
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Suç ve Ceza
"Suç toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur." Kitabı İş Bankası yayınlarından Mazlum Beyhan çevirisi ile okudum. 687 sayfa olan kitap betimlemeleriyle öyle gerçekçi bir hal alıyor ki, romanın baş kahraman ile insanı bütünleştiriyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, insanların en dayanılmaz acılarını yüreğinizin en derinliklerinde hissediyorsunuz. Dostoyevski, karakterleri öyle gerçekçi betimlemiş ki, bazı karakterleri sıkıca bağrınıza basıyor, bazılarından nefret ediyor, belki de tiksiniyorsunuz. Sanki her şey o anda yaşanıyor ve her şey gerçekmiş gibi. Dış dünyanın sığlığına kapılan romanı başka bir sahaya çeken, insanın iç dünyasına inen, ruhunun girdaplarında dolaşan Dostoyevski, bu romanında insanın çekebileceği bunca acı ve bunalımların en ağır ve katlanılmaz gibi görünenlerini en ince ayrıntılarına dek irdeleyip işlemiş. Hep düşünmüşümdür; neden yazarlar, sanatçılar diğer bilim insanlarından daha çok bilinir, konuşulur, okullarda edebiyatçıları öğreniriz de, ne bileyim fizikçileri, kimyacıları, psikologları vs öğrenmeyiz diye. Ta ki 'Suç ve Ceza' romanını okuyana kadar. Bu romandan anlaşılabildiğine göre Dostoyevski, Freud'dan önce bilinçaltını kurcalamaya başlamış, kriminolog Ferri'ye, filozof Bergson'a kadar pek çok bilim insanından da çok derinliğe sahip ve bu bilim insanlarının çoğunu etkilemiş. Einstein sadece Einstein'dir, ama Dostoyevski hem Einstein, hem Froud, hem Ferri'dir, hem de Bergson'dur. Artık anlamışım ki -gerçek- yazarlar, sanatçılar toplumun en önemli değerleridir ki topluma yön vermesi gerekenler de bunlardır diye... "İnsanlar ikiye ayrılır, sıradanlar ve olağanüstüler. Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekiler hem yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca artırırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler... Ceza, suçu başka bir zamana daha şiddetli bir şekilde ertelemekten, hatta suçu azdırmaktan başka bir şey değildir... Ceza kaldırılabilir; ama suç insanın içinde sonsuza kadar yaşar... İnsan Tanrı değildir ve dolayısıyla eylemlerinde özgür değildir. "
Baskı: Satranç
Kitabın adının satranç olması sanki satranç oyununu anlatıyor hissi uyandırıyor, ama değilmiş! Yazar kendi salt gerçekçiliği içinde yuvarlanmış durmuş gibi geldi bana. Hayatı bu kadar kafaya takmaya ve önemsemeye değmez be Zweig. İnsan bu halde ya kafayı yer ya da intihar eder... Herkes zaman zaman yalnız kalmak ister ama bu yalnızlık sizin isteğiniz dışında kutu gibi odada tek başına hiçbir şey olmadan olursa insan ne hale gelir? İnsan istedikten sonra yapamayacağı hiçbir şeyin olmaması (acaba) kitabın satrancı göstererek birçok konuya değinmesi ilginç. Kitap salt bir öykü olarak çok iyi gelmedi bana. Aslında öykü etkileyici sayılır ama etkileyiciliği zamana yeniliyor. Ayrıca kitap, etkileyici psikolojik tahlillerin olduğu, ilginç karakter betimleriyle dikkat çekiyor. Özellikle karakter tahlilleri çok orijinal. Bir metafor yok mu var mı, bilemedim açıkçası...
Baskı: Ejderha Dövmeli Kız (Millenium, #1)
7 milyonluk nüfusuna karşılık ülkedeki sivil toplum kuruluşlarına üye sayısının 70 milyonu bulduğu ülkenin, "içinde polis olmayan polisiye bir roman"ın yazarı Larsson... Soğuk diyarlardan soğuk ve ürpertici Lisbeth karakteri... Yazarın etkileyici kurgulama yetisine karşın soğuk etik anlayışı... Aslında kitap çok fazla ilginç gelmedi bana. Konusu ilginç, ancak olaylar çok yavaş ilerliyor. Kitabın dili ağır değil ve okutturuyor kendini. Kurgusu da yeterli derecede iyi. Kurgudaki tarihi gerçeklik dikkat çekici. İlk 200 sayfa çok sıkıcı, sonra olaylar birbirine bağlanınca biraz da olsa heyecan katmaya başlıyor. Olay örgüsü zekice kurgulanmış olsa da karakterlerin kişilikleri daha sağlam olsaydı daha etkileyici olabilirdi. İsimlerin çokluğu ve benzerliği bu tür öykülerde olayları algılamayı zorlaştırıyor, sürükleyiciliği düşürüyor ve kafa karışıklığına neden oluyor. Kitap, İskandinav ülkelerinin etik anlayışları çok farklı olduğu için sorun oluşturmayan, ancak bizim gibi ülkelerdeki insanların etik anlayışına göre rahatsız duyabileceği ilginç şiddet olguları ve cinsel içerikler barındırıyor. Adamların ahlaki bakış açıları çok farklı. Yazarın çok çarpık ahlaki bakış açısı ve sanki çok normalmiş gibi gözüken derinden sorunlu ilişkiler dikkat çekici. "Okudum, bundan daha iyisi yazılamaz" dedirten bir kitap değil. Polisiye tutkunları için ortalamanın üstünde bir roman olarak gözüküyor.
Baskı: Ezilenler
Roman ilk başlarda çok güzel ileriyor, insanı içine çekiyor. Sayfalar ilerledikçe karmaşıklaşıyor. Okurken bazen sıkıldığım oldu. Son bölümde ise Dostoyevski'nin o bilinen, insanın ruhunu incelten biçimdeki acıma duygusunu anlatımı derinden derine hüzünlendirdi beni. Dostoyevski bu romanında ezilenlerden ziyade mutlu olamayan belirli karakterleri anlatmaktadır. Dostoyevski acayip derecede sert bir şekilde egemen sınıf eleştirisi yapmış izlenimi uyandırdı bende. Tüm egemenleri, zenginleri vicdansız, zalim ve acımasız olarak göstermesi tek tutarsız tarafı. Bunun dışında güzel bir Dostoyevski klasiği. "Erdem ne kadar erdemli olursa içerdiği bencillik de o kadar artar."
Baskı: Netoçka Nezvanova
Kitap içerdiği öykü olarak pek dikkat çekici değil (bir kız çocuğu büyüdü romanda, hepsi o kadar). Ancak yazarın derinlikli psikolojik tahlilleri dikkat çekici. Şunu net bir şekilde anladım ki, insan ruhunun en derinliklerine kadar inmeyi başarabilen ender insanlardan biridir Dostoyevski.
Baskı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Doğu ile Batı kimliği arasında kalmış ve bu iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan, eleştiren bir romandır. Kitapta pek çok eski Türkçe kelime mevcut. Bu sebeple sözlüğe sık sık başvurmak gerekebilir. Kitabın adı da konu da çok orijinal. Ancak kitap genel olarak okunması oldukça ağır, anlatımı akıcı değil ve okuması yorucu olabilir. Bizim büyük ve başarılı romancılarımızın temel bir sorunu var. Hep bir mesaj verme kaygısı, psikolojik ve sosyolojik oldukça derinlikli tahliller... Örneğin Tanpınar bu eserinde insanı birçok yönüyle ele alabilen bir yazar olarak eserindeki titizliği takdire değer. Ama bu titizlikten kaynaklanan detaycılık romanın okunmasını zorlaştırıyor, okuyucuda bıkkınlık oluşturabiliyor. Aslında kitap (en azından benim bilgi düzeyime göre) kısmen akıcı bir dille yazıldığı halde kolay ilerlemiyor. Çok fazla karakter içermesi insanı zorlayabiliyor. Yazdıklarımda bir çelişki var gibi gözükebilir, ama belirli düzeydeki okuyucuları kitap, anlatımdaki yalınlık!, kelimelerdeki ahenk ve kurgudaki trajikomiklik gerçekten mest edebilir. Ama işte dedim ya, (kitabı salt bir öykü olarak okuyanlar için) genel anlamda sıkıcı bir eser, (kitaptan bir mesaj bekleyen) belirli yetkinliğe sahip insanlar için sıkıcı olmayabilir... Kitabı okurken Orhan Pamuk'un eserleri geldi aklıma. Orhan Pamuk sanki Tanpınar'ın tarzından etkilenmiş gibi geldi bana.
Baskı: Çavdar Tarlasında Çocuklar
Kitabın adını ilk gördüğümde tarlalar, çiftlikler, çalışan çocuklar vs. köy ortamıyla karışılacağımı sanmıştım. Ama kitabı okumaya başladığımda, kendimi acayip derecede sorunlu yeni yetme ergen bir gencin lanet derecede samimi (belki de pervasız) anlatımıyla, yozlaşmış modern ve çağdaş bir kentte buldum. Kitabın adı Robert Burn'ün “Rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında” şiirinin adından geliyormuş. Kitapta anlatılan konu olukça basit ve argo kelimeler oldukça fazla. Kitap içerdiği argo kelimeler ve cinsel içerikli şeylerden dolayı Amerikan okullarında yasaklanmış. Bu romanda benim en çok dikkatimi çeken şey konudan ziyade yazarın kendisi oldu. Zira Salinger durum tespitleri ve betimlemeler konusunda oldukça başarılı. Çok basit bir öyküyü yazarın çok ustaca kurgulaması, dilinin çok sade ve anlaşılır olması ve çevirinin de iyi olması kitabın en önemli artı yönlerini oluşturuyor. Kitabın başka da bir çekiciliği bulunmuyor.
Baskı: Martı Jonathan Livingston
Çocuklar için kişisel gelişim kitablarından biri sayılabilir bu fabl türündeki eser. Her zaman aykırı olmak hoşuna gidenler için ideal bir öykü. Kitap -çocuklar için- alttan alta -din dahil- her türlü öğretiyi insanı sınırlandıran dogmalar olarak kabul etmesi gibi bazı sakıncalar içerse de kitap bize sadece sınırları zorlamayı değil, aykırı olmayı da öğütlüyor olması en özgün mesajı oluşturuyor. Ayrıca kitabı özümseyerek okuyan büyükler şunu fark edeceklerdir ki Martı Jonathan bize bilginin (özgürlüğün) 3 halini anlatıyor: Herkesin ulaşabileceği bilgi, sadece bilginlerin ulaşabileceği bilgi ve sadece ermişlerin (bilge) ulaşabileceği bilgi... Bilgiden -dar anlamıyla özgürlükten- kasıt özgür düşünceye, gerçeğe 'Asıl'a, 'O'na, tek ideye ulaşmaktır.... Kişisel gelişim kitaplarının "kitabı okudum, hayatım değişti" gibi klişeleşmiş cümlelere pek inanmayın. "Martı Jonathan'ı okudum, içimdeki potansiyeli kefeştim" gibi sadece fikir olsun diye söylenmiş cümlelere de inanmayın. Zira bu kitabı okumakla kimsenin hayatı filan değişmez. "Bir kitap okudum ve tık diye hayatım değişiverdi" gibi cümleler kuranlardansanız, hala -zihinsel olarak- (bence) özgür olamamışsınız demektir. "... Martı Maynard, sen sen olma hürriyetine sahipsin, bunu da şu andan itibaren kimse engelleyemez. Özgür olmak her martının hakkıdır. Özgürlük varolamanın özüdür. Unutma! Sen zaten özgür olarak doğmuştun. Senin şu anda yaptığın tek şey doğuştan var olan ancak daha sonra .... tarafından değiştirilen, özgürlüğünü kısıtlayan, boş inançları, gelenekleri, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp attığın için özgürsün Martı Maynard. (Martı Jonathan Livingston)"
Baskı: Muhteşem Gatsby
Bazılarına göre en önemli Amerikan romanlarından biri olan bu kitabı bitirdiğimde, öykünün beklediğim gibi çıkmaması açıkcası beni şaşırttı. Ya anlatmak istediği felsefeyi anlamadım, ya da anlattığı dönemin sosyal ve politik ortamına hakim olamadığımdan mıdır bilmem... Öykü heyacandan ve sürükleyicilikten çok uzak. Bu yüzden, anlatım ve kurgu bende hiç ilgi uyandırmadı. Utku İlban Çoşkunoğlu çevirisiyle okuduğum kitabın çevirisinin de iyi olmadığını düşünüyorum. Tam açıklanamayan olgular, kesik anlatımlar, hızlı geçişler vs. çevirinin iyi olmadığının belirtisi. Örneğin kitabı bitirdiğinizde Nick Carraway'ın tam olarak ne iş yaptığını anlayamıyorsunuz. Muhteşem Gatsby bir çok edebiyat çevrelerinde büyük Amerikan romanı olarak görülmesi, belki de en mükemmel çeviriyi bile zayıf ve yetersiz bırakacak olağanüstü anlatım tarzıyla işlendiği bir eserdir, orasını bilemem. Kitabı İngilizce aslından okuyana sormak lazım. "Fitzgerald bu eserinde insanların mutlu olmayı istemekle mutluluğa erişemeyeceklerini göstermektedir."
Baskı: Nar Ağacı
İncelikle işlenmiş karakterleri, zengin ayrıntıları ve dönemi anlatmadaki ustalığıyla Nar Ağacı bir Doğu masalı kadar zengin, hayal kadar güzel, hayat kadar gerçek bir öykü... Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin Nazan Bekiroğlu bu romanında kendi köklerine uzun bir yolcuğa çıkmış. Yazarın kelimeleri kullanmadaki başarısı dikkat çekici. Yazar edebiyat profesörü olduğundan roman yazma tekniklerini çok iyi kullanmış, kelimeleri ustalıkla yoğurmuş ve bu sayede etkileyici bir kurgu ortaya çıkmış. Kurguda bir senaryo havası var. Yazarın öykünün içinde yer alıyor olması ve dalıp gittiği fotoğraf karesinde kurguya dahil olması, olayların akışı, karakterlerin arzı endamı bir film senaryosunu çağrıştırıyor. Konunun oldukça ayrıntılı olarak işlenmesinden dolayı olsa gerek, kitabın kimi zamanlarında sıkıldığım, duraksadığım oldu, ancak genel olarak iyiydi. Sonuç olarak Nar Ağacı için şunu söyleyebilirim: Romanın kurgusu etkileyici ama öykü fazla etkileyici gelmedi bana.
Baskı: Robinson Crusoe
Küçüklüğümde irili ufaklı çeşitli kitaplardan bu serüveni okumuştum, Ancak kitabın orijinal halinin tam çevirisini -şimdiye kadar- okuma fırsatım olmamıştı. Çeşitli görsel uyarlamalarıyla da bildiğimiz Robinson Cruose'yu tam ve orijinalinden çeviriyle okumak ayrı bir zevk. Aslında Robinson Crouse üç kitaplık bir seriymiş. Yapı Kredi Yayınları ilk iki kitabın tam çevirisini tek bir kitapta sunmuş, güzel de olmuş. Eserin tam çevirisini okuduğunuzda, eserin aslında sanıldığı gibi -salt- çocuk kitabı olmadığını anlıyorsunuz. Salt bir macera kitabı değil, belirli derinliği olan tespitler, dinsel ve öğüt verici analizler de içeriyor. Birinci kitap (bölüm) bildiğimiz malum ıssız adayla ilgili, ikinci kitap (bölüm) Robinson'un deniz yolculuklarını, Uzak Doğu serüvenlerini ve Rusya üzerinden tekrar ülkesine dönmesini anlatıyor. Özellikle ikinci kitap +13 (belki +16)'ü hakediyor. Et doğrar gibi yerli halk öldürme serüvenleri (ki bunlar sömürgeci mantığının anlaşılmasını sağlıyor) can sıkıyor… Robinson'un tüm serüvenlerini merak ediyorsanız ve ayrıntılardan sıkılan (ki ben sıkıldım) biri değilseniz, tam çeviri halini okuyabilirsiniz.
Baskı: Simyacı
Felsefi yönü ağır basan, kısmen masalsı bir anlatıma da sahip olan bir kitap. Bir batılı için olağanüstü bir kitap olabilir ama bizler için değil. Kitabın odak noktasını teşkil eden "Hazine" olgusu İslam yazınında defalarca işlenmiş bir konu zaten. Mevlana'nın Mesnevisinden alınmış bir ilham kırıntısı üzerine kurgulanmış bir eser. Kitabın odak noktasını içeren olgular Mesnevi'de var. Bu kitabı bir müslüman yazsaydı ve içine de Kur'an'dan birkaç ayet ve çeşitli dini menkıbeler yerleştirseydi yazar dinci yaftası yer ve kitap evrensel olmamakla suçlanırdı. Ama kitabı bir batılı yazınca ve içine de İncilden bolca ayetler yerleştirince -müslümanlar için- mükemmel bir kitap oluverip çıkıyor işte! Sonuç olarak, bu roman bir klasik oldu artık. Okumadığınızda bir şey kaybetmeyeceğiniz, okuduğunuzda ise bir şeyler kazanabileceğiniz bir kitap. ""Kule değil, Minare; Şarkı değil, Ezan""
Baskı: Bir Geyşanın Anıları
Bazı kitaplar vardır, ilk bakışta farklı algılanırlar. İşte öyle kitaplardan biri. Kimse bu kitabın adına bakıp da aldanmasın. Bir kültürü, bir dönemi, (genellikle yanlış anlaşılan) bir mesleği çok iyi ve anlaşılır şekilde anlatıyor bu kitap. Japonya ve Japon kültürü hakkında da bilgiler edinebiliyorsunuz. Aynı zamanda çok dramatik bir kitap ve akıcı bir anlatımı var. Kitabın o kadar güzel bir anlatım tarzı var ki, tasvirler o kadar iyi ve estetik bir tarzla yapılmış ki, olaylar o kadar güzel anlatılmış ki, insanda olayları yaşıyor hissi uyandırıyor. İnsana iğrenç gelen bazı olguları bile o kadar güzel, o kadar ince bir tarz kullanarak anlatmış ki yazar. Sayfalar adeta su gibi akıp gidiyor. Yazarın sanat tarihi okumuş biri olduğu o kadar belli oluyor ki bu kitabı okuduğunuzda. Şimdiye kadar okuduğum en iyi -kurgusal- biyografilerden biri olduğunu söyleyebilirim. Romanın tek olumsuz yanı gereksiz ayrıntılar içermesi idi.
Baskı: Küçük Arı
Kitabın etkileyici bir konusu var, ama konunun işleniş tarzı etkileyiciliği düşürmüş. Kısmen etkileyici ama sürükleyici bir kitap değil. Asıl öykü çok yüzeysel anlatılıyor. Küçük Arı'nın konuşmadığı bölümler sıkıcılığı artırıyor. Ancak, okuması oldukça kolay, dili sade. Bu roman aslında gerçeklerden yola çıkılarak hazırlanmış. Konunun doğru seçilmiş olmasına rağmen kitabın can alıcı noktalarında daha etkili yaklaşımlarla olaylar daha içten anlatılabilirdi. Kitap Küçük Arı'yı anlatıyor, ama Küçük Arı kitabın sadece üçte birinde (doğrudan) yer alabilmiş. Sonuç olarak, kitabı biraz sıkılarak okudum, şahsen çok sevemedim bu romanı.
Baskı: Otomatik Portakal
Kitabın ilginç bir -argo- anlatım tarzı var. Eminim ki kitabın özgün dili çevirisinden daha etkili bir anlatım tarzına sahiptir. Bu kitabı özgün dilinden okumak -ya da okuyamamak-, çeviri ne kadar başarılı olsa da bir şeyleri kaçırıyor, anlayamıyor veya eksik kalma hissi uyanıyor insanda. Öykü, insanı dehşet içinde bırakan, tüyleri diken diken eden olaylar silsilesi başlayıp devam ediyor. İşin ilginç tarafı kitabın başlangıcı ile sonu arasındaki dehşet veren gerçeklik olgusu farklı gibi gözüküyor. Oysa öykünün başlangıcı ile bitişi arasında bu anlamda bir fark yok aslında. Soruna odaklanacağına, soruna neden olana odaklanmak gerekir aslında... Yazar vermek istediği mesajı olduğundan çok sert bir tarzda vermek istemiş. Ancak, bu, bazı okuyucularda gereğinden fazla iticiliğe neden olabilir.
Baskı: Dönüşüm
Bu kitabı tanımlayabilecek en özgün cümle: "Bu kadar açık ve net bir anlatımla bu kadar karmaşık (belki de saçma) ve derin bir başka öykü yazılmamıştır herhalde" Bazı kitaplar vardır, -yüzeysel bir okuma yapıldığında- insana çok sıkıcı gelir. İçerdiği öykü öyle saçma, öyle anlamsız gelir ki insana, "bu ne saçma roman" der ve benim yaptığım gibi kitabı kaldırıp bir kenara atar. İşte öyle bir kitap bu... Belirli bir zaman sonra kitabı dingin bir kafayla, farklı bir okuma yaparak, yavaş yavaş, düşünerek ve özümseyerek tekrar okudum. Kitabı bitirdikten sonra gözlerimi belirli bir noktaya sabitleyerek, düşüncelere daldım. Belirli bir süre sonra "Bu öykü beni anlatıyor" diye mırıldandım. Kendimi bildim bileli iletişim kurduğum her insanın beyni bilinçaltıma "-insan olarak kalmak ve böcek olmak istemiyorsan- büyü, oku ve adam ol, daha sonra da topluma yararı (menfaati) olan birey ol" diye fısıldadı. Evde, okulda, işte, yolda, her mekanda, her durumda hiçbir şeyi "sorgulamadan" kurallara, düzene ayak uydur (yoksa böcek olursun) diye fısıldandı. Nerden bilebilirdim ki, bunları yapmanın "insan" olarak kalmaya yeterli olamayacağını. Ta ki Dönüşüm'ü okuyup anlayana kadar. İnsan olduğumu sanırdım, meğerse köleymişim... Bu kapitalist düzen iki seçenek sunar: Ya Böceksindir, ya da Köle. Kafka'yı anlamak zordur. Yaşadığında böcek muamelesi görür, öldükten sonra ise köle. Öldükten sonra maddi ve manevi olarak sömürülür... Kafka, Dönüşüm'ü yayınlayacak yayınevine, kitabın kapağına böcek resmi değil, insan resmi çizilmesini söyler. Kitabın kapağına böcek resmi çizilmesinin, öykünün anlaşılmasını zorlaştıracağını söyler. Kitabın kapağına böcek resmi basan yayınevlerinin anlayamadığı Kafka'yı benim anlamamam doğal.
Baskı: Alaycı Kuş (Açlık Oyunları, #3)
Açlık Oyunları serisinin bu son kitabı serinin diğer kitaplarıyla genel bir uyumluluk içeriyor. Kitabın bazı yerleri gereksiz uzatılmış. Serinin birinci kitabı genel olarak iyiydi. Alaycı Kuş ikinci kitaba göre nispeten daha iyiydi. Serinin son kitabında, ilk kitaptaki gibi bir heyecan yok bence. Bu kitabın duygusal ve psikolojik yönünün daha ağırlıklı olduğu görülüyor. Yazar, ilk iki kitapta vermek istediği mesajı bu kitaba saklamış. Kitapta yer yer mantık hataları da yok değil. Bazen olayların akışında o kadar keskin geçişler oluyor ki anlam kargaşaları meydana geliyor... Kitabın en beğendiğim yönü baskı kalitesi oldu; kitap kapağı, sayfa dizaynı, punto boyutu... Hey, genç kız! Ne diye oyunda oynaştasın. Katniss'in Panem'i (pardon, düşündüğün kişiyi) fethettiği yaştasın...
Baskı: İhanet Noktası
Dan Brown'un diğer romanlarına aşina olanlar için farklı bir eser değil. Yazar gerilim konusunda ustalaşmış olduğundan, farklı bir beklenti içinde olmadığınızdan şaşırmıyorsunuz. Ancak kitabın içeriğindeki olgular diğer Dan Brown kitaplarına göre basit geldi bana. Olaylar daha çok bir polisiye şeklinde ilerliyor. Önceki kitaplarındaki tarihsellik ve karmaşık semboller, gizemli mekanlar bu kitapta yer almıyor. Gerilimin temposu olayların sıralanışına göre yer yer yükselip alçalan bir grafikte seyrediyor. Çok girift ilişkiler, çok şaşırtıcı ve olağanüstü olaylar silsilesi yok romanda. Biraz dikkatli okuyucunca sonucu az çok tahmin edebiliyorsunuz. Dan Brown çok iyi yazar olmayabilir, ancak çok iyi araştırmacı olduğu kesin. Brown'un Diğer kitaplarını okuyanlar bunu fark etmişlerdir. Bu roman da böyle bir araştırmanın ürünü. Hatta bazen öyle ayrıntılı bilimsel bilgiler veriyor ki, bu bilgileri ancak işin uzmanları anlayabilir. Bazen teknoloji ve bilimsel tanımlamaları o kadar uzun tutuyor ki, algılamada zorlanıyorsunuz. Bu durum, kafaların kaşımasına neden oluyor ve sıkıcılığı artırıyor... Konu üç temel mekanda kurgulanmış. Kutuplarda, ABD başkentinde ve denizde. Özellikle denizdeki olayları kurgularken, gerilimi çok iyi hissettirmiş yazar… ABD başkanının da konunun merkezinde olmasına rağmen Brown onu roman boyunca hep olayların dışında -pasif konumda- tutmuş. Ancak reel ABD gerçeğini göz önüne alırsak, bu durum çok mantıksız olmuş. Ayrıca, yazar öyle bir teknoloji üstünlük betimlemeleri yapmış ki, adeta “ABD tüm ülkelerin Tanrısıdır” demeye getirmiş. Bu durum "Karidesus Çirkinus Cehennemus Kadarus"a benzemiş!
Baskı: Düşüş
Daha ilk sayfasında Düşüş'ün roman formatında yazılmış bir düşünce, deneme veya felsefe kitabı olarak yazılmış gibi bir düşünceye kapıldım. İtiraf etmeliyim ki, pek çok paragrafı tekrar, tekrar ve tekrar okumama rağmen anlayamadım. Yabancı'yı okuduktan hemen sonra Düşüş'ü okuduğumda Camus'nün az sözle çok iş yapan bir yazar olduğunun ayırtına vardım. Ayrıca, "içini dökmek" eyleminin cazipliğine karşın, "içini kusmak" eyleminin ne kadar tiksindirici olduğunun farkına varmamı sağladığı için Camus'ye minnet duydum.
Baskı: Yabancı
Kitabı bitirince, bu romanı -belirli bir zaman sonra- tekrar okumalıyım dediğim ender eserlerden biridir Yabancı. Bu kadar ince bir kitap nasıl bu kadar ağır ve derinlikli olur diye düşünmedim değil. Kitabın son sayfalarında, beyin fırtınalarına yakalandım desem yalan olmaz. Kitaba önsöz yazan V. Günyol'un, Camus'yü, yazarın sanki öyle bir iddiası varmış gibi "zamanımızın peygamberi" olarak tanımlaması ve kraldan çok kralcı olması canımı sıktı. Peygamber kelimesini hangi anlamda kullandığını az çok tahmin edebiliyorum ve bunu bir yere kadar maruz görebilirim. Ancak, Camus'nün felsefesini bir hadis ile kıyaslama yaparak açıklamasını maruz göremem. Günyol’un, -en azından yazdığı şekilde- öyle bir hadis olmadığını bilmemesine mi veya doğrusunu öğrenmediğine mi, yoksa kendi dinine karşı "Yabancı" kalmasına mı yanayım bilemedim.
Baskı: Sil Baştan
Bu kitabı hiç beğenmedim. Aslında romanın yazarına karşı bir eleştirim yok. Ben en çok yayıncılara ve eleştirmenlere kızıyorum. Yayıncıların, kitapları satabilmek için, eleştirmenlerin veya yazarların kitaplarla ilgili "muhteşem, olağanüstü" gibi klişeleşmiş zırvalıklarını kaynak olarak kullanıp bizi kandırmalarına acayip sinir oluyorum. Yazarın, aman şöyle heyecanlı bir macera yazayım, kitabın satırlarını şöyle endamlı felsefe lafları ile süsleyeyim diye bir derdi yok zaten. Öylesine yazmış, takılmış kafasına göre. Vakit geçirmek –belki de para kazanmak- için öylesine yazmış bence. Kitap, alt mekanları ve olguları ile tamamen Amerikan yerel kültürünü yansıtıyor. Konu biraz evrensel olsa da kurgunun evrensel bir içeriği yok. Kitabın iki temel odak noktası var : 1. Kırk yaşında –züğürt- bir insan ölse ve tekrar dirilip on sekiz yaşına geri dönse ve hayatı tekrar yaşama şansına sahip olsa, insan fıtratı en çok iki şeyi doğal olarak isteyecektir. Birincisi "cinsellik"; yazar, kitabın pek çok yerinde eğrelti derecesine varan ve rahatsızlık verecek şekilde cinsellik unsurlarını habire tekrarlaması da zaten bu yüzden. İkincisi işe "servet"; hayatını tekrar yaşama şansına sahip olan biri herhalde ilk düşüneceği şey zengin olmak ve bunun sağlayacağı zevk ve sefadır. Yazar, karakteri habire öldürüp, ona hayatı sil baştan tekrar, tekrar ve tekrar yaşatarak, bu olguyu sorgulatıyor. 2. Ünlü "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez." sözüne karşı da yazar, "Doğru, ama çok yakından incelenmiş bir hayat da intihara değilse bile deliliğe yol açar." diyerek vermek isteği mesajı da vermenin gönül rahatlığıyla noktayı koymuş ve sanki kitabı yazmayı bitirmeden hadi eyvallah demiş!
Baskı: Ateşi Yakalamak (Açlık Oyunları #2)
Bu seri hakkında daha önceden hiçbir şey duymadınız ve Açlık Oyunları kitabını ilk kez gördünüz. Daha kitap, adını okumakla dikkati çekiyor, merak uyandırıyor. Pek çok yarışma duydukta, bu tarz bir yarışma adını ilk kez duyuyorduk. Ne özgün bir kitap adı öyle, insan merak ediyor, konusu da ne acaba, merak edip okumak istiyor insan. Alıp okuyorsunuz ve özgün konusu ve kurgusu ile sizi alıp götürüyor. Hele açlık oyunları yarışması gibi özgün bir fikir bulduğu için yazarı kutlamak istiyorsunuz. Açlık Oyunları'nı okuduktan sonra, ki Açlık Oyunları bir seri olduğuna göre serinin diğer kitaplarını da doğal olarak okumak istiyorsunuz. Okumak için ikinci kitabı alıyorsunuz. Adına bakıyorsunuz, "Ateşi Yakalamak"; bir tuhaf geliyor bu ad size, ne saçma bir ad böyle, herhalde mecazi bir anlam içeriyordur diyorsunuz bu ad. Ama neyse, boşverelim adını da, hele bir okuyayım şu kitabı diyorsunuz. Kitabı bitiriyorsunuz ve kitabın adını, kitabın içinde mecazi anlamda bile bulamayınca şaşırıyorsunuz ve kitaba bulunan adın veya çevirinin yanlış olduğunu düşünüyorsunuz. Bu kitabın adı Ateşe Atılmak, Ateş Almak veya Alev Almak adlarından biri olabilirdi diyorsunuz.. Kitabın içeriğine gelince; serinin ilk kitabına göre -bana göre- baya sönük kalmış. Heyecan ve temposu biraz durağan. Kitap üçüncü kısma, yani "DÜŞMAN"a kadar kendini tekrarlayan, -üçüncü kısmı hariç- heyecandan yoksun bir tarzda ilerliyor. İlk kitabın kısa bir özeti ve üçüncü kitaba geçiş niteliğinden öteye geçmiyor. Kitap maceradan ziyade Katniss karakterine odaklanmış ve tüm kitap onun etrafında dönüyor ve çoğu zaman sıkıcı oluyor. Üçüncü kısma kadar Katniss'in tripleri ile oyalanıyorsunuz ve anlamsız gevezeliklerini dinleyip duruyorsunuz. Serinin okunmasına en çok neden olan, heyecan ve temponun yükselmesine en çok neden olan ve Açlık Oyunları'nın belkemiğini oluşturan, açlık oyunları yarışma alanındaki olaylardaki heyecan bile birinci kitabın çok altında. Nerdeyse, yarışmacılar arasındaki heyecan verici kapışmalar, hayatta kalma savaşı ve tüm düşmanlıklar yok olmuş. Ortada tek bir düşman kalmış, o da, Capitol başkanı.... Ee, ne demişler: “Tüm düşmanlar birleşip dost olduğunda ve ortada tek düşman kaldığında işte o zaman kıyamet kopar”. İstikbalde devrim mi var ne…. -Bana göre- kitabın tek artı yönü birinci kitap ile ikinci kitap arasında bağlantı iyi yapılmış. İki kitap arasında kopukluk yok. Ayrıca ikinci kitap olayların gelişmesi ve düğümlenmesi, açlık oyunları mantığının oturması açısından da daha bir anlaşılır olmuş. Kitap, merak sürecinin devam ettirebilmesi için, en isabetli mıntıkanın yok olduğunu belirten bir cümle ile bitmesi ve böylece üçüncü kitabın okunmasının da garanti altına alınması da zekice bir fikir olmuş. Açlık Oyunları’nı en çok sevecek kişiler ortaöğretim çağındaki gençler olacaktır. Onlar için kitap, zorlamadan ve sıkılmadan okuyabilecekleri ve karakterler ile kendilerini özdeşleştirebilecekleri ve hoşça vakit geçirebilecekleri popüler bir eser.
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Kitabı şöyle bir göz atmak için elime aldım, alış o alış, kendime geldiğimde kitabı çoktan yarılamıştım. Kitabın yarı masalımsı yarı gerçekçi –belki de büyülü gerçeklik- kurmaca evreninde kaybolup gitmişim. Kitap bir günde elimde eriyip gitti. Kitabı bitirdiğimde, biri bana "şu romanın konusunu anlat hele" diye sorsa, ne anlatabilirim diye düşündüm. Kitaptaki olguları düşünüp, derleyip toparlayıp tam bir öykü oluşturamadım kafamda. Ancak şöyle bir kaç cümle kurabilirim diye düşündüm: "Anladığım kadarıyla kitap "Düşünüyorum, öyleyse varım" tezine karşı "Düşünen bir insanı düşünüyorum, düşünebildiğim için ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu insanın da var olduğunu biliyorum" karşı tezini eksenine alan, yarı masalımsı yarı gerçekçi bir şeylerden bahsediyor" derim ve işin içinden sıyrılırım diye düşündüm. Yazarı İhsan Oktay Anar olan bir roman okudum, ama tam olarak düşle gerçek arasında... Ben bu kitabı sevdim, belki de sevdiğimi düşledim. Ama neden sevdiğimi (belki de sevdiğimi düşlediğimi) kelimelere dökemiyorum.
Baskı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Kitap psikolojik tahlil ağırlıklı bir roman olduğundan ve roman kişileri psikolojik yönden ele alındığından, olguların tam manasıyla anlaşılması biraz güç oluyor. Eski kelimeler bir hayli fazla (kitabın sonuna bir sözlük konulması akıllıca bir iş). Dili birazcık ağır(mış) gibi geldi bana. Ancak Peyami Safa'nın biçime dayalı kullandığı dil etkileyici; kesik cümleler, olaylara ve içe bakışa olan yorumu, şiir gibi benzetmeler Safa'nın edebi yönünün güçlü olduğunu gösteriyor. Bir hastalık ve bu hastalığa tutulmuş çocuğun iç dünyasını -hissettirecek tarzda- çok iyi yansıtmış Safa. Kitapta, "Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir", "Ağaçların sıhhatine bile imrenerek-bakarak yürüdüm", "Aşkta musiki, sevgilinin vesika fotoğrafını kainat ebadında bir agrandismana çıkaran muhayyilenin objektifini bir anda açıyor" gibi beni etkileyen pek çok cümle var, ve onlardan bazıları: Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler... İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur... Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!... Istırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin hasılı zarbı: sevinç!... Halbuki mesele basit. İnsan hastalanır ve ölür... Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur...