asau
@asau

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Dijital Kale
7/1002.12.2012

Baskı: Dijital Kale

Bu kitabı tek cümleyle tanımlamak gerekseydi herhalde şöyle olurdu: "Teknoloji, gizem/gerilim ikilisinin tek bir kitapta birleşimi". Dan Brown'un ilk romanı olan bu kitap, Brown'un Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi, Kayıp Sembol gibi romanlarına genel yapı olarak benzeyen, ancak konusu itibariyle diğer romanlarına göre farklı bir kitap. Brown kitaplarının olmazsa olmazları gizli tapınaklar, tarikatlar, gizemli kutsal kişilikler bu kitapta yok. Diğer kitaplarında olan çok gizemli, zeki ve şeytani karakterler, gizli kişilikler bu romanda yok. Karakterler daha açık bir şekilde aktarılmış, olayların gelişimi daha kolay anlaşılabilir tarzda ilerliyor. Sonucu az çok tahmin edebiliyorsunuz. Şu eylemi tam da şu karakter yapmıştır diye düşünmeye başlarken, bir yandan da, bu eylemi -hiç umulmadık- şu karakter yapmıştır diye düşünebiliyorsunuz. Bir bakıyorsanız ki, gerçekten de o eylemi -hiç alakasız- başka bir karakter yapmış oluveriyor. Brown'un diğer romanları genel olarak reel dünyayı, bu roman ise siber dünyayı anlatıyor. Eğer bilgisayar, internet, dijital veri güvenliği, hacker vs. gibi bilişim dünyasının teknik terimlerine aşinaysanız, kitaptaki olayları daha kolay algılıyorsunuz. Bu roman, bilişim sektöründe çalışanlar tarafından teknik bir kitap niyetine bile okunabilir. Bu kitapta ilginç olan bir şey daha var. Kitabı sanki siz kendi isteğinizle okumuyorsunuz, o size kendini okutuyor. Ayrıca yazar, kitabın son sayfasına 85-56-3-105 ... ile başlayan bir şifre yazması ve kitabı okuyan tarafından bu şifrenin çözülmesini istemesi orijinal bir fikir olmuş. Bu kitapla şunu öğrenmiş oldum. Demek ki, çözülemez şifre yoktur, çözülemeyen yöntem vardır. Ayrıca şunu da başaramadım: NSA'i bir türlü NASA olarak algılamamı engelleyemedim. Demek ki NASA bilinçaltıma iyice işlemiş.

İnsancıklar
5/1001.12.2012

Baskı: İnsancıklar

Dostoyevski'nin ilk romanı ve benim de okuduğum ilk Dostoyevski romanıdır İnsancıklar. Roman Makar Devuşkin adında, yaşlı bir katip-memur ile Varvara Alekseyevna adında genç bir kızın karşılıklı mektuplaşmaları şeklinde geçtiğinden, kitap ilk başlarda biraz sıkıcı olabilir. Ancak sayfalar ilerledikçe akıcılık artıyor, konu daha bir belirginleşiyor. Yürek burkan acı, üzüntü, sevgi, ruh inceliği, fakirlik ve sefalet sarmalının içine dalıyorsunuz. Kitabın sonlarına doğru özellikle yoksulluk ve çaresizliğin fotoğrafını öyle bir çekmiş mi Dostoyevski, insanın içi daralıyor, ruhu bunalıyor. Acıma duygusunu -insanın ruhunu incelten şekilde- öyle naif bir şekilde yansıtmış ki Dostoyevski... Bu kitaptan anladığım en önemli şey: fakirlik ile sefaletin aynı şey olmadığıdır. Sefil insan her şeyini (insanı insani yapan değerleri) kaybetmiştir, fakir insan ise her şeyini (insanı insani yapan değerleri) kaybetmemiştir.

Kuyucaklı Yusuf
8/1027.11.2012

Baskı: Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna'sını okumuş biri olarak, Kuyucaklı Yusuf -bence- ondan çok daha başarılı ve etkileyici bir roman olduğunu söyleyebilirim. Roman sürükleyici ve yalın bir dile sahip. İnsanı kendine çekiyor ve merak duygusunu kamçılıyor. Sessiz, malla mülkle ilgisi olmayan, makama mevkiye önem vermeyen, dalavere peşinde koşmayan, kendi içinde bir mücadelesi olan Yusuf karakteri beni çok etkiledi diyebilirim. O nasıl bir tip öyle, nasıl farklı bir karakter öyle. Doğduğunda yüreği nasılsa, aynı yüreğe sahip olarak ölecek bir karaktere sahiptir Kuyucaklı Yusuf. Kişileriyle, kurumlarıyla tam manasıyla çürümüş bir kurgu dünyasına doğar Yusuf. Kaymakam, kızı ve Yusuf dışında bir tane doğru dürüst insani bir karakter yoktur bu ortamda. Muazzez'in annesi bile kızına yabancıdır... Yaşarken aşkının her zerresini başkalarına karşı kıskanan aşıklar, sevdiği öldüğü zaman "acılar paylaştıkça azalır" deyişinde olduğu gibi acısını paylaşmak isterler. Yusuf, sevdiği öldüğünde matemini başkasıyla paylaşmayacak kadar aşıktır işte. Sevdiğinin hiçbir duygusunu yaşarken de öldüğünde de paylaşmak istemez. Sevdiğinin matemine de aşıktır bir bakıma! Yusuf, matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenmiş ve yeni bir hayata doğru yelken açmıştır… Roman bazı mantık hataları içerse de, bazı beğenmediğim yönleri olsa da, Sabahattin Ali, Yusuf gibi bir karakter oluşturmayı başarmış ya, o bile yeter. Romanın diğer yönleri artık beni ilgilendirmiyor.

Kürk Mantolu Madonna
8/1026.11.2012

Baskı: Kürk Mantolu Madonna

İçeriği hakkında bir fikrim yoktu. Kitabın adı bana daha farklı bir öykü ile karşılaşacağımı çağrıştırıyordu. Daha ilk sayfalarda, yazarın insan ile ilgili çok isabetli psikolojik analizler yapabildiğine şahit oldum. Psikoloji analiz merkezli bakış açısı insanı o yaşanan ana, olguya sürüklüyor. Yazarın psikoloji merkezli analizleri oldukça etkileyici, bazen bu analizler insanı derinden sarsıyor. İnsanın en derinlerinden geçen duygulara hitap ediyor. Ben yapı itibariyle öyle kolay kolay etkilenen insan değilim. Kitabın konusu o kadar da ahım şahım bir öykü de değil. Bu kitap beni nasıl bu kadar etkiledi diye bir an düşündüm. Sonra "içselleştirme" diye bir şeyin var olduğunu hatırladım. Bir kitabın başarısı okuyucunun o kitabı özümsemesine yani içselleştirmesine bağlıdır, okuyucu kitapla birlikte hareket ediyorsa yani üzülüyor, eğleniyor, şaşırıyorsa o kitap o kişiyi işselleştirmiştir. Konu ne kadar iyi veya kötü olursa olsun fark etmez, okuyucuyu gönülden yakalamayı başarmışsa o kitap okuyanı için muhteşem olur. Kitabı okuyup nihayet son sayfasına gelince, kitabı okumaya başlamadan önce kitapla ilgili okuduğum yorumları göz önüne getirdim ki o yorumların çoğunda kitap aşırı derecede övülüyordu. O yorumlar, muhteşem, olağanüstü kelimelerinin dahi bu kitap için yetersiz kalacağı izlenimi veriyordu. Bu yorumların şartlanmışlığında kitabı okuyup bitirdiğimde, kitap aslında okadar da olağanüstü bir öykü içermediğine şahit oldum. Kitapta beni etkileyen şey konudan ziyade anlatım tarzı, kişilerin ruh hallerinin analizleri oldu. İnsanların iç dünyası ile ilgili olağanüstü analizler var kitapta. Kitabın sürükleyiciliği de iyi. Edebi içeriği de zengin sayılır. Kitap sanki yarım asır önce yazılmamış da günümüzde yazılmış gibi duruyor. Öykü yerli olmaktan çok batılı bir öyküye benziyor. Bu kitabı yazan bir yabancı olsaydı bu kişi ancak Dostoyevski olabilirdi. Maria Puder ile Raif Efendi Dostoyevski romanlarından fırlayıp çıkmış gibi bir izlenim uyandırıyorlar...

Gazap Üzümleri
8/1022.11.2012

Baskı: Gazap Üzümleri

Bu roman, 1930'larda ABD'de yaşanan Büyük Bunalım dönemini, toprakları elinden alınan ve bu yüzden göç etmek zorunda kalan Joad ailesi üzerinden etkili bir tarzla anlatıyor. Kalın bir kitap olmasına rağmen kısa bir zamanda okunabilecek cinsten. Dili gayet akıcı, anlatım bakımından insanı yormayan bir tarza sahip. Bu romanda beni en çok etkileyen karakter anne oldu. Aile göç yolunda oradan oraya çaresizlik içinde savrulurken, annenin güçlü ve soğukkanlı karaktere sahip olması insanı etkiliyor. Genelde sefillik, çaresizlik gibi konuların işlendiği romanlarda sonlara doğru bir umut belirir ve kitap bir umutla biter. Bu romanda ise sayfalar ilerledikçe sefaletin ve çaresizliğin temposu sürekli yükseliyor. Sonlara doğru çaresizlik had sayfaya ulaşıyor ve nihayet kitap çaresizliğin görkemli atmosferinde çarpıcı bir sahne ile bitiyor.

Baskı: Benim Adım Kırmızı

Orhan Pamuk'la namı diğer Nobel ödüllü yazarımızla beni tanıştıran kitap. Roman konusu, dili, anlatım tarzı ve kurgusuyla çok ilginç geldi bana. Konusu ağır, dili ağır. Kitabın sonunu zor getirdim desem yeridir. Daha önce bu tarz bir roman okumamıştım. Çok farklı bir kitap olduğu kesin. Yazarın bilgisine saygı duydum desem yalan olmaz. Her romancının kolay kolay yazamayacağı bir roman yazdığı da ortada. Ancak bence bir yazarın yazdığı romanın kalitesi kadar, romanı daha geniş kitleye okutmasını da bilmelidir. İnsanlar zevk için kitap okur, azap çekmek için değil! Bu kitabı okumakla zorlandığımı söyleyince, bazı kişiler klişeleşmiş “Senin bilgi düzeyin Pamuk’u anlamaya yetmiyor demek ki ” dediler. Bilmiyorum belki sorun bendedir, belki de Nobel’de... Yazar, nakkaşlık ve hattatlık geçmişi ile ilgili -hayranlık uyandıracak derinlikte- çok iyi araştırma yaptığı kesin. Bu roman bir çırpıda okunacak, yüzeysel okunup anlaşılabilecek kitap değil. Bu roman için en temel sorun okuyup anlamaktan geçiyor. Yüzeysel bir okunma yapıldığında, acayip derecede sıkıcı bir kitap. Kitabın en olumsuz yanı bu işte. Çok aşırı detaylar okuyucuda bıkkınlık oluşturabilir. Öyle uzun betimleler, tanımlamalar, nesneler vs. bombardımanı var ki romanda -bir sayfalık paragraflar bile var-, bu durum maalesef okumayı zorlaştırıyor. Kitabın bazı bölümlerinde kişiler, olaylar birbirine karışıyor; bazı bölümlerinde nakkaşlıkla ilgili o kadar çok ayrıntı var ki, insanı sabır testine sokabilecek ve kitabı yarım bırakmamak için kendinizle özel mücadeleye girmenize neden olabilecek kadar... Sabredeyim, okumaya devam edeyim, ilerde düzelir dersin de yine olmayabilir, yine bitiremezsin, dayanamazsın bunalırsın, daral gelebilir... Kitabı anlayabilmek için yavaş yavaş ve özümseyerek okumak gerekiyor. Kitaptan zevk almak ve sıkılmadan okuyabilmek için bu şart. Olaylar içinde kaybolmadan, kelimelerin ve tarzın ayırtına vararak, hissederek okumak gerekli ki Nobel ödüllü yazarımızın romanını okudum da anlayamadım -veya sonunu getiremedim- diye komplekslere girilmeye :-) "Bu romandan anlayabildiğim en önemli şey, tarihte belirli bir zamanda bir meslek gurubunun pirlerinin kör olması erdemlikmiş. Aşkı uğruna kör olmamayı istemenin bir erdemsizlik olduğunu özümseyen bir aşık arıyorum desem yalan olmaz!"

Baskı: Kayıp Sembol (Robert Langdon, #3)

Kayıp Sembol, Dan Brown'nun Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlardan sonra okuduğum üçüncü romanı. Konusu okuduğum diğer Dan Brown kitapları kadar etkileyici olsa da, karakterlerin sağlamlığı diğer kitaplarındaki karakterlere göre vasat kalmış. Romanın sürükleyiciliği ve temposu diğer kitaplara göre daha alt düzeyde. Romanın baş karakteri Longdon'un rol arkadaşı diğer maceralarından da aşina olduğumuz gibi yine bir kadın. Kendi düzeyindeki bir bilim kadını ile -ana teması masonluk olan- gizemleri çözmeye çalışıyor. Longdon, önceki kitaplarda Avrupa'daki gizemleri çözerken, bu kitapta ABD'deki gizemleri çözmeye çalışıyor. Dan Brown'un kitaplarını sadece bir roman olarak düşünmemeli. Brown, diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da tamamen gerçek araştırmaların üzerine kurgulanmış, kimsenin bilmediği gizli belgeler, tapınaklar, tarikatlar, semboller, gizli güçler ve daha birçok bilinmeyeni harmanlayarak bir roman ortaya çıkarmış. Brown'nun diğer kitaplarından aşina olduğumuz sert eleştirel bakış acısı bu kitapta sekteye uğramış gözüküyor. Brown, bu son kitabıyla masonluğu öcü olmaktan çıkarmaya çalışmış. Kitabın son sayfalarında etkili bir Hristiyanlık vaazı çekerek imana gelmiş, Robert Laongon'u da imanın kapısına yaklaştırmış gibi gözüküyor.

Mor Salkımlı Ev
6/1011.11.2012

Baskı: Mor Salkımlı Ev

Halide Edip Adıvar'ın çocukluğundan itibaren 1918 yılına kadar olan anılarını anlattığı bu eser açıkçası çoğu kişiye ağır ve sıkıcı gelebilir. Gerçekten sıkıcı ve belli bir birikime sahip kişilere ve belirli bir yaş düzeyine hitap ediyor. İkinci bölümün ortalarından itibaren sıkıcılık biraz azalıyor. Yazarın -o dönemi de düşünürsek- realist mücadele tarzı beni en çok etkileyen şey oldu. Bir erkeğin dahi başarmakta zorlanacağı bunca olayın altından bir kadın olarak -hele o devirde- çıkması gerçekten ilgi uyandırıcı; O dönemin üst düzey devlet adamları ile ilişkileri. İki çocuğu ile Mısır'a kaçmak zorunda kalması. Cemal Paşa'nın çağrısı üzerine Suriye ve Lübnan'a gidip oralarda çalışmalar yapması...

Baskı: Güneşi Uyandıralım (Zeze, #2)

Fakir bir aile çocuğu olan Zeze'nin küçük yaşlardan itibaren gençliğinin son demlerine kadar yaşadığı olayların anlatıldığı eserler dizisinin ikinci kitabı (diğerleri Şeker Portakalı, Deli Fişek). Konusu itibariyle Şeker Portakalı'nın devamı olsa da, onun kadar etkileyici ve sarsıcı değil. Kitapta sanki farklı bir öykü anlatılıyormuş gibi bir duygu hissediyor insan. Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren, haklı olarak Şeker Portakalı'nda zihinde oluşan Zeze'yi arıyorsunuz, ama bulamıyorsunuz. Kitap başlarda sorunlu bir tarzda ilerlerken sonlara doğru biraz düzeliyor. Yazar, Zeze’ye -yaşına göre- olması gerektiğinden daha büyük sözler söyletiyor. Onu anlamsız, ilginç bir felsefi ve psikolojik anlayışın içine sürüklüyor. Bu durum sıkıcılığa neden olabilir. Sonuç: Küçükler için hayal kırıklığı, daha büyük gençler için ise bir yere kadar idare eder.

Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)

Fakir bir aile çocuğu olan Zeze'nin 5 yaşından itibaren gençliğinin son demlerine kadar yaşadığı olayların anlatıldığı kitaplar dizisinin ilk kitabı (diğerleri Güneşi Uyandıralım, Deli Fişek). Bu kitabı yıllar önce okumuştum ve çok etkilenmiştim. Geçenlerde tekrar okudum ve anladım ki çocuk olabilmek ve bu duyguyu hiç kaybetmemek önemlidir. Keşke hep çocuk olarak kalabilseydik, hiç olmasa bir yanımız... birazcık olsa da... ve anladım ki kötü çocuk yoktur, kötü yetişkinler vardır... ve anladım ki çocukluk duygularımızı körelten belki de yok eden şeyin büyümek olmadığını, büyütmek olduğunu... Şeker Portakalı çocukken okunabilecek, ama okumak için çocuk olmak zorunda olmadığınız bir eser. Şeker Portakalı büyükken okunabilecek, ama okumak için çocuk kalmak zorunda olmadığınız bir eser. Serinin diğer kitaplarını da ara vermeden peş peşe okumanızı tavsiye ederim.

Baskı: Melekler ve Şeytanlar (Robert Langdon, #1)

Bu kitabı tanımlayabilecek en özgün cümle: "Temposu sesten hızlı bir gerilim romanı" Kitabı bir roman tekniği açısından değerlendirsek; karakterlerin sağlamlığı, konunun sürükleyiciliği ve soluksuz temposuyla; ilginç işaretler, gizemli ve şeytanı karakterler, dahice planlar... ve sonuna gelince... "hadi be" dedirten bir roman. Hani derler ya "hayatım boyunca -şimdilik- okuduğum en sürükleyici kitap"... Okurken yaşanılan heyecan dolu dakikalar bir yana, yazarın mekanları betimlemedeki ustalığı, insanın o yerleri gidip görme isteğini acayip bir şekilde kamçılıyor. Yazar, mekanlar için öyle bir betimle yapmış ki, sanki o an, o mekanlardasınız da Brown sizin turist rehberliğinizi yapıyor gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Bu roman, yazarın bir diğer romanı Da Vinci Şifresi ile benzer olay örgüsüne sahip. Hatta pek çok konuda benzer içeriğe sahipler. Ancak Melekler ve Şeytanlar'ın temposu ve sürükleyiciliği Da Vinci Şifre'sinin çok üzerinde. Bu da, kitabın Da vinci Şifresi'nden daha iyi bir eser olduğunu ortaya koyuyor. Kitabın adı bence çok eğrelti duruyor. Bu kadar dahice bir roman yazmayı başarabilen bir adam nasıl olur da kitaba en uygun adı koymayı beceremez. Kitaba daha farklı bir ad verilseydi daha iyi olabilirdi. Bence bu ad, bilinçli -kitabın içeriyle doğrudan bir ilişkisi olmasa da - ve bir amacın belirli bir parçası olarak verilmiştir! Bu kitap sıradan bir gerilim romanı olsaydı en yüksek puanı hak edebilirdi. Ancak söz konusu Brown olunca; bilincinizi değil, bilinçaltınızı hedef alarak yazılmış bir kitap olunca durum değişiyor. Normal bir zekaya sahip –yüzeysel bir okuma yaban - insan için romanın bilinçaltına etkisi olmayabilir ve romanın sıcaklığı zamanla sönebilir. Ancak belirli bir zeka düzeyine sahip, -kitabı özümseyerek okuyan- özellikle matematik hafızaya sahip, analitik yeteneği güçlü olanlar için kitap, romandaki mimari yapıtlar, kutsal mekanlar, yüce kişilikler ve semboller gibi somut öğeler üzerinden kişiye Hıristiyanlığa karşı bilinçaltında büyük bir hayranlık uyandırtabilir. Hatta farkında olmadan Papalığı -kendi inancınızın kutsallarını aşıp- üstün bir irade olarak algılatabilir. Gerilimin en yükseldiği noktalarda, dış dünya ile bağlantının kesilip beynin tüm hücreleriyle konuya odaklandığı sırada, bilinçaltını hedef alan ve kurgudan çıkıp, ilahi bir gerçekliğin içinde olduğunu bilinçaltına yerleştirebilir. Sonunda -bunun sadece bir roman olduğunu unutup- “vay be, ne zekalı insanlar, ne üstün zekalar... adamlar herşeye hakim... ne merak uyandırıcı din... ben -biz- neyim ki onların yanında... bizimkisiler de neymiş kine...” demeye başlar bilinçaltı.

Bin Muhteşem Güneş
8/1031.10.2012

Baskı: Bin Muhteşem Güneş

Nedenini bilmiyorum ama ben Khaled Hosseini'ye (bizim Halit imiş, bizim Hüseyin imiş gibi) karşı içten içe saygı duyuyor ve içtenlik hissediyorum. Adam bana içten geliyor. Yazdıklarını içten yazıyor, samimiyetle aktarmaya çalışıyor. Sanki Batı çölünde doğuya ait –parıldayan - bir gül gibiymiş gibi geliyor bana Hosseini ve yazdıkları. Yazar bu kitapta hem tarihsel bir bilgi akışı sağlamaya çalışıyor hem de iki kadın ekseninde savaşın puslandırdığı ilişkiler bütününe ayna tutmaya çalışıyor. Yazarın en dikkat çeken tarafı, Afganistan içinde yaşanan onca olaylara tarafsız olarak yaklaşmaya çalışması ve -siyasi ve toplumsal olayları- olabildiğince gerçekçi bir bakış açısıyla romanı kurgulaması. Örneğin dini -ödev- diye sunulan bazı şeylerin aslında dini olmaktan çıkıp, -bozulmuş- yerleşik birer gelenek olarak algılanmasını istemiş sanki. Bizim -bazı- yerli yazarlar gibi olumsuzlukların suçunu, hazmetmediği kişilere, kurumlara -özellikle- dine atmamış... Tarafsızlık için söz konusu ABD olunca sular durur. Bunu da anlayışla karşılamak lazım. İnsanın en kutsal hakkı olan -özgürce ve insanca- yaşama hakkınızın sönmeye yüz tuttuğu bir zamanda size bu hakkı verene karşı nasıl tarafsız olabilirsiniz... yanlış olsa bile nasıl tarafsız kalabilir fıtrat... zor...

Empati
6/1029.10.2012

Baskı: Empati

Olasılıksız'ın rüzgarını da arkasına alarak yazmış olduğu bu kitapta Adam Fawer, empatiyi farklı bir açıdan ve ilginç bir tarzla ele almış. Olasılıksız romanıyla çok geniş bir kitleye ulaşmayı başaran Adam Fawer, yine geniş kitlelere ulaşmayı hedefleyerek, Olasılıksız'da uyguladığı formülü Empati'de de uygulamış. Çok başarıyla uygulayabildiği betimleme ve kurgulama yeteneğini kullanarak edebiyat, bilim ve felsefe bilgilerinin içine öyküyü yerleştirerek daha önce örneğine hiç rastlanmayan bir roman ortaya çıkarmış. Adam Fawer'da insanı kıskandıran iyi bir betimleme yeteneği var. Adam duyguları, soyut eylemleri bile anlaşılır şekilde betimleyebiliyor! Kitabın çok gereksiz ayrıntılarla dolu olması, hem olayları algılamayı zorlaştırıyor, hem de insanı bunaltıp can sıkıcı bir durum almasına neden oluyor. Ayrıca bu durum sayfa sayının artmasına neden olmuş. İlginç ama kitabın ikinci bölümünü birinci bölümden önce okumak sanki olayların daha iyi kavranacağı gibi bir izlenim doğurdu bende. Kitabın sonundaki sürpriz daha ilginç olabilirdi. Bana pek esaslı gelmedi.

Uçurtma Avcısı
8/1024.10.2012

Baskı: Uçurtma Avcısı

Kitabın son sayfasında, Emir'in Sohrab'a söylediği "Senin için bin tane olsa yakalarım" sözünü okuduktan sonra gözünüzden bir damla yaş akmadıysa, başka hiçbir şey duygularınıza gebe çalamaz. Tek bir günah vardır. O da hırsızlıktır... Gözlerinden tek bir damla yaş bile akmadıysa, duygularının gerçeğe ulaşma hakkını çalmışsın demektir.

Baskı: Kayıp Gül (Kayıp Gül, #1)

Bu kitabı iki açıdan değerlendirmek gerekiyor. Kitabı klasik bir roman olarak düşünüp, ondan heyecanlı bir macera, insanı alıp götüren fantastik bir öykü beklerseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bu konuda sizi kesinlikle tatmin etmeyecektir. Kitabı bir edebi eser olarak düşünürseniz, sizi bir yere kadar tatmin edecektir. Kitabı uluslararası başarıya götüren yönü de bence budur. Kitap yeni bir şeyden mi bahsediyor, bence hayır. Örneğin Yunus Emre bin yıl önce sormuş zaten Sarı Çiçeğe... Yunus Emre, William Blake ve Nasrettin Hoca'dan esinlenilmiş bilgi kırıntılarının içine Küçük Prens'in gülünü, Efes'deki Meryem ve Artemis'i de katıp İstanbul'da Topkapı Sarayı yakınındaki sufi izlenimli bir otelde -Amerikan tenceresinde- bir yemek pişirilmiş gibi bir izlenim doğurdu bende bu eser. Her şeye rağmen kitap ne öyle göklere çıkarılacak kadar özel bir eser, ne de yerlerde süründürülecek kadar basit bir eser olarak görünüyor. Ortalarda bir yerlerde duruyor...

Baskı: Da Vinci Şifresi (Robert Langdon, #2)

Entrika içinde entrika, bulmaca içinde bulmaca. Çözülmesi gereken şifreler, bulunması gereken işaretler. Soluksuz bir koşturmaca, gerilim dolu dakikalar. Bu kitabı tanımlayabilecek en iyi cümleler bunlar. Gerçekten çok sağlam bir kitap. İlk başlarda biraz sıkıcı olsa da, sonrası ilginç bir şekilde sizi içine çekiyor. Kitap öyle bir solukta okunup bitirilebilecek bir eser değil. Zira bu kitabı sadece bir roman olarak düşünmemeli. Kitabın başında "Bu romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar, belgeler ve gizli ayinler gerçektir" deniliyor. Hıristiyanlıkla ilgili ilginç bilgiler veriyor. Hıristiyanlığı ve Vatikan’ı sorgulayan ve köklerini -gerçekleri- deşifre eden bir yönü de var. Örneğin İsa Mesih'in aslında bir ölümlü olduğu, peygamber olduğunu anlatan binlerce belgeyi Vatikan'ın nasıl yok ettiği gibi... Bazı yerlerini iyi anlamak için birkaç kez okumak gerekebilir. Zira kitap pek çok gerçek bilgi içeriyor. Bu kitabı okuduktan belirli bir zaman sonra tekrar okumak kitabın daha iyi anlaşılması için yararlı olacaktır.

Eskici ve Oğulları
4/1018.10.2012

Baskı: Eskici ve Oğulları

Eskici bir baba; karısı, kızı ve oğullarıyla bir babanın yaşadığı sorunlar ve zor geçim şartları anlatılıyor kitapta. Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren Topal Eskici'nin bini bin parça küfürleri ile karşılaşıyorsunuz. Ne anne ne kardeş bırakıyor, din iman dümdüz gidiyor. Tamam, anladık; yazar Orhan Kemal, karakteri daha baştan bize iyice tanıtma gereği duyuyor. Ancak insan biraz usturuplu bir tarz kullanır. Dine, imana, Allah'a küfürler kitabı okuyanı bile dinden çıkarır valla! Kitap anaya, avrata, dine Allah'a küfürle başlıyor, Allaha karşı isyan bayrağı çekmekle bitiyor! Bu kitabı neye göre 100 temel eserden biri olarak seçmişler anlamış değilim. Konunun ve olayların işleniş tarzı vasatı aşamıyor, betimlemeler olması gerektiği kadar değil. Olaylar yerelde geçiyor, ama sadece küfürler ve argolar yerel dilden, diğer konuşmalar İstanbul dilinden! Tek artı tarafı konunun gerçekçiliği. Olayların oluş sırası düzgün, karakterler halktan. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmak için yol gösterir bir tarz kullanılıyor. Herşeye rağmen bir umut doğuyor bir yerlerden. Kitabın sonu bir umutla (fabrikada iş bulunuyor) bitiyor.

Baskı: Şeytan ve Genç Kadın (Yedinci Gün #3)

İyilik ve kötülük nasıl anlatılır, nasıl anlatılmalı ki kolay anlaşılsın? İyilik ve kötülük bu kadar yalın ve içten anlatılıyor kitapta. 'İt ürümez, kervan geçmez' denilebilecek bir dağ köyündeki bir avuç insanın öyküsü anlatılıyor gibi görünse de aslında bir bakıma dünyadaki tüm insanların öyküsü de anlatılıyor arka planda. "İnsanın sahip olabileceği en değerli şeyi yitirmiştim ben: insanlara duyulan güveni" "Sevip de karşılığında sevilmeyi bekliyorsanız boşa zaman harcamış olursunuz" "Yaşam, giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi" “İyi ile kötünün yüzü aynıdır. Her insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır, herşeydir”

Hayat Güzeldir
4/1016.10.2012

Baskı: Hayat Güzeldir

İclal Aydın yaşama dair güzel öyküler anlatmış anlatmasına da fakat öyle pek de özgün şeyler değil yazdıkları. Normal sıradan şeyler yazmış. Ayrıca benim garibime giden yıllardır habire ağızlarda gevezelenen "herkesin her işi yapması". Uzmanlık, bilgi ve emeğe değer verilmeyen bir ülkede "herkesin her işte uzmanlık yapması" artık garipsenen bir olgu olmaktan çoktan çıktı. İclal Aydın herşeyden haberi var mübarek, filozof gibi kadın! Herşeye rağmen hayat güzel, evet çook güzelmiş hayat!

Baskı: Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

"Dil dişin ağrıyan yerine değer." "Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki, yapraği gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.” Kitap, okuyup düşünmek ve dersler çıkarmak isteyenler için özlü sözler içeriyor. Bir kitap insana birşeyler verebiliyorsa değerlidir. İşte o değerli kitaplardan biri!

Olasılıksız
7/1014.10.2012

Baskı: Olasılıksız

Olasılığı olmayan yani olasılıksız yoktur diyen bir kitapla karşı karşıyayız. Okuyanı tarafından beğenilmeme olasılığı ol(a)mayan bir kitap. a) olasılık(kitabı beğendim)*(algılamadan alınan zevk)+olasılık(kitabı beğenmedim)+(hayal kırıklığı) b) olasılık(kitabı beğendim)*(bilmekten alınan zevk)+olasılık(kitabı beğenmedim)*(tatminsizlik) Herkesle aynı bilgi birikimine sahip olmadığım için kitabı doğru değerlendirebilme olasılığım (tüm okuyanların sayısına göre oranı)'da 50'dir.. Bir platformdaki kimselerle aynı beğenilere sahip olma olasılığım (olasılık, (herkesin farklı beğenilere sahip olduğu)+olasılık(herkesin aynı beğeni düzeyine sahip olduğu)+(olasılık(çoğunluğun aynı beğeni düzeyine sahip olduğu) ...'de ...'dır (yüzde 65.32'lik bir olasılık) kesinlikle okunması gereken süper bir kitap... acayip beğendim... (yüzde 85.15'lik bir olasılık) beklediğim kadar kaliteli olmasa da güzel... çok güzel bir kitap, aksiyon filmlerini aratmayan cinsten... ilk başlarda biraz sıkıyor insanı fakat olayı algıladıktan sonra akıp gidiyorsunuz içinde. (yüzde 23.65'lik bir olasılık) basit bir polisiye öykünün içine yerleştirilmiş felsefik ve şizofrenik aforizmalar, bilimsel bilgi kırıntıları... (yüzde 11.22'lik bir olasılık) çoğunluk bu kadar beğendiğine göre süper bir kitap.... Birinci bölümü iki kez okumak zorunda kaldım. Zira birinci bölümü tam anlayabilmek için yeterli derecede matematik, fizik ve istatistik bilmeniz gerekebilir. Sonrası hızlı bir şekilde ilerliyor. Olayları adeta hissediyorsunuz, karakterleri kendi hayal dünyanızda canlandırıyorsunuz, sanki olayların içinde siz de varmışsınız gibi bizzat yaşıyorsunuz. Adam Fawer bu kitabı yazabilmek için eminim ki matematik, fizik, felsefe, psikoloji gibi pek çok farklı bilimsel dallara fazlasıyla kafa patlatmış ve özümsemiş. Olasılık hesapları ve kuantum fiziği ile ilgili ilginç görüşler ortaya atıyor. (döngü) goto -6 (döngü) ....

Baskı: Açlık Oyunları (Açlık Oyunları, #1)

Çoğunluğun aksine bilim kurgu romanlarını pek sevmiyorum. Ancak bu kitabın adını daha ilk gördüğümde özgün bir şeylerle karşılaşacağımı sezmiştim. Çoğunluğun övdüğü popüler bir eseri etki altına kalmadan okumak ve doğru bir değerlendirme yapmayı başarmak kolay olmayacağının ayırtında olarak; Açlık Oyunları üçlemesinin ilk kitabı olan bu eser özgün konusu, sürükleyici anlatımı bende bir solukta okuyup bitirme isteği uyandırdı. Özellikle konu çok ilginç geldi bana ve bende acayip bir merak uyandırdı. Yazarın anlatım tarzı çok farklı -dili gayet net ve akıcı- ve insanı sıkmıyor. Kitap belirli bir süre sonra siz farkında olmadan sizi alıp götürüyor. Bu tür eserler tarzım değil ama beni alıp götüren nadir eserlerden biri olmayı başardı. Bu kitabı okumak insana artı ne değer katar orası tartışılır. Ne hikmetse kitabın daha başlarında kitabın sonunu az çok tahmin ettim, ben de şaşırdım buna. Yazarın öyle bir anlatım tarzı vardı ki; "baş karakter(i)leri" her ne pahasına olursa olsun yaşatacağım diyordu zaten baştan! Bir futbol maçı başladıktan sonra kural değişikliğine gitmek nasıl bir duygu uyandırırsa, işte öyle bir duygu uyandırdı bende bu durum... Bakalım serinin ikinci kitabı Ateşi Yakalamak neler hissettirecek bana!

Yaban
5/1010.10.2012

Baskı: Yaban

Köylü ile aydın kesim arasındaki çatışmayı anlatan güzel bir eser. Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu insanının olan bitene olaylara bakışını vs. anlatıyor. Köylü kesimin bir çok şeyden -meğer- haberdar olmadığını anlıyorsunuz kitaptan. Yazarın, o dönemi anlatırken köylülerin cahil bir şeyden anlamayan hayvan gibi yaşayan özellikle savaşa bu kadar kayıtsız kalan biçare mahluklar olarak betimlemesi tam bir resmi ideoloji dayatmasının ürünü. Romanda çok yalın ve gerçekçi anlatımlar da var. Özellikle Yunan askerlerinin köye geldiklerinde meydana gelen olaylar çok güzel anlatılmış, etkilenmemek mümkün değil. Kaybedilmeyen şeyin kıymeti kaybedilmeden anlaşılmazmış! Olayların geçtiği köyün adının verilmemesinin nedenini de anlamadım. Romanda köylünün yalnızca olumsuz yönlerinin gösterilmesi yanında olumlu yönleri de gösterilseydi tam roman olurdu.

Fareler ve İnsanlar
8/1009.10.2012

Baskı: Fareler ve İnsanlar

Bir roman boyutlarına göre baya küçük olan bu kitabı yıllar önce ilk okuduğumda beni çok etkilemişti. Bugün tekrar okudum ve kitabı daha iyi bir özümsedim. Bu kitap bize insanların fikir ve görüşleri bir birlerine ne kadar zıt olursa olsun dost olabileceklerini en güzel bir şekilde ispatlıyor!

ÖncekiSayfa 3 / 4Sonraki