihçi Antoine Roquentin, araştırması nedeniyle burada ikamet etmektedir. Yaşadığı hayatın olabildiğince tek düze olduğunu fark eden Roquentin yalnızlığının sürüklediği bir düşünce denizinde boğulmaya başladığını fark edip bir günlük tutmaya karar vermiştir. Biz de onun içindeki karmaşayı kaleme aldıklarından öğreniyoruz. Roquentin bir akşam denize taş atarken yaşadığı histen sonra nesneleri ve insan bedenini, daha önce kavradıklarından farklı bir algıyla kavramaya başlamaktadır. Nesneleri ve kendi bedenini tüm çıplaklığıyla inceleyip, olabildiğince ayrıntıya inmeye çalışan Roquentin çevresinde duyumsadığı her şeyi karanlık ve tiksinti verici buluyor. Bu sırada kendi araştırmasını sürdürürken, geçmişte sevgilisi olan Anny'den gelen mektupla kafası iyice dağılır ve araştırmasını yarıda bırakır. Bu sıralarda Roquentin varoluşma sürecine girdiğini düşünmekte ve nesnelerinde varoluşmaya başladıklarını ve kendisi de dahil olmak üzere varoluşmaya başlayan her şeyin fazlalık olduğunu düşünüp kendinden, insanlardan ve nesnelerden tiksinmeye başar. Roquentin her şeyin çirkin ve umutsuz olduğunu düşünmeye başlar, bunların hepsi bir bulantı gibi içini kapsar. Onun bulantı adını verdiği şey varoluş düşüncesinin içini pense gibi sıkması, yirminci yüzyılın kentli insanın tipik mutsuzluğuyla kapana sıkıştırılmasıdır. Nesneler bir köşede dururken varoluşlarını kazık gibi çakıldıkları yerden değiştiremeyeceklerine göre Roquentin kendi varoluşunu sorgulayıp bu iç sıkıntısından kurtulmaya çalışıyor. Jean Paul Sartre'ye bu kitabı okurken tekrar hayran kaldığımı söylemem lazım. Layık görüldüğü nobel ödülünü reddeden Fransız Aydını inanılmaz bir tasvir gücüne sahip. Kişilerin davranış biçimlerini inceliyişi olsun, nesneleri ele alış biçimi olsun hayran olmamak mümkün değil. Bulantı'yı okuduktan sonra çevrenizdekileri inceliyiş biçiminizin bile değişmesi muhtemel. Hele yaşadığınız hayatı biraz olsun anlamsız buluyorsanız, Roquentin'in hissettiklerine kapılmamanızı dilerim. Bulantı çok güçlü bir eser olarak Sartre'nin varoluşçu düşüncesini sürdürmeye de en güçlü edebi eser olarak görünüyor. Kitapta not edilmesi gereken çok şey var fakat ben ancak bir kısmını yayımlıyorum; "Ters dönmüş, kanlı ve şişmiş haliyle vagonun içinde, şu gri gökyüzünde salınıp duran bu karın, bir banket değil. Sözgelimi bu, taşmış bir ırmağın gri renkli sularında, karnı ters dönmüş, şişmiş ve suyun akıntısına kapılmış ölü bir eşek de olabilir. Ben de eşeğin karnına oturmuş ve ayaklarımı duru suyun içine sokmuş olabilirim. Nesneler, adlarından kurtuldular. Kaba, dik kafalı, koskoca görünüşleriyle buradalar; onlara banket diye ad takmak ya da onlarla ilgili herhangi bir şey söylemek budalalık gibi görünüyor." "Bütün bunların özü olumsallıktır. Yani varoluş zorunlu değildir demek istiyorum. Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir, ama hiç bir zaman çıkarsamayız onları...... Şu bahçe şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir." "Ya şu kök? Onu da toprağı paralayan ve besinini ondan koparan yırtıcı bir pençe gibi görmem gerekecekti." "Ben daha çok... bana verilmiş, hem de bir hiç için verilmiş hayat karşısında şaşırmış durumdayım."
Baskı: Kör Baykuş
Düş ve gerçeğin paralelinde tutsak kalmış, tutkulu bir aşığın, bilinçaltı haritasına yolculuğa çıkarıyor Sadık Hidayet. Şaşırdım, Latin Amerikalı yazarların büyülü gerçekçiliğinden sonra İranlı Sadık Hidayet tarafından Doğuya özgü geleneklerin hatırlatıldığı bir kitap.. Bilmiyorum, Kambur ihtiyarın kahkahaları, yılan zehriyle bekleyen şarap, ve Hidayet'in güçlü tasvirleri. Sanırım yeni bir yazarla tanışmamı sağladı Kör Baykuş..