GU
@gululucan

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Başkaldıran İnsan
7/1001.11.2017

Baskı: Başkaldıran İnsan

"İnsansal ile tanrısal arasındaki ayrımın boş olduğunu, insanlığın özü,yani insan yaradılışı ile birey arasındaki ayrımdan başka bir şey olmadığını göstermek olacaktır işi. "Tanrı gizlemi insanın kendi kendine aşkındaki gizlemden başka bir şey değildir". Yeni ve garip bir kehanet yankılanır o zaman: "Bireylik inancın yerini aldı, us İncil'in, politika din ile kilisenin, yer göğün, çalışma duanın, düşkünlük cehennemin, insan da İsa'nın yerini", öyleyse yalnız bir cehennem vardır, o da bu dünyadadır: Onunla çarpışmak gerekir. Politika dindir, aşkın Hıristiyanlık, öbür dünyanın Hıristiyanlığı, kölenin vazgeçişi dolayısıyla yeryüzü efendilerini güçlendirir, göklerin dibinde bir efendi daha yaratır. Bunun için, tanrısızlık ile devrimcilik anlayışı aynı kurtuluş akımının iki yüzünden başka bir şey değildir. Her zaman sorulan soruya: Devrim akımı neden ülkücülükle değil de özdekçilikle birleşti? sorusuna verilen karşılık budur işte. Çünkü Tanrı'yı köleleştirmenin, onu buyruk altına alıp kullanmanın anlamı,eski efendileri ayakta tutan aşkınlığı öldürmek ve yenilerini yükselterek kral-insan çağlarını hazırlamaktı. Düşkünlük gününü doldurma, tarihsel çelişkiler çözülünce, "gerçek tanrı, insansal tanrı devlet olacaktır". Homo kominilupus1 o zaman homo homini deus2 olur. Çağdaş dünyanın kaynağında bu düşünce yatar. Feuerbach'ta, bugün hâlâ iş başında bulunan, korkunç bir iyimserliğin doğuşunu görürüz." (1) Latince: İnsanın kurdu gene insandır. Plautus'un ünlii sözü. insanoğluna kötülük edenin gene insan olduğunu belirtmek ister. (2) Latince: İnsanın tanrısı gene insandır. (Albert Camus, Başkaldıran İnsan)

Aşk Üzerine
7/1001.11.2017

Baskı: Aşk Üzerine

“İnsanın 'sosyal bir yaratık' olması ne demek? İnsanların, yumuşakçalardan ya da solucanlardan farklı olarak kendilerini tanımlayabilmeleri ve bilinçlenmeleri için birbirlerine gereksinim duymaları anlamına mı geliyor? Etrafımızda bizim nerede bitip, başkalarının nerede başladığını gösterecek birileri olmadığı sürece kendi benliğimizi tümüyle kavrayamayız. "İnsan yalnızlık içinde yaşadığında bir karakter dışında her şeyi kendi kendine edinebilir," diye yazmış Stendhal,karakter oluşumunu başkalarının kişiye gösterdiği tepkilerle açıklamaya çalışarak. "Ben" bütünüyle bağımsız bir yapı olmadığı için, başkalarına gereksinim duyar. Kişisel tarihimi özümseyebilmem için beni iyi tanıyan, hatta bazen kendimden bile iyi tanıyan bir başkasına gereksinimim vardır.” (Alain de Botton, "Ben "in Onaylanması" Aşk Üzerine)

Gece Defteri Günlük
9/1001.11.2017

Baskı: Gece Defteri Günlük

"Bilip de söylememenin üzüntüsünü duymak istemiyorum." Montaigne. Böyle bir tutumu, bir töreyi benimseyerek yazan kaç kişi var acaba Türkiye'de? Yazmak çünkü, artık pazara dönük olarak yapılıyor. İnsanlarla, öteki yazarlarla ilişkiler, tam da Marks'ın söz konusu ettiği biçimde metalaşmış, fetişleşmiş ilişkiler.” (Ahmet Oktay, “2 Mayıs 1992” Gece Defteri Günlük)

Söz Acıda Sınandı
9/1001.11.2017

Baskı: Söz Acıda Sınandı

ÖLÜ BEATRICE İki kez göründün Beyazlar içinde: Erdenliğinin Giysisinde ve Kefeninde. Erdenliği sevmedim. Kısırdır erdenlik! Tohumlanmaz İmgelem ve Rahim. Tabuttaki gövdene baktım: Hülyâ gibi derindi. Suçu keşfettim birden: Etin tâ içini. Malgamamsı. Etin tâ içi: Haykıran! Haykıran! Yoktur "yıldırım aşkı" Aşk oluşturulur, üretilir yüreğin dipsiz karanlığında. Siyah pelerinlidir ve Orak'la dolaşır. Önceki acıların, önceki anıların hasatçısı! Biç ne bulursan! Biç! Ölü Beatrice! Öğretmenim! Senden sonra buldum şehvetin tadlannı. Baldırları, tüyleri ve kılları. Ah! kalçalar: Uçurumsu baş dönmeleri. Bin çeşit menekşe kokladım sizlerde. Anınla gidip gelirken, haykırdım: Pislik! Pislik! Pislik! Ama burdan üreyecek Erdem! Bu Cinnet'ten! Parmak uçlarımda dokunamadığım tercinin anısı kanıyor. Hiç durmadan kanıyor. Öpemediğim, okşayamadığım meme uçlarm bir ikindi vakti gibiydi herhalde. Ört üstümü güzel loşluk! Kan içinde doğur Ben'i. Ölü Beatrice! Yazarken sevdim seni! (Ahmet Oktay, Söz Acıda Sınandı)

Baskı: Gözüm Seyirdi Vakitten

Yorgundu. Düş görürken ölmüş müydü ölüyor muydu? fidana dokunduğu an açıvermişti gonca elinden düştü kitap kalem de şuydu altını çizdiği cümle: Kierkegaard'tan, "Üzüntüm, kal'amdır benim" (Ahmet Oktay, “Günbatımı” Gözüm Seyirdi Vakitten)

Toplu Şiirler
9/1001.11.2017

Baskı: Toplu Şiirler

YILLIK BAKIM İnsan çekmelecelerini de temizlemeli zaman zaman, Kalbini de! Çürüme içerdendir çünkü: Zarf ve Kabir, sararsa da kunt görünür: Mürekkep ve beden kayıptır. Sevinçli bir gündü ve hazırdım her türünden cenaze törenine. Daha dün birinden dönmüştüm ve mazî kadar uzaktım ölüden. Kimden duymuştum anımsamıyorum; ama şöyle bir özdeyiş yazmak istiyordum yatak odamın duvarına: Anılardan kurtulun! Ama anılarım neydi benim? Babamdan, amirlerimden, karımdan, polislerden ve komutanlardan kurtarabildiğim ne kalmıştı? Niye erkeklerin de bir çeyiz sandığı yok acaba? Niye gömülmüyoruz onunla ve sevdiklerimizle? Ah! Mansur'u kiminle gömeceksiniz? Nesimî'yi kiminle gömeceksiniz? Kendi fetvasını veren Bedreddin'i kiminle? Onlar hâlâ kıyamdalar ve gül kokuyorlar Ben de tek hâzinemi açtım: üç çekmece. Kurtulmak için. Mutad yıllık temizlik. Herkesin pisliğinden, kendi pisliğimden. İnsan etrafıdır elbet. Mansur uğulduyor işte: "Dostum ve üstadım İblis'le Firavun'dur"

Lânet Şiirleri
7/1001.11.2017

Baskı: Lânet Şiirleri

lânet ve keder kitaplar örtmez yoksulluğumu. türküler yaşlandı, ninniler genç; kir ve dışkı bulaştı erguvanlara; silmeye çalışsam? -ellerim felç! yoksun sen ve sen, sen harç ve kireç sanki bir duvarsın, lânetli bir duvar. yalnızlık gibiydin, hiç'e benzedin, hani gül, hani ferhad, hani direnç? kalbini yok say, hani var mı? solgun ateşte yanan semender; ölümün en ücrâ yerinde, keder bekliyor seni, ordasın, er geç! (Hilmi Yavuz, Lânet Şiirleri)

Aşkın Diyalektiği
6/1001.11.2017

Baskı: Aşkın Diyalektiği

"Aşk şudur ya da budur, ama ne olursa olsun geçicidir. O da olgunlaştığı anda her şey gibi söner ve yerini başka bir şeye bırakır. Aşk sevinçlerden çok ya da sevinçler kadar acılara yatkın bir geçici duygusallıklar ortamıdır. Aşkın en iyisi bile acılar dizisidir. Sevgili sevgiliye acı çektirir, hatta istemeyerek acı çektirir." (Afşar Timuçin, Aşkın Diyalektiği)

Hayvan Çiftliği
10/1020.03.2015

Baskı: Hayvan Çiftliği

"Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder, şu anı kontrol eden geçmişi de kontrol eder." sözünün doğruluğunu gördüğüm bu kitapta "kendi hafızanıza güvenmiyorsanız, baskasının hafızasına hiç güvenmeyin hele iktidar hafızasına asla!" demek geldi içimden.. Orwell'in 1984'ü ile hayvan çiftliği arasındaki en göze çarpan üç nokta vardır ki gerçekten zekice.. Birincisi; hatırladıklarının yalnış olduğuna inandırarak geçmişi değiştirilmesi olgusu. 1984'te bu iş daha bir teşkilatlandırılmıştı. İkincisi; hayali düşmanlar yaratarak birleşme. Üçüncüsü; idareyi ve yönetimi elinde bulunduranların alttakileri eğitimsiz bırakmaları. İnsanların ürün vermeden tüketen sadece sömüren varlıklar olmasından yola çıkarak hayvanlar özgürlük ve eşitlik toplumu kurmak amacıyla 7 emirle başlayan devrim hareketi hayvanların en zekisi olduğuna karar verilen domuz Napolyonun diktatör tavırlarıyla tek emre inerek "Hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir"olarak kalmıştır. Ve burdada devrim ile çıkılan yolda liderlerin sahiplere, rejimin diktatörlüğe dönüşümünü görüyoruz. Güç kazanan insanların, egemen yapı ne olursa olsun kendi çıkarlarını üst planda tutacağını değişmez bir gerçek..Kitabın sonunda ezilen ve ummuduğunu bulamayan çiftlik hayvanlarının gözleri önünde bir sahne gerçekleşiyor ki burası gerçekten içler acısı..Başında Napolyo'nun etrafında insanlar hayvanların oturduğu, eğlenerek sohbet ettiği bir masa var ve baktıklarında gördükleri şey artık domuzlarında insana benziyor olması yani artık hangisi domuz, hangisi insan ayırt edemezler. Ve benim Orwell'ım buradaki hakareti domuzlara mı yoksa insanlara mı yöneliktir bilinmez. Kitapta en çok Moses karakteri beni sinir ediyor yani onun savunduğu fikre günümüzdede tahammülüm yok. Moses burda din adamlarını temsil ediyor ve hayvanların bu dünyada çektikleri sıkıntıların hepsinin ölünce gidecekleri balbadem ülkesinde telafi edileceğini söyleyerek kandırıyor. Bu alegoride de ilginç olan domuzların bu fikirlere inanmamalarına rağmen, halkı isyandan uzak tuttuğu için Moses’a iyi bakmaları, beslemeleridir. Kitabı okuduktan sonra "a bu çiftlik ne kadarda ülkeme benziyor ben ya koyunlar grubundayımdır ya da çalışkan at grubundayımdır bilemedin inek, tavuk ne fark eder.Belli ki domuz gurubuna girmiyorum" :) dersiniz. Umberto Eco'dan sonra zekasına hayran olduğum yazar George Orwell'ın burda sistemimi yoksa sistemin içindeki otoriteyi mi eleştirdiğini tespit etmek zor."Yazarın anlattığı okuyucunun anladığı kadardır"dan yola çıkarak bence yazar burda sanki iktidar üzerinden sisteme sert göndermeler yapıyor ama genelini eleştirmiyor gibi.. Orwell her zaman karamsar yazar kimliğiyle hafızamda kalacak çünkü her kitabı sonrasında etrafımda yaşananlara bakarak "dünyadaki açgözlülük ve bencillik bitmeyecek ve bitecek gibi değil" fikri biraz daha yerleşmiş oluyor. Kitaptan Altını Çizdiklerim : "siz kendi alt hayvanlarınızla uğraşıyorsunuz, biz de alt insanlarımızla uğraşıyoruz.

Mutluluk
6/1020.03.2015

Baskı: Mutluluk

Livaneli'nin okuduğum 4. kitabı..Ve şunu farkettim Livaneli kitaplarında genellikle teması farklı dinler, farklı kültürler ve farklı yaşamlardan insanları bir araya getirerek bu kitaptada İrfan'nın annesinin dediği gibi "insanlar bir araya geldiklerinde birbirinin zehrini alırlar" şeklinde. Töreye kurban hayatları anlatma ile başlayan kitap birbirini hiç tanımayan 3 ayrı kişinin kesişen hayatlarında doğu ile batı arasındaki farkları ortaya çıkaran ve insanların her gördükleri hayat tarzlarından etkilenmelerini konu alıyor.Kitabın filmide çekildi filmi izlemedim ancak kitabın bir bütün olarak iyi, sonunun ise pek tatmin edici olduğunu söyleyemem. Kitaptan altını çizdiklerim: - Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşünki her şey olumlu olsun; dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir. - Belki de en iyisi o vahşi yalnızlığı seçmek ya da kendini öldürmekti Pavese gibi. - Uyuyan Endymion gibi kendi kaderini belirleme cezasına çarptırılmış olma duygusu, bu dünyaya en ufak bir çentik bile çizemeden geçip gitme korkusunun yarattığı bir şeydi. - Herkes yabancılaşmıştı, yabancılaşıyordu. Toplum kuralları ve çevremizde tahkim ettiğimiz maddi dünya, bizi bu yabancılaşmadan koruyan gardiyanlardı adeta. Yolumuzu şaşırdıkça, alışkanlık denen ılık kaplıca sularının içine gömülüp rahatlıyorduk. Sonunda bize yol gösteren şey; evde her zaman oturduğumuz koltuğun aşina yumuşaklığı, gözü kapalı çevirebildiğimiz banyo musluğu ve başımızın yastıkta bıraktığı iz oluyordu. Kendi egemenlik alanını belirlemek için ağaçların altına sidik fışkırtıp sonra kendini bu sidiğin sınırları içinde güvenli hisseden köpeklere benziyordu insanlar da; aşina kokular ve aşina eşya arasındaki bir mutluluk formülü. Dostoyevski Avrupa'dan Rusya'ya dönüşünü, "Eski pantuflalarıma ayaklarımı sokar gibi" betimlemesiyle açıklamıştı. Eski pantuflalara ayakları sokmak... Güzel sözdü doğrusu ve insanlar böyle yaşıyorlardı. Eğer bu tanıdık dünya olmasa, kendilerini bir mahzende büyütülüp sonra birdenbire kent meydanına atılan Kaspar Hauser gibi hissedecekleri kesindi.

Kafamda Bir Tuhaflık
6/1020.03.2015

Baskı: Kafamda Bir Tuhaflık

Pamuk merakla beklenen bu kitabını 6 yılda İstanbul'un arka mahallelerini iyice araştırıp ordaki yaşam tarzlarını insan davranışlarını gözlemleyip öyle yazmış.Böyle bir çalışma içine girmiş çünkü yazarımız daha önceki hikayelerinde kahramanlarını İstanbul'un Nişantaşı gibi kalburüstü semtlerinde yaşatıyordu.. Kitapta Nobel ödüllü bir yazardan beklenmeyecek anlatım bozuklukları olsada Orhan Pamuk sonuçta..Kitabın ön kapağı ile konusu öyle uyumlu ki kapağa bakınca içeği ile ilgili kafanızda bişeyler oluşuyor.Kitabın arkasında da değinildiği gibi aşkta insanın niyeti mi kısmeti mi önemli sorusunun cevabı son bölüm ve hatta son cümle ile birlikte tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Detaylı cümlelerin yazarı Pamuk; mahallede kuş uçsa sinek konsa yazar. Onun bu özelliği kitabı okurken zaman zaman okuyanı boğsada "ne çok uzattın be adam geç artık oraları"deme noktasına getirse de betimlemeleri tanımlamaları insanı derinden etkiliyor ve bilgilendiriyor. Mesela; İstanbul'un son 40 yılını orda yaşamamış olsanızda yaşamıssınız gibi bilirsiniz yada Mevlut'ün saflığı insanda acıma duygusu uyandırken, Korkut ve Süleyman'ın uyanıklığı bir tiksinme duygusu, babasının fakirliği ve gururu ise bir çaresizlik duygusu uyandırıyor. Pamuk bana nedenini bilmediğim bir şekilde soğuk ve itici gelse de kitap içimizden biri olan Mevlut'ün hikayesiyle sımcacık bir etki bıraktı. Ve boza her satırda insanın canını çektirecek kadar güzel anlatılan boza:) Bu hissiyat için bile Pamuk sevilir:) Bir röportajında Pamuk kitabını anlatırken; "Mevlut resmiyet ile şahsiyet arasında sıkışıp kalmış bir karakter neden?" sorusuna cevabı "Baskıcı bir toplumda var olmak isteyen, şahsi düşüncesini ancak arkadaşına saklayacak. Şahsi düşünceyle resmi düşünce arasındaki fark da yalnızca bir ikiyüzlülük farkı değil, bir hayat acısı farkı" diye açıklamış. Ne güzel söylemiş! Birde kahramanını niye Mevlüt değilde Mevlut olarak seçmiş onu merak ettim.. Kitapta benim açımdan en önemli vurgu; Mevlüt'ün akrabalarının büyük hayallerinin olması ve bu hayalleri gerçekleştirmelerine rağmen hayal edildiği zaman ki büyüklüklerini yitirmiş olduklarından dolayı sürekli mutsuz ve sinirli olmaları.Ki böyle insanlara günümüzde çok fazla rastlıyoruz. Bu durum; fazla hırs yada doyumsuzluk olarak nitelendirebilir. Diğer yanda; tüm değişimlere rağmen değişmeyen Mevlut'ün zaten küçük olan hayalleri ve istekleri gerçekleşirken, her ne kadar istediği gibi olmasa da olduğu gibi kabullenişi gerçekten kafasında bir tuhaflık olduğu hissini uyandırıken; Mevlut yaşadıklarıyla beklenenin beklendiği gibi gelmeyeceğini ama gelenin; gelmesini beklediğinden çok daha fazla mutluluk kaynağı olacağını yaşayarak aktarıyor bize. Böylelikle kabullenişlerinin kabul edilemeyecek yanları olmadığını göstermeye çalışıyor. Ve kitap okumanın en güzel yanı iyi kötü her kitapta karşınıza bir araştırma konusu çıkması.Bu kitaptada "bozada alkol var mı yok mu?" onu araştırdım. Osmanlı döneminde 4. Murat bozayı içinde alkol var gerekçesiyle yasaklamış.Ancak edindiğim bilgilere göre ben Vefa Bozacısının yalancısıyım :) "Bozanın temel maddeleri su, şeker, mısır ve buğdaydır. Bu karışıma dışarıdan herhangi bir alkol eklenmez. İçindeki karışımlar fermantasyon sonucu etil alkol oluşturur ki bozada alkol var diyen o zaman mayalı ekmekte yemesin" nokta:)

Leyleklerin Uçuşu
8/1013.03.2015

Baskı: Leyleklerin Uçuşu

Grange'ın Siyah kan, kızıl nehirler kitabından sonra okuduğum 3. kitabı ve zekasına hayran olduğum mutlaka tanışmalıyım dediğim 3 insandan birisi.. Kitabın ilk yarısına gelmeden daha leyleklerin kurye olduğu çözülüyor eee bunlar sonraki sayfalarda neyi anlatıyorki dediğin noktada macera daha ilginç bir hal almaya başlıyor.Bir sonraki sayfaya merakla çevirmeye yetecek kadar aksiyon, organ mafyası, elmas kaçakçılığını leyleklere yaptırma kurgusu, en başından beri gizemini koruyan Tek Dünya kurumunun kurucusu yani kalp hırsızının kendi babası olduğunu öğrenen bir adam ve Grange usulu bolca vahşet katliam..Bir polisiye gerilim kitabından beklenen herşey fazlasıyla var.. Ayrıca karakterin gezdiği yerlerdeki sosyal yaşantı, afrikalı siyahilerin nasıl istirmar edildiği ve elmas borsası hakkında bilgilerde edinebilirsiniz.

İki Şehrin Hikayesi
7/1027.02.2015

Baskı: İki Şehrin Hikayesi

Batı medeniyetinin medeniyet olabilme adına yaşadığı kanlı süreci ustaca dile getirmiş yazar, o toplumların böylesi aydınları olmasaydı şimdi bu seviyede olabilirler miydi sorusu geliyor insanın aklına.. Kanlı Fransız İhtilalini ve İngiltere ile aralarındaki çatışmayı, iki şehrin o dönem yaşadığı açlık, sefalet ve kederi; aşk, sevgi, merhamet ve güven duyguları ile yoğurulmuş karakterlerle işleyen yazar ihtilalin getirdiği korku, öfke, dehşet, giyotin, bileği taşı acımasızlıkları da gözler önüne seriyor. Ve her devirde olduğu gibi "Her sistem, kendinden öncekini tarihten silmek için ölümüne çaba gösterir." fikrini empoze ediyor bize.. Bu kitapta yaşanan iki duygu silsilesinde kendi kendime evet insanoğlu dedim. Birincisi; "itilmiş insanların nasıl sınırsız öfke ile dolabildiklerini, eline yetki geçen herkesin nasıl zalimleşebildiği" ki bu bana Barda filminihatırlatır her zaman..İkincisi ise aşk uğruna giyotine kurban verilen Sidney :( Bir adam düşünün eskiden aşık olduğu kadının eşi idama mahkum edildiğinde sevdiği kadın kocasının acısıyla nasıl baş edecek diye o üzülmesin diye kocasının yerine geçip kendisi ölümü seçiyor.Tamam Bayan Defarge'yi öldürme isteğini çok şiddetli yaşıyorsunuz ama bir yandan da aşka bir kez daha inanıyorsunuz. Sydney Carton'ın yaptığını kim yapabilir ki. Kitaptan altını çizdiklerim: - Nefret; Fransız kadınının kalbini taşlaştırmış, İngiliz kadının ise kalbini cesaretle doldurmuştu. - İntikam için uzun zaman gereklidir. - İnsanın kaderinde ne varsa,o olacaktır. - Sönmeye başlayan neş'e ateşini dostluk yelpazesi ile alevlendir,bana da şu gül renkli şarabı sun ve gül renkli şarabın tesiriyle sarhoş olduktan sonra varsın içinde yaşadığımız dakika saadetten uzak olsun - Yaşamak için her şeyimiz vardı, yaşamak için hiçbir şeyimiz yoktu... - Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü... - Tanrı: Ben hayat verenim ve yeniden diriltenim, bana inananlar ölmüş olsalar dahi tekrar yaşayacaklardır. Yaşayan ve inananlar ise hiçbir zaman ölmeyeceklerdir. ölmek üzere olan aşığın son sözleri.

Kinyas ve Kayra
8/1024.02.2015

Baskı: Kinyas ve Kayra

Bu kitapta; hayata tutunamayan, sadece yaşıyor olmaktan bile acı çeken iki insanın zihin ölümünü bekleme yolunda yaşadıkları karmaşalar gel-gitler arafta kalmalar var; hayata, insanlara dair herşeyi çokca düşünmek ama umursamamazlık var ve herşeyin hiçbirşeye dönüştüğü, herşeyin hiçbir değerinin olmadığı bir dünya var. Kitabın ergen edebiyatı gibi durmasının nedeni Hakan Günday'ın ilk kitabı ve lise yıllarında yazmış olması. Buna rağmen zeka ve kelime oyunları kitabı okutmaya yetiyor.Zaten bir röpartajında kendiside hikayeyi kafasında hiç tasarlamadığını doğaçlama yazdığını anlatıyor. Bir ara kitabın tanıtımına dair şöyle bir cümle okudum: "Medeni dünya insanı dedikleri şey, sadece utanç verici rekabetlerin sonucu kazanılmış başarılarıyla övünen ve sonrasında adına insanlık dediği yapmacık iyilikleriyle modern var olma çabasıdır. Bunun farkına varan insanlar da haklı olarak yakıp yıkmak isteyebilir herşeyi" İşte benim ilgimi çeken kısımda bu oldu. Tabiki nihilistlik, megolamanlık, marjinallik hat safhada..Kitabı okurken bende bu fikirler oluşmaya başladığında dönüp dönüp kitap kapağına baktım "kapağı ile içeriği birbirini nasılda tamamlıyor iyi düşünülmüş "diye düşündüm. Kitabı okurken aklım dağılsın kitabın etkisinden sıyrılayım diye araya başka kitapta sıkıştırdım çünkü karakterlerin şizoid yapılarına kayıtsız kalmamak mümkün değil ayrıca sütle rakı karışımı, cappuccino ve pepperoni pizzadan birara kusma eğilimine girdim:) Kitaptan altını çizdiklerim: -İçi ne kadar doldurulursa doldurulsun yine de hafiftir hayat. Çünkü altı deliktir. Delikse ölümdür! Bütün kazançlar bu delikten kayıp gider. -Sorarlarsa, -Ne iş yaptın bu dünyada? diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım, kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından. -Ne kadar yalnızsan o kadar uzaga gidersin. ne kadar terk edersen o kadar ölürsün -insanlar..dedim fısıldayarak."Taşırlar insanları.Kundaktayken, tabuttayken.Hep taşıyacak birileri olur.Bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan, bazılarıda içinde bulundukları sistem birgün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için, taşırlar insanı. -Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur.Birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. - Yarın,bugünü yaşanabilir hale getiriyordu. Kendimizi bir binanın tepesinden hepberaber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! Latonun çıkma ihtimalini,aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini,sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındiran o sihirli sözcük : yarın. Gelecek iyi bir sermayeydi. Yaşadığımız sürece bitmeyen anapara gibi.. -Yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardim edilemez. -Çok şey gördüm beni yüzüstü gömün.

Baskı: Kayıp Sembol (Robert Langdon, #3)

Dan Brown kitaplarını yazarken; konularını gerçek hayattan alıp, tabu addedilen şeylerin üzerine gitmesi ile büyük ilgi uyandıran bir yazar. Da Vinci Şifresini okuduğumda çok cesurca bulmuştum. Kayıp Sembolü okurkende "hayret Türkiye'de nasıl yasaklanmamış" diye düşündüren anlatımları var.Eklemekte fayda var yazarın; öğreten, bilgi veren, insanı araştırmaya yönelten çizgisi var.Bu kitapla birlikte Neotik Bilim ve deneyle ispatlanmış "ruhun ağırlığı vardır" konusu ilgimi çekti. Kitap başından sonuna kadar polisiye/gerilim/macera kitaplarından beklediğimiz hemen hemen herşeyi veriyor. Benim için bu tarz kitapları iyi yapan şey soluk soluğa aksiyon ve heyecanın yanı sıra verdiği mesajdır ki bende kendi payıma düşen mesajı aldım:) Dan Brown'da Da Vinci ile oluşturduğu tepkileri bu kitapta düzeltme yoluna giderek herkesin gönlünü almış oldu;) Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Bilgi bir araçtır ve tüm araçlar gibi etkisi onu kullanan kişinin elindedir. - Açığa çıkarılmayacak gizli hiçbir şey yoktur; bilinmeyecek, aydınlığa çıkmayacak saklı hiçbir şey yoktur. - İnsan öğrendikçe bilmediğini anlar. - Zihin maddenin halini değiştirebilme yetisine sahipti ve bundan da önemlisi fiziki dünyanın belirli bir yönde hareket etmesini sağlayacak güce sahipti. -Anlamadığımız şeylerden korkarız.

Serenad
9/1006.02.2015

Baskı: Serenad

İnsanlığa dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden acıların ortak olabileceğini anlatan, iç içe geçmiş ve çok iyi kurgulanmış hikayesiyle insanı içine çeken, sürükleyen ve araştırmaya yönelik merak uyandıran aşk, masumiyet, değer yargılarını içinde barındıran okunası roman. Livaneli bu kitabını özellikle Üstü kapatılmış ve ısrarla unutturulmak istenen geçmişimizin tarihi gerçekleri (Struma Faciası, Mavi Alay, Nazi Soykırımı, Yahudi katliamı) su yüzüne çıkarmak ve her devir değişmeyen devlet politikalarını birkez daha vurgulamak için yazmış sanki. Ve tabiki kitaba ismini veren Serenad..Şile'de deniz kenarında buz gibi soğukta rüzgar, gece ve keman eşliğinde Wagner'ın yazdığı Serenad Für Nadia'yı dinlemek isterdim.Tarihle harmanlanmış hüzün veren masum tutkulu bir aşk hikayesiyle birdaha ne zaman karşılaşırım bilmiyorum. İyiki okumuşum dediğim kitaplardan.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak.Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır.Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme,herkesin iyi olduğunu düşünüp hayalkırıklığına uğrama!Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru! - Yaşlılıkta çoğu durumda, beden ve zihin aynı zamanda çökmüyordu.Genellikle bunlardan biri daha genç kalıyordu. Hangisinin önce çökmesi daha iyidir gibi trajik bir sorunun cevabını bugün tam olarak öğrenmiştim. Önce zihin çökerse insan daha mutlu ölürdü. - Cografya kaderdir.. - İnsan çok yakından bakınca bir şey göremez! - Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim. - Çünkü halk ancak örgütlü olduğu zaman etkili olabilir. Yoksa tek tek insanlar, zorbalık karşınında sinerler. - Her iktidar adam öldürür mü? “Evet! İktidar zulüm demektir. Hele denetlenemeyen iktidar.” “Peki, iyi insanlar iktidara gelirse?” “Öyle şey olmaz!” “Neden?” “İyi insanlar iktidara gelmez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar.”Siz bile adam öldürürsünüz. Çünkü iktidar olmanın başka yolu yok. Eskiden daha açık yapılıyordu, şimdi daha gizli.Dolaylı olarak öldürürsünüz, ölümlere neden olursunuz, ama bir şekilde, iktidarınızın sürekliliği öldürmeye bağlı olur. Belki şu anda böyle bir şey yapamayacak bir yapıdasınızdır. Ama iktidar yolu zorlu bir yoldur. Uzun bir yoldur. İnsanı dönüştüren bir yoldur. Ancak iktidara hazır hale geldiğinizde, gerektiği kadar değiştiğinizde, bu yolu tamamlayabilirsiniz.”

Kızıl Nehirler
8/1006.02.2015

Baskı: Kızıl Nehirler

Polisiye, gerilim, cinayet tarzı kitaplar okunur ama Grange’ın kitaplarındaki kurgu her zaman akıl sınırlarını zorlar, sizi sürükler, ürkütür, şaşırtır. İki farklı cinayet, iki farklı soruşturmanın " böylesine" hayal gücüyle birbirine ba...ğlanması dahiyane. Parçalanmış, kaybolmuş çalınmış kişilikler, seri cinayetler, boş mezar, ölümün soğuk nefesi ve yıllar önce ölmüş olması gereken bir katil, aksiyonu temposu hiç düşmeyen bir roman.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Delilik anlık bir süreçtir. Çoğu zaman başkalarının gözünden kaçmayı, zararsız bir kişilik görüntüsünün gerisinde saklanmayı becerir. - Her cinayet bir atam çekirdeğidir. - Bazı bilim adamları irislerin dibinde, insanın sadece sağlığının değil bütün geçmişininde yazılı olduğunu düşünüyor. Devamını Gör

Bin Muhteşem Güneş
6/1006.02.2015

Baskı: Bin Muhteşem Güneş

Hosseını'nin anlatımı insanın yüreğine öylesine dokunuyor ki kendinizi olayların içinde buluyorsunuz.. Ve acı.. Dünyada nerede doğduğunuz nerede yaşadığınız kaderinizi belirliyor. Halime binlerce kere şükrederek okudum Afganistanda kadın olmak o acıları yaşamak, insan yerine konmamak, çocuklarını savaşta kaybetmek, açlık, erkek egemenliğinde sevilmek ne demek hiç öğrenemeden bir hayatı acılar içinde hatta meydanda taşlanarak öldürülmek süretiyle bitirmek :( Bunlar gerçek dünyada böyle halen böyle hayatlar var. Ve herşeye rağmen sanki iyi bir dünyada yaşıyormuş gibisine gülümseyebilmek, insanlık adına birşeyler yapmak için kendini feda edebilmek.. Kitabın benim açımdan ders veren en etkileyici cümlesi: "Yüreksizlerin asıl cezası; gerçeği, iş işten geçtikten sonra, artık yapılabilecek hiçbirşey kalmadığında görmek, anlamak."

Baskı: Akıl Hastalığını Anlamak

Akıl sağlığının tanımı; İnsanoğlunun dünyaya ve birbirlerine olan en etkili ve en mutluluk verici uyum şeklidir. Günümüzde bu uyumu sağlayamayan kişilere akıl hastası deniliyor ama bir teoriye göre akıl sağlığı diye bişey yoktur; yalnızca toplumun, bir kimsenin akıl sağlığı konusunda koydu sınırlara uymayan, kabul edilmeyen davranışlar vardır.

Baskı: Genç Werther'in Acıları

Bilimsel olarak aşk; insanı mutlu eden, hayattaki herşeye daha pozitif bir anlam katarken karşılıksız olması halinde tam tersi bir etki yapabiliyor. Platonik bir aşk yaşayıp Werther gibi acılara garkolmak benim için abartı olsada kendimi onun yerine koyduğumda doğru olanı yaptığını düşünüyorum. Herkes hayatındaki bir şeyi çok yoğun olarak yaşar Werther aşk için yaşamış öyleyse "Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk" diyorum:) 1700'lerde Goethe'nin kendi çıkmazlarını Werther üzerinden anlattığı kitabı; Goethe'yi ünlü yapıp hayata tutunmasını sağlarken o dönemin Almanya'sında özelliklede gençleri bunalıma sokup intihara sürüklediği bilinir. Aşkın melankolik halini bir tarafa bırakırsak Werther'in mektuplarında kullandığı dil ve betimlemeler kitabı romantik olmaktan daha çok felsefik bir yere taşıyor. Kitaptan altını çizdiklerim: - Dikkat edelim; bütün uğraşmalarımız, çabalarımız yalnız geçimimizi sağlamak ve yaşamak için.Yani şu zavallı varlığımızı devam ettirmekten başka bir amacı olmayan ihtiyaçlarımızı karşılamak için didinip duruyoruz. - En üzüldüğüm şey gençlerin en güzel vakitlerini aptalca dertlerle geçirmekten yaşamamaya fırsat bulamamalarıdır. - Mutlulukta bir aldanıştan başka birşey değilmidir acaba? - Biliyorum ki kadınlar bu işte çok ustaca hareket ederler.İki aşığı bir arada idare etmek onlar için tam anlamıyla bir zevk kaynağıdır. -Çünkü ölmek hayatın binbir sıkıntısına göğüs germekten daha kolaydır.Öyleyse canına kıymak babayiğitlik değil tam bir anlamıyla tembelliktir.

Eroinle Dans
4/1022.01.2015

Baskı: Eroinle Dans

Canan Tan kitaplarını okumak çekirdek çitlmek gibi..Yani karnın doymayacak biliyorsun ama bitene kadar elinden bırakamıyorsun iyi bir yazar mı hayır değil ama okutturmasını biliyor ve çok ilginçtir okuduğum 3. kitabı her kitabında asıl kahramanı aklınıza çivi gibi kazıyorsunuz.Piraye, Aslı, Eylül.. Şahsen ben karakter olarak 3 kahramanada okurken inanılmaz sinirlenmiştim. Hani dizideki kötü karaktere sinir olup elime geçse ben yapacağımı bilirim dersiniz ya işte öyle:) Kitapta Eylül karakteri eroine bulaşacak en son insan profili çiziyor ama yazarında hedefi bu yönde yani "eroine bağımlı olan insanlar; hep hayatın zor yollarından geçmiş, kimsesiz yada zengin ailenin şımarık çocukları değildir sevgi dolu ailelerde, aklı başında büyüyen insanlarda eroin batağına savrulabilir" fikri vurgulanmak istenmiş. Fakat ortama ayak uydurmak için eroin kullanmayı kabul etmek ve bir kızın bir kız arkadaşına hayatını mahvedecek kadar bağlı olmasını abartılı buldum. Yazarın çoğu kitaplarında karamsarlık hakimdir burda gidişat karamsar olsada mutlu sonla bitti.Kitap birşey kattımı derseniz hayır katmadı; dili sıradan anlatımı basit ama bu sına haftasında yemek öncesi aparatif oldu benim için.. ki okuduğum her kitapta altını çizdiğim cümleler olurdu bu kitapta oda yok..

Kitab-ı Aşk
6/1003.01.2015

Baskı: Kitab-ı Aşk

İskender Pala Kitabı-Aşkta; aşkı insani, hayali ve ilahi olarak ayırmış ve incelemiştir.Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlerce türlüdür.Ve Sevmeninde tabakaları vardır. Muhabbet, aşk ve dert olmak üzere üç derecedir. Muhabbet odur ki, mahbubunu görürse memnundur, görmezse kaydında değildir. Aşk odur ki, mahbubunu görürse memnundur, görmezse mahzundur. Dert odur ki, mahbubunu görürse de mahzundur, görmezse de mahzundur. Biz bu dünyaya bir sevgili için âh etmeye geldik o kadar. Kitabın önemli vurguklarından birisi; aşktır ki gerisi vesairedir. Pala divan edebiyatını sevdiren yazarlarımızdandır. Burdada sık sık anlatımlarda bulunmuş eğer divan edebiyatına hakim değilseniz anlamakta güçlük çekebilirsiniz. Kitaptan altını çizdiklerim: - Ne din, ne yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler allah’a aittir çünkü. - Şaşkın vaziyetteyim; nefsimi mi azarlayayım, arzulu gözümü mü, yoksa kalbimi mi? - o aşk ki, sevgiliden iyilik gördüğünde artmayacak kadar doygun, kötülük gördüğünde de eksilmeyecek kadar sağlamdır. - Canına sevgili isteyen ile sevgili için can isteyen arasında hayat yolculuğunun ta kendisi gizlidir. - İnsan aklı nötr bir varlık veya bir sıvı gibidir.Aşk ise gönülde hissedilir. Bu akımdan aşığın aklı gönlünün emrine verilmiş sayılır. Akıl ile gönül, insanın birbiriyle çatışan değil birbiriyle bütünleşe iki soyut özelliğidir.Çünkü insanın en mutlu olduğu anlar aklın gönül içinde eridiği yani aşkla kendini teslim ettiği anlardır.

Baskı: Bir Delinin Hatıra Defteri

Kitapta 3 ayrı hikaye anlatılıyor. Bir delinin hatıra defteri, burun ve palto..Normalde bu tür ayrı hikayeler bende kitapta bölünmüşlük hissi yaratıyor ama Gogol olduğu için okudum.. O bölünmüşlük hissini verdi mi hayır vermedi ama ANTİK yayınevinin yayınladığı bir kitap bolca yazım hatası var.Kitapta en beğendiğim hikaye Palto oldu. Ama bir delinin hatıra defterindeki gibi kendini bir ülkenin kralı sanmakta hiç fena bir fikir değil :) Malum biazdede böyleleri yok değil o yüzden hikaye tanıdık yer yer komik ama gerçekte trajikomik.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Asker olsun, sivil olsun; daire ve büroların başında bulunan makamları adına fazlasıyla alıngan olur. - İngiltere enfiye çekse, Fransa hapşırır. --sevgili.. günlük.. bugün bakışlarımızın sertliğini ve de yumuşaklığını düşündüm. polyanna ya da barbar gibi. hani ikisi de hayali karakter aslında. niye kendimizi böyle şeylere benzetiyorsak? bilmiyorum. Biliyorum aslında!ama çok önemsiz bir şey gerçekten değmez bahsetmeye yarın da bir şeyler düşünebilirim umarım, o zaman yine uğrarım sana.

Kardeşimin Hikayesi
5/1012.11.2014

Baskı: Kardeşimin Hikayesi

Bana hep Türk filmini geçtim Türk dizisi gibi geliyor Livaneli’nin eserleri  Anlatılmak istenen hikaye uzun, karmaşık sanki ortada çok önemli bir olay bir gizem varmış hissi uyandıran ancak bilindik hikaye formatına dönen olaylar zincirinden oluşuyor. Kitabın kurgusu için vasat diyemem ama eksik kalan bir şeyler var ne cinayetin ne aşk hikayesinin içine tam olarak giremiyorsunuz. Buna rağmen sürükleyici ancak bu sürükleyicilik derinliğinden dolayı değil insanda merak ve şaşırma duygusu uyandırdığından.. Böyle bir hikaye için fazla sayfa sayısı.. Yazarın öğreten bir yazar olduğu hemen hemen her kitabında ilgi çekici bilgiler verdiğini söylemekte fayda var. "Hipofiz bezi, Blunted Affeckt" ve “Athos Dağı” öğrendiklerimden...Athos Dağı’nın yani Ayranoz’un benimde zaman zaman ah keşke nerdeee dediğim hikayesini anlatayım size. 15. yüzyılda bugünkü 20 manastırın 19’u tamamlandı. Daha sonra yapılan eklerle manastırlar genişledi. 1045’te çıkarılan bir fermanla kadınların Aynaroz’a girmeleri yasaklandı. Dinsel amaç ya da bilimsel araştırma isteğiyle yalnız erkekler Aynaroz’a gidebilir. Bugün de 1.500 keşiş sade ve dünyada uzak bir yaşam sürerler, ekim yaparlar ve bazı el sanatlarıyla uğraşırlar. Yani dünyada kadınların olmadığı bir yer sizce de kulağa hoş gelmiyor mu :P Kitaptan altını çizdiklerim: "Evet, insan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı." “Aşk, bir uçurum kıyısında gözü bağlı yürümektir.” “İnsanın en kötü yalanı kendine karşı olanıdır” “Her insan bedeninin çürüyec eğini bilir ve bundan korkar. Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense kimse bundan korkmaz!” “İnsan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı!” “İnsan, kendine kurallar koyulan bir hayvan gibi her duruma alışıyor”

ÖncekiSayfa 3 / 5Sonraki