Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: 80 Günde Devri Alem
O zamanlar bütün kaptanların ismi Nemo'ydu ve elime ne zaman bir fener geçse "Dünyanın Merkezine Yolculuk" edeceğimi sanırdım. Bütün batık gemilerin fethedilebileceğini düşünür, odama vuran kırık gün ışığından sıkıldığımda "Balonla Beş Hafta" evden kaçabileceğimi kurardım. yan yana dizilmiş kelimelerden ibaret cümleler öylesine gerçek olurdu ki "Çin'de Bir Çinlinin Başına Gelenler"i okurken o sonsuz uzun Çin Seddi'nin sonsuz çekik gözlü Çinliler tarafından değil de küçücük ellerimle inşa edildiği hissine kapılırdım. Phileas Fogg adındaki İngiliz asilzadesi, gamsız bir hevesle "80 Günde Devrialem"e çıkarken yanına mahir elli Passeportaut'u almazdı da heyecandan belerttiğim ufacık gözlerimle beni seçerdi nedense. O gururlu ve burnu büyük asker Godeon Spilett, "Esrarlı Ada"da yaşama mücadelesi verirken açlığımı ve susuzluğumu unutur, gerçek dünyayla aramdaki tek bağ olan annemin yer yer sigaralı, yer yer dondurmalı sesiyle o kocaman adadan mütevazı soframıza süzülürdüm. Benim için Jules Verne, hiç bitmeyen heyecan dolu gecelerin, okulda uyuklamayı göze alarak sabahlanan hikâyelerin, denizlerin, Ay'ın, Dünya'nın, adaların, uzay mekiklerinin ve keşfedilmeyi bekleyen koca bir evrenin anahtarıydı. O kutlu zamanlarda hiçbir hediye, okunmamış bir Jules Verne kadar mutlu edici olamazdı ve hiçbir kitap Jules Verne'den önce okunma bahtına erişemezdi. Onun romanlarını okurken kalbim öylesine hızlı atar, ellerim öylesine ıslanırdı ki avuç içimin terden bir kopyası yorganımın yüzüyle mutlu bir kardeşlik kurardı. Çocukluğumun erişilmez menzili Jules Verne, hiçbir uykuya değişmeyeceğim yegâne uykusuzluğumdu. Bazen düşünüyorum da, bir kez olsun o yaşlardaki heyecanımla ve yine kitap bitip kafamı kaldırdığımda nerede olduğumu birkaç dakika kavrayamadan tek bir Jules Verne romanı okuyabilmek için sahip olduğum her şeyi hiç düşünmeden feda edebilirim. O keyif buna değer!
Baskı: Mitoloji ve İkonografi
Türkçede, alanındaki ilk ve -yayımlanmasından on yıllar geçmesine rağmen- hâlâ tek kitap. Özellikle Batı sanatındaki temel figürasyonların, imgelerin, kompozisyon öğelerinin ve karakterlerin mitolojik izlerini sürüyor. Kitabın tek eksiği, neredeyse tamamen Avrupa tandanslı eserlerin mitolojik izlerini sürmesi olmuş. Sanata Avrupa merkezli bakış açısı genellikle -Rönesans etkisinden dolayı- kabul görüyor olsa da Doğu da sanat tarihi açısından en az Batı medeniyeti kadar zengin. Eğer Bedrettin Hoca; Mezopotamya, Ortadoğu ve Asya sanatlarına da yeterince eğilseydi kitap dünya çapında bir başyapıt olurdu kanımca.
Baskı: Melekler Erkek Olur
Bazı yazarları tanımlamaya çalışmak, ölü bir tanım yapmayı kabullenmek anlamına gelir. Modern desen sırıtır, post-modern desen olmaz, çeviri kokuyor desen yakışık almaz, hafif kitaplar yazıyor desen haksızlık olur, içeriği iyi desen hiç değil... Tam da böyle bir yazardır bana göre Hamdi Koç. Üslubundaki rahatlık hayatına da yansımış olmalı ki bir kitabını okuduktan sonra hepsini okumuşçasına anlayabilirsiniz diğerlerinde kuracağı yapıyı ve ortalama dili. Bu yönüyle tembel olsa da popüler olmuş birçok yazardan daha kallavi kitapları vardır. Çok daha iyi kitaplar yazabilecekken bu kadarıyla yetinmiş bir yazardır kanımca Hamdi Koç. Kötü yazar değildir, ama hayatını edebiyata adamış da değildir. "Ben bu kadarım arkadaş." deyip yazar. Gelgelelim bugün piyasada çoksatar olmuş kitapların çoğunluğu "Melekler Erkek Olur"dan daha iyi kitaplar değildir.
Baskı: Yüreğim Seni Çok Sevdi
Bir kitapta Romantizm; yürek, sevda, hüzün, hazan gibi basmakalıp kelimelerle veriliyorsa o kitap sakat doğmuş bir kitaptır. Melankoli, cümlede gizliyken güzeldir. Romantizm, metne yedirilebildiğinde vurucudur. "En Son Yürekler Ölür, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Yüreğim Seni Çok Sevdi, Sevdalı Yürekler" ve türevleri kitapların güzel kapak tasarımları ve üçüncü sınıf hikâyelerinden başka tek bir dil işçilikleri ya da tek bir özgün imgeleri olmaz, olamaz. Yüreği gözüme sokmadan yüreği anlatıyorsa kitap odur.
Baskı: Hikâyeler
Ahmet Hamdi'yi her okuduğumda bu adamın içinde başka bir adam var, diyorum. Eşyanın düzenine takıntısını, benliğe ve rüyaya açılan sonsuz göndermelerini, içindeki hiç susmayan sesin yakıcı öfkesini hissediyorum. Tüm değer yitimlerini ve kalabalığın içindeki süreğen yalnızlıklarını düşünüyorum. Sonra da Edip Cansever'e benzetiyorum Ahmet Hamdi'nin yalnızlıklarını. Şu Abdullah Efendi'yi anlatışına, benliğin bölünüşündeki yabancılaşmayı, yalnızlığı betimleyişine bir bakın: "Hakikatte Abdullah efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini en fazla bıraktıkları zamanda bile, içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini, onun zehirli tebessümünü, inkar ve istihfaftan hoşlanan gururunu ve her an için ruhu insafsız bir muhasebeye davet edişini duyan insanlardan biriydi." Şimdi biraz de Edip Cansever'in yabancılaşması, sıkıntısı: "giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık / yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysileriniz giysilerine / ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi / gücünüz yetse de azıcık bağırsanız / bir yankı: durmadan yalnızsınız / durmadan yalnızsınız" "kim kime benziyor, kim kimin biçiminde?" "baba armenak durmadan sıkılıyor / eşyalara bakarken sıkılan bir profili / oymalarda sıkarak / yeniden sıkılıyor" Biri manzumda biri mensurda, fakat ikisi de yabancılaşmada ve yalnızlıkta buluşan bu iki adam gibisi gelir mi bir daha, bilmiyorum. Yalnız bu noktada Dergâh Yayınlarına da birkaç söz söylemeden geçemeyeceğim. Evet, sadeleştirme gibi bir edebiyat barbarlığına girişmemekle çok iyi ediyorlar, fakat en azından -YKY gibi- Osmanlı Türkçesine ait kelimelerin yanına bir * işareti koyarak sayfa sonunda bunların günümüz Türkçelerini verseler hiç fena olmazmış. Mevcut durum, Ahmet Hamdi'ye yeni başlayanlar ya da Osmanlı Türkçesine çok yabancı olanlar için okuma zevkini baltalayacak ölçüde sözlüğe bakma ihtiyacı hissettirir. Osmanlı Türkçesine hiç yabancı olmayan benim dahi birçok kez sözlüğe bakmam gerekti.
Baskı: Yeni Hayat
Orhan Pamuk külliyatının altın çocuğu. Lirik üslubu, yer yer Büyülü Gerçeklik'e, yer yer klasist anlatıya kaçan tavrı, Novalis'le, Dante ile bezenmiş dokusu, sözde bir aşkı özde bir arayışı anlatışı ile Pamuk romanlarının -kanımca- en iyisi. Diğer romanlarının aksine, Orhan Pamuk "Yeni Hayat"ta oldukça serbest bir biçemi yeğlemiş. Söz dizimini zorlayan cümleler yerine daha kısa, daha açık ifadeleri tercih etmiş. Uzun cümlelerini de şiire yaklaştırmış. Romandaki arayış ile yolculukların hüznü, otogarların ıssızlığı, kederli benzin istasyonlarının yalnızlığı tam bir uyum içinde. "Nazımı nesire yaklaştıran şair" tamlamasını okumuşsunuzdur, işte Orhan pamuk bu romanında tam aksini yapıyor: Nesiri nazıma yaklaştırıyor.
Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın Tuhaf Hikayesi
Bu olağanüstü romanı ilk gençliğimde okumuştum. Şizofren olduğu söylenen Dr. Jekyll'in, aslında içimdeki dizginlenemez, yekpare öfkenin tam da karşılığı olduğunu anladığım ikinci kişiliği Mr. Hyde ile tanımıştım insanın içindeki Şeytan'ı. Aslında -bana kalırsa- ne doktor şizofrendi ne de Mr. Hyde onun alt benliğiydi. İnsanın sonsuz karanlığının ve dinmez öfkesinin tezahürüydü Mr. Hyde. Hepimizin içinde yatan değişimin tezahürü. Daha sonraları, Sabahattin Ali'nin "İçimizdeki Şeytan"ını okuduğumda onun bu fikirleri nereden edindiğini ya da en azından o romanı yazarken hangi kitaptan ilham aldığını çok iyi biliyordum.
Baskı: Sana Gül Bahçesi Vadetmedim
Bir romanı roman yapan nedir? Kurgusu diyorsanız ben bu kitapta kurgu namına bir şey göremedim. Biçemi derseniz onun da pek yaratıcı olduğu söylenemez. E ne kalıyor geriye? İlginç bir hikâye, bilinmedik maceralar, okuru sarsacak fantazyalar? Hiçbiri yok. Çok zayıf kurgulu ve çok hantal dilli bir günceden öte bir kitap değil.
Baskı: Ulysses
İçindeki sonsuz göndermeleri, bilinç akışının hiç bitmeyen heyulasını, hikâyenin aslında bir çerçeve hikâye içinde onlarca alt metin barındırmasıyla zorlaştıkça zorlaşan anlamını iki denememde de hakkıyla kavrayamadığımı fark ederek bu romanı iki kez yarıda bıraktım. Her yaşın kendine göre bir algısı olduğu söylenir, bakalım ilerleyen yaşlarımda James Joyce'un deyimiyle "içindeki bilmeceleri" çözüp kitabı tamamen çözebilecek ya da en azından tüm göndermelerine hakim olabilecek miyim?
Baskı: Simülakrlar ve Simülasyon
"illüzyondan söz edebilmek imkansızdır.Çünkü ortada gerçek diye bir şey kalmamıştır.” Peki ya yaşadığımız hayat? Nefes alıp verdiğimiz -ya da öyle sandığımız- bu sonsuz boşluk? Hiçbir yok mu? Aslında var. Var, fakat bunların hepsi birer simülasyon. Gerçek, size sunulan kadar gerçektir. Tıpkı "Truman Show"daki (filmi izlemeyenler için buradan sonrası film sevkini baltalar) gibi bir gerçektir modern çağın gerçekliği. Tüm kurumları, kuruluşları, yapıları ile aslında bize sunulan gerçeğin irdelendiği ve Avrupa felsefesine yeni bir ivme kazandıran bu kitabı hayatının anlamını sorgulayan her okura tavsiye etmeyi kendime ödev bilirim.
Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık
Bazı kitaplarda bazı yerlerin altını çizeriz hani. Bu; iyi bir imge, sürekli hissettiğimiz fakat ifade ederken doğru kelimeleri seçemediğimiz bir duygu, hayata dair çoğu kez aklımıza gelip dilimize gelmeyen ince bir tespittir çoğu kez. Bu kitapta öyle bir yer var ki belki hiçbir tespit, hayata dair derin bir gözlem, ne bileyim, çok yoğun bir imge de içermiyordur. Amma velakin her okuduğumda içimde çiçekler büyüyor. Nerede aklıma gelse yüzümde tebessüm oluşuyor. "... O zamanlar dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi." "Çiçeği burnunda dünya" nasıl bir tamlamadır be adam!
Baskı: Üç Aynalı Kırk Oda
Mungan'ın henüz popülizm çamuruna bulaşmadığı, edebiyatın peşinden gittiği yılların eseri. Şimdiki Mungan yazını ile kıyas dahi kabul etmeyecek öyküler. Ve bana kalırsa en iyi kitabı.
Baskı: Bütün Eserleri
Küçükken, envai çeşit yerlere çırak verdi babam beni. Yaz tatilinde boş kalmayalım, aylaklık yapmayalım; ev bütçesine de ufak da olsa bir katkımız olsun düşüncesiyle; konfeksiyon ortacılığından kalıpçı işçiliğine, manav yamaklığından tornacı çıraklığına kadar, babamın arkadaş çevresinde ne kadar meslek erbabı varsa hepsinin tezgahından iki üç ay geçmişliğim vardır. Serde fırlamalık var ya, her gittiğimiz dükkânda da yerdik bir nane. Manavda sebze fiyatı kartonlarına abuk abuk şeyler yazmak mı dersin, berberde şampuan kutusuna briyantin doldurmak mı? Tabii baba tembihlemiş arkadaşına “Eti senin kemiği benim” teranesiyle bizi. Yaptığım fırlamalık birim günde en az yedi sekiz kez çekilirdi kulaklarım. E çocuksun, çocuk değilsen de ergensin, haliyle ağlıyorsun, küsüyorsun falan. İşte tam böyle anlarda, ya çalıştığım dükkânın komşularından ya da sürekli müşterilerden biri gelirdi. Hani böyle amcalar vardır; teselli etmeden, gözyaşı silmeyi bilir. Tonton olurlar genellikle. Zayıf olanı da vardır ama, o çocuk aklıyla, o ergen kalbiyle nasıl konuşulacağını bilir. Yaptığınız “yaramazlığı” dinler, tatlı tatlı tebessüm eder, sizinle birlikte o yaramazlığın hazzını yaşar adeta. Gözyaşlarınız gider ve sessiz bir uzlaşmaya varırsın o amcayla. Ondan sonra ne zaman başınız sıkışsa, ne zaman bunalsanız çalıştığınız yerde, hoop koşarsınız ona. Birbirine çok uzak yaşların yakın arkadaşlığıdır bu. Aradan yıllar geçti, geldik otuza merdiven dayadık. Şimdi de ne zaman başım sıkışsa, ne zaman dara düşsem, ne zaman hayata dair bir “yaramazlık” yaptığımı hissetsem, açar Sait Faik okurum. Alelade bir İstanbul Sokağı, bir anda cennetten bir köşeye dönüşüverir O’nun anlatımıyla. Az evvel kızmışımdır bir şeye, birine. Açıp okumaya başlarım ki daha bir sayfa geçmeden geçiverir o muhteşem insan sevgisi beni içine. Kızgınlık? Kızgınlık da neymiş? “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” der. Sinir mi? Âşık olursun, anlatamazsın. Söylemek istersin, söyleyemezsin ya bazen. Hani anlatamazsın işte, açılamazsın. Aç oku hemen O’nu, verir sana üzülmemenin, üzülsen de bununla yaşamanın sırrını: “Aman be Panço, biz de üzüldüğümüzle kalırız. Rakımızı da elimizden alacak değiller ya? Hem üzülmek fena şey olsa insan sevindiğine nasıl sevinecek?” O, benim için, her zaman arkadaş oldu. Çocukken yaptığım yaramazlıkları benimle paylaşan, uzak yaşların yakın arkadaşı. Burgazadalı Sait Amca.
Baskı: Sahilde Kafka
Karakterler ve kurgu birbiriyle uyumlu değil. Çok dikkatli kullanılmazsa fantastiğe dönüşmesi çok kolay olan gerçeküstü öğeler, onun romanlarında çok sakil duruyor. Benliğini yitirdiğinin, metamorfoza uğradığının farkında olan kahramanlarının iç dünyalarına sokulamıyor ve nedense bana tüm kahramanları yapay geliyor. Kendini ararken kendinden kaçma, yaşamın sıkıntılarına katlanamama gibi şiirsel temaları Büyülü Gerçekçi bir tavırla ele alma çabasını takdirle karşılasam da bence gerçeküstü öğelerin kahramanlarla ve romanın dokusuyla bağdaşmaması Murakami'nin mesajını bu yöntemle anlatmasına engel olmuş. Daha gerçekçi şeyler yazıp temasını kurarsa derdini anlatır. Bu haliyle -Marquez'den sonra Büyülü Gerçekçi yazmaya çalışan hemen her yazar gibi- dokusuyla uyuşmayan plastik romanların yazarı olmaktan ötede değil bana göre.
Baskı: Sonrası Kalır I
Öldürüyor Edip Cansever beni. Ben Edip'ten başkasına böyle değilim. Severim çetrefilli metinleri. Uzun cümleleri severim. Benden emek isteyen yazara bayılırım. Dilin sınırlarını zorlayan adamı başımın tacı ederim de bu Edip öyle değil. Bu Edip dilin değil, basbayağı zihnin yalnızlık sınırlarını zorluyor. Kederin uğrak yeri yapıyor insan algısını. Yalnızlığın kitabını yazıyor. Yalnızlığı tanımlıyor, açımlıyor, yalnızlığa biçim veriyor Edip Cansever. Nasıl bir yalnızlıktır bu adamın şiiri? Kaç kapılı bir evdir her çıkışta başka durağa uğurlayan? Nedir Edip Cansever'i Edip Cansever yapan? Edebiyat dergileri karıştırdım, makaleler okudum, şiir analizleri edindim, tezleri yokladım, şiirlerini defalarca hatmettim, olmadı. Ne okuduysam, neresinden baktıysam, hangi kaynağa el attıysam anlatamadı Edip'in şiirini bana. "günler günleri emdi, toprak toprağı, su suyu bir gülüş bir başka gülüşü, bir durum bir başka durumu kum kumu, rüzgar rüzgarı her şey birbirini ve her şey her şeyi emdi var yok'a dönüştü, yok var'a ama biz yenemedik arta kalan olmayı" Bak nasıl anlatıyor şair. Günlerin gidişini, gülüşlerin kimliğini, suyu ve rüzgarı... Hangi teze sığar Edip'in şiiri? Hangi akademik kelimenin solgunluğu, hangi biçimcilik, hangi kuram açıklar bana arta kalan olmayı? Bu kadar kişisel olmasını istemezdim değerlendirmenin. Gelgelelim, beni her şiirinde ayrı bir diyara uğratan bu adamı anlatırken nesnel olamıyorum. En nesnel cümlem şu olur: Türk şiirinin lezzetini almak için Edip Cansever okuyunuz!
Baskı: Güvercin
Metafor nedir ve nasıl oluşturulur konulu bir ders verecek olsam okutacağım ilk kitaplardan biri budur. Bazı adamları anlayabilmek için alegorinin ne olduğunu kavramak, simgelerin dünyasında gezmek, insana dair derin gözleme ortak olmak ve apaçık cümlelerle aslında puslu bir ifadenin derinine inmek gerekir. Yalnızlığı ve insanın soyutlanışını Kafka ile birlikte en iyi anlatan adamlardan biridir Patrick Süskind. Güvercin (Die Taube) de en bilinen romanı koku (Das Parfum)'dan çok daha kapalı, mecazlı bir novelladır. İmgesel anlatımı açık anlatıma yeğleyen her okur için baş ucu kitaplarından biri olur Güvercin.