Berfin.
@Berfin.

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Tatlı Yalan (The Maddox Brothers, #2)

Klasik bir Maddox erkeği olan Thomas ve inatçı, sadece işiyle evli, aşkı bilmeyen Lindy ‘nin(Liis) kaçıp kovalayan hikâyesi. Ben çok beğendim. Her Maddox kardeş, birbirini tekrarlamayan kendine özgü davranışlarıyla kendini okutuyordu. Travis ve Trenton uçuk tiplerdi ama Thomas, diğerlerine göre sorumluluk sahibi, küçükken bile büyük olmaya mecbur kalmış, kardeşleri ve babası için en iyisini düşünen bir FBI Ajanı. Ve Kalbi kırılmış. Biliyorsunuz diğer kitabın sonundaki bombayı. Arka kapakta İlk aşkının Lindy olmadığını iddia eden bir tanıtım okuyorsunuz ama bana göre Lindy her açıdan Thomas için bir ilkti. Sinir bozucu davranışları olmadı değil tabi Lindy de ona eş değerdi. Sürekli kendini geri çekmesi biraz sinirlendirdi beni ama sonra hak veriyorsunuz. Sonuçta 3.bir kadının varlığını hissediyor. Diğer kitaplarından farkı; işleri yüzünden gelişen olaylar ve karakterlerin aralarındaki ilişkiydi. Normalde Trenton ve Travis kızların peşinden epey koşmuştu ama Thomas azcık olan katı tutumunu korudu ve bu çok hoştu. Jamie ve Maddox kardeşleri bilirsiniz eğer serinin diğer kitaplarını sevdiyseniz bunu da çok seveceğinize eminim. Ayraca da bayıldıııııım. “Aşk, tahminler ya da davranışsal belirtilerle ilgili değildir. Sadece olur ve senin, onun üstünde bir kontrolün yoktur.” “Emirlere itaatsizlik etmek gibi bir alışkanlığın mı var Ajan Lindy? Bu yüzden mi seni buraya gönderdiler? Emrim altında olman için mi?” “Beni isteyen sendin hatırladın mı?” Yüz ifadesini hala çözememiştim ve bu beni deli ediyordu. “Ben seni istemedim,” dedi. “Ben elimizdeki en iyi yabancı dil uzmanını istedim.” “O, ben oluyorum efendim.”

Baskı: Benim Uzak Yıldızım (Starbound, #1)

Böyle güzel bir kitaba böyle tatmin etmeyen bir son yakışmadı. Seri olmasından kaynaklı bizi merakta bırakacak sonları çoktan kabullendim ama burada ki son her şeyi daha da karmaşık hale getirdi. Bunun dışında akıcıydı. Heyecanlı ve sayfaları çevirmem için neredeyse sadece karakterler yeterli oldu. Normalde bu tarz kitaplar da sıkılırım. Bir yerden kurtulmaya çalışan bir grup genç ve klasik olaylar dizisi… Ama bu sefer öyle olmadı çünkü klasik şeylerle karşılaşmadım. Traver ve Lilac’ın birbirlerine olan içten duyguları, olaylara yaklaşım biçimi ve yazarın kurguladığı dünya sayfalarda kaybolmama yetecek türdendi bana göre. Traver, deneyimli olsa da okudukça onun da korktuğunu bilmek daha da gerçekçilik katmış kitaba. Normalde bir kahraman vardır serttir ve her şeyin üstesinden gelir. Tamam, belki bizimki de kahramandı ama onun düşüncelerini okurken bazen çaresiz oluşu ve neye inanması gerektiğiyle ilgili yaşadığı tereddüt Traver’ı farklı bir yere koydu. Lilac da çok başarılıydı. İlk başlarda Traver’a karşı tutumu sinirlerimi bozsa da ilerleyen sayfalardaki değişimi ve ona bağlanışı çok hoştu. Şımarık bir genç kız ve sert bir binbaşıyla karşılaşacağıma çok emindim hâlbuki  Son sayfalar da yüreğim ağzıma geldi. Okuyanlar bilir. Ve sonra bir mucize. Yazar heyecan katmasını iyi biliyor anlamış oldum. Anlatımı da gayet net ve anlaşılırdı. Tavsiye ederim. Bir belirsizlik yaşıyorum diğer kitap gerçekten de başka bir çifti mi anlatıyor? Öyleyse içim biraz buruk çünkü bu ikiliyi okumak isterdim. Ve eğer öyleyse bu bilinmeyen gezegende yaşanılanlara nasıl bir açıklık getirilecek meraktayım. Dediğim gibi daha birçok soruyla baş başa bıraktı.. Lilac Rose LaRoux. Dokunulmaz. Zehirli. Adımı Zehirli Sarmaşık koysalarmış keşke. Ya da Yüksükotu. Veya Güzelavratotu. Kapıyı, bükülen çerçevesinden ayırmak için bütün ağırlığımı vererek omzumla açmam gerekti. Kafası bozulduğunda Bayan LaRoux’nun çıkartacağı türden sesleri andıran, acımasız bir gıcırtı çıkarttı. Soruyu tarttı, sonra başıyla onayladı ve saçlarını ait oldukları yerde toplamak için, elini başına götürdü. “Nereye oturacağım?” Oturmak mı? Buraya kadar sizin için cebimde taşıdığım şu rahat şezlonga elbette, Majesteleri. İyi ki sordunuz. :)) ‘Kimse onu benden almasın yeterdi.’ "Sen ölürsen, bende ölürüm."

Baskı: Kan ve Yıldız Işığı Günleri (Duman ve Kemiğin Kızı, #2)

İlk kitaba harika derken ikinci kitap sanki mümkünmüş gibi ilkini de solladı. Kitabın konusunu anlatarak zaman kaybetmek istemiyorum. Konuyu anlatsam hiçte yeterli olmayan karmaşık bir şeyler ortaya dökülecek bundan eminim. İki âşık düşünün ama şu zamana kadar hiçbir kitapta rastlamadığınız türden. Onlar gelecek. Karou umut, Akiva Işık. Ne desem bilemiyorum ilk kitapta bu kadar sarsılmamıştım ama şimdi olayların ilerleyişi ve anlatım beni benden aldı. Yazarın garip ama çok hoş bir dili var. Savaşı öyle şiirsel bir dille anlatmış ki ya da masalsı mı demeliyim bilemedim. Harikaydı. İlk başlar da kişilerin çok olmasında dolayı kafam karıştı, isimler birbirine girdi. Ama sonra her biriyle ayrı ayrı bağ kurdum. Savaşta iki tarafında masumları olduğunu, barış için çabalayanların feda ettiklerini okurken garip bir havaya girdim. Ve kitabı okurken büyük şaşkınlıklar yaşamaya hazır olun. Resmen yazar ters köşe yapmaya bayılıyor bunu anladım. Şimdi 3.kitabı kim bilir kaç yılında çıkartırlar. (Sevgili Artemis Yayınları bir kere de şaşırt bizi. Lütfen!) Bu seriyi kaçırmayın. Akiva ve Karou ile tanışın. Başkada bir şey demiyorum  'Dünyaları dolduran hayatın kendisidir. Seni ya hayat yönetir, ya ölüm.' 'Aşk bir elementtir.' Ve duyduğum en mutlu haber Film olacakmış!

Baskı: İblis Kral'ın Öpücüğü (Immortals After Dark, #7)

Heyecanı dorukta tutan bir kitaptı. Ve karakterler… Woede’ler tartışmasız bu seride favori karakterlerim. Rydstrom, isteklerini her zaman krallığının gerisinde tutmuş, tacı için mücadele eden yakışıklı iblis kralı. Ve en merak ettiğimdi. Sabine, İllüzyonlar Kraliçesi. Ne iyi ne de çok kötü. Ama İsteklerinin peşinde koşan ve almayı bilen biri. Sert ve seksi ayrıca yalancı. Kardeşinden başka güvendiği ve önemsediği kimse yok. Bilin bakalım kime kadar? Eveet Rydstrom’a kadar. Zevk Mahkûmu kitabının son sayfalarında nasıl tanıştıklarını hatırlarsınız. Kitap oradan başlıyor. Okurken bir birine bu kadar zıt iki kişi nasıl olacak diye endişelendim çünkü Sabine kitabın başlarında gözüme kötü bir kadın gibi görünmüştü. Tabi İblisimizin de ezeli düşmanının kardeşi. Böyle olunca yalnız ve uzun zamandır eşini bekleyen Rydstrom için bir hayal kırıklığı olabileceği beynimi yedi durdu. Bu cümlenin sonunda koca bir ama bekliyorsunuz değil mi? Evet, ama öyle olmadı. İlerledikçe olaylar çözülmeye başladı Sabine’in asıl amacı anlaşıldı. Aslında böyle katı ve sevgisiz olmasının nedenleri bence epey sağlamdı. O yüzden birbirini çok iyi dengeleyen bir çift oldular. Laf dalaşları güldürdü, yan yana olma istekleri duygulandırdı ve mücadeleleri vay be dedirtti. Ve yan karakterlerden en beğendiğim çatlak Nix yine beni diğer kitabı okumaya sevk etti. Kitapta Karanlığın efendilerine Nix (her şeyi bilen Nix) tarafından yapılan gönderme çok meraklanmama neden oldu. Diğer kitap ne zaman? Yazara değinmeme gerek var mı bilmiyorum. Serinin 6. kitabında artık hoşuma giden merak uyandıran ve akıcı olan anlatım biçimini çok benimsedim. Ve her kitapta olaylar birbirinde farklı olsa da karakterler arasında bir bağ var. Seri, sürekli kendisini bir tık yukarı çeken farklı gelişmelerle karşımdaydı. Bence başlamayan varsa başlamalı. Farklı hayal dünyalarını okumak her zaman güzel olmuştur. Hele kitap sizi o dünyanın içine tamamen alabiliyorsa bundan güzeli yok. Bu seri de onlardan biri. Lanthe’nin sesi fısıltı şeklinde çıkıyordu. “Şuan uçan canavarlardan kaçıyorum. Sen?” Sabine, “ İki metre on santimlik bir öfke iblisinden kaçıyorum.” :) “Bilmiyorum.” Diye bağıran Rydstrom yumruğunu duvara vurdu. “Bir şey hissetmeni istiyorum. Benim için.” Ardından tekrar Sabine’in üzerindeydi, ensesini kavradı. “Çünkü sen yüreğimi yerinden oynatıyorsun.”

Baskı: Eksik Parça (Mara Dyer, #1)

Kafamda binlerce soru dönüp duruyor şuan. Acayip karmaşık bir 400 sayfa okudum ve sorularımın cevabını bulmak yerine bir de bir ton soru ekledim. Kendimi tutabilseydim ikinci kitaba kadar az da olsa merakım giderilirdi ama yok meraklı yanım ağır bastı. Merak kediyi öldürürmüş. Ayneen katılıyorum bu söze çünkü bu sona yüreğim dayanamayabilir.. Öncelikle kitaba bayıldım. Kurgusu, akıcı olan yazım tarzı sıkılmamı engelledi. Ve o her sayfada merak uyandıran his peşimi hiç bırakmadı. Ne olacak diye diye kör olmaktan son anda yırttım. Çünkü günün yarısında başladığım kitabı kafamı hiç kaldırmadan bitirdim. Kitaba dönecek olursak, okumaya başlayıp yarısına geldiğimde Mara’nın psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu düşündüm. Ama yavaş yavaş sayfaları çevirdikçe normal bir durumun olmadığı ortaya çıktı. Ve ben hala ne olduğunu çözemedim. Mara ne? Bilen varsa beni de aydınlatsın lütfen. Tramvatik şeylerle nasıl baş edebildi? edebildi mi ondan da emin değilim. Çevresinde gelişen tuhaf olaylara odaklanmaktan kızı aslında kafam da hiç tartmamışım. Sessiz, dikkat çekmemeye çalışan, arkadaşlarının yasını tutarken bir yandan da kendisinde ki tuhaflıklarla uğraşan birisiydi. Okurken onun adına çok üzüldüm. Emrah oldu resmen kız. Ama sonra Noah çıktı sahneye. Onu Mara’nın sözleriyle tanıtayım size; “Tıraşsız geçen gün sayısı: Uç ile beş arasında. Çarpık tebessüm: Tehlikeli. Gözler: Mavi ve sonsuz. Saçlar: Güzel, mükemmel bir karmaşa.” Bende bir kaç kelime ekleyeyim ki güzel görünüşten ibaret olmadığını anlayın. Serseri görünüşünün altında sakladığı kocaman bir sırrı var. İlerleyen sayfalarda Mara’nın yanında olan ve hep ona yardımcı olan Noah bu hikâyedeki favorim. Ama ondaki sırrı fark etmedim değil. Yazar bunun hakkında ipucu vermese de çoğu kitapta başımıza gelen tahmin edilebilirlik bir durumdu. Bunun dışında kitaptaki karamsar hava bana göre çok ağırdı. Umarım ikinci kitapta azcık da olsa bu hava dağılır. Tavsiyemdir.

Baskı: Karmakarışık (Tangled, #1)

Ne kadar güldüm öyle. Okuduğum birçok güzel yorumu her yönüyle hak ettiğine gözlerimle tanıklık ettim.  Bütün kitap Drew’un bakış açısından, okuyucuyla sohbet eder bir havayla yazılmış. Ve Drew beni kendine hayran bıraktı. Çoğu zaman tavsiyeleri ve yaptıkları sinirlerimi bozsa da genel itibariyle tatlı, yemelik bir şekerdi adeta. Duymasın genel de tatlı lafını erkekler sevmezmiş. Bu da tavsiyelerinden biriydi. Şaşırdığım nokta yazarın kadın olması. Ama yazılanlar sanki bir erkeğin yazabileceği, bir erkeğin iç dünyasından çıkabilecek şeylerdi. Tebrikleeer Emma.. Dili ve anlatımı harikaydı. Şimdiki zamanla yazılmış olsa da bu durum ilk kez beni etkilemedi. Normalde o ekle yazılan kitaplarda kapıda kalmış gibi hissederim ama tam tersi bana böyle bir şey hissettirmedi. Ve çevirmene teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü bilmemiz gereken her şeyi çevirmiş. Bazı kitaplarda başınıza gelmiştir mutlaka, çeviri esnasında bazı kısaltmalar veya bir film hatta bir kaç kelime aynen o şekilde, sayfanın sonunda açıklaması yapılmadan bırakılır ve bizler de netten yardım almak zorunda kalırız. Heh işte kitapta bunların hiç birine gerek kalmadı. Bu yüzden çevirmene minnettarım. Bu arada adı geçen filmleri bulabilirsem izlemeyi düşünüyorum. Karakterler arasında ki diyaloglar en çok güldüğüm noktalardı. Zekice yapılan göndermeler, ince manalar vardı. Ve öyle bomboş, küfürlü konuşmalarla gülmeyi amaçlayanlardan kesiinlikle değildi. Tamam, belki azcık edepsizlik vardı ama Drew bunu bize bilimsel bir şeymiş gibi yansıttı bana göre. Adam çok iyi kelime oyunları yapıyor yahu! Kate’e gelirsek onun için pek bir şey diyemeyeceğim ama çetin cevizdi. Hırslı ve zeki. Drew’u alt edebilecek türden biri. Hatta ‘tam bir Alexandra’ dyebiliriz. ;) Bence okuyun Drew’u tanıma fırsatını kaçırmayın. Pardon Drew’un grip olma macerasını kaçırmayın diyecektim. Elimde olsa bütün kitabı alıntı şeklinde paylaşacaktım ama bunlarla idare edin okuyana kadar :) "Sen, ona Salak Sally demiyor muydun?" "Evet," diye buyuk bir ciddiyetle başını sallayarak onaylıyor. "Diyordum. Ve ona aşıktım." Hala hicbir şey anlamış değilim. "Bütün üçüncü sınıfların onu, Salak Sally diye çağırmasına sen sebep olmadın mı?" Tekrar başıyla onaylıyor ve "Aşk, insana aptalca şeyler yaptırıyor işte." diyor, sesinin bilgece çıkmasına özen göstererek. Sanırım öyle. Çünkü... "O kız, sırf sen başına bela oldun diye, haftada iki kez terapiste gitmek icin dersten erken cıkmıyor muydu?" Bunu bir sure duşunuyor. "Evet, doğru. Bilirsin, aşkla nefret arasında cok ince bir cizgi vardır, Drew." "Sally Jansen, o sene okul değiştirmemiş miydi, hani-“ "Bak dostum, demek istediğim, o kızdan hoşlandım. Onu sevdim. Harika olduğunu duşunuyordum. Ama bu duygularla başa cıkamıyordum. Bunları nasıl doğru şekilde ifade edebileceğimi bilmiyordum." Ne zaman birisi - bu birisi de genellikle ben oluyorum - küfür etse, içine bir dolar koymaları gerekiyor. Bu hızla giderse, Mackenzie üniversite parasını o kavanozdan çıkaracak. Görünüşe göre, pek çok kadının ant içtiği 'karşı cinsin yanında salatadan başka bir şey yemem' kuralını pek takmıyor gibiydi. Hem kadınlar bu fikri nereden edindiler ki? Sanki bir adam kalkıp arkadaşına, "Oğlum, kız çok çirkindi ama o marulu öyle güzel yedi ki, ona sahip olmak zorundaydım," diyecekmiş gibi. “…şu çocuğa Sindirella'yı seyrettirme. O çizgi filmin nasıl bir örnek teşkil etmesi gerekiyor cidden? Başkahramana bak bir kere. Lanet olası ayakkabısını nerede bıraktığını bile hatırlamayan, malın teki. Sonra bir de kalkıp tayt giymiş bir puştun ayakkabıyı getirmesini bekliyor. Böyle boktan şey görmedim." Yaşlı kadınların bana karşı bir şeyi oluyor. Nasıl açıklarım bilmiyorum ama yanağımdan makas alma, kafamı sıvazlama türünde bir şeyden bahsetmiyorum. Kıçımı avuçlama, şeyimi okşama ya da 'neden tekerlekli sandalyemi süpürge dolabına itmiyorsun, içeride neler neler yaparız' türden bir şeyi kastediyorum. İnsanın psikolojisi bozuluyor. NYU bir inceleme yaptı. Farelerle. Erkek farelerin beyinlerine elektrotlar yerleştirerek kafeslerine iki buton koydular. O küçük şanslı piçler mavi butona bastığında, elektrotlar orgazmı tetikliyordu. Kırmızı butona bastıklarında ise, yemek veriliyordu. Farelerin hepsine ne olduğunu bilmek ister misiniz? Öldüler. Açlıktan hem de. Hiçbiri asla kırmızı butona basmadı. “…Bana küfret, vur, içinde ne varsa dök. Hepsini kaldırabilirim. Çünkü sen beni ittikçe, ben bunun gerçek olduğunu ispatlamak için daha çok savaşacağım. Hiçbir yere gitmediğimi ve sana olan hislerimin değişmeyeceğini göstereceğim. Ve sonra bir gün — belki yakın zamanda değil, ama bir gün — sana, 'sen, Kate Brooks. Sen hayatımın aşkısın’ diyeceğim ve sen, bunun doğru olduğundan hiçbir şüphe duymayacaksın."

Başka Dilde Aşk
10/1023.07.2015

Baskı: Başka Dilde Aşk

İşaret dilini öğrenmeye başlıyorum  Okuduktan sonra bana sürekli bir şeyler öğrenme merak etme hissi uyandıran bu ve buna benzer kitapların olması gerçekten harika. Birkaç vasat kitaptan sonra Archer ve Bree çok iyi geldi. Bana göre sıradanın tam tersi bir kitap okudum. Geçmişte yaşamış oldukları sorunlar(sorun demek çok hafif) yüzünden saçma ve sinir bozucu davranışlarla daha doğrusu çoğu romanda okuduğum şekilde önüme çıkan karakterlerden olmadıkları için memnunum. Ergence davranışlar, sorunlu garip tepkiler yerine, yaşanılan şeyleri yan yana olarak, olgunca karşılamaları ve yavaş yavaş bir birlerini iyileştirmeleri çok güzeldi. Ama hüzünlü olan havası ortalara hatta sonlara doğru beni ‘kesin şurada çok kötü olacak’ demek zorunda bıraktı. Diken üstünde olmak bile kitabın beni içine nasıl aldığını gösteriyor. Tahmin etmediğim olaylar dizisi beni çok etkiledi. O olaylarda ufacık bir oynama gözlerimi devirmeme, sıkılmama neden olabilirdi. Tabi ki çok fazla mutsuzluk, acı da aynı şekilde hissetmeme neden olurdu. Ama her şey bence yerli yerinde tam istediğim şekilde önüme sunulmuştu. Ve içinde saf kötülüğü barındıran insanlar vardı bu kitapta. Arada kalmış ne iyi ne kötü diyebileceklerim de vardı. Ve melek dediğim Arc ve Bree. Tek takıldığım nokta konuşamama kavramı neden bu kadar büyütülmüştü. Yani tabi ki yaşanılan hayata ayak uydurma da zorluk çekilebilir insanlara karşı yansımaları farklı olabilir ama kendini aciz hissetmeye kadar gitmeli miydi? Emin değilim. Bu açıdan biraz yadırgasam da Arc her şeyin üstesinden gelmek için çabaladı sonunda da hak ettiği yaşamı buldu.  Anlatım biçimi akıcıydı. Dili yalın, öyle süslenip önümüze sunulan kelimelerden ziyade açık ve net biçimde anlaması kolaydı. Yazar, kitabın konusu, karakterleri ve kelimeleriyle takip listeme girdi. "Senin için buradayım. Sen olduğun için buradayım. Buradayım çünkü beni sadece gözlerinle değil, aynı zamanda kalbinle gördün. Buradayım çünkü ne söylemem gerektiğini bilmek istedin çünkü haklıydın… Herkesin arkadaşa ihtiyacı var. Senin için buradayım ve her zaman senin için burada olacağım." "Sessizliği getirdin sen, Duyduğum en güzel sesti, Çünkü senin olduğun yerdi. Şimdi bunu benden alıyorsun. Ve artık dünyadaki tüm o sesler, Kırık kalbimi tamir edebilecek kadar yüksek seste değil. Sonsuz, uçsuz bucaksız yıldızlara bakıyor ve fısıldıyorum, Bana geri dön, Bana geri dön, Bana geri dön."

Baskı: Acıtan Güzellik 2 Adanmış Güzellik (Beauty, #2)

Biraz farklılık katsalar konuya çok güzel olabilirdi ama olaylar ve konuşmalar klasik, karakterler ise tek tipleşti. Hepsi bir birinin aynısı gibi geliyor artık. Kitap boyunca sıkıntıdan patladım maalesef. İlk kitap da tür olarak diğerlerinin aynısı gibiydi ama yine de yeni bir ikiliyi, olayları okumak merak uyandırıyordu ve kendisini okutmuştu. Serinin bu ikinci kitabında ise sıradanlaşan bir ilişki okudum. Üstüne bir de sayfalar dolsun diye anlamsız cinsellik. ikinci kitap her anlamda vasattı...

Baskı: Koruyucu (Return of the Highlanders #1)

Okurken hiç zevk alamadım. Yaşanılan olaylar çok klişe ve yüzeysel geldi bana. Böyle olunca da kitabın, olayların içine giremedim...

Barbarlar Zamanı
8/1017.07.2015

Baskı: Barbarlar Zamanı

Rayver Mirzali derin bir iç çekip, "Evlat, o general hayaleti boşaltılmış bütün köylerde gezinip durur hala. Bütün hakikati o bilir. Elindeki defteri silmeden alırsan öğrenirsin köylülere ne olduğunu. HAKİKAT SİLİNENDİR!" Göndermeler ve kelimelerin içinize işleyişine bayılacaksınız. İnce bir işçilikle tarihi ve günümüzü hayal ve gerçeği bir birine harmanlamış yazar. 38'i bir de bu açıdan okumak benim için büyük bir farklılıktı. Dersim'i her yılda görebiliyoruz. Ve bu yıllar da başa geçen her hükümdar için Dersim'e hep aynı gözle bakılmış hangi paşa hangi padişah hangi dönem olursa olsun Dersim onların gözünde isyankar bastırılması gereken bir yermiş..

Baskı: Çarpışma (Collide, #1)

Kitabın ikincisi çıkmadan okumamanızı tavsiye ediyorum. Çünkü pekte hoş olmayan hatta yuh ve oha laflarımla ve tatmin etmeyen bir sonla bitti. Ve öyle bir kadın karakter var ki sinirden patladım. Hele bu kadın, ana karakter oluyorsa durumun vahametini siz düşünün.. Kitabın odak noktası bir aşk üçgeniydi. Emily annesini kaybettikten sonra “iğrenç” erkek arkadaşı Dillon ile beraber yeni bir hayata başlamak için New York’a taşınıyor. Adama iğrenç diyorum çünkü gerçekten de öyleydi. Peki, daha kötü olanı neydi? Davranışlarını ve ikiyüzlülüğünü okurken Emily’nin bunları görememesi. Bana göre de bunları içten içe fark etse bile ayrılığa cesareti olmadığı. Gavin ise Em için bir fırsattı. Onunla tanıştıktan sonra kitabın işleyişi değişiyor. İlk sayfalarda hemen Dilliondan soğumasını zaten beklemiyordum. Ama birçok olayda ve Gavin ile yakınlaşmalarını hissettikçe artık bitirmeli dedim. Tahmin edersiniz ki saçma davranışlarla Emily beni kendisinden soğuttu. Ve hala “ben Dillon’u seviyorum.” saçmalıklarına devam etti. Sırf bu yüzden kitap okunması zor hale geldi. Hatta belli bir okumadan sonra kızın davranışları tahmin edilebilir seviyedeydi. Sürekli Gavin’i kendinden uzaklaştırmaya çalıştı. Yine de Gavin’e karşı koymak zor. Uslanmaz birisi. İlk görüşte âşık oldu Emily’e. Ve kitabı sırf onun için okuduğumu itiraf edeyim.  Davranışları, düşünceleri ve kendisine engel olmaya çalışsa da yapamayan halleri boğazımda kocaman bir yumru bıraktı. Yaşanılan şeyleri hak eden son kişi bile değildi. Son olarak kitap üçüncü bir kişinin ağzından yazılmış. İlk başlar da yadırgasam da olayların içine girebildim. Anlatım biçimini benimsemeniz zaman alsa da olayların akıcılığı sayesinde çok takılacağınız sanmıyorum. “Senin her parçanı sevmeme izin ver. Aklını…” Parmaklarını boynundan aşağıya kaydırdı. “Vücudunu… kalbini… yaralarını…” Elleri belli belirsiz kalçalarındaydı. “Garipliklerini… alışkanlıklarını… düşüncelerini… her şeyini. Bana her şeyini ver Emily.” “Her parçan benim için yapılmış. Dudakların benimkileri öpmek için, gözlerin her sabah yatağımda uyandığında sana baktığımı görmek için ve lanet olası dilin adımı söylemek için. Biz olmamız gerektiğine, nefes almak için oksijene ihtiyacım olduğunu bilmekten daha fazla eminim.” –Gavin

Baskı: Jacob (Gece Gezginleri #1)

Yeni favori serim oldu. Söze böyle başlıyorum çünkü çok beğendim. Yazarın dilini, Olay örgüsünü, karakterleri anlatışını, heyecanı iyi bir şekilde yansıtıp bize tattırmasını… Kısacası kitabın her yerini beğendim. İlk başlarda iç seslerin uzunluğundan dert yansam da kitap bittiğinde iyi ki başlar da o kadar uzun yer verilmiş dedim. Çünkü karakterlerin tüm duygularını anlayabilmemi sağladı. Olayları kabullenişleri, bir birleri arasındaki hisleri, hepsi oturdu kafamda. Kitaptaki isimlerden kaynaklı( Jacop Bella  ) bir an içime kurt düştü. Alacakaranlık özentisi bir şey mi yoksa demedim değil. Ama Bella ve Jacop’ın tanışması bile bence diğerlerine göre çok farklıydı. Konuya gelirsek, Bella sıradan bir insan(!) -mı acaba?- Jacop ise bir İnfazcı. Gece Gezgini. İblis. Yakışıklı. Karizmatik. Seksi. Hangisini söylerseniz kabulümüz. Görevi söz konusu olunca sert ve acımasız olabilen, duygularına ket vurmuş biri. Ama Bella ile tanıştıktan sonraki değişimi okunmaya değer. İkili çok tatlıydı. Birbirlerine olan uyumu benden tam puan aldı. Bella’nın hayatı Jacop geldikten sonra başlıyor diyebilirim. Çünkü birkaç sayfada kitap kurdu bir kütüphaneci olarak karşımdaydı. Ama ilerleyen sayfalarda onunda değişimi bazen kahkaha atmama neden oldu bazen de vay be dememe. Kitapta bulunan yan karakterlerin(Noah, Legna, Elijah, Gideon ) hepsi ziyadesiyle olayların içindeydi. Ama bu kafa karıştırıcı veya sıkıcı bir biçimde değildi. Hepsini çok sevdim. Tek sıkıntım Bella ve Legna’nın çok yakın arkadaş olmalarını kanıtlayan birkaç sayfanın olmayışıydı. Aralarında gelişen yakınlığı tam hissedemedim. Bir tek Legna da değil Bella’nın kardeşi Corrinede de aynısı oldu. Kitap boyunca ‘Kardeşine ne oldu. Nasıl bir anda onu bırakıp gidebildi. Gittiyse düşüncelerinden bile neden geçmedi?’ dedim. Kitabın ilk birkaç sayfası ve son birkaç sayfası dışında görülmedi. Bu biraz mantıksız gelse de sonunda toparladı ve yazarın aslında bir gerçeği sakladığı için ortaya çıkarmadığını anladım. Yine de en azından birkaç konuşmaya yer verseydi diyorum hala. Ben çok beğendim ve tavsiye ediyorum. Diğer kitap Gideon’u anlatıyormuş. Umarım çok beklemeyiz. “Bak sana ne diyeceğim, Isabella. Çok uzun olan yaşamım boyunca pek çok insana pek çok şey adadım. Ama sen… sen sadece kendim için kendimi adama gereği hissettiğim tek varlıksın.” “Ona çok dikkatli bak eski dostum. Bu yüz,” dedi Noah usulca, “bir gemiye yelken açtıran Truvalı Helen’in yüzü olabilir.” –Bella için en iyi tasviri yapmış. "Isabella!" Kızgın bir sesle konuşuyordu ama sonunda kahkahasını bastıramadı. "Bana cevap verecek misin vermeyecek misin?" "Bana soru mu sormuştun ki?" "Sana evlenme teklif ettim sanırım." "Ah.. Önümde diz çöktüğünü filan hatırlamıyorum hiç" dedi Jacob. "Bak, modern bir kadın olabilirim ama bu biraz aşırıya kaçıyor. Elmas yüzük de istersin sen şimdi." "Aslında, bana zümrüt daha çok yakışır," diyerek gülümsedi Jacob. Jacob'ın düşüncelerini okuyamaması Isabella'yı kanı görmekten daha fazla korkuttu. Aklının bir köşesinden hızla panik duygusu yükseldi ama öfkeyle bu düşünceyi bir kenara bırakıp duruma odaklandı. "Onu nasıl böyle kolayca alt ettiğimi merak ediyorsundur. Eğer ağzını açıp bana onun adını söylemezsen bunu öğreneceksin!" "Adı..." Sesi çatlak çatlak çıkıyordu. "Evet, hadi söyle," dedi adam hevesle. "Bond. James Bond." "Jacob," dedi usulca Isabella, "nasıl bundan emin olmayayım? Sen benim kaderimsin. Bana bunu bir kehanetin filan söylemesine gerek yok." Uzanıp parmaklarını hafifçe yüzünün çevresinde ve üstünde gezdirdi. "Ruhumun yeri senin yanın. Kalbinin yeri benim yanım. Varlığımın her parçasında hissediyorum bunu.”

Baskı: Aşkın Ritmi (Stage Dive #2)

'Kötü çocukların büyüsü neydi böyle? Birinin bir tedavi bulması gerekiyordu.' Çok beğendiim. İlk kitaptan daha da güzeldi. Ve Mal beni hayal kırıklığına uğratmadığı için çok mutluyum :) Tam beklediğim gibi bir karakterdi. Eğlenceli, çılgın, arada sinir bozucu ama çoğunlukla tatlı. Ve acayip enerjik. Anne'de bence davranışlarıyla yakıştı Mal'in yanına. Geçmişi pek parlak değil ama yazar, kendine acıyan hüzünlü bir karakter olarak yansıtmamış Anne'i çokta iyi yapmış. Kitap boyunca hiç bir yanlış anlaşılma ya da büyük kavgalar olmadı ve buna rağmen hiç sıkıcı değildi. Ufakta bir sır vardı. Mal'in ilk başta bir türlü söyleyemediği şeyi öğrendiğimde üzüldüm. Ve okuyunca anlayacaksınız ki Mal sorunlarla nasıl baş edebileceğini bilmiyor. Anne de taam bu noktada yanında oluyor. Anlayacağınız sadece güldüğümüz bir roman da değildi. Araya bir kaç hüzünde katmış yazar. Böylelikle kitap basit olmaktan çıkmış bana göre. Bu seri sevdirdi kendini. Dili akıcıydı. Diyaloglar ise kahkaha atmama yetecek kadar komikti. Ama içinde çok fazla duygusallık beklemeyin. Kitap boyunca seni seviyorum lafını duymak için kendimi yedim bitirdim amaa maalesef hiç de önemli bir şey söylenmiyormuş gibi son sayfalarda bir iki kere rastladığım bir kelime oldu. Buna rağmen ikisi arasındaki çekim o eksiği kapattı. Diğer kitabı sabırsızlıkla bekliyorum. Ben bir kolunu Mal’in boynuna doladı, saçlarını dağıttı. “Gel, başka bir oyuncak bul kendine.” Mal dudaklarını büzdü. “Ben çocuk değilim.” “Ona ne dersin?” Ben zayıf, havalı bir sarışına işaret etti, kız da cevap olarak gülümseyip saçlarını düzeltti. “Bahse girerim seninle tanışmak onun hoşuna gider.” “Vaaay, parlıyor.” “Neden gidip ona ismini sormuyorsun ki?” diye öneride bulundu Ben. Mal’in sırtına bir şaplak attı. “İsmini bilmem gerekiyor mu?” “İşe yaradığını duymuştum.” Mal “hıh”layarak, “Belki senin için,” dedi. “Ben sevişirken sadece kendi ismimi haykırırım.” :D “O kadar iyisin yani, ha?” Bir bakışla susturdu beni. “Hiçbir fikrin yok, Bayan Rollins.” “Biliyor musun, egonun iğrenç mi, yoksa etkileyici mi olduğuna cidden karar veremiyorum.” “Senden hoşlanıyorum,” dedi sadece. “Beni doğru dürüst tanımıyorsun bile.” “Evelyn’in ve Lauren’in arkadaşısın. Sohbet ettik. Üstüne atladım. Yerde beraber yuvarlandık. Epey bağlayıcı bir tecrübeydi.” Gözlerimi kırpıştırdım. “Daha da mı? Ciddi misin?” “Biliyorum, biliyorum. Benim ihtişamıma kıyasla o hiçbir şey.” Parmakları parmaklarımı okşadı ve bakışları yumuşadı. “Ama sadece meraktan soruyorum, alnına ismimin dövmesini yaptırmak konusunda ne düşünürsün?”

Baskı: Aylardan Aşk (Sancaktarlar Serisi #1)

Eylül ayı sanırım en çok bu kitaptan sonra anlamlı oldu. Çünkü en önemli olaylar o ay da oldu. Diğer ayların da anlamlarını, isimlerini nereden aldıklarını o sayfalarda görmek çok hoştu. Esasa gelirsek, kitabı beğendiğimi söyleyeyim ama yine şu gereksiz uzunluktan yana dertliyim. Tanem’ in hastane süreci çok fazla uzatılmış ve sıkılmama neden oldu. Neyse ki sonradan uyandı da asıl olaylar başladı. Ve diğer bir nokta, birçok karakterin anlatılması dikkatimi dağıttı. Hangisine odaklanacağımı şaşırdım. Doruk ve Asya’ya mı Ahmet ve Sena’ya mı Burak ve Yağmur’a mı? Bilemedim. Bir de üstüne Ailenin büyük sırrı ve biri tarafında Taneme zarar vermek istenmesi eklenince iyice karmakarışık oldu her şey. Ama yine de her karakter kendini sevdirdi. Yağız’ı şu cümleyle anlatabilirim size “Sevmeyi bilen, sevginin en güzel halini yaşatan bir gün gelecek sevdiğini de söyleyebilecekti. Sevdiğini söyleyemeyen, sevmesi güzel Abime.” Bu sözler küçük kardeşine ait. Son sayfaları okurken Yağız’ı kafamda hangi cümlelerle anlatmam gerektiğini bilmiyordum Kalın Kafalı? Belki. Ama bu sözler cuk diye oturdu adama. Tanem ise çekingen tavırlarıyla ve yağızın peşinden koşmasıyla sinirlerimin odak noktası oldu. Ama yavaş yavaş kendine gelmesi ve elinde ki gücü fark etmesiyle toparladı. Takıldığım bir yer var hafıza kaybı yaşamıyormuş gibiydi. Arada gördüğü geçmişe dair kesitler olmasaydı bu nasıl hafıza kaybı derdim. Peki, o nasıl bir sondu? Doruk sana etmediğim küfür kalmadı söylemeden geçemeyeceğim. Sırf bu yüzde hemen diğer kitaba geçmem gerekecek. Son olarak yazarın özel anlarda kullandığı şiirsel anlatımı sayesinde duygusallaşıyorsunuz. Bazı kelimeler çok özenli ve duygu doluydu. Ama şu karışık ve herkesi anlatan tarzını maalesef benimseyemedim. Ve uzatmış olduğu süreçlerde bir ara yeter dedirtmedi değil.  “Ben bir Eylül günü düşlerimi kaybettim. Şimdi de şairin dediği gibi, yüklemi olmayan bir aşkın öznesi oldum. Peki, aşk neydi? Düşlerimi, geçmişimi, kısaca beni, geleceğin karanlık suretine gömmüşken, onlardan vazgeçip yüzümü döndüğüm mü aşktı? Aşk isyan mıydı, yoksa Nazım Hikmet’in dizelerinde betimlediği gibi ‘Gelsene dedi bana, kalsana dedi bana, gülsene dedi bana, ölsene dedi bana. Geldim. Kaldım. Güldüm. Öldüm. ‘ diyen içtenliğin adı mıydı aşk? Yoksa mağrur bir hoşça kal mıydı aşk; yıl yorgunu bedenim bir ‘hoşça kal’a daha hazır mıydı? “

Baskı: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984)

Hayali bir ülke de olanları anlatmış yazar ama şimdiki hallerimizi öngörmüş diye bilirim. Harikaydı. 'Bilinçleninceye kadar asla baş kaldırmayacaklar, ama baş kaldırmadıkça da bilinçlenemezler.' 'Her siyasi kuram kendine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştır.'

Siyah Kadife
10/1015.06.2015

Baskı: Siyah Kadife

Bayıldıım. Emily'nin hüznünü yazar o kadar iyi bir şekilde kelimelere dökmüş ki onunla beraber neye üzüldü, güldüyse içimde hissettim. Böyle bütünleşe bileceğim, o an her şeyden kopacağım kitaplarla gelin bana. Hayatımı bu şekilde geçirebilirim. Rita da sesi mi duymuş olmalı ki bu romanı yazmış :) Sinir olduğum nokta -ki o da belli bir yere kadar sürdü Allah'tan- Erkek egemen zihniyet. Bu dediğimi William ve Em'in babasında çok gördüm. Ve sinirlerimi bozmaya yetti. O saçma davranışlarına iyi ki daha fazla maruz kalmadık da istediğim şekilde sahneden çıktılar. Bu gidişle feminist olacağım... Marcus ve Emily ikilisini çok sevdim. Aralarında ki çekim hiçte küçümsenecek cinsten değildi. Em'in yasak elma olması Marcus'u fazla cezbetmiş olmalı ki davranışlarının kontrolünü elinde tutamıyor. İlk başlarda sürekli tesadüfi karşılaşmalar, sonraları büyük bir tutkuyla harmanlanarak önümüze çıkıyor. Yazar Marcus'u anlatırken karanlık kelimesini kullanmıştı. Tam yerine oturmuş. Adam da mistik, soğuk bir hava vardı. Tabi sonra üstüne olur olmadık yerlerde Emily'i kurtarması da eklenince süper kahraman dedim. Arada sinir oldum ona da. Çünkü, duygularını hiç belli etmedi. Nasıl yakınlaşmalar oldu adam hala bir yumuşaklık göstermedi. Ama öyle bir yer var ki tüm düşüncelerimi değiştirdi. Bir olaydan sonra Marcus utandı! O anı okurken acayip şaşırdım ve hoşuma gitti. Sanırım kitapta Emily dışında hepsi kusurluydu. Kız ağır başlı tavırları, hüzünlü gözleri, zekice uğraşları ve kim ne yaparsa yapsın doğru bildiği o hanımefendi davranışlarından vazgeçmemesi ile dört dörtlüktü. Ve ilk kez bir kitabın kapağına insan yüzü konmasına sinir olmadım. Çünkü kafamda ki ve yazarın anlattığı Emily'e tam uyuyor. Akıcı bir dili vardı. Ve yalın. Daha çok karakterlerin duygularına yer vermiş bir anlatım hakimdi. Bu da onları daha iyi anlamama neden oldu. İsmiyle bile farklı bir yerde olacağını anlatan bir kitaptı diyebilirim. Yazarın bütün kitapları bir yana Siyah Kadife bir yana.. Okumalısınız. "Korku yaşadığını hissettirir. Yeter ki hissettiğin korkudan daha güçlü olduğunu fark edebil." "Zalimsin." "Belki de..." "Fakat bu seni sevmemi engellemiyor Marcus." Marcus'un güzel gülüşü derinleşti. "Bunu çekici hatta ateşli bulduğunu düşünüyorum." :)) '..Ama her şeyden çok aşkını istiyorum. Seni sevdiğimin yarısı kadar bile olsun beni sevdiğini bilmek istiyorum. Tutkunu istiyorum ama şefkatini de istiyorum. Bir bebeğimiz olacağını söyleyebilmem için beni cesaretlendirmeni istiyorum. Bana dokunmanı istiyorum ama baştan çıkartman için değil... Bana dokunmadan duramadığın için parmaklarını yüzümde hissetmek istiyorum. Beni öpmeni ve bir daha asla üzülmeyeceğimi söylemeni istiyorum.' "Fakat sen bana aitsin. İşte bu yüzden geçmişin ya da geleceğin sandığından çok daha önemli… ve konuşman gerekiyorsa şimdi konuş, Emily. Kafandakilerden kurtul. Çünkü benim yatağımda uyuduğun sürece, hayalet ya da değil hiçbir adamı düşünmene izin vermem. Ve emin ol, bir ömür kadar uzun bir süreden bahsediyorum.”

Bela (Bela, #1)
9/1010.06.2015

Baskı: Bela (Bela, #1)

Okuduğum Fantastik kitaplardan çok ayrı bir yere girdi. Hepsinden farklıydı. Aynı şeyleri okumaktan sıkılmışsanız bire bir ilacı bu kitap. Nathan'ı okurken üzüldüm. Tek başına hayatta kalmaya çalışması doğduğundan beri istenmediğini açıkça hissetmiş olması etkiledi beni. Ayrıca o kadar çok acı çekti ki benimde okurken yüzüm buruştu kalbim sızladı. -Özellikle Game of Thrones'un küçük bir çocuğun diri diri yakıldığı sahneyi izledikten sonra psikolojimi siz düşünün.- Ninesi ve iki üvey kardeşi açısından her ne kadar şanslı olsa da meclis ve diğer bütün çevresindeki insanların davranış biçimleri sinirlerimi zıplatmaya yetti. Herkes bir şey karşılığında harekat edip durdu. Ak Cadılar , sözde içlerinde iyilik olanlar. Kesinlikle tam tersi davranışlarıyla Kara olmaya laiklerdi. Ama ya Karalar bahsedilen gibi kötü değilse? Kafam allak bullak. Ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Betimlemelere ve iç seslere çok fazla yer verilmiş olmasına rağmen kitap su gibi aktı. Tek sıkıntım, karakterler arasındaki bağları çok hissedemedim. Sadece Ninesi ve Nathan arasındaki ilişkiyi benimseye bildim. Diğerleri fazla ilgimi çekemedi. Bu söylediklerim yazarın dilinden kaynaklandı. Sanki biraz özensiz yazmıştı. Aksiyonu bol bir kitaptı. Özellikle son sayfalarda çok heyecanlandım ve üzüldüm. 'İkinci kitabı mutlaka okumalıyım!' dedirten bir sondu. "Ninem bardakları doldurmak için çaydanlığı eline aldı. "O kafayı yemiş yaşlı cadının teki," dedim. "Aileden başka kimse davet edilmemiş. Onu tanımıyorum ve Meclis'in izni olmadan da hiç bir yere gidemem." Arran'a sırıttım. "Yani, tabii ki gidiyorum." 'İşin Püf Noktası aldırmamak. Acıya aldırmamak, hiçbir şeye aldırmamak.' "Küçük oğlanları esir etmiyormuş zaten, onları yiyormuş." "Ciddi misin?" Ellen başını sallayıp yutkundu."Benim duyduğum bu." Başka bir cips seçip bana baktı. "Çiğ değil ama. Önce pişiriyormuş." :))

Baskı: Direnme Savaşı / Saygon Zindanlarında Mücadele

"Yıllardır uğruna çarpıştığım renkleri ilk kez görüyorum!"

Deha (Efsane, #2)
8/1010.06.2015

Baskı: Deha (Efsane, #2)

"Day, üzerindeki giysileri ve gözlerindeki samimiyetinden başka hiç bir şeyi olmayan bu sokak çocuğu, kalbimin sahibiydi. Her şeyiyle güzeldi. Karanlık dünyada ki umuttu. Işığımdı."

Baskı: Yitik Bir Aşkın Gölgesinde

Evet mirim... En büyük delilik, sevda ve aşktır. Ancak öyle bir delilik ki onsuz da olmaz.

Baskı: Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık

"Çünkü aşk, umutsuz ve çaresizlerin düşüdür. Çünkü aşk, güçlüklerle yüz-yüze yaşayan insanların düşüdür." Toprağa düşecekler,Baz bunu biliyor,toprağa düşerken doğa türkülerini söylemeye devam edecek. Bu türküler kefenleri olacak, onları sarıp sarmalayacak. “Aşk bir kaçıştır, insanın sığındığı bir sığınak; yüreği yaralı olanların, çaresizlerin kurduğu bir hayaldir aşk”

ÖncekiSayfa 7 / 14Sonraki