
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Başlangıç (Robert Langdon, #5)
İlk 115 sayfasına kadar yeni bir tarz ile ilerliyordu. Daha sonra Dan Brown'un o eski tarzına, kendi kendini tekrarlayan klasik macera gerilim hikayesine dalıyorsunuz. Yani klasik bir Dan Brown kitabı. Kaçan ana karakter yanında kaçan bir kadın, peşlerinde A kişisine hizmet ettiğini zanneden ama B kişisine hizmet eden katil karakteri ve kötü görünen iyi karakter ve iyi görünen kötü karakter. Önceki maceraların aksine daha az gizem, daha az mekanlar olsa da Langdon karakteri yine bir olayı çözmeye çalışıyor.
Baskı: Cehennem (Robert Langdon, #4)
Tüm Dan Brown kitaplarını okumuş ve pek çoğunu beğenmiş ve heyecanla okumuş biri olarak bu kitabı ise heyecanla okuduğumu söyleyemem. Diğer kitaplarda aldığım tadı bu kitapta malesef alamadım. İlk 400 sayfa çok sıkıcı geldi bana, sonlara doğru biraz açılsa da, sonuç da beni tatmin etmedi. Dan Brown kitaplarında gerçek bilgileri aksiyonla kurgulayarak okuyucuya vermesi en beğendiğim yönüdür ve bu kitapta da gerçek bilgiler edinebiliyorsunuz. Dan Brown yine ana karakteri Longdon'ın o müze bu sanat eseri o şehir bu şehir gezdirip Floransa'dan İstanbul'a macera dolu yolculuğuna bizi de sürükleyip götürürken bu arada gerçek bilgiler de edinmiş oluyorsunuz. Floransa ve İstanbul betimlemeleri ile bizi o şehirlere adeta götürmüş gibi oluyor. Konu, Dante'nin İlahi Komedyası ve Botticelli'nin La Mappa Inferno adlı eserlerinden ilham alarak ve bu eserlerin etrafında şekilleniyor; İtalya'da başlayıp Türkiye'de sona eren bu macerada insan nüfusunun çokluğunun insan nesli için tehlike arz ettiğini iddia eden ve insan neslinin yarısını yok edip azaltmaya yönelik tehlikeli bir projeyi engelleme üzerine kurgulanmış, temposu diğer Dan Brown kitaplarına göre baya düşük bir roman olarak belleğimde yerini almış oldu.
Baskı: Beyaz Gemi
Adsız bir erkek çocuğun masalsı ve hüzünlü öyküsü anlatılıyor bu kitapta. Çocuğun saf ve duru olarak dünyaya bakış açısından hayatın acı ve sarsıcı gerçeklerine uzanan bir eser. Mekanların ve karakterlerin tahlilleri çok gerçekçi ve başarılı. Etkileyici bir öykü ile okuyucuyu yine kendine bağlamayı başarıyor. Aytmatov'un tarzı ve dilini çok beğeniyorum. Çok içten ve samimi yazıyor.
Baskı: Ve Dağlar Yankılandı
Diğer kitapları kadar etkileyici ve sürükleyici olmasa da yine de iyi bir eser sayılır. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile yakaladığı büyük başarıyı bu sefer tanınmışlığın verdiği rahatlıkla yazarak yazarlığını taçlandırmak istemiş yazar. Öyküden daha çok yazım tekniğini ön plana çıkarmış. Bu kitap diğer kitaplarının aksine öykü kurgusu nedeniyle çok fazla etkileyici gelmiyor insana. Ancak edebi yönden iyi sayılır. Yine öykü Afganistan'da başlıyor ve orada yaşananlar, yaşanabilecek olanlar ve her daim yürek burkan hayat mücadelesine tanık oluyorsunuz. Ancak Afganistan'dan çıkınca konu dağılıyor, ilgi azalıyor. Dolayısıyla kitabın başlarındaki akıcılık ortalarına doğru kaybolmuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Kitap ilerledikçe karakterlerin birbiriyle bağlantısında çok fazla kopukluk oluşuyor ve bu durum okurken insanı asıl konudan uzaklaştırıyor. Yazarın diğer kitaplarına göre biraz yavaş ilerliyor. İlk iki kitabın aksine öykü tekdüze ilerlemiyor, iç içe geçmiş farklı dönem ve karakterler çok fazla kafa karıştırıyor ve sürükleyiciliği ve heyecanı azaltıyor. Bu durum bazıları için sıkıcı olabilir ve kitabı okumada isteksizlik oluşturabilir.
Baskı: Drina Köprüsü (Boşnakça Üçlemesi #1)
Bu kitap bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları anlatmış. Kitap kabaca üç bölümden oluşuyor; Drina Köprüsü'nün yapılışı, Osmanlı hakimiyetinin son bulmasına kadar olan bölüm, son bölüm ise Avusturya-Macaristan yönetimi ve bu yönetime karşı ayaklanmalar ve değişilikler... Kitabın ilk bölümlerini çok beğendim. Betimlemeler öyle gerçekçi ki, sanki oradaymışsınız ve her şeyi görüyormuşsunuz gibi. Özellikle Drina Köprüsü'nün yapılışı ve köprünün çevresindeki olağan yaşamın anlatıldığı bölümler çok gerçekçi ve uzun süre akılda kalabilecek bir tarzla yazılmış. Yazar farklı etnik köken ve dinlere sahip insanların birlikte yaşamını tarafsız bir dille anlatmaya gayret etmiş. Çok dinli ve kültürlü geçmiş Balkan coğrafyası hakkında da çeşitli bilgiler edinebiliyorsunuz. Dönemin Bosna-Sırp coğrafyasının barış, savaş ortamını ve savaş sonrasını çok güzel anlatmış. Kitap geniş bir zaman dilimini anlattığından ve oldukça fazla karakter olmasından dolayı ve romanın sonlarına doğru felsefi anlatım tarzı biraz sıkıcılığı artırmış.
Baskı: Martin Eden
Martin Eden için "bireyin ölümünün romanı" diyebiliriz. Bu romanı okuduğunuzda Martin Eden mi Jack London'ı anlatmış, yoksa Jack London mı Martin Eden'i yazmış diye düşünceye dalabilirsiniz. Maddi ve manevi olarak yükselmeyi bir araç değil de bir amaç olarak kullanmamayı da öğrenmiş olursunuz. Dünyanın kaba adamlarından Jack London yazar olabilmek için üstün bir çaba harcarsa ve kitaplar eliyle yontulursa böyle bir roman yazabilecek bir yetenek çıkar ortaya. Boşverin bu kitabın içeriğini filan da, odunu bile eşsiz sanata dönüştüren sanatçıyı aramaya bakın. Ne olursanız olun, iyi bir sanatçının elinde yontulursanız büyük bir eser olarak ortaya çıkarsınız. Bu durumda sizin eseriniz kim bilir nasıl olur! Tabi, Martin Eden'i yontan sanatçının veya sanatçıların amacını anlayamazsanız siz de yontulmanın sonunda yontulmadan önceki yokluktan yontulduktan sonraki hiçliğe yuvarlanmanız da kaçınılmaz olacağını da asla unutmayın.
Baskı: Vahşetin Çağrısı
Jack London'ın o klasik akıcılığı ve sürükleyiciliğini, etkili anlatımını çok iyi yansıtan bir roman. Beyaz Diş'i andıran konusuyla, yalın ve çok gerçekçi bir anlatıma sahip bu kitap, evcil bir köpeğin zamanla nasıl da vahşi bir köpeğe dönüştüğünü köpeğin kendi gözü ile anlatıyor. Kuzey'in dondurucu soğuğunda kızak köpeğinin liderliği ele geçirişi, amansız varolma savaşı, kilolarca yükün altında pestili çıkıncaya kadar verdiği amansız mücadele anlatılıyor. Kitabın anlatım tarzında çok kasvetli bir anlatım ve birçok sahnesinde acımasızlık ve yüksek düzeyde şiddet içeriyor. Kitap bilinçaltına güçlü olanın hayatta kalabileceği, zayıf olanın yok olacağı, yaşamak için öldür, ya da öl, üçüncü seçeneğin olmadığı katı evrimci bir anlayışı dayatıyor!
Baskı: Beyoğlu Rapsodisi
Ahmet Ümit bu romanında üç farklı kişiliğin, üç farklı yaşam tarzına sahip; biri uysal, biri mantık adamı, diğeri vurdum duymaz üç arkadaşın ta okul çağlarından beri beraberliklerini ve hayat yolundaki sıradan yürüyüşleri bir olay üzerine nasıl bir maceraya döndüğünü Beyoğlu'nu arka fon olarak kullanarak anlatıyor. Kitabın samimi hatta oldukça basit dili kolay okunabilmesini sağlıyor. Samimiyeti ve doğallığı sağlama adına argo küfürler üstü örtülü şekilde geçiştirilmeyip fazlaca açıkça yazılmış olması kısmen itici olabilir. Romanda akıcılık var ama tamamında bu akıcılıktan söz etmek pek mümkün değil. Kurgunun sürükleyiciliği zayıf. Öyle ki kitabın yarısına kadar ki kurgu sıradan öteye geçemiyor. Öykünün akışına katkı sağlayacak betimlemelerin yanında akışa katkı sağlamayacak çok sıradan betimlemeler de var. Kitabın yarısından sonra sürükleyicilik biraz artıyor. Ancak sona doğru belirli bir düzeye ulaşabiliyor. Roman klasik bir polisiyeye pek benzemiyor. Sonlara doğru ancak klasik polisiye özelliği kazanabiliyor. Beyoğlu betimlemeleri kısmen de olsa bir tat katıyor. Beyoğlu hakkında derin bir araştırma yapılmış izlenimi veriyormuş gibi gözükse de, ayrıca okuyucunun Beyoğlu tarihi geçmişinden dipnotlar vermesi artı gibi gözükse de, bilgiye dönük içerik o kadar basit ve sıradan ki adete turist rehberindeki bilgilermiş gibi duruyorlar. Bir başka izlenimim de romanda insan psikolojine uymayan analizlerin yer alıyor olması. Bu sorun, yazarın okuyucu çakmasın diye faili gizleme çabasından kaynaklanıyor. Polisiye öykülerinin klasik özelliği olan okuyucunun tahmin edebilme yetisini olabildiğince engelleme özelliği ve fail konusunda okuyucuyu olabildiğince şaşırtma çabası bu kitapta absürt dereceye varmış. Aslında buradaki absürtlük kurgudan değil, insan psikolojinin reel gerçeklerine uyulmamasından kaynaklanıyor. Öyle ki bu absürtlüğü daha iyi belirtmek için kitabın sonlarına doğru içimden "Hayır, fail benim!" dedim. Bu romanla ilgili yazarın kurgudaki en büyük başarısı sonla ilgili. Bu da, "sonunu asla tahmin edemezsin" tezine, "insan biraz olsun tahmin eder" tezine karşı çok iyi bir örnek sunmuş olmasıdır.
Baskı: Şato
Şato için "İktidar ile bireyin bürokrasiden doğan iletişimsizliğinin romanı" deniliyor. Kitap belirli bir düşünce düzeyine sahip insanlara hitap ediyor. Kitabın dili Kafka'ya özgü; karamsar ve karmaşık bir tarz, ilginç semboller ve çözümlemeler, toplumsal bir hikaye mi, ruhsal bir çözümleme mi tam belli olmayan, anormal olaylar, mekanlar ve bu anormallikleri sıradanmış gibi karşılayan karakterler, o an için bize anlamsız ve saçma gelen durumlar, sıkıcılığı artıran uzun diyalogların yanında bir de çevirisinden kaynaklandığını düşündüğüm anlaşılamama sorunlarının yanında öz Türkçe saplantısı da anlaşılmayı zorlaştırıyor (örneğin, yeryazımcı kadastrocu demekmiş, ki bunu ancak kitabı bitirdikten sonra sözlüğe baktığımda öğrendim). Kitabın çevirisinin iyi olduğunu söyleyemem (güçlü yazarlara ait bir kitabı tercüme etmenin salt çeviri ile yapılamayacağına iyi bir örnek). Acıkça söylemek gerekirse roman akıcı değil, tıpkı işlenen konu bürokrasi gibi. İlerlemek için çaba gerekiyor, tıpkı K.'nın Şato'ya ulaşma cabası gibi. Okurken hep bir debdebenin içinde dönüp duruyorsunuz hissi uyandırıyor insanda, tıpkı K.'nın bir türlü sonuç alamayıp devamlı debelenip durduğu gibi. Kitabı bitirme başarısını gösterdiğinizde seviniyor gibi oluyorsunuz, ancak bu sefer de K.'yı bir yerlerde göremiyorsunuz ve öylece kalıyorsunuz. Yani bu romanı anlamak öyle kolay değil. Ayrıca fazlaca bir heyecan da yok kitapta, ama "acaba şatoya ulaşabilecek mi" merakıyla kendini okutturuyor diyebilirim ancak. Anladığım kadarıyla bu kitapta Kafka bürokrasiye karşı eleştiri yapmıştır. Şato, yöneten ve karar veren ve sınırları belli olmayandır, ama asla ne olduğu anlaşılamayan ve ulaşılamayandır. Kafka bu kitabında Şato'yu öyle bir betimlemiştir ki, bırakın Şato'nun anlaşılamaz ve ulaşılamaz oluşunu, ben Şato'nun varlığından bile emin olamadım! Bu bile Kafkayı anlamanın ne kadar zor olduğunun bir kanıtı. Ayrıca ben bu kitabı bir roman olarak değerlendirmeye tabi tuttum. İçerdiği derin anlamlar, felsefi aforizmalar gibi unsurlarıyla değil!
Baskı: Oliver Twist
"Ömrünüzdeki sayılı günlerden bir tekini yaşanmamış sayalım. Kaderinizin akışı kim bilir ne kadar farklı olurdu? Bu satırları okurken bir an durun, yaşamanızı saran o uzun zinciri düşünün. İster demirden olsun, ister altından, ister dikenden olsun. o sayılı günlerden birini yaşamayıp da ilk halkası meydana gelmeseydi, bu zincir belki de hiç örülmezdi. Hiç taşlaşmayan bir kalbin, hiç tükenmeyen bir sabrın, ve hiç acıtmayan bir dokunuşun olsun...." Victoria Dönemi İngilteresi'nde bir yetimhanede doğan Oliver Twist adında bir çocuğun öyküsünün anlatıldığı bu roman beni en çok karakterleri ile etkiledi. Romanda çok güçlü karakterler var. Yazarın çok güçlü karakterler oluşturma yeteneği dikkat çekici. Oluşturduğu çok kötü huylu karakterlerde bile bir sevimlilik havası var. Ayrıca olayların ve kişilerin birbiriyle bağlantısı çok güzel kurgulanmış.
Baskı: Bülbülü Öldürmek
"Çoğunluğun sesi doğrudur kuralının dışında sadece vicdan kalır" Kitabın çevirisinden kaynaklandığını düşündüğüm, olayların anlatılış tarzı olayın ruhunu veremeyen bir durum çıkarmış ortaya. Oda Yayınlarının çevirisi çok kötü olmuş. Bir çeviri bukadar mı kötü olur (örn. "kolundan tutmak" yerine "sapından tutmak" diye çevrilmiş... örn. bilmiyorum özgün dilinde de böylemi, küçük kız babasını kitap boyunca hep adıyla çağırmış, anlatmış...) Roman 7 yaşındakı küçük bir kız çocuğun ağzından anlatılıyor. O yaştaki çocuğa yaşından büyük bilgece sözler söyletmesi ("ben küçükken" klişesi burada tam anlamıyla "ben büyükken" klişesine dönmüş), ona olayları yetişkin bir insan gibi kavrama ve yorumlama yetisi vermesi en gerçekçi olmayan yanı. Romanda küçük kızın babası en önemli karakter bence ve bu karakterin verdiği mesajlar, çevresine ve çocuklarına karşı takındığı sağlam karakter anlayışını etkileyici buldum.
Baskı: Serenad
Kolay okunabilen, akıcı, bir yere kadar sürükleyici ve dili oldukça sade bir roman. Her nekadar dili kullanma biçimi açısından çok iyi olsada edebi bir kaygı taşımıyor. İşlediği konu ve verdiği tarihsel bilgiler en artı yönü. Özellikle profesör ile Nadia'nın öyküsü insanın içini sızlatan, yürek burkan cinsten. Tarihsel gerçeklik ile kurgu tam belirgin değil, kurgu ve tarihsel olaylar çok içiçe geçmiş. Bu, gerçek (tarihsel) bilgi ile kurmacayı doğal bir anlatımla vermesini sağlamış. Ancak bu durum ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu zorlaştırıyor. Yazarın en beğenmediğim yönü, kendi doğrularını mutlak doğru olarak dayatma cabası. Bir yere kadar duygusallığı iyi aktarabilme yetisine ve tarihsel gerçekliği iyi yansıtma çabası takdire şayan. Fakat bu tarihsel gerçekliği edebi olarak iyi işleyebilmeye odaklanması gerekirken, üstüne basa basa sosyal-siyasi mesajlar verme kaygısı gütmesi hiç doğru olmamış... Bu romanı bitirdikten sonra kendime şu iki soruyu sordum ve bir paradoks içinde kaldım. "Ülkenin menfaati mi önce gelir, insanlığın menfaati mi? İki tercih hakkın var, ya gemiyi batırırsın ya savaşa girersin..." "Her iktidar öldürür, ister dolaylı ister dolaysız; peki öldürmeyen iktidar yaşatmayı başarabilir mi?"
Baskı: Siddhartha
Şiirsel anlatımı, ilgi çekici konusu ve sürekliliği, felsefi içeriği ve anlaşılabilirliğini basit hale indirgemiş kitaplardan biri. Konunun iddialığına karşın hiçbir özgün öğreti barındırmayan, içinde klişeleşmiş sözler barındıran bu kitap yeni bir şey söylemiyor (söylemesi mi gerekiyordu, sonuçta bu bir roman). Bir boşluk içindeyseniz kendinizi arama durumundaysanız ve "Ben"den sıyrılma olgusundan hoşlanıyorsanız ve Budist felsefesini merak ediyorsanız, şiirsel edebiyat parçalamanın felsefi Nirvana'sına ulaşmak istiyorsanız çok seveceğiniz bir eser. Ama eğer "Ben" ile bir sorunuz yoksa, "O"na ulaşmışsanız, varoluşsal konum itibariyle bu öğretiyle farklı konumlarda olduğunuzun ayırtındaysanız ve kendi tasavvuf kültürümüze aşinaysanız kitap size çok sığ ve basit gelecek. Kitap hayata dair önemli göndermeler içerse de, "Bir"e inanmış biriyseniz eser size sadece düşünce dağarcığınızı geliştirme konusunda yardımcı olacak, yolunuzu aydınlatacak bir eser olamayacak ve başvuru kaynağı olarak kullanabileceğiniz bir işlevi olmayacaktır.
Baskı: Yaşlı Adam ve Deniz
"Talih insana her an, hiç tanınmayacak biçimlerde gelen bir şeydir" Yaşlı bir balıkçının doğayla ve kendisiyle olan mücadelesi ve balıkçı ile küçük bir çocuğun dostluğu etkili ve yalın bir dille anlatılmış.
Baskı: Menekşe Kokulu Hikayeler
İnsana ders verici öykülerden oluşan, içinde özlü sözlerin de bulunduğu ve adı gibi kitap menekşe kokuyor ve yanındaki menekşeli ayraç da ayrı bir güzel. Kitabın tasarımı ve albenisi içinde yazılanların ötesine geçmiş. Özgün bir eser oluşturmaktan daha çok kitap satmaya yönelik akıllıca bir yöntem bulmuşlar ve bu haliyle bu seri çok tutacağa benziyor. İnsana, bakalım sırada hangi öyküler var yerine, bakalım sırada hangi çiçek var dedirtiyor. Kitaptaki öyküler oradan buradan toplanmış. Kitapta pek özgün öykü bulunmuyor. Sayın Qender Haluq Dharince! Bir sonraki kitabı Ender Haluk Derince derlesin. İçinde Kahlil Gibran'dan değil de Halil Cibran'dan özdeyişler olan...
Baskı: Papatya Kokulu Hikayeler
İnsana ders verici öykülerden oluşan, içinde bazı sözlerin de bulunduğu ve adı gibi kitap papatya kokuyor ve yanındaki papatyalı ayraç da ayrı bir güzel. Kitabın tasarımı ve albenisi içinde yazılanların ötesine geçmiş. Özgün bir eser oluşturmadan daha çok kitap satmaya yönelik akıllıca bir yöntem bulmuşlar ve bu haliyle bu seri çok tutacağa benziyor. İnsana, bakalım sırada hangi öyküler var yerine, bakalım sırada hangi çiçek var dedirtiyor. Kitaptaki öyküler oradan buradan toplanmış. Kitapta özgün öykü bulunmuyor.
Baskı: İnce Memed 2
Serinin bu ikinci kitabı serinin ilk kitabını aratmayacak nitelikte. Bu anlamda birinci kitapla ikinci kitap arasında bir kopukluk yok. Ancak bu kitapta Yaşar Kemal İnce Memed'i daha sorgulayıcı bir kişiliğe büründürmüş gibi görünüyor... Kitabın pek çok yeri birinci kitabın tekrarı gibi olmuş. İkinci kitabın "gelen gideni aratır" mesajından başka, birinci kitaptan daha farklı bir mesajı yok.
Baskı: İnce Memed 1
Eşkıya olmaktan başka bir seçeneği kalmamış bir insanın ve ezilen köylülerin destansı mücadelesi anca bu kadar yalın ve gerçekçi anlatılabilirdi. Bu kitap romandan çok bir destana benziyor. Yazar Çukurovayı gözünüzle gördüğünüzü hissettirecek kadar canlı ve net bir anlatım sergiliyor. Yaşar Kemal bu romanda işlediği insanları ve yöreleri çok iyi özümsemiş olduğu görülüyor ki, bu da o yöreleri çok iyi tasvir etmesine olanak sağlamış. Roman çok iyi kurgulanmış ve uzun zamanda yazılmasına rağmen eserde hiç kopukluk yok... Bu romanı bitirdiğimde aklıma şöyle bir fikir geldi: Dağa çıkmış bir insan zalimin amansız düşmanı, mazlumun en narin dostu ise ona "eşkıya", eğer hem zalimin hem de mazlumun düşmanıysa veya sadece mazlumun düşmanıysa ona "terörist" denir.
Baskı: Fatih - Harbiye
Doğu-Batı çatışmasını ve Doğu-Batı arasında bocalamayı farklı iki semtle sembolize ederek anlatan küçük hacimli bir roman. Psikolojik tahlilleri iyi ancak konu çok sıradan geldi bana. Bir mesaj vermesi açısından iyi bir roman sayılabilir ama öykü çok kısa ve pek heyecanlı değil, olaylar çok yüzeysel kalmış. Öykü oldukça kısa ve yüzeysel olmasına rağmen ana fikri rahatlıkla verebilmesi en artı yönü bence... Bu kitabı bitirdiğimde, batılılaşma ile çağdaşlaşmanın farklı şeyler olduğunu düşündüm ve çağdaşlaşmamız gerekirken aksine batılılaşmayı çağdaşlaşmak diye birbirimize yutturma sahtekarlığını gösterdiğimiz için sinirledim durdum.
Baskı: Elveda Gülsarı
Kırgız yazar Cengiz Aytmatov bu romanında devrime inanmış, bütün hayatını ona adamış ve devrime tam bir bağlılık göstermiş Tanabay adlı bir Kırgız ile ünlü ve cins bir at olan Gülsarı'nın öyküsünü, ikisinin yaşlanmasına kadar geçen yaşamlarını, Gülsarı ölürken sahibi Tanabay'ın geçmişi hatırlamasıyla anlatmaya başlıyor. Bütün kitap Gülsarı etrafında dönüyor olsa da arka planda bir dönemin yani Sovyet devrimine gönülden inanmış Kırgız gençlerinin yaşadıkları zorlu hayatın ve hayal kırıklıklarının tanıklığı yapılıyor ve o dönemin kişi ruhunda bırakmış olduğu derin izleri ve değişimi yalın ve etkili bir şekilde anlatıyor.
Baskı: Toprak Ana
Kısa ve yalın cümlelerin usta yazarı Cengiz Aytmatov bu eserinde II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan dramları bir ananın gözünden yalın ve etkileyici bir şekilde anlatmış. Yürek burkan, insanı duygu seline kaptıran ve savaşa lanet ettiren bir eser... Bu kitap bize en kötü barışın bile en iyi savaştan daha iyi olduğunu ve bozkır kadınının erkeğinden hiç aşağı kalır yanı olmadığını hatta bazı yönlerden erkeğinden daha üstün olduğunu ve savaşları asıl kazananın veya kaybedenin 'Toprak Ana' ve analar olduğunu kanıtlıyor.
Baskı: Semerkant
Ömer Hayyam'ı daha yakından tanımanıza ve dönemin gizemli dünyasına dalmanıza neden olacak bir kitap. Dört bölümden oluşan kitabın ilk iki bölümünde Ömer Hayyam, Nizamülmük ve Hasan Sabbah'ın ilişkilerini ve insanı hırsları, diğer iki bölümde ise Ömer Hayyam'ın rubaiyatını nasıl elde ettiğini anlatıyor. Ayrıca İran tarihi hakkında bilgiler de edinebiliyorsunuz. Kitabın ilk iki bölümündeki akıcılık sonraki bölümlerde yavaş yavaş kayboluyor ve monotonlaşıyor... Doğulu yazarlar kitaplarının Batılılar tarafından beğenilmesini sağlamak veya kendilerini Batı dünyasına kabul ettirmek ve ispat ettirmek için kitaplarında mutlaka Batılı (veya Batı mahallesine taşınan Doğulu) bir baş karakter eklemelerine acayip sinir oluyorum. "Doğulu" bir öyküyü bir "Batılı" üzerinden aktarılmasını bir Doğulu olarak ve kendi uygarlığımız açısından realist bulmuyorum. Bu durum oryantalist bir bakış açısına neden oluyor ve "Doğu gerici, Batı ilericidir" tezine kaynak sağlamaktan başka bir işe yaramıyor.
Baskı: Afrikalı Leo
Dili çok sade ve kolay anlaşılabilir tarihi ve otantik bir roman. Salt anlatıma dayalı bir eser. Kitap sürükleyici sayılır ama vurucu değil. Çeviri iyi değil, çevirmenin öz Türkçe saplantısı nedeniyle anlaşılma sorunları var. Bu durum akıcılığı düşürmüş ve anlatımı çok sığlaştırmış. Kitap her ne kadar bir roman olsa da, olayların geçtiği dönemle ilgili fikirler edinilebilir. Özellikle tarihi roman severler için klasik sayılabilecek bir eser.
Baskı: Karamazov Kardeşler
Dostoyevski gerçekten büyük yazar. Kitabı İş Bankası yayınlarından Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile okudum. Kitabı görünce, Dostoyevksi bu kadar uzun ne yazmış derken, 1008 sayfalık kitabı bitirince eksik kalmış gibi hissettim. Karakter analizleri ve betimlemeleri gerçekten müthiş. Sadece kitabın sonundaki mahkeme bölümü bile müthiş bir manifesto. Dostoyevski bu son eseriyle edebiyat alanında bir meydan okuma yaparak adeta bir gövde gösterisi yapmış...