
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Tehlikeli İçgüdü (Rosemary Sahili, #2)
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/08/yorum-abbi-glines-rosemary-beach-series.html Türk filmi tadında, gelgitleri çok olan bir seri olduğunu an itibari ile duyuruyorum. Özellikle Blaire'in davranışları beni benden aldı. Sanki mümkünmüş gibi her sayfada daha da küçüldü. Davranışları hiçte o güneyli kıza yakışır cinsten değildi. Bir de sürekli duygu değişimleri vardı. Bir sayfa da umutluyken diğer sayfada 'bu mutluluğun sonsuza kadar sürmeyeceğini anlamıştım' geçişleri, duyguları almamı engelledi. İlk kitap daha hoştu. Belki de ilk olduğu içindi. Ama son kaçınılmazmış, maalesef brezilya dizisi gibiydi. Bir zamanlar fena tutulan şu dizilerden. Rush'ı ilk kitapta sevememiştim. Nedeni ise sağlam bir duruşa sahip olamamasıydı. Sevdin mi sahip çıkacaksın ki Rush bana göre tam başaramasa da elinden geleni yaptı burada. AMA aralarındaki ilişkiyi, yazarın dilinden veya karakter seçiminden midir bilinmez aşk kokan türden bulamadım. Yaptıkları her şey yüzeyseldi.Yahu ortada bir "durum" var siz bunu nasıl kabullendiniz, içsel anlamda neler hissediyorsunuz, bu sizi hiç korkutmadı mı? Tamam aşk her şeyi yaptırır da yazarın biraz daha gerçekçi olup en azından kendi düşüncelerinde nasıl olacak sorusunu geçirmesini isterdim. Yinede boş zamanımı değerlendirdiğim bir kitap olduğu için bu puanı veriyorum.
Baskı: Tehlikeli Temas (Rosemary Sahili, #1)
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/08/yorum-abbi-glines-rosemary-beach-series.html
Baskı: Yüzleşme (Tutku Oyunları Serisi, #2)
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/07/yorum-aleatha-romig-tutku-oyunlar.html İlk kitap için söylediklerimde hala kararlıyım ama bu kitap Claire ve benim için eziyet dolu değildi bu yüzden kendini okutturdu. Hikâyeyi tahmin edebiliyorum. Harry ve Claire’in peşinden koştukları kişiyi,Anton'un babası ve annesinin neden öldüğünü tahmin edebiliyorum eğer ki yanılırsam ezber bozan bir romandı derim. Bu tahmin edilebilirlik içinde sayfalar biraz sıkıcıydı. Evet, Claire hayatını tekrar kurmaya çalışıyor, güçlü ve bağımsız ve intikam almaya yaklaşmış durumda ama bu süreçleri okurken biraz hareketlilik arıyor insan. Bazı bilgileri keşfetmek, başkalarının bakış açısıyla olan sayfalar olayın sonunu merak ettiriyor. Her ne kadar tahmin etsem de “ya öyle değilse?” sorusu diğer kitabı okumam için beni zorluyor. İlk romandaki anlatım burada da mevcuttu. Yüzeysel, kişilerin duygularını çok alamadığım bu anlatım sanırım böyle devam edecek. Yani Claire kendini çok iyi anlattı ama karşı tarafında duygularını alabilmeyi isterdim. Bu yüzden biraz dışarıda kaldım okurken. Ayrıca saçma bir yerde kesildiğini de söylemeliyim. Bu yüzden yayın evine sitemliyim. Kitabı iki bölüme ayırmalarındaki amaç gün gibi açık ve buna tek kitap 1000 küsur olmasın diye kılıf uydurmakta bizleri salak yerine koymak oluyor. Bu da böyle bir not olsun. Serinin ilk kitabını büyük beklentilerle okuyup, hayal kırıklığına uğrayınca tahmin edersiniz ki bu kitabı okumam gecikti ve beklentisizdim. Bu yüzdendir ki okuttu kendini. Anton bu sefer insan gibiydi. Çok sık göremesem de kendisini önceki saçmalıklarıyla ortaya çıkmaması biraz rahatlattı beni. Bir konu beni biraz şaşırttı. O da Anton’un dedesi. Benim kafamda çizdiğim adamla pek aynı değilmiş. Bu yüzden olayların gidişatı malum soruyu sormama neden oluyor. “Ya öyle değilse?” Maalesef seri kitapları bitirme alışkanlığım ve açıkçası hala içimden bir sesin ‘belki şaşırtır’ demesi yüzünden okumaya devam edeceğim. Daha farklı bir Claire görmek, olayları kendisinin yönettiğini okumak ve zeki olduğunu, cümle kurabildiğini bilmek bu puanı vermeye sevk etti beni :)
Baskı: Dikenler ve Güller Sarayı (A Court of Thorns and Roses, #1)
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/07/yorum-dikenler-ve-guller-saray-sarah-j.html Vampirler, melekler, iblisler derken bir tür daha ilgimi çekmeyi başardı. Periler J Dikenler ve güller sarayı peri diyarının kapılarını aralıyor. Aralıyor diyorum çünkü daha tam açılmış değil. Serinin devam kitaplarının çabuk çıkması dileğimle yoruma geçeyim. Kitap Feyre adlı soğuk, ön yargılı ve birazda taş kalpli bir genç kızın ava çıkması ile başlıyor. Bakması gereken bir ailesi ve yaşayamadığı hayalleri var. Bu yüzden de sanırım ön yargılı ve soğuktu. Babası topal, iki ablası ise hiçbir işe elini sürmüyor. İlk başlar da bu durum külkedisinden hallice dedirtse de çabuk toparladı. Kış çok çetin geçiyor ve yemekleri çok azalmış. Bu yüzden Feyre ormanda hiç ilerlemediği kadar ilerliyor. Ve o avda vuramaması gereken bir şeyi vuruyor. Aslında Kurt gibi görünse de vurduğu şey bir peri. Hem de Ulu bir peri. Yani rütbe yüksek anlayacağınız J Ertesi gün ise kapısına dayanan diğer peri insanlar ve periler arasındaki anlaşmaya göre onu yanına almaya geliyor. Seçeneklerden bir diğeri de onu öldürmek. Akıllı kızımız ölüm için erken olduğunu düşünüp peri diyarına gidiyor. Ve her şey o zaman başlıyor. İlk sayfalar biraz yüzeysel gibi gelse de ilerledikçe her şey anlam kazanmaya başladı ve her sayfa ne olacak sorusu ile hızla çevrildi. Öncelikle kitapta adı geçen hastalık aslında hiç beklemediğim bir şeymiş. Yani evet biraz klasik bir çözümdü ama yine de tahmin edemedim. Bu yüzdende artı bir puan aldı benden. Sadece birazcık daha gizemli bir hava yayılmış olabilirdi kitapta. Bir şeylerin saklandığı, garip olayların döndüğü bir saray olabilirdi Feyre’nin gittiği saray. Ama son sayfalar bunların yokluğunu telafi eder şekildeydi. Ben sarayımızın yüce lordundan bahsetmemişim. Tamlin, kızımızın kapısını çalan ve arkadaşını vurduğu için onu sarayına götüren yüce lord. Kendisi anlatılanlara göre çok yakışıklı J Ve ilgi çekici. Bana göreyse biraz yumuşaktı. Her ne kadar birkaç sayfada sert gibi yansıtılsa da öyle değildi. Ve bir sayfada diz çökmesi beni biraz soğuttu. Yine de Feyre ile yakınlaşmaları güzeldi. Sarayda bir hastalık kol geziyor. En azından Feyre sorduğunda anlatılanlar bunlar. Peki, bunun bir çözümü yok mu? Esas kızın buradaki rolü ne? Eh hepsinin cevabı kitapta. Ben beğendim. Fantastik türde iyi bir yerlere gelebilecek bir serinin başlangıç kitabı Dikenler ve Güller Sarayı. Ayrıca Lucien ve Rhysand karakterleri fena halde ilgimi çekmiş vaziyette.
Baskı: Oyuncu (Gamble Brothers, #2)
Gamble kardeşlerden ortancası ile karşınızdayım. Kendisini sadece bir ego olarak tanımlasam çokta haksızlık etmiş olmam inanın. “Yaşayan en seksi erkek seçilmişse ne olmuş? Biraz kendisine gelmeli” sözlerim havada uçuştu. Sonunda da kızıl bir afet onu yola getirdi. Çok havaya girdim o yüzden yine hemen yoruma dalmış bulunmaktayım kusura bakmayın. J Chad beyzbol oynayan bir çapkın. Ve oynadığı kulüp onun kadınlarla olan ilişkisinden bıkmış durumda. Tek yol uslanması, eh gerçekleşiyor da. Bridget Rodgers gibi bir güzel kimi uslandırmaz ki? Kız çok tatlı ve düşünceliydi. Bazen beni çileden çıkarsa da genel olarak benim ilgimi çeken bir karakterdi. İkilinin tanışması deri ve dantel adlı bir bar da gerçekleşiyor. Aslında bar lafı epey masum kaçar bu mekân için. İsmi görünce aklınıza gelecek olanlar doğrudur. Ve Chad, Bridget’i gözüne kestiriyor ama gece pekte beklenmedik şekilde sonlanıyor. Chad için beklenmedik olsa da benim için öyle olmadı çünkü olayları %90’ı tahmin edilebilir seviyedeydi. İlk kitaptan 50 sayfa kadar daha uzundu. Ama ben sanki daha uzun bir kitap okumuşum hissini aldım. Bunda zaman kavramının etkisi olabilir. Olaylar kısa bir dilimde gerçekleşmiyor. Ayrıca olaylar tamda beklenildiği gibiydi. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Çıtır çerez kategorisine koyabilirim. Böyle olunca da yorum kısa oluyor. Jennifer yazdığı için ayrı bir sevdim onu söyleyeyim. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/07/yorum-oyuncu-gamble-brothers-2-jennifer.html
Baskı: Sağdıç (Gamble Brothers, #1)
J.L.’nin ilk kez bu kadar kısa olan bir kitabını okuyorum ve tadı damağımda kaldı. Keşke Chase ve Madison’ı birazcık daha uzun anlatsaymış. Eğlenceli bir ikiliydiler. 160 sayfa boyunca sırıtarak okudum demem yeterli olur sanırım Chase babası yüzünden daha doğrusu onun gibi olmaktan korktuğu için Madison’dan uzak durmaya çalışıyor, tabi bunu yaparken çok yanlış davranışlar sergiledi. Sinir oldum ama her kitaptaki gibi o da hatasını fark etti. Madison da çocukluğundan beridir Chase aşığı. Ve çok tatlı. Aslında çok bir şey söylemeye gerek yok yazarın bütün kitapları bana göre tartışmasız en iyiler arasında. Konu klasik olsa da karakterlerden ya da karakterler klasik olsa da anlatım biçimden bir fark yaratıyor. Anlayacağınız ipin bir ucundan yakalıyor ve onu çok iyi işliyor. “Seni daha önce de çıplak gördüm Maddie.” Madison’ın ağzı açık kaldı. “Beni tam olarak hiç çıplak görmedin, tamam mı?” Chase’in gözleri parladı. “Aslında bir kez gördüm… sen beş yaşındayken. Suçiçeği olduğunda evde çırılçıplak koşuyordun.” “Aman Tanrım, neden böyle şeyleri hatırlatıyorsun?” Chase’i öpmek… Chase’i sevmek… Madison bundan asla bıkmayacaktı. Chase iç geçirdi. “Ne yapıyorsun Maddie?” Ayı postundan olan halıyı işaret ederek “Bu halı gerçekten çok korkunç, sence de öyle değil mi?” “Kendi evime koyacağım türden bir halı değil.” Madison yüzünü buruşturdu. “Kâbusumda bu canlanacak ve uyurken ayağımı ısıracak. Pedikürüm mahvolacak.” http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/07/yorum-sagdc-gamble-brothers-1-jennifer.html
Baskı: Kış Öpücüğü (Immortals After Dark, #8)
En sonunda bir kitabı bitirebildim. Sıcaklar beni bunaltmış vaziyette arkadaşlar. Ne yaptın bunca zaman diye sorun, utanarak evde boş boş durdum cevabını vereceğim… Neyse bunu nasıl yenerim diye düşünürken, Kresley Cole’un İmmortals After Dark serisi geldi aklıma. En sevdiğim serilerdendir. Son kitabı da okumamışken hadi kızım yaparsın sen diye başladım. Dediğim gibi sevdiğim serilerden ve öyle olmasına rağmen artık kitaptan mı yoksa benim bu durumumdan mı günlerce süründü kitap. Eh işte kısmet bugüneymiş. Bana göre bu kitap diğerlerinin yanında biraz sönük kaldı. Sebebi olayların çok geri planda kalması, hareketliliğin en düşük seviyede tutulması olabilir. Ayrıca ikili arasındaki yakınlaşmada tam anlamı ile beni etkileyemedi. Buna kafa karışıklığını da eklemeliyim. Çünkü tersten gidiyor hikâye. Nicolay ve Myst henüz evlenmemiş, Conrad bulunmamış, Sebastian yarışlarda. Anlayacağınız önceki kitaplarda okuduklarım bu kitapta henüz gerçekleşmemişti ve bu da biraz kafamı karıştırdı. Yine de hatırlatma niteliği taşımıyor değil. Unutanlar için iyi bir özet olmuş diyebilirim. Danii ve Murdoch birbirlerinin eşi olma yolunda ilerliyorlar, kitap çoğunlukla bu kısma odaklanmış. Konu bakımından diğerlerinden pek farkı olmadığı için o kısma değinmedim. Olaylar geri planda kaldığı için bana göre bir tık aşağıda bu kitap. Yine de yakışıklı vampir ve buz kraliçe konusu ilgi çekiciydi. Ve birbirlerine dokunamamaları merakta bıraktı beni. Yine yeni yeniden Nix diye bitireceğim yorumu. Çok çok merak ediyorum bu kadının hikâyesini. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/07/yorum-ks-opucugu-immortals-after-dark-7.html
Baskı: Güz Fırtınası
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/06/yorum-guz-frtnas-rita-hunter.html Şunu söyleyerek başlamak istiyorum sevgili yazarımız yakın zaman da böyle bir güzellik çıkartacak mı? Kesinlikle tadı damağımda kaldı. O 500 küsur sayfa bana yetmedi. Hatta bu kitaptan sonra eski kitapları tekrar okumak istiyorum. Siyah kadife ne kadar hüzünlüyse Güz Fırtınası da tam tersi eğlenceli bir havaya sahipti. Tarihi-aşk kurguya sahip romanları sevmeme neden olan nadir yazarlardan Rita Hunter. Bu kitapta da bunu bir kez daha kanıtlamış olduk. Güz Fırtınası ismine laik bir şekilde ilerleyen olaylarla çevrili. Ve öyle güzel betimlemeler var ki o döneme gittim diyebilirim. Jane’e hayran kaldım. Daha doğru susmak bilmeyen ağzı ve samimi bir o kadar da komik, durdurulamayan düşünceleri beni benden aldı. Kadın karakterlerinin çoğu bende böyle bir etki yapıyor ama Jane daha farklıydı. Ne çok patavatsız ne de çok sessiz. İkisinin ortasında harika bir karakter ortaya çıkmış. Gerçi sevgili Dükümüze karşı gayet kendini bilmezdi ama bu en güzeliydi J Önce biraz konuya değineyim; Jane Hammond, ailesi ile birlikte Abertillery Malikânesinde bir çalışan. Babaları önceki düklerin papazıymış. O vefat edince diğer düklerde ailenin orada kalmasında bir sakınca görmemiş. Şimdi ise Anne Ellen Hammond burada hiçbir işe yaramadan kalmanın onlar için iyi olmayacağını düşünüp yeni gelecek olan Düke gideceklerini söyleyecek. Ama bir sıkıntı var. Yeni gelen çapkınlıkları ile ünlü ve adı bir rezalete karışmış Alexander Darius Cunningham onların gitmelerini istemez ve onlara, yanında getirdiği kız kardeşine yol gösterici olmaları konusunda görev vermiştir. İşte olaylarda böylece başlamış oluyor. Jane kızıl saçlı, zeki, duyguları ile yaşayan, özgür ruhlu bir kadın. Duyguları ile yaşar derken abartmıyorum mesela karşısında biri ağlarsa o da ağlıyor ve kim kahkaha atarsa oda atıyor. İnsanları gözlemliyor ve yansıttıkları duygulara göre çözümlemeler yapıyor. Aslında ablalık yapması gereken yerde kardeşleri ona yol gösteriyor ve bu durum bazı zamanlar kahkaha atmama neden oldu. Özellikle en küçük erkek kardeşi Chris çok tatlıydı. Jane, nişanlanmak üzere ama nişanlısının onu sevip sevmediği tartışma konusu. Tabi ki Jane içinde bu geçerli. Yine de çevrelerindeki baskı onları birbirine itmiş. Bunun çaresi de ilerleyen sayfalarda bulunuyor merak etmeyin J Neyse uçarı karakterimiz güzel kızıl, aynı zamanda bir de kitap yazıyor. Ve bölüm bölüm rastladığım hikâye inanın roman kadar ilgi çekiciydi. Çünkü ben fantastik kitap hayranıyım J Alexander ise sert ve soğuk bir karakterdi. Yani ilk başlarda Dük unvanını kullanarak Jane’e tepeden bakması ve umursamaz tavırları beni böyle düşünmeye itti. Ama yine de kendisine hayran kalmaktan geri duramadım. Jane ile sık sık karşılaşmaya başladıktan sonra aralarında oluşan yakınlaşmalar çok güzeldi. Özellikle diyalogları sürekli kahkaha attırdı. Bu ikili kesinlikle benim favorim oldu. Jane’in adamın suratına tuz attığı sahnede gülmekten bayıldım J Chris ve Jane’in Alexander nasıl ölür adlı konuşması zaten yerlere yatırdı beni. Son sayfalar da Ateş serisinin tüm üyelerini görmek ve Jane ile kaynaşmalarını okumak harikaydı. Uzun zamandır böyle güzel bir tarihi aşk okumamıştım. Mutlaka başlayın. Okuyun ya bu kitabı!
Baskı: Sessizler
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/06/yorum-sessizler-richelle-mead.html Richelle Mead'i vampir akademisi ile tanımıştım. Daha sonra kanbağı serisine bir kaç arkadaşın tavsiyesi üzerine başlamıştım. Sonuç ise kesinlikle harikaydı. İki seri de birbirinden güzel ve kendine hastı. Sessizler kitabı da beni hayal kırıklığına uğratmadığı için memnunum. Bir kere konu özgün. Olaylar ise son sayfaya kadar ilgi çekiciliğini koruyor. Sessizler, dağda yaşayan bir halkı anlatıyor. Buradaki insanların hepsi sağır ve çoğu da kör olmak üzere. Peki neden? Bu sorunun cevabını ilk başlarda alamıyoruz. Tahminlerinizi bir kenara bırakın bakalım kitap sizi nerelere götürecek. Aslında her şeyin bir açıklaması var ve öyle mistik şeyler de değil. Gerçi sonu güzel bir efsaneye bağlanmış ama sona kadar olan olayları fantastik diye nitelendirmezdim. Köyde madenciler ve sanatçılar olmak üzere iki sınıf var. Madenciler, demir çıkaran ve görme duyuları zayıf olanlardan oluşuyor. Madenlerden çıkardıkları metalleri en fazla 30 kg taşıyabilen bir kutu ile dağın aşağısına yolluyorlar. Yanlış anlaşılmasın kendileri dağdan aşağı inemiyorlar çünkü bir çıkış yok. Aşağıdakiler metaller karşılığında halkın sadece hayatta kalabileceği kadar yiyecek yolluyorlar. Yani çok az yolluyorlar. Dağdaki halk, aşağı inmenin imkânsız olduğuna inanmış ayrıca sağırlık ve körlüğün atalarından kalan bir miras olduğunu kabul etmişler. Böylece olan şeyleri bir kabulleniş içinde yaşıyorlar. Sanatçı sınıfı ise resim yapan kişilerden oluşuyor. Bu kişiler zevkine resim çizmiyorlar maalesef. Onlar herkes sağır olduğu için günlük yaşamda olan biteni tuvale döküyorlar ve belli bir saatte bu resimleri köy meydanında herkes görebilsin diye sergiliyorlar. Yiyeceklerin az olduğu ve her şeyin madende ki metale bağlı olduğu 300 kişi düşünün. Epey gizemli değil mi? Yani ben çok heyecanlandım neden böyle diye diye bir baktım kitabın sonu hemen geldi. Kolay okunabilen ve güzel bir dili olan bu kitap seri değil. Seri olsa nasıl olur diye düşünmüyor değilim ama tadı damağında bırakması ayrıca güzeldi. Fei ana karakterlerden ve o bir sanatçı. Kardeşi ile beraber madencilerden ayrı bir yerde kalıyorlar. Daha güzel bir yaşam tarzı yok. O konuda öyle ayrıcalıklara sahip değiller çünkü köyde herkes yaşam standarttı bakımdan aynı seviyede. Neyse Fei bir gün kalktığında duyabildiği fark ediyor ve ilk başlarda bunu anlamıyor. Çünkü sesin nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Daha sonra ise bundan kimseye bahsetmiyor. Gözlem yapmak için yani günlük yaşamda ne olduğunu tuvale dökebilmek için madenin yakınlarına gidiyor. Ve orada İlk ve belki de son aşkı olan Li Wei’yi görüyor. O bir madenci ama çocukken yani sınıflara ayrılmadan önce sevgililermiş. Ve gelişen birkaç olaydan sonra bu ikili köyü kurtarmak için dağdan aşağı iniyorlar. Uçurumdan iple inip köye inmeleri ve ondan sonra gelişen olaylar beni çok heyecanlandırdı ve merakımı arttırdı. Fei neden bir anda duymaya başladı? Dağdan indilerinde onları neler bekliyor? Ben çok beğendim. Tek sıkıntı belki biraz daha uzun olabilirdi. Bir de son biraz aceleye gelmiş gibiydi. Bir şey daha var Fei ve Li Wei arasındakileri biraz daha derin olmasını bize öyle yansıtılmasını isterdim. Çünkü ikili arasındaki duyguları çok alamadım. Bunlar dışında gerçekten de çok beğendim.
Baskı: Tatlı Ateş (The Maddox Brothers, #3)
Beni feminist yapmak için uğraşıyor bu yazarlar. Çok eminim. Nasıl olur ya? Tam Taylor ‘ı Maddox kardeşler arasında sevimli ilan edecekken bana bu ya pı lır mı? Tatlı Ateş’i okuyan sevgili arkadaşlar benim bu yakınmalarımın sebebini bilirler. Kabul etmiyorum ben bu durumu nokta. Hayır, yani gerçekleşen olayın ne gibi bir katkısı oldu bu ikiliye anlayabilmiş değilim. Zaten bana kalırsa böyle bir olayın ilişkiye bir şeyler katacağını düşünmek ve düşündürtmeye çalışmakta acayip sinir bozucu ve normal değil. Kabul edemediğim duruma kadar bana göre güzel bir kitap okudum. Yani Maddox’lar işte pek bir yorum yaptırmıyorlar kendileri. İkizlerden Taylor ile karşılaşıyoruz bu sefer. Ve Falyn adında kendi ayakları üstünde durmaya çalışan, pek de iyi bir aile sahip olmayan, Taylor’ı kendisine deli gibi âşık eden bir genç kız. Falyn’in gitmek istediği bir yer var ve oraya neden gitmek istediğini öğrendiğimde çok karışık duygular içerisine giren bir ben J İstediği bu yer Taylor’ın kasabası. İyi ama neden oraya gitmek istiyor? Oraya gitmek için Taylor bir bilet onun gözünde ama sonra her şey boyut değiştiriyor çünkü o da çaresizce Taylor’a âşık oluyor. Bir bakmış ki hayatını ve sırlarını onunla paylaşıyor. İkili arasındaki yakınlaşma eğlenceli ve diğer kardeşlerin ki gibi zorluydu. Ama okurken sıkılmadım. Hatta Taylor’ın o tatlılığı beni benden aldı. Ta ki… Neyse o konuya girmiyorum! Objektif olmak gerekirse yazar seride ki kadın karakterleri birbirine çok benzetmiş ve olaylar hep aynı çizgide ilerliyor. Yani öyle sürprizler falan pek yok gerçi burada ki sır beni çok şaşırttı ama buna rağmen karakterler, verilen tepkiler ve olayların ilerleyişi aynı gibi. Mesela her kadın Maddox erkeğine neden hep canavar gibi yaklaşıyor? Veya neden hep ön yargılı bu kadınlar? Kavga sebepleri bile benzer. Bir şey daha var ben Falyn'in neye benzediğini hayal edemiyorum çünkü yazar tasvir yapmamış. Hatta Taylor da aynı şekilde yani dış görünüşleri ile ilgi bir paragrafa rastlamadım ben. Kaçırdıysam biri bana söylesin. Bunlara rağmen ben Maddox kardeşleri seviyorum. Onların -birbirine benzese de- hikâyelerini merak ediyorum. Arada tekrar tekrar dönüp bakacağım bir seri. Yani başı Travis çekmese belki bu kadar ilgi çekici olmazdı kabul. Öyle diğer kitaplardan farklı bir kitap okudum diyemeyeceğim. Yine de akıcı ve eğlenceliydi. Farklı olmasa da Taylor ve Falyn ikilisi tatlıydı. Son olay yüzünden pek sağlıklı bir karar veremiyorum. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/06/yorum-tatl-ates-maddox-brothers-3-jamie.html
Baskı: Daima Aşk Kazanır
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/06/yorum-daima-ask-kazanr-asude.html Genelde büyük klasiklere imza atmış Türk yazarlar dışında pek yerli roman okumuyorum. Bunda wattpad adlı okuma sitesinin büyük bir payı var ama Selvi Atıcı’nın ve Asude’nin kitaplarını çoğunlukla takip ederim ve üsluplarını severim. Ne yazık ki bu kitap için bunu söyleyemeyeceğim. Daima Aşk Kazanır pekte Tekin Soyönder’e yakışan bir kitap değildi. Daha doğrusu Pabucumun Ajanın da rastladığım ve kafamda oluşan o sert adama pek uymadı bu adam. Ayrıca Rüya karakteri de fena halde sinirlerimi bozmuş durumda. Hep söylüyorum biraz deli dolu ve güçlü kadın karakterleri seviyorum ben. Burada ki karakter ise deli dolu olmaya çalışmış ama bana göre bazı hareketleri saçmalamaktan ileriye gidememiş ve kesinlikle güçlü değil. Ve hikâyede çok boşluk vardı. Yani 500 küsur sayfa olmasına rağmen çoğu şey üstün körü anlatılmış. Bana göre kişiler de dâhil her şey biraz yüzeysel gibiydi. Bir şey beni hikâyenin dışında tuttu. Tekin ve Rüya’nın yakınlaşması gerçekten ilgimi çekti ve güldürdü. Ama ondan sonra gelişen olaylar açıkçası biraz heyecanımı yitirmeme neden oldu. Tekin, kabalıkta sınır tanımayan bir adam. Bunu çok iyi anlıyorsunuz ama bazı sözler ve hareketler vardır ki Türk Filmi klasiği olsa bile o sözler yüzünde o karaktere çektirilmesi gerekir. Ne yazık ki ne kadar kötü sözlere maruz kalsa da Rüya sürekli; sevdiğim adam, affederim modundaydı. Ayrıca bazı cümleler hiç söylenmemiş gibi de davrandı. Bu sebepler yüzünden Tekin gözümde küçüldü. Rüya da aynı şekilde güçsüz bir karakter olarak kafamda yer edindi. Her şeye rağmen kitap akıcıydı. O kadar yerdin yerdin şimdi de akıcı diyorsun kızım sende karar ver dediğinizi duyar gibiyim J Haklısınız. Tuna-Deniz ikilisini görmek, son sayfalarda Hacer Teyze ve o kinayeli, size kahkaha arttıran konuşmalarına tanık olmak, bir de karakterler her ne kadar ilgimi çekmese de yazarın anlatımından kaynaklı biraz da akıcı kelimesini kullandım. Gereksiz uzunlukta bulsam da kendini okutmayı başardı. Karakterler arasındaki komik diyalogların böyle düşünmemde payı var. Belki de benden kaynaklanıyordur ama Asude’nin diğer kitaplarının yanında kesinlikle sönük kalan bir romandı.
Baskı: Kanun Adamı (Dream Man #3)
http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/05/yorum-kanun-adam-dream-man-3-kristen.html Şunu söyleyerek başlayayım henüz hiçbiri (Lawson ve Brock) benim gözümde Hawk gibi olamadılar. Nedense diğer iki kitap hep ilkini arattı. Hâlbuki benim beklentilerim yüksekti. Özellikle dedektif Lawson ve Tack beni çok meraklandırmıştı. Gerçi Tack hala en merak ettiğim ama iki kitapta bana gösterdi ki beklenti içine girmemem lazımmış. Peki, neden böyle düşünüyorum? Konuya gelmeden önce Dex yayınlarının çeviri ve yazım hataları kesinlikle tavan yapmış durumda. Ayrıca fiyata bakılacak olursa bu hatalara göre pahalı kitaplar satıyorlar. Biliyorsunuz Karanlık Elementler Serisinin son kitabında bunu fark etmiştim ve ilk kez şahit oluyorum demiştim. Bu da çok kısa bir zaman sonra okuduğum ikinci hatalarla dolu Dex kitabı. Noktalama işaretlerinde yanlışlar, birçok yerde karakterlerin isimlerinin doğru yazılmaması, cümlede araya alakasız harflerin girmesi gibi hatalar vardı. Bunlar göz ardı edilebilir mi? Bence hayır. Çünkü sürekli kurgu iyi olduğu için görmezden geldim demekten ben sıkıldım. Umarım bu eleştirileri dikkate alırlar. Evet, kitaba ve içeriğe geleyim artık çok konuştum J Mara, Dedektif Mitch Lawson’un utangaç komşusu. Buradaki utangaç kelimesine dikkat edin çünkü ciddi anlamda utangaçlığa farklı bir boyut kazandırdı kadın. Ve bu kadın Mitch’e uzaktan âşık. Uzaktan kelimesine de dikkat çekmek isterim çünkü o kelimeye de saçmalık derecesinde farklı bir anlam getirdi. Bir gün Mara’nın musluğu bozuluyor ve yardıma bizim rüya adamımız koşuyor. Ve böylece ikili arasındakilerde şekillenmeye başlıyor. Ama asıl yakınlaşmalar, Mara’nın kuzeni Bill’in başını belaya sokması ile başlıyor. Bill’in dünya tatlısı iki çocuğu var ve onlara bakamayacağı gerçeği ise bir sır değil. Bunlara şahit olan Mitch olaya el atıyor ve çocukları Mara’nın alması için elinden geleni yapıyor. Şimdi gelelim yukarıdaki sözlerimi açıklamaya. Utangaç bir Mara derken kast ettiğim hastalık derecesini almış bir deve kuşu. Yani Lawson’un kastettiği gibi başını kuma gömmüş bir kadın. Adamla karşılaştıklarında “şey, Mitch, ıı..” demekten başka hiçbir şey yapamadı. Ve bir ara kitap böyle bitecek diye çok korktum. Ve bu inanın azımsanmayacak kadar uzun bir süre sürdü. Neyse ki bizim yakışıklı dedektifimiz Mara’yı kozasından çıkarttı. Birde insanlar üstünde bir numaralama tekniği kullanıyor Mara. Şöyle ki; 10’luk sistemde kendini bir 2buçukluk olarak, Lawson’u ise bir 10buçukluk olarak görüyor. Ve şuna inanıyor, 10’lar 2buçuklar ile ilgilenmez. Ve kendisini buna çok fena inandırmış durumda. Okurken yeter be kadın! Demekten sıkıldım. Mitch ise gerçekten iyi bir karakterdi. Yani Hawk ile yarışacak kadar iyiydi ama Hawk’ı geçemedi maalesef. Bunda bana göre yazım hatalarının ve Mara’nın payı büyük. Adamın yaptığı her şeye saçma bahaneler bulup kabullenmekte güçlük çekti. Öyle olunca da heyecanım yarıda kaldı. Yine de bunlara rağmen yakışıklı ve iyilik meleğiydi. Billy ve Billie yani Mara’nın kuzeninin çocuklarına sevgi dolu yaklaşımı ve son sayfaya kadar bunu okuyucuya çok iyi yansıtması benden bir aferini aldı. Babaları gibi oldu ve bu anlatılamaz derecede duygulandırdı. Çocukların psikolojilerine de değinmiş yazar. Özellikle Billy’nin bir sahnesi beni çok üzdü. Toparlayacak olursam genel olarak idare eder bir kitaptı. Yani kitabı kötü olmaktan kurtaran kesinlikle Lawson’du. Ayrıca sona doğru Gwen, Tack, Hawk, Elvira’yı görmek gözlerimin bayram etmesine neden oldu. Bazı cümleler çok tekrar etti ve bir ara ‘aynı sayfayı mı bastılar?’ derken buldum kendimi. Kitapta ağzınızın suyunu akıtacak kadar yakışıklı bir dedektif var bu yüzden kötü diyemiyorum. Ve adam ‘Bebeğim’ derken eriyorsunuz. Olayları hemen kavraması, hızlı ve mantıklı hareket etmesi, kadını sahiplenmesi ve konuşmaları standartlarınızı yükseltebilir benden söylemesi. Sırf bu yüzden tavsiye ederim. Ama eleştirilerime uygun bir puan da vereceğim çünkü bu hatalar çoktu. Bu yüzden 7 diyorum. İndirimde görürseniz alın ama başka türlü yazım hataları ile dolu olan bu kitaba liste fiyatını vermeyin.
Baskı: Alev (Dani O'Malley, #2)(Ateş, #7)
Nasıl özlemişim nasıl özlemişim anlatamam. Gerçekten de anlatılmaz yaşanır dedikleri bu olsa gerek… Sayfayı çevirdim ve kitabın bittiğini o anda anladım. Hâlbuki en az 20 sayfam var diye seviniyordum. Hayır hayıır bir sayfaya bile razıydım. Meğer kalan o sayfalar hatırlatma amacı ile kitaptaki kavramların tanımlarıymış. Bu duruma alışamamış olmam da benim saflığım olsun. Beklediğime değdi. Diğer kitabı uslu uslu bekleyip Artemis yayınlarını taciz etmeyeceğim. Yine böyle bomba bir kitabın geleceğinden o kadar eminim ki o yüzden sessizliğimi koruyacağım. Hey ilk sayfaları size, henüz almamış olanlara armağan ediyorum. Teşvik ise şu; İLK BÖLÜM BARRONS AĞZINDAN! Birçoğumuzun okuduğu bir bölüm. Yine de iyi bir sebep almanız için. Diğer sebepler ise nasıl söylenir bilmiyorum ki. Çünkü ben bir ateş serisi hastasıyım. Yani bu seriyi sevmeyeni anlayamam bile… Neyse esasa gelirsek, kitap Barrons ağzından bölüm ile başlıyor. Mac’in odasına gittiği gün ile yani geçmiş ile başlıyor. Daha sonra Dani ağzından bir bölüme geçiyor ve Buz ‘un bittiği yerden başlıyor. Ağırlıklı olarak Mac ağzındandı kitap. Bu ikiliyi çok özlemişim her ne kadar Barrons ön planda olmasa da isminin geçtiği yerler hep alev aldı. Kitapta Jada’yı sevemedim. Kesinlikle diğer kitapta olmasını istemediğim bir karakter. O kim diyenlere spoiler vermemek için yeni karakter diyeyim. Ama okuyunca benim ve Mac gibi dibiniz düşecek söyleyeyim. Dünyalarını kurtarmak için kaldıkları yerden devam ediyor herkes. Bu sefer grup çalışması vardı diyebilirim. Ryodan, Barrons, Mac, Keltarlar hepsi yan yana yenilmez ve eğlencelilerdi. Christian’ı cadıdan kurtarmaya çalışmaları çok heyecanlıydı. Ve diyalogları sürekli sırıtarak okudum. Bu saydıklarımın hepsi bu seriye özgü özellikler. Mesela ben 281478. Kez seriyi tekrar okuyacağım çünkü bu kitap nostalji zamanının geldiğini hatırlattı bana… Ve bir sahne beni çok duygulandırdı. Ryodan, Dani hakkındaki düşüncelerini Lor’a anlatırken iç geçirmelerimden evde duramadılar. Okuyunca anlayacaksınız neden duygulandığımı. Çünkü o adamdan öyle kelimeler çıkması şaşkınlık yarattı bende. Kesinlikle bu kitapta daha çok sır açığa çıktı. Dokuzlar biraz daha ön plandaydı. Ve Lor çok ilgimi çekti. Aslında hepsi ilgimi çekti. Durumum çok kötü... Bence hemen almalısınız. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/05/yorum-alev-fever-7-karen-marie-moning.html
Baskı: Isla ve Mutlu Son (Anna and the French Kiss, #3)
Seriye son kitaptan başladım o yüzden yazarın diline çok hâkim olamadım. Ama uzun zamandır böylesine masum bir ikili ve böylesine hoş, dolu bir ilişki okumamıştım. Bazı eksiklikler olsa da Isla ve Josh onları geri plana attılar. Isla lisenin başından beri Josh’a âşık ve son sene bir anda şansı dönüyor. Flört olarak başlayan şey ilişkiye dönüşüyor. Ve bana göre kitap buralarda başladı. İlk sayfalar geçiş gibiydi. Ve azcık sıkıldım. Ama Josh ile yapmaya başladıkları her şey ilgi çekiciydi. Gittikleri şehir, paylaştıkları özel anlar ve Josh’un resim çizdiği, çizerken kendini kaybettiği yerler hepsi de birbirinden güzeldi. Bana pek hitap ettiğini düşünmüyorum kitabın ama buna rağmen beğendim. Bu da nadiren olur. Yazar şimdiki zamanı kullanmış ve inanın bir türlü benimseyemediğim bir dil. Yani kitap çok çok ilgi çekici olunca göz ardı ediliyor ama yine de bir boşluk kalıyor bende. Ve Isla çok utangaçtı. Yani öz güven eksiliği çok fazla olduğu için bu durum beni biraz sinirlendirdi. Hâlbuki zeki bir kız ve birçok birikime sahip. Aynı zamanda bunu yazar açık açık belli etmedi, biz okuyarak bu kanıya vardık. Bu da güzel bir artıydı. Fazla bir şey söyleyemiyorum çünkü ufak sorunlar hariç mutlu olan bir çifti okudum. Kurt kitapta çok yoktu ama bana göre ilgi çekici bir karakterdi. Isla’nın ona verdiği değerde onu biraz merak ettirdi. Farklı karakterlerle dolu bir kitaptı ve bana farklı hissettiriyor. Bence okunması gereken bir kitap. Birbirlerine çok şey katıp, çok şey paylaşan bu ikili kesinlikle özenilesi. Son sahne ise ağlatı… Josh bana aşık olacağından değil. Ama hiçbir şansı tepmek istemem. Şansım olmasa da. Ama ola ki varsa diye. Olmasa da. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/05/yorum-isla-ve-mutlu-son-anna-and-french.html
Baskı: Kargalar Meclisi
Bayıldım. Cidden tek kelime ile ifade etsem kitabı harika derdim. Ya da muazzam. Daha önce Kaz Brekker gibi bir karakteri okumadığıma eminim. Hatta 6 tehlikeli serseri gibisini diyeyim de yerinde olsun Utanıyorum. Önemli tüccarlardan biri olan Van Eck bir görev için Kaz ile görüşüyor. Tabi ki bu görüşme normal şartlar altında gerçekleşmiyor. Van, Kaz’ı kaçırıyor –ki bu büyük bir beceri ister- ve neredeyse imkânsız bir görev için onu ikna eder. Ve böylece Kaz Brekker bizim çok çok seveceğimiz, sırlarına hemen ulaşmak isteyeceğimiz ve hayran olacağımız grubu topluyor. Böylece olaylar da başlıyor. İmkânsız görev ise, Jurda parem adlı çok güçlü bir ilaç var. Bu ilaç Grishaları köleleştiriyor ve güçlerini çok fazla –bazen kaldıramayacakları kadar fazla- arttırıyor. Bunu icat eden Bilim adamı da tutsak –hem de çok çok fazla korunaklı olan Buz Sarayında- Bizimkilerin amacı ise o adamı oradan kurtarmak ama nasıl? İşte bu sırada gelişen olaylar; hareketli, acımasızca ve çok zekice. Açıkçası çoğu da Kaz sayesinde bu kadar ilginç ve merak uyandırıcıydı. Bu olaylar gerçekleşirken 6 serserimizin sırlarını da öğreniyoruz. Geçmişlerinden birer parça görmek inanın beni daha da yakınlaştırdı o karaktere. Başka bir kitapta olsa eminim sıkılırdım. Ama burada her şey dozundaydı. Tam istediğim gibiydi. Kaz; Bazen acımasız, çok kurnaz, yaptığı planlar ile konuşulan ve geçmişindeki hayaletlerle yaşayan, eldivenli yakışıklımız. Ama sizi görünüşü ile değil zekâsı ve cümleleri ile tavlayacak eminim. Birazcık da ketum. İnsanlara karşıda güvensiz. Ama bu davranışları başarılı olması için gerekliymiş onu anladım. Abisi ile ilgili gerçek ise beni çok üzdü… İnej; Size hayaleti tanıtayım. Ailesinden koparılıp, döküntülere katılması arasındaki süre beni çok etkiledi. Ama Kaz onu -her ne amaç uğruna olursa olsun- yanına almış. Sonuçta kurtarmış desem yalan olmaz. Çok sessiz hareket ediyor ve gizli sırları öğreniyor. Kaz onun yanında diğer döküntülerin yanında olduğundan daha rahat ediyor. İlk başlarda pek belli olmasa da ilerleyen sayfalar Kaz’ın gözünde İnej’in önemini gösterdi. Onunda geçmişi, sırları çok etkileyici. Nina; Bir Grisha. İyileştirme, insanları kısa süreliğine başkalarına benzetme veya onları tek bir el hareketiyle öldürme güçlerine sahip. Kaz ona teklifi sunduğunda kabul etmeyecekti ama ortaya tek bir isim atması yeterli oldu. Matthias. “Kim bu yahu?” demekten kendimi alamadım. Kaz onu hapisten çıkarıp gruba alacağını ama hapisten çıkmak için Nina’nın da yardımını istediğinde kız hemen evet dedi. Peki, neden bu çocuk bu kadar önemliydi? İşte başka bir sır. Belki de bir aşk hikâyesidir… Hıhıhı söylemem Zuhahaha Matthias; Cehennem Kapısı adlı iğrenç hapishanede tutulan bir mahkûm. Suçu ise “sözde” köle tüccarlığı ama işin gerçeği ise sizi şaşırtacak. Yakışıklı ve önceden Grisha avlarmış. Bu görev sırasında önceki yaptıklarının hata olduğunu fark etmesi, aslında uğruna savaştığı davanın yalan olduğunu öğrenmesi yavaş ve etkileyici bir biçimde bize yansıtılmış. Nina ne saklıyorsa o da aynısını saklıyor. Sırları ortak. Yakında zaman da kokusu çıkıyor zaten. Jesper; Keskin nişancı. Kumarbaz. İlk başlarda İnej’e karşı bir ilgisi olduğunu düşündüm ama sonra öyle olmadığını anladım. Üniversite okumak için geldiği şehirde keskin nişancı olup çıkıyor. Onun sırrı da beni çok şaşırttı. Wylan ise son üyemiz onun hakkında çok bir şey söyleyemiyorum çünkü ön planda değildi. Sonlara doğru biraz aktifleşti ama diğerleri kadar değildi. Flüt çalar ve hiç yasadışı bir işe bulaşmamış. Ama bomba yapımında biraz iyi… İşte böyle sıra dışı 6 kişi yan yanaydı kitapta. Wylan hariç hepsinin bakış açısı vardı. Normalde kafa karışıklığı çok yaşarım ve bu kadar karakterle eşit derece de ilgilenmek dikkatimi dağıtırdı. Ama bu sefer aksine ‘bu olayda, şu ne düşünüyor?’ diye merak ettim. Mesela buz sarayında gelişen olaylar da grup ayrılmıştı ve ben her birinin hangi durumda olduğunu tek tek okumaktan acayip keyif aldım. Diyaloglar komikti. Yapılan planlar cidden çok zekice ve başarılıydı. Orta da çok sır varmış gibi dursa da gereksiz yere gizemli olma çabalarına girmemiş yazar. Karakterler ise bu kadar ayrıntılı anlatmış olmama rağmen daha derinlerdi. 17 – 18 yaş aralığında olup da bunları yapmaları hayret vericiydi. Ve o son ile bitmemeliydi bu kitap. Olamaz! Umarım ikinci çabuk çıkar. Hala okumadıysanız kesinlikle başlayın. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/05/yorum-kargalar-meclisi-six-of-crows-1.html
Baskı: Başmeleğin Gözdesi (Lonca Avcısı, #3)
Serinin Elena ve Raphael odaklı kısmı ŞİMDİLİK 3. Kitabımız ile bitmiş bulunmakta. Ve ben acayip üzgünüm şöyle bir 15 kitap daha rahatça okurdum sıkılmazdım adım kadar eminim. Keşke böyle bir oturuşta bitmeseydi L Son kitap diğer ikisine göre daha fazla duygusallık içeriyordu. Elena, ailesinin öldüğü olayda neler hissetti buna derinlemesine inmiş yerler vardı ve olayı Sara ile paylaştığı kısım bozanımı düğümledi. Aynı şekilde daha verici bir Başmelek ile karşı karşıyayız gençler. Derin sırlarını, geçmişini Elena ile paylaşırken aralarındaki bağın nasıl güçlü olduğunu anlıyorsunuz. Hepsinden önce de ikilinin aşkı bu kitapta tavan yapmıştı benden söylemesi. Birbirlerini sahiplenişlerini okurken iç geçirip duruyordum. Yazarın hep yaptığı gibi bir süre o dünyanın içinde kalacağım. Soran olursa Newyork Başmeleğini aramaya gitti dersiniz… Öncelikle ufak bir eleştirim var. Tanıtım kısmında keşke uyanan kadim gücün Caliane yani Rapheal’in annesi olduğunu yazmasalardı. Yani kitapta başlıca bir gizem olarak kalsaydı eminim daha etkili olurdu. Tabi bu durum sizleri yanıltmasın arkadaşlar o tanıtım güzel bir şaşırtmaya da neden oldu. Beni şaşırttığı bir gerçek. Yine de düşüncem aynı keşke bu bilgiye biz kitapta rastlayıp hazine bulduk diye şaşırıp heyecanlansaydık. Dediğim gibi bir nevi ters köşe de oldu yani iyi bir yan etkisi de vardı. Yoksa zaten hiçbir tadı kalmazdı. Raphael’in annesi uyanırken gizemli ve kötü şeyleri de beraberinde uyandırdı. (mı?) Bu kısım da size spoiler verebilirim ama yorumlarımı takip edenler bilir hiç sevmem ve henüz yapmadım da J O yüzden şimdilik tanıtım üzerinden anlatayım kitabı. Tabi uyanan bu kötülüklerle bizim ikili baş ediyor. Kaçma kovalamaca o kadar çok olmasa da yeni gelişmeler epey çoktu. Elena halkın arasına karışıyor, insan arkadaşlarıyla daha çok iç içeydi bu kitapta. Ve bana göre beklenmedik bir sır ile son buldu kitap. Nasıl be! Oha! Diye bağırdığım anları bir ben bilirim… Bir sır Elena ve ailesi ile alakalı bir şey. AMA tabi ki söylemem J Bu seriye mutlaka başlayın. Diğer kitaplar ise Raphael’in yedilerini tek tek anlatıyor. –Benim en merak ettiği İllium ve Dimitri- Gerçi hepsi çok gizemliler. Sağ olsun Elena onları anlatırken kafanızda sırla dolu sert adamlar şekilleniyor ve meraklandırıyor. Biliyorsunuz ki bu iki kombin sonsuza dek moda J Seri sıralaması; Meleklerin Kanı ( Angels' Blood ) Archangel's Kiss (Başmeleğin Öpücüğü) Archangel's Consort (Başmeleğin Gözdesi) Archangel's Blade Archangel's Storm Archangel's Legion : Bu kitapta da Elena ve Raphael ana karakter :) O zaman bu kitaba son demek haksızlık olur... Archangel's Shadows Archangel's Enigma Archangel's Heart : Henüz yurtdışında da çıkmamış ama BOMBA! Çünkü 9. Kitap yine Elena ve Raphael içeriyor J O zaman dans!! Blogda ortak yorumumuz var. Ayrıntılar için bekleriz. http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/05/yorum-nalini-singh-basmelegin-gozdesi.html http://umursamazinkosesi.blogspot.com.tr/
Baskı: Kimi Seçtiğine Dikkat Et! (Karanlık Elementler #3)
Selam kitap canavarları! Vücudum da mikroplar halay çekerken yazıyorum bu yorumu o yüzden kıymetimi bilin 😂 Şimdiden bir yanlış olursa affola. Öncelikle Dex'e beni bu güzel yazarla tanıştırdığı için bir teşekkür borçluyum. Her kitabını eksiksiz okumuş olup yazarı favorilerimde en tepe bulabilirsiniz. Tamam, en tepe demeyelim 😆 Bu seride de tatlılığını ve düşünceliğini göstermiş bulunmakta. Neden? Diye sorarsanız Karanlık Elementler serisinin son kitabının yazım aşamasında kendisi biz okuyucularına; "Roth mu Zayne mi?" diye sormuş yaptığı ankette de açık ara fark ile benim Veliaht Prensim kazanmıştır!! Başka türlüsü olamazdı zaten diye bir iblis ukalalığı da yapayım 😊 Neyse efendim yani kitaba bunu bilerek başlayın ve benim gibi Roth hastasıysanız emin olun bu kitap favoriniz olacak. Fazla gevezelik yaptım yoruma geçiyorum. İlk iki kitaptan açık ara farkla en iyisiydi. Yukarıda da anlaşıldığı gibi Layla doğru kişiyi seçti ve olaylar bunun üstüne gelişti. Yani o durum muallakta kalsaydı ben kendimi kitaba veremezdim. O yüzden bu diğer artılardan sadece bitanesin. Layla bu kitapta çok çok değişmiş bir şekilde karşımıza çıktı. Okurken ağzımın açık kaldığı yerler oldu. Ondan beklenmeyecek davranışları ilk sayfalarda yapmaya başladı ve inanin hepsi de güçlü olmaya giden yolda ilk adımlardı. Keşke serinin başında olayların ilerleyişi bu sekilde olsaydı eminim o zaman diğer serilerden daha farklı olurdu gözümde. Neyse efendim, Layla iblis kardeşi ile tanışıyor ve onu öldürmek için sonuna kadar mücadele ediyor. Aslında herkes tarafından bir mücadele var çünkü iblisi önleyemezlerse kıyamet kopacak, muhafizlar da dahil olmak üzere yüce adamin alfaları gelip hepsini yeryüzünden silecek. Burada bir duralım. Bana kalırsa Jenny harika ve komik diyaloglar yazmıştı ama olayları çok fazla büyütememisti. Yani kıyamet kopacak ama bir melek sözleşmelerindeki yada lux daki sahneler yoktu. Bir şehri yok etseydin nebiliyim sonuçta büyük büyük bi iblis ortalıkta dolaşıyor. .. Şimdi hakkını yemeyeyim Tanrının çocukları klisesinde olanlar epey hareketli ve birazda hüzünlüydü. İyi bir savaş sahnesi derdim o bölüme. Genel olarak kimine göre mutlu kimine göreyse (Zayne tutanlar buradan size çok üzüldüm ama içimden halay çekiyorum adlı bakışımı yolluyorum. Bakın saygıda duyuyorum yani en azından üzülmüş numarasi yapıyorum...) kimine göreyse mutsuz bitti. Bana görenin cevabı zaten yorumun içinde. Cayman'dan bahsetmeyi nasıl unuturuuum😨 Çok tatlı bir iblis değil mi sizce de? Kelimeleri falan acayip komik ayrıca çok samimiydi. Son olarak yazım hataları çok gözüme çarptı. Bir kelimenin sonundaki ya da başında harf yazılmayı unutulmuş ve bu sık sık olmuştu. Dikkatim dağıldı.. Dex'te yeni rastladım bu duruma yani önceden varsa da benim bu kadar dikkatimi çekmemişti. Uzun lafın kısası yazarın her kitabını öneririm ama sanki daha iyisini yazabileceği bir seri gibiydi Karanlık Elementler. Şimdi ben koşulsuz hatalarıyla yüksek puan veririm çünkü yazarı ve yarattığı karakterleri gerçekten çok seviyorum. O yüzden "Bu yazı Taraflıdır" deyip son noktayı koyuyorum. 😊 Herkese bol kitaplı günler! ❤😍 Ben kapıyı açarken Roth bana baktı. "Ceket getirmedin mi?" Başımı iki yana salladım. "Atkı?" "Hayır." "Ya eldiven?" Dudaklarım seğirdi. "Hayır." Ben arabanın önünden dolaşırken beni süzüyordu. "Küçük kafan için bere?" Güldüm. "Hayır babacığım. Böyle iyiyim." "Ben, Astaroth, Cehennem'in Veliaht Prensi, sana aşığım, Layla Shaw. Dün. Bugün. Yarın. Bundan bin yıl sonra da sana hala aşık olacağım ve on yıl sonra da sana olan aşkım bugünkü kadar ateşli olacak." "Cayman çok sinir bozucu olabiliyorsun." "Nefret etme," dedi sırıtarak "üre." Artık ona dik dik bakıyordum. "Doğru erkekle üre." diye ekledi. "Sadece bunu netleştirmek istedim." "Aman Tanrım." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/05/yorum-jennifer-l-armentrout-karanlk.html
Baskı: Pinokyo'nun Rüyası - (Kayıp Şehir, #2)
Yazarla Röportajımızı merak edenleri beklerim :) http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/04/roportaj-selvi-atici.html Doktor Ömer sen nasıl tatlısın öyle. Şimdi her hastane de bir Ömer ararım ben J Bir şeyi söyleyip öyle yoruma gireyim. Seriyi ayrı ayrı okuya bilirsiniz. Her kitap farklı karakteri anlatıyor ama bağlantılılar. Yani Ömer Deryal’in yakın arkadaşı. Kimliksiz de görülüyor ve sizi meraklandırıyor. O yüzden bence sırayla gidin. Hatta yazarın her kitapta daha da iyi olduğunu görebilmek adında da bunu yapın. Ama yine de siz bilirsiniz tabi J Ömer çapkın biri. (Gazel’e kadar tabi ki.) Tek gecelikleri ile meşhur hastanede. Ve en konuşulan, en kıskanılan doktordur. Hemşireler kendisine hayran. İç dünyasın da ise iyi kalpli ve düşünceli biri. Ailesinden uzakta yaşıyor. Sebepleri de var. Babasını hiç sevmez. Nedeni? Kitapta bulun onu J Gazel ise benim gözümde Burcu’yu bile sollayan bir karakter oldu. Yaşadıkları hiç kolay şeyler değildi. Ailesine bakmak için yaptıkları ise içimi sızlattı. Masum ve çocuksu tavırları sizi çok etkileyecek. Yazarın kalemine alışık olanlar bilir, olaylar biraz polisiye tadın da oluyor. Kaçmalı kovalamacalı… İşte yine öyle bir durumda Gazel gökten düşüyor Ömer’e J Sanırım en iyi tabir bu olur. Orayı da anlatmayacağım çünkü bana göre trajikomik bir sahneydi. Bilmeden okunması gereken bir sahne. Böylece kitabımız başlıyor. Gazel ve Ömer ikilisinin aynı evde geçirdikleri yerleri genelde sırıtarak okudum. En tatlısı da Ömer’in sürekli Gazel’e çikolata getirmesiydi. Ama ben Deniz adlı cadıyı unuttum. Bu ikili için bir pürüz çünkü kendisi Ömer’in şirret sevgilisi olur. Onu elinde tutmak için sergilediği tavırlar, Türk sinemasının kötü kadın karakterlerinin yaptıklarıyla birebir aynıydı. Basit ve içten pazarlıklı deyip onun kişilik analizini sonlandırıyorum. Her şey düzenli ilerledi. Ne çok dram ne çok komik ne de çok kovalamaca vardı. Hepsinden biraz biraz işte böyle güzel bir kitap çıkmış ortaya. Tekrara düştüğüm kitaplardandır birisi. Yani okuyacak kitabım olmadığında ya da nostalji havamda isem döner bu kitabı da okurum. Kaç kere okudun deseniz inanın hatırlamıyorum. Puan kırdığım tek yer ilk sayfalarda ki Ömer’in tavırları. Okuyunca anlayacaksınız. Bunun dışında gayet iyi ilerleyen bir hikâyeydi. Bence okumalısınız. "Neden zorluyorsun ki?" "Çünkü ev sen olmayınca çok boş geliyor. Çünkü önüme gelen herkesle kavga etmeye başladım. Çünkü günlerdir senin yatağında yatıyorum. Çünkü manyak gibi senin tişörtünü koklayıp duruyorum. Çünkü dakikada üç kez telefonumdaki resmine bakıyorum. Çünkü bombok durumdayım. Çünkü seni acayip özledim. Bunlar yeterli mi?" "Sen orada, öylece duruyorsun. Hiçbir çaba harcamıyorsun. Sadece bana bakıyorsun ve ben sanki ringde bir boksör tarafından mideme sayısız yumruk yemiş gibi hissediyorum. Sanki bedenimi karıncalar istila etmiş gibi her yanım karıncalanıyor." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/04/yorum-pinokyonun-ruyas-kayp-sehir-2.html
Baskı: Küçük Prens
Küçük prens… Sanırım hayatım da beni gerçekten değiştirdiğine inandığım az sayıda kitaptan bir tanesi. Filmi de izlemişken yorum yapayım dedim. Aslında ne yazmam gerektiğini bilmiyorum. Okurken önce geç kaldım dedim sonra da hala geç değil yapacağın, unutmayacağın, hatırladığın çok şey var dedim. Ders çıkardığım o kadar şey oldu ki o kısacık sayfalarda. Benimde bir küçük prensim oldu artık. Bir gerçekte var ki yaşım biraz daha küçük olsaydı o ince eleştirileri ve dersleri alabilir miydim emin değilim. O yüzden geç kalınmış değil. Hala okuyabilirsiniz. Hatta neden bir çocuk kitabı gibi görüldüğüne bile anlam veremiyorum... Prensimiz, gezegenleri dolaşıp, o gezegende ki büyükleri eleştiriyor. Eleştirdiği noktalar aslında tüm bu düzen diyebilirim. İnsanların birçok şeyi yok sayması, bakarken ‘gerçek onu’ görememeleri, sürekli bir memnuniyetsizlik halinde olmaları, kibirleri… Kitap bitti ve keşke büyümeseydim dedim. Büyüyüp unuttuğumuz o kadar şey var ki bunların hatırlatması gibiydi. Bizlerde çocuktuk bir zamanlar. Masum desek daha yerinde olur belki. Büyük bir kabulleniş içine de girdim. Çocukken olduğum kadar hayallerim geniş değil, her şey olabilir gözüyle bakamıyorum artık dünyaya. İmkânsız yoktu o zamanlar şimdi ise çoğu şey ulaşılamazmış gibi görünüyor. Çelişkidir ki işte bunlar aynı zaman da bir ders oldu benim için. Kabullenişin altında bunları yapmamam lazım da diyorum. Ne kadar büyürsek büyüyelim bir tarafımızı çocuk bırakalım hep. Sanırım söyleyebileceklerimin tümünü bu cümleyle anlatabilirim. En iyisi Alıntılarla baş başa bırakayım sizleri mutlaka oyun diyorum ve susuyorum. Ne de olsa kendini beğenmişlerin gözünde diğer insanlar birer “hayran”dır. “Eğer kelebekleri tanımak istiyorsam iki-üç tırtıla katlanmam gerekir…” “İnsanların artık hiçbir şeyi almaya zamanları yok. Onlar her şeyi tüccarlardan satın alıyor. Ama dost satan tüccarlar olmadığı için, artık insanların dostları yok. Eğer sen bir dost istiyorsan beni evcilleştir.” "Unutma,” dedi tilki, “gülün için harcadığın zamandır, gülünü bu kadar önemli yapan. - gülüm için harcadığım zaman... Dedi küçük prens, hatırlamak için... http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/04/yorum-kucuk-prens-antoine-de-saint.html
Baskı: Kimliksiz - (Kayıp Şehir, #1)
Hazır Selvi Atıcı röportajımızı yayınlamaya az kalmışken güzel mi güzel Kayıp şehir serisinin ilk kitabı olan Kimliksiz’e de yorum yapayım dedim. Sevgili yazarımızın Sen kitabı hariç diğer kitaplarını hatim ettim ancak bu aralar yorum yapmaya zaman bulamadım. Bu küçük boşluktan yararlanıp Deryal ve aşkını anlatmak istiyorum. Öncelikle belirteyim kayıp şehir serisinde en sevdiğim kitap oldu Kimliksiz. İlkler cidden her zaman farklı oluyormuş J Kitap ilk sayfadan beni içine aldı. Olaylar, kurgu ve karakterler kesinlikle ilgi çekici. Özellikle Deryal anlatıldığı anda adama vuruldum. Tanımayan kalmadı diye umuyorum. Yok, eğer hala tanışmadıysanız en yakın kitapçıya koşmanızı acilen belirtiyorum. Kocaman yüreği, sahiplenici ve kıskanç halleri yıktı geçti. Burcu ise güçlü bir karakterdi. Yaşadığı onca şeyden sonra gülümseyebilmek işte bu dedirten cinstendi. Kitabı aşama aşama anlatırsam; ilk aşama, sizi heyecanlandırıyor. Olayların ve ilişkilerin hareketliliği yerinizde durmanıza pek yardımcı olmayacak. İkinci aşama, kocaman bir merak içeriyor. Olayları anlamakla, kimin ne sakladığını çözümlemekle geçiyor. Üçüncü aşama sizi şaşırtıyor. Ve açıkçası çok üzüyor. “Ne yaptın be adam!” sözlerimin evde yankılandığını biliyorum. Ve son aşama ise tatmin edici bir şekilde gelişiyor. Ve sizi istediğiniz şeye kavuşturuyor. Konuya başta değinmem gerekirken yine hızımı alamayıp önce düşüncelerimden bahsetmişim. Mazur görün. Deryal, Nam-ı diğer Kayıp Şehir (gece kulübü)’in sahibi. Tırnaklarıyla kazıya kazıya buraya kadar gelmiş bir adam. Tabi ki tek başına değil Adem’i unutmamak gerek. Ve bir gece karşısına Burcu çıkıyor. Asi ve yaramaz. Deryal ona kızdıkça daha da bağlanıyor. Ve bir bakmışız deliler gibi âşık olmuşlar. Ama sırlar var. Hem de büyük sırlar. Çoğu da Burcu’nun sakladıkları… Peki, ne olacak? İşte alın okuyun diyorum. Adem ve Şirin’e nasıl değinmedim ben? Onlar yan karakterlerden de fazlası oldular benim gözümde. Onların aşkı daha hızlı ve sertti. Ama acayip güzel ve samimiydiler. Bu ikilinin konuşmaları sizi hem özendiriyor hem de gülme krizine sokuyor. Bakınız; "Sen ne işe yarayacaksın peki?" diye sordu dişlerinin arasından. "Seni çalıştırıyorum ya. Yetmez mi?""Sen...""Evet." Adem dev gibi boyuyla genç kızın üzerine eğildi. "Ben?" diye sordu. "Sen çok..." Genç kızın yanakları sinirle kızarmıştı. "Çok yakışıklıyım, değil mi? Biliyorum canım, nutkun tutuldu. Ben anladım, sen üzülme." :) Hep övmekte olmaz. Gerçekten içime dert olan bir şeyi eleştireceğim. Umarım spoiler vermeden yaparım bunu J Bir olay var. Ve öyle kıskançlık adı altında yansıtılacak bir olay değildi. Çok daha ağır ve kötü bir şeydi. Ama bunun hafifletilmiş olarak sunulması olayın yakıcılığını, ağırlığını görmememize neden oluyor. Hâlbuki tam tersi olması gereken bir şeydi. Ve Deryal gibi bir karaktere hiç oturmayan, yakışmayan bir durumdu. Tamam, hiç kimseye yakışan bir şey değildir ama hani bazı karakterler vardı “bunu da yapar” dersiniz işte Deryal bu gruptan olmayanlardandı. Artık kitaplar bile kimseye güvenmeyin diyor sanki. Bu olay olmasa tam puanlık bir kitaptı benim neznimde. Yine de bu seriye başlayın diyorum. "Hayatta üç önceliğim var," dedi. "Üçüncüsü; arabalarım, İkincisi; Adem..." ardından duraksayıp genç kızın gözlerine baktı. Burcu fısıltıyla, "Birincisi?" diye sordu. Ama Deryal, bu sorunun içinde Burcu'nın kendi beyninde oluşturduğu cevabı görmüştü. Onun yanılacağını tahmin etmişti. "Onun gözlerinin içine bakıyorum." http://satellitebook.blogspot.com.tr/2016/04/yorum-selvi-atc-kimliksiz-kayp-sehir-1.html