inci
@inci

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Tutku
8/1023.05.2020

Baskı: Tutku

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/lisa-valdez-tutku-passion-quartet-1.html Koridor Yayınları'ndan çıktığında ilgimi çekmişti ama o zamanlar nedense alıp okumamıştım şimdi Nemesis'ten yeniden çıkınca dedim ki alayım ve okuyayım. Bu bir işaret.. bir de okuyanları görünce içinde bir kıskançlık oldu bu türü seven biri olarak neden okumuyorum acaba diye... İlk iki kitabı beraber aldım ayrıca kapaklarını da çok sevdim :D Öncelikle 3 kitaplık bir seri olan Passion Quartet'in ilk kitabı Tutku ve ikinci kitabı da Sabır ancak öğrendiğim kadarıyla üçüncü kitabı henüz çıkmamış. O da muhtemelen bu kitap karakterlerinin kardeşleri olan Primrose'un kitabı olacak. Böyle serilerin yarım kalmasına sinir oluyorum ama bu sefer yayınevimiz suçlu değil çünkü yazar henüz çıkarmamış... :( Keşke çıkarsa çünkü bu kitapta Passion'ın diğer kardeşi Patience ve Matthew'un ilişkisine hafiften vurgu yapıldı ve eminim ki Sabır'da da Primrose'un kitabına hafiften vurgu yapılacak ve biz bunu göremeyeceğiz. Neyse; kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; iki yıl önce kocasını kaybeden Passion yas sürecinin bitmesine sayılı zaman kala Londra'da zaman geçirmeye ve halasına eşlik etmeye gelmiştir. Kristal Saray'da gezilecek yerleri gezip ziyaret ederken bir yabancıyla, tesadüfen tanışmadığı adını bilmediği ama onu yaralanmaktan kurtaran bir yabancıyla gotik mobilyalar bölümünde bulunan bir panonun arkasında tutkulu bir sevişme yaşar. Her ne kadar etkisinde kalsa da ertesi gün tekrar aynı panonun önünde sözleşmeden buluşan yabancı ve Passion, genç adamın adının Mark olduğunu öğrenir ve onunla gizli bir ilişkiye başlar. Birbirleri hakkında hiçbir şey bilmezken ve Mark'ın unvanından ve kim olduğundan bihaberken aralarındaki ilişki basit bir tutkudan çok aşka doğru yönelmeye başlar. Ama Mark'ın baş etmesi gereken daha büyük sorunlar vardır. Çünkü saklanması gereken bir sırrın en büyük delili olan mektupla şantaj yapılmaktadır. Mark kardeşini korumak için şantaj yaban Bayan Lawrance'in kızı Charlotte ile evlenmesi gerekmektedir. Ancak, Charlotte'un Passion'ın kuzeni olduğunu bilmiyor ve öğrenmesi ise büyük sorunlara yol açmaktadır. Mark, nasıl bir yol izleyecek, aşık olduğu kadını elinde tutabilmek ve onunla olabilmek için ne yapacak onu okuyoruz. Passion, bir yanda sevdiği adam bir yanda kuzeninin mutluluğu arasında nasıl bir tercih yapacak onu okuyoruz. Bir de tutkunun aşka dönüşmesini izliyoruz... belki de hep aşktı ama Mark ve Passion onu basit bir tutku sandılar. Öncelikle demek istediğim bir şey var, kitabın başlarında Passion ve Mark resmen tavşan gibiydiler. Yanlış bir tabir olabilir belki ama yani hep tavşan gibi çiftleşme modundaydılar, o sayfalar daha ne kadar böyle devam edecek, ne zaman olaylar başlayacak modunda okudum ama çok şükür ki 120'den sonra konu oluşmaya ve olaylar başlamaya başladı. Bir an hep bunları okuyacağım sandım. Ama neyse ki olaylar başladı kitapta da Mark ve Passion haricinde birilerinin de olduğunu gördük. Mark ve Matt arasındaki kardeşlik çok güzel anlatılmıştı. Mark'ın gerçeği bilmesi ama buna rağmen öz kardeşi olmasa da Matt'i sevmesi, savunması ve onun için kendinden vazgeçmesi süperdi. Passion'un da aynı fedakarlığı kuzeni Charlotte için yapması çok tatlıydı. Bu konuda tam bir çift gibiydiler. İkisi de kendilerini ikinci plana atıp sevdikleri kişileri önemsediler. Mark'ın annesine ve Charlotte'un annesine sinir oldum. Resmen kadınları bir damla suda bile boğabilirdim hatta suyu ziyan etmemek için direk susuz boğardım öyle annelerdi. Yani ne kadar babasından nefret etsen de oğlunun ne suçu vardı da Mark'tan böylesine nefret ettin. Hadi Mark'ı geçtim ya Charlotte'un annesi... o da nasıl bir hırs ki kızını kurban ediyorsun bir de senin için kızım ayakları yapıyorsun... Charlotte sonunda iyi cevap verdi annesine ama... geç oldu ama çok da geç olmadı... zamanlaması süperdi. Passion ile Mark'ın yaşadıkları ise... zaman zaman yürek burkucu hale geldiğini itiraf etmeliyim. Özellikle son seni seviyorumlarla gelen veda... verilen sözler... kaderlerini kabullenişleri... muhteşemdi... Çok güzel sevdiler ve ellerinde sadece aşkları kaldığında o aşka yaşamayı kabul edip kaderlerini kabullendiler... süperdi. Cidden muhteşemdi. Kitabı historical romans türünde olmasına rağmen erotik romans olduğunu da söylemeliyim. Özellikle +18 sahneleri olan bir kitaptı bu yüzden bu tür sahnelerden rahatsız olanlar kesinlikle okumasın. Ama bu türü sevenlere de ve sevişme sahnelerinden rahatsız olmayanlara tavsiye ederim ;) Bu arada bu kitaba 5 üzerinden 4 veriyorum sebebi ise, yukarıda bahsettiğim kitabın başındaki Mark ve Passion'ın tavşan gibi olmaları... :)

Aşıklar Gece Ölür
7/1021.05.2020

Baskı: Aşıklar Gece Ölür

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/gulsah-elikbank-asklar-gece-olur.html ~~~*~~~ "Sen çok kolay evet diyen bir kadınsın, evet. Ama aklı başında her erkek, bu kadar kolay evet diyen bir kadının, en küçük hatasında arkasına bile bakmadan gideceğini de bilir." ~~~*~~~ Bu kitap çıktığından beri dikkatimi çekiyordu, bu yüzden almıştım. Ama okumak bu zamana denk geldi. Neredeyse 1 senedir radarımdaydı yeni aldım ve kısa zamanda okuduklarımdan oldu. Gülşah Elikbank'ın daha önceden Aşkın Gölgesi kitabını okumuştum ve açıkçası çok da beğendiğimi hatırlıyorum kitabı. Gülşah Hanım'ın cidden yüreğe dokunan hikayeler kaleme aldığını düşünmüştüm ki hala da bunu düşünüyorum. Cidden okuru kitabın içine alıp da kurgunun içine sokabiliyor bu konuda çok güzel başarıyor kitaplarıyla. Psikoloji konusunda oldukça ileri düzeyde bilgi sahibi olduğunu düşünüyorum Gülşah Hanım'ın çünkü bunu özellikle bu kitapta oldukça hissettiriyor. Ki zaten bir yönden de bu konuda eğitimi var yanılmıyorsam, bunu da hissettim. Zaman zaman aşk kurgusu üzerinde aşıkların psikolojilerine, onların neler hissettiğine ve herkes tarafından farklı açılarda kaleme alması çok güzeldi ama itiraf etmek gerekirse de bazen de karamsarlıktan içim bayıldı. Hatta biraz sanırım kişisel gelişim kokusu da vardı kitapta. Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; geçmişleri konusunda değişik şekilde yaralı olan Hakan ile Melis, henüz on dokuz yaşlarındayken birbirlerine aşık olup da beraber olmaya karar verirler. Ancak hayata bakış açıları, ona göre yaşamaları sonucunda yapılan hatalar yollarının ayrılmasına neden olur. Aradan geçen 14 yıl sonra Hakan bütün pişmanlığıyla tekrardan Melis'in karşına çıkıp da kendini affettirme çabası, kendini toparlama çabası, aşkını geri alma çabasını konu alırken Melis'in bu durum içinde kendi içinde yaşadıkları, çevresinde yaşadıkları ve düşünceleriyle çelişkilerini okuduk. Tabi sonu mutlu sondu çünkü Melis güzeldi sevdi ama Hakan'da bütün yanlışlıkların arasında çok güzel sevmiş bunu gördük. Aslında kurgu çok güzeldi, kaleme alış şekli de öyleydi ama Melis'in içindeki yaşadıkları ve içinde yaşadıkları, duyguları, düşüncelerine verilen ayrıcalık bir yer de beni off yeter bu kadar melankoli deme noktasına getirtti. Belki Melis'in nedenleri niçinleri için bu gerekliydi ama bana şu anda çok ağır geldi. Bu kurgu aslında tam romans gibi yazılsaydı biz romans severlerin bayılacağı bir kitap olurdu. Ama benim için bu kadar psikolojik sorgulamalar ağırdı, belki başka zaman olsa severdim ama bu dönemde ve şu zamanda ne yazık ki yanlış zamandı beni için. Bunların yanında, Melis'in bütün o karmaşasaya, yanlış adımlara, hatalara rağmen sevgisi nasıl da güzeldi. Hakan da böylesi bir sevgiyi nasıl da güzel hak etti. Bence güzel de bir aşk hikayesiydi. Özellikle o son yok mu.. bir an Hakan acaba dedim ama yanılttın beni... cidden Melis gibi bir kadını hak edecek bir adam olma yolunda bir adım attın. Bu tür kurguları aslında çok okuyoruz, ama hiçbiri böylesine derinlemesine psikolojik olarak irdelenmediği için bu kitap türlerinin arasında yerini ayırdı. Ayrıca çok da güzel cümleler vardı kitapta hepsini işaretledim ama hepsini paylaşamayacağım ne yazık ki ama birkaç tanesini art arda yorumun sonunda paylaşacağım. Ancak alıntılar karışıktır kitaptaki sırayla değildir bilginiz olsun ;)

Baskı: Gizemli Sevgili (Greycourt #1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/elizabeth-hoyt-gizemli-sevgili.html İlk okuduğumu Elizabeth Hoyt kitabıyla karşınızdayım. Bu yazarın kitaplarını çok övüyorlar ve bende bir historical romans sever olarak okumalıyım diye düşündüm. Pegasus Yayınları'ndan çıkan kitaplarını topluyorum bu yüzden henüz yayınlanmaya başlayan Nemesis'ten çıkan kitabıyla başlayayım dedim. Hem de yeni serisinin ilk kitabıydı denemek için güzel bir atılımdı benim için. Öncelikle yazarın kalemini sevdim. Kurgularını kaleme alış şeklini sevdim. Başlarda sıkıcı gelse de sonrasında akıcı ve güzel bir kalemi vardı. Başlarda ağır ilerliyordu kitap açıkçası böyle devam ederse zor biter diye de düşündüm ama sonra güzel açıldı. O bakımdan güzeldi ve sevdiğimi söylemeliyim. Kitabın kısaca konusuna değinmeyeceğim, arka kapak yazısı yeterince açık bir şekilde anlatıyor konusunu çünkü. Freya'nın görevi ve ait olduğu topluluğa dair yaptıkları çok güzeldi. Bu türde güçlü kadın karakterleri okumak ve kendi fikirleri olan kadınları görmek çok güzel oluyor. Freya'da onlardan biri ve tavrı, duruşu, cesareti çok güzeldi. Bu türün kitaplarında okuduğumuz kadınların aksine de oldukça cesur geldi bana açıkçası. Yani gözü kapalı davranıp Harlowe ile yaşadıkları ve cesareti güzeldi. Freya'nın bu gözü karalığını sevdim. Harlowe ise... diğer kitaplardaki karakterler gibi değildi. Yani o kitaplardaki karakterlerin aksine daha normaldi... o burnu havada, kendi bildiğini okuyan tavrı yoktu bence her ne kadar öyleymiş gibi görünse de bence değildi. Bunu sevdim. Her ne kadar bir Dük olsa da o mevkinin verdiği gücü elinde bulundurmasına rağmen onu kullandığı zamanlar çok nadirdi. Harlowe'un Freya'yı tanıdığı, onunla beraber olma çabaları çok güzeli. Evlenme teklifi ettiği kısımlar da... özellikle sevdiği kadın için göze aldıkları da çok tatlıydı. Messsaline'nın hikayesi serinin ikinci kitabı ve merak ettiğimi söylemeliyim. Çünkü onun da hikayesine hafiften değinir gibi oldu ve bence oldukça ilgi çekici olduğunu düşünüyorum. Bu arada bölüm başlarındaki peri hikayesi çok güzeldi. Ancak bütün bunların yanında, kitapta yarım kalmış hissi veren hikayeler vardı, keşke onların da sonuçlarını net öğrenme şansımız olsaydı. Mesela Arabella'nın aşık olduğu ama annesinin tereddütlü olduğu genç adam... ya da Harlowe ile Freya'nın ailesi arasındaki sıkıntı? Nasıl sonuçlanacaktı? Bunları da görmeyi isterdim açıkçası... Kitabı sevdim, dediğim gibi başlarda ağır ilerledi ama geneline bakıldığında sevdiğimi söylemeliyim. Benim için 5 üzerinden 4'lüktü. Kesinlikle yazarın diğer kitaplarını da deneyeceğim.

En Güzel Hatam
10/1016.05.2020

Baskı: En Güzel Hatam

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/vi-keeland-en-guzel-hatam.html Vi Keeland, kesinlikle favori yazarlarımdan biri. Kadının yazdığı kitapların konusuna bakmadan alıyorum ve kendimi hazır hissettiğimde okuyorum. Çünkü öyle bir yazar ki hemen okuyup bitirmek istemiyorsunuz kitaplarını. İşte bende çıktığı anda aldım ve anca kendime okuma izni verdim. Dün akşam başladım ve bir baktım ki kitap bitmiş, Uzun zamandı ilk defa bir kitabı başlamam ve bitirmem aynı akşam oldu. Ama öyle akıcıydı ki bir baktım ki 100 sayfa olmuş sonra baktım bitmesine 50 sayfa var. İşte bu yazarın okurları üzerinde böyle bir etkisi var. Yazarın, akıcı, heyecanlı, merak uydnrıcı, romantik ve tutku dolu kurgular var. Bu yüzden kesinlikle yetişkin okurlara hitap ediyor ve +18 satırları var. Bunu bilerek okumalısınız. Kitabın konusuna değinmeyeceğim çünkü yeterince açıklayıcı bir arka kapak yazısı var. Ancak arkada kapak yazısındaki gibi kolay bir aşk görünmediğinden emin olun çünkü Rachel ve Caine'in geçmişleri belki de aşklarında en büyük engel olacak. Öncelikle Caine'in bütün o seksiliği, can alıcı yakışıklılığı öyle güzel anlatılmıştı ki sanırım Profesör Gabriel Emmerson'dan sonra favorim olacak Profesör Caine West :D Bu tür kurgulardaki profesörleri seviyorum, bunu itiraf etmekten asla utanmayacağım :D hem göze hitap ediyorlar hem de zekiler daha ne olsun ;) Ancak şöyle bir durum var ki o da bu profesörlerin hep bir kirli geçmişi var ve bunu ister istemez karakterlerinde bastırılmış olarak bazı tavırlarında gösteriyorlar. Mesela Caine, muhteşemdi ama bunun yanında Rachel'in geçmişini sorgularken ya da onun başka biriyle randevuya çıkması durumunda hemen kaplan kesilip maço oluyor adamım bir dur sizin aranızda bir ilişki yok ki ;) Gerçi bu durum ikisinin arasında bir ilişki olmasına neden oldu :D Rachel'ın arkadaşı Ava'yı ve Charlie'yi çok sevdim. Charlie tam bir baba gibiydi süperdi :D yaşlı polis çok fena çıktı :) Ayrıca Rachel'in eski ev arkadaşı ve sevgilisi olan Davis'in nedense problem çıkaracağını düşünmüştüm. Genelde hep öyle olur ya... ama öyle olması adam yeterince asildi, geri çekileceği yeri biliyordu. Aslında bu Vi Keeland kitaplarında olan bir durum. Gereksiz entrikalara ya da kıskançlık krizi triplerine sokmuyor karakterleri... eee yetişkin kurgularda da bence böyle şeylere gerek yoktu.. özellikle bu kitapta. Caine'in dikkati, bere çocuğun çizimlerine yaptığı yorum, Rachel'in elbiselerine, geç kalmalarına falan çok eğlenceliydi. Bir de Caine'in yeğenleriyle sınavı... ahh çok güzeldi o sayfalarda da çok eğlendim :) Bir de Caine'in ilk kez geç kalması... ayy eğlenerek okuduğum çok satır vardı. Evet, tutkulu aşk sahneleri vardı ama o kadar da eğlenceli sohbetler vardı ki çok sevdim :D kıkırdayarak okuduğum satırlardı. Bunun yanında ikisin de geçmişindeki sır... Tanrı'nın cidden bazen değişik bir espri anlayışı olabiliyor ve bunu da kitaplarda çok güzel görüyoruz. Caine ve Rachel'in geçmişi... birbiri ile bağlanması falan... çok güzeldi. Başka bir yazar olsa bunu çok güzel uzatır da uzatırdı ama Vi Keeland dozunda bırakmıştı ve tam da olması gerektiği gibi sonlandırdı bu olayı. Ben kitabı çok sevdim, su gibi aktı ve dediğim gibi başladığım akşam bitirdim kitabı. Uzun zamandır bir ilk bu... elimden bırakmadım. Romans severlere de tavsiye ederim.

Baskı: Asil Duygular (Royally 3)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/emma-chase-asil-duygular-royally-3.html Veee Emma Chase'in Royally Serisinin ülkemizde yayınlanan son ve serinin 3. kitabını da okuyup bitirdim. Tam aksini düşünenler var ama ben şahsen Tangled Serisi'nden daha çok sevdim bu serisini ve bence DEX hemen serinin 4. kitabını da çıkarmalı ki üç kitap boyunca okuduğumuz Kraliçe Lenora'nın da hikayesini okuyup kocası ölmeden önce nasıl bir aşık kadınmış görelim :) Umarım DEX çıkaracaktır. Yine akıcı, sürükleyici, aşk dolu tutkulu bir hikayeydi. Bu sefer ne bir prensin ne bir leydinin hikayesiydi. Bu sefer ki bir prenses ve düşes olan Olivia'nın kız kardeşi Ellie'nin hikayesiydi. Nicholas'ın en iyi korumalarından ve belki de arkadaşlarından biri olan Logan'ın hikayesi... Çoook tatlılardı. Özellikle Ellie… resmen kadınların gücünü gösterdi. Tatlım süpersin :D Kitabın konusuna değinmek gerekirse; Logan, Olivia ve Nicholas aşklarını dünyaya duyurmalarından sonra Olivia'nın küçük kız kardeşi Ellie'yi koruma görevine atanmıştı. Onunla birlikte birkaç kişiden sadece biriydi. Ama sarışın, ele avuca sığmaz Ellie için Logan sıradan bir korumadan daha fazlasıydı. Tıpkı Logan için Ellie'nin koruması gereken bir kız olmasından daha fazlası olduğu gibi. Ellie yıllar içinde büyüyüp hayatını yaşamaya devam ederken içten içe büyüttüğü aşkı Logan'a her şekilde belli etmeye çalışır. Logan ise, Ellie'nin hayatını yaşamaya devam etmesini ve onun kendisine sunamayacağı şeylere sahip olmasını dileyerek aşkını içine gömer. Ama öyle bir an geliyor ki Logan artık Ellie'nin kendine attığı adımlara karşılık verdiği anda her şey tepetaklak oluyor. Her ne kadar ikisi de aşklarını dolu dizgin yaşamaya çalışsalar da karşılasında önemli bir sorun vardır. Kraliyet... Ellie ve Logan'ın aşka giden yolculukları, sorunlara karşı duruşları ve sonlarında kendi mutlu sonlarını yazmalarını okuyoruz. Öncelikle söylemek istediğim bir şey var o da bu kitapta bolca Nicholas ile Olivia çiftini ve Henry ile Sarah çiftini okuyoruz. Onları böylesine mutlu mesut görmek çook tatlıydı. Çok keyif aldım onların sayfalarından hele ki tatlı atışmalarına bayıldım :D Özellikle Henry ile Sarah'ya... Henry resmen can çıkar huy çıkmaz hesabına o haylaz ve muzır tavırlarından vazgeçmemesi beni çok eğlendirdi. Logan ve Ellie'nin taht odasında sevişirken Olivia, Henry ve Nicholas'a yakalanmasını Henry'nin Sarah'ya bir anlatışı var ki... gülmemek imkansız :D Bir de Nicholas ile Henry, Logan'ı karşılarına alıp açıklama beklerken Henry'nin idamdan, zindanlardan ve işkence aletlerinden bahetmesi… adamım sen... kelimelerle ifade edilemezsin. :D Ahhh Henry bir kızın hayal edebileceği her şeysin resmen :D Tabi Logan sen de ve Nicholas… hepiniz öylesiniz ama Henry'nin havası daha mı başka ne :D Neyse ben yine Ellie ve Logan'a geri döneyim :D Logan'ı takdir ettiğim çok şey vardı onlardan biri de henüz Ellie'nin hiçbir hayat tecrübesi olmamasına rağmen onun hayatı tanımasına müsaade etmesi, mezuniyetinde onun için yaptıkları, onu korumak için birçok şey yapması... bir de bir erkek arkadaşının Ellie'ye vurması sonucundaki tavrı.. Logan çok tatlı sevdi ve karşılığını da aldı. Ellie ise... kız küçükken de ne istediğini bildi şimdi de bildi. O zamanlar Logan'dan hoşlandı... her şeyi onunla paylaşmak istedi. Büyüdü hayatın tadını çıkarmaya başladı ama kalbi yine de Logan'ın adını fısıldadı ve bunu da hep kabullendi. Sonra da vurgunu yapıp aşkını açıkladı. Kitaplarda güçlü ve ne istediğini bilen kadınları okumayı severim ve bu seride bence en bu tanıma uyanda Ellie oldu. Özellikle Logan'ın ailesinin yanında silahı çekip de Logan'ın ailesini tehdit ettiği kısım var ya... yürü be kızım dedim :D İşte Logan'a böyle bir kadın yakışırdı ki yakıştı da bence :D Logan'ın Ellie'ye evini göstermesi, orada Ellie'yi görmenin yarattığı duyguları aktarması, Ellie'nin yangından kurtulamadığını düşündüğü kısımlarda yaşadıkları ve sonra karşısında gördüğünde hissettiği... Logan, adamım çok güzel sevdin sen de... Bu seride bütün erkekler çok güzel sevdi. Logan'ın Nicholas'tan bir şey saklamak istememesi, onu ağabey olarak görmesi çok güzeldi. Ama en güzeli işi ve aşkı arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında yaptığı tercihti. Kitabın son bölümü çok tatlıydı. Hepsi çoluk çocuğa karışmış mutlu ve eğlenceli görmek bence bir seri anca bu kadar güzel sonlandırılır dedirtti. Teknik olarak seri bitti çünkü anlatılacak olan hikayeler anlatıldı ve çok güzel sonlandı. Ancak serinin 4. kitabı Kraliçe Lenora'nın hikayesi bu yüzden seri için olsa güzel olur ama olmazsa da seri yarım kalmış olmaz. Ama yine de o sert, taviz vermeyen kraliçenin nasıl bir genç kız, eş, aşık ve anne olduğunu okumak da eğlenceli olurdu. Belki biraz sevebiliriz o buzlar kraliçesini ;) Genel olarak seriyi peş peşe okuyan biri olarak şunu söylemeliyim ki şiddetle tavsiye ederim. Muhteşemdi. Ciddi anlamda çok güzeldi. Bayılarak okudum ve Tangled serisini sevmeyenler içinde şunu söylemeliyim o seriden çok daha iyiydi benim için ve o seriden çok daha farklıydı. Çoğu okur anlatım tarzından Tangled'dan sonra bu seriyi okumamış sanırım ama anlatımı onun gibi değildi bu yüzden mutlaka deneyin derim. Tabi +18 sahneleri olduğunu da unutmadan okuyun ;) Ve bir de kitabın adı gibiydi kesinlikle duygular... Asil ve tam da bu seriye yakışacak kadar mükemmeldi. Ama keşke kitap kapağı başka olsaydı ya da orijinali olsaydı. Çünkü hiç de anlatılan Logan'a benzer tarafı yoktu beni için.. hele o saçlar... Aman Tanrım! Orijinal kapak daha güzeldi.

Asil Aşk (Royally 2)
10/1013.05.2020

Baskı: Asil Aşk (Royally 2)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/emma-chase-asil-ask-royally-2.html Emma Chase'in Royally Serisi'ne son sürat devam ediyorum. Zaten bu seriye başladığınızda bitmeden bırakamayacaksınız da. Bu konuda iddialıyım. Cidden süper bir seri. Bu kitapta da Prens Henry'i okuyoruz. Onu ilk kitapta bolca gördük hikayesini merak ettik, nasıl adam olacağını merak ettik ve daha da önemlisi ilk kitapta ağabeyi Nicholas'ın tahttan vazgeçip ona tahtı bırakması sonucunda nasıl bir kral olacağını merak ediyordum ve bu kitapta onu okuyoruz. Yine akıcı, eğlenceli, sürükleyici, aşk dolu ve tutkulu bir hikayeydi. Hatta bence ilk kitaptan daha eğlenceli olduğunu söylemeliyim. Nicholas'ın aksine Henry zaten baştan bile eğlenceli bir adamdı ve burada Henry'nin o görünen yüzünün ardında nasıl bir genç adam olduğunu okuyoruz. Bu yüzden benim nazarımda ilk kitaptan daha iyiydi. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Henry, en son yaptığı haylazlığın ya da hata diyelim, sonucunda Kraliçe'den bir sürgün alıp bir süreliğine kendini toplaması, kafasını toplaması ve kral olması yolunda daha emin adımlar atabilmesi için Anthorp Kalesi'ne gönderiliyor. Ama Henry bu iç karartıcı kalede uslanıp akıllanmak yerine tipik Henry tepkisi vererek bir televizyon yapımcısı ile anlaşıyor ve Kraliyet Gelini olabilecek nitelikteki 20 güzel soylu kana sahip genç kızı kaleye çağırıyor. Program kapsamında 20 genç kızın her biri Prens Henry ile randevulara çıkacak ve sonunda kızlar yavaş yavaş elenerek tek bir kız kalacak ve bu kız Henry'nin eşi olabilme vasfına sahip olacaktı. Tabi Henry bunu partiler, kızlar, eğlenceler, bol içki ve seks üzerine düşünürken her şeyin planlı programlı ilerlemesi ve seksin hiç olmaması daha da önemli olması her anının planlaması ve ona göre yaşamak zorunda kalması hiç de hoşuna gitmiyor. Ama tabi hayatını renklendirecek bir keşfe de çıkıyor. Bu keşif Sarah Titebottom'un da o kızlar arasında yer alması... ama yarışmacı olarak değil yarışmacı olan kız kardeşine göz kulak olmak için. Henry, Sarah'nın doğallığı, yapmacık olmaması, çevresindeki kızların tam aksi olması ilgisini çekerken onun yanında kendisi de farkında olmadan çok doğal olmaya başlar. Partici prens görüntüsünün ardındaki Sarah'ya gösterirken iki çok iyi anlaşmaya başlarlar. Sıkı arkadaş olmaya başlamalarının yanında aralarında filizlenen aşk ve cinsel çekimle olaylar daha da içinden çıkılmaz hal alır. Bitmesi gereken bir program vardır ve Henry aşık olduğu kadını bu program yüzünden üzmektedir. Henry'nin Sarah ile aşk yolculuğunu, her ikisinin birbirlerine ekledikleri özelliklerle mükemmel bir çift olma yolundaki maceralarını okuyoruz. Tabi aşk dolu ve tutkulu hikayelerini. Henry'nin Sarah ile olan iletişimini çok sevdiğimi söylemeliyim. İlk olarak kameralardan kaçıp Sarah'nın odasına saklanmak istemesi, onunla kurduğu iletişim, arkadaşlık ve farkında bile olmadan ona kapılması çok tatlıydı. Sohbetleri, eğlenceli diyalogları, kameralardan sıkılıp güvenlik görevlilerini atlatıp Sarah'ı çekimlerden kaçırması... beraber geçirdikleri bir gün... akşamları Sarah'nın odasında kalması... her şey çok güzeldi. İlk kitapta tanıdığımı Henry'nin içindeki o düzgün adamı tanımamıza yardımcı oldu. Sarah'nın ise o çekingen, utangaç yapısının Henry sayesinde yıkılması, kitaplarla ilgili yaptığı o tavırları çok sevdiğim bir detaydı. Özellikle kitabın sonunda Sarah'nın seminerine katılması ve karakterler hakkındaki vurguları çok eğlenceliydi. Henry'nin Sarah'yı kaybettiğini sandığı gün her şeye - Kraliçe'ye bile - meydan okurcasına tavır takınması, evlenmeyi kafayı koyması süperdi. Bu seride en sevdiğim şey, karakterler aşık olduklarını kabul ediyorlar, klasik romanslardaki inkar etme hali falan olmadan direk aşık olduğunu kabullenmesi, bunu özgürce cesurca dile getirmesi süperdi. Bu yüzden belki de hem çok sevdiğimiz karakterler hem de çok sevdiğimiz kitaplar haline geldi bu seri. Bir de gereksiz entrikaların da olmaması çok güzeldi. Yani bir olay oluyor nedeni belli sonucu belli ve karakterler bunu hemen düzeltmeye çalışıyor olması çok iyiydi. Olivia ve Nicholas'ı görmek çok güzeldi. Onları okumayı sevdiğimi söylemeliyim. Özellikle Nicholas'ın Kraliçe'ye Henry'i savunurcasına konuşması, kardeşine olan inancını dile getirmesi süperdi. Kitabın sonundaki asker detayları da süperdi. Cidden bir insan halkı anlamazsa iyi bir yönetici olmaaz mantığı takdir edilesiydi. Henry'nin zaten en büyük yarasıydı bu askerlik onu aşması için olması gerekeni yaptı ve tam da bir krala yakışacak tavırdı. Sevdim bunu da. Ayy kitabı çok sevdiğim detaylar vardı itiraf etmem gerekirse, özellikle Ed Sheeran ile ilgili olan detaylarda çok eğlendim. Çünkü Ed Sheeran benim de çok sevdiğim bir şarkıcı ve tipini de çok sevimli buluyorum :D o satırlarda çok eğlendim. Ama asıl can alıcı sahne de evlenme teklifinin olduğu kısımdı. Favori sahnelerimden biriydi kesinlikle. Bir de Henry'nin Sarah'nın kitabını parçaladığı an... o an Henry yanımda olsaydı parçalamıştım onu. Tamam bilerek yapmadı falan filan ama... kitap bu bir de manevi değeri olan bir kitap. Ama kendini de güzel affettirdi :D Kitabı vermesi, sonrasında mutfakta uyuması... Henry adamım evin yaramaz haylaz çocuğu gibisin, kızsam mı sevsem mi bilemedim okurken seni :D Ahh… şey de vardı. Sarah'nın küçükken babasından maruz kaldığı tavırları Henry öğrendikten sonraki tavrı. Bütün o savaş aletlerini alıp Sarah'nın odasına gitmesi... adamım sen çok mu tatlısın ya :D Ben çok severek okudum ve ilk kitapta olduğu gibi bu da bir peri masalı gibiydi hikayesi ve tamamen yetişkin okurlar için olduğunu söylemeliyim çünkü +18 kurgusu vardı. Bunu dikkate alın bu seriyi okurken.

Baskı: Asil Teklif (Royally 1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/emma-chase-asil-teklif-royally-1.html Emma Chase'in Royally Serisi'ni çıktığında alan ve seri bitirmeden okumama konusunda diretirken kendimi ilk kitabı bitirmiş olarak bulan bir ben bırakıyorum şuraya :) Evet, serinin henüz bitmesine 1 kitap var ama her kitap başka bir karakteri anlattığı için sorun olmadan okunabiliniyor. Bu yüzden ben de daha fazla bekleyemeden başladım seriye. Sonuç oldukça sevdiğim bir kitap okudum ve şimdi hemen elime 2. kitabı alacağım :) Öncelikle daha öncesinde Emma Chase'in Ephesus Yayınları'ndan çıkan Tangled Serisi'ni okumuştum ve yazarın kurgularına dair ne beklemem gerektiğini fazlasıyla biliyordum. Bu yüzden bu kitabı da ne beklememe gerektiğini bilerek okudum ve şunu söylemeliyim ki beklediğimden daha iyiydi :) Yazarın akıcı, sürükleyici, eğlenceli ve romantik bir serisi daha diyebilirim ama özellikle de belirtmek zorundayım ki +18 sahneler de bolca vardı. Yani oldukça ateşli bir kitaptı. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, Prens Nicholas 5 ay sonra yapılacak bir basın toplantısında evleneceği kızın adını vermek zorunda kalıyor ve her ne kadar istemese de büyükannesi Kraliçe tarafından kendisine genç kızların listesi veriliyor. Prens Nicholas bu işten kurtuluşunun olmayacağını bildiği için hem kardeşini aramak hem de kalan zamanını değerlendirmek içi New York'a çok yakın arkadaşı Simon ile beraber gidiyor. Ancak bu New York gezisinin aşkına kapıyı açmak ve geleceği ile ilgili bir karar almak zorunda olduğuna dair hain planı vardır. Olivia, kar fırtınası yüzünden kahve kafesini erken kapatmak zorunda kalır ancak iki genç adam ve korumalarıyla beraber kafeye girdiğinde giren adamlardan birinin prens olduğunu tahmin bile edemez. O prense kalbini kaptıracağını da. Nicholas ve Olivia arasında geçen tatsız konuşmanın ardından özür dilemek için tekrar geri giden Nicholas, Olivia'dan oldukça etkilenmiştir. Belki de ilk defa kendisinin bir prens ve zengin olmasını umursaman bir kızla karşılaşmış olmanın etkisi de olabilir. İkili arasındaki çekim aşka dönüşürken önlerinden en büyük engel Nicholas'ın kimliği oluyor bir de evlenmek zorunda olması... Nicholas ve Olivia, aşklaırnı dolu dizgin yaşarlarken sonlarının ayrılık olacağının farkındalar ve bunu engellemek için ne yapacaklarına dair en ufak fikirleri de yoktur. Belki de sonradan Nicholas'ın aklına bir fikir gelir ;) Öncelikle Nicholas'ın ve erkek kardeşi Henry'nin hayatlarına üzüldüğümü söylemeliyim. Tamam muazzam bir zenginlikte yaşıyor olabilirler ama şu var ki bu zenginliğin kölesi olmuş durumdalar. Unvanlarının ağırlığı hayatlarına pranga vurmuş yaşamak zorundalar. Hiçbir özgürlükleri olmaksızın hem de... çevrelerinde yapmacık insanlarla... Cidden zor bir hayat tarzı ve öyle hayatı okuyunca açıkçası kendi hayatımın özgürlüğün hiçbir şeye değişemeyeceğimi düşünüyorum. Nicholas'ın öküzlük yaptığını fark edip Olivia'dan özür dilemesi çok güzeldi. Ama itiraf etmek gerekirse o gece kafede Nicholas'ın yaptığı öküzlük de oldukça eğlenceliydi. En azından okumak eğlenceliydi. Nicholas'ın Olivia'ya karşı her hareketi çok güzeldi. Beyefendilik akıyordu resmen en azından yatak odası dışında... Tam bir aşıktı, çok sevimliydi. Olivia'nın da Nicholas'la tavırları, ona özgürlüğü göstermesi, sadece onu düşünerek hareket etmesi çok güzeldi. Aslında Nicholas'ın ihtiyacı olan her şeydi bu ve Olivia ona bunu verdi. Wessco'ya gitmeleri, sarayda kalmaları ve yaptıkları kaçamaklar çok eğlenceliydi. Ama en eğlencelisi de Henry idi. Henry'i okurken çok eğlendim gerçekten eğlenceli bir kişiliği vardı. Adamın her sözü eğlenceli kokuyordu resmen. Bu yüzden 2. kitap onun kitabı hemen okuyacağım :D Özellikle kitabın sonunda ağabeyinden yediği son darbeden sonra nasıl okumam :D Nicholas, kedi olalı bir fare yakaladı ama o da Henry'e zarar verdi desem yeridir :D Kraliçe'yi öldüresim geldi.. .valla öldüresim geldi. Senin öz torunun aşık, çok mutlu ama bu kızla evlenmesine izin yok. Neymiş efendim protokolmüş kurallarmış falanlarmış filanlarmış. Torunun senin ya mutsuz mu olsun, ölsün mü? Kadın tam bir şeytan... sürtük, kaltak... okurken delik deşik edesim geldi resmen. Ama Nicholas… bebeğim tabi ki Olivia için baş kaldırdı. Böyle aşık adamlar çok mu tatlı oluyor :D Neyse, çok uzatmayayım ben. Yorumumu keseyim yoksa kitabı size anlatmam içten bile değil. Ama söylemezsem içimde kalır. Nicholas ile Olivia arasındaki ipleri kopartacak şekilde şiddetli olan kavgaya sebep olan kişi açıklanmamış olsa da ben o kişinin sürtük Lucy olduğunu düşünüyorum. Kesin Nicholas'da gözü vardı ve bunu kullandı. Bunu da söyleyip içimi rahatlattığıma göre artık yorumumu bitirebilirim. Ayrıca sizlere de tavsiye ederim mutlaka okuyun eğer ki masalsı aşk hikayelerini seviyorsanız. Prensimiz bir garsona aşık oldu :D

Baskı: İpeğin Fısıltısı (The Dressmakers, #1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/loretta-chase-ipegin-fslts-dressmakers-1.html Loretta Chase kitabı okumuşluğum var ancak üzerinden o kadar zaman geçti ki hayali olarak anımsıyorum bazılarını ama emin olduğum bir şey var ki o da yazarın kurgularını sevdiğimdi. 4 kitaptan oluşan The Dressmakers Serisi'nin ilk kitabıydı ve tahmin ettiğiniz üzere yazarın diğer kitapları ne yazık ki yayınlanmadı ve sanırım yayınlanmayacak da. Çünkü bu kitap 2014 basımı ve üzerinden 6 yıl geçtiği göz önüne alınırsa diğer kitaplarından umudu kesmek en mantıklısı olacak. Ama yine de ilk kitap güzeldi. Her kitap bir karakteri anlattığı için okuyabilirsiniz de. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; dünyanın en iyi terzisi olduğunu düşünen hak ettiği yere ulaşabilmek için çırpınan Marcelline Noriot, en iyisi olduğunu gösterebileceği ve Londra'da kendini kanıtlayabileceği bir hedefe kitlenmişti. Clevedon Düşesi'ni giydirmeye... bunun için de öncelikle Clevedon Dükü'ne ulaşacak, onun kendine seçtiği düşesin elbiselerini tasarlayacaktı ve sonrasında da Londra Sosyetesi'nin gözde terzisi olacaktı. Ancak hesaba katmadığı şey, Paris'te peşine düştüğü Clevedon Dükü'nden böylesine etkileneceği ve aşık olabileceğiydi. Üstelik bakmakla yükümlü olduğu iki kardeşi ve bir de küçük kızı göz önüne alınırsa bu aşk onun için iyi bir şey değildi. Bir de hayalleri vardı işin içinde... Kitabın konusu, bu türün klasik konularından farklı olması çok güzeldi. Bazen değişiklik okumak bu türün severleri olarak hoş bir etki yaratıyor açıkçası. Öncelikle Marcelline'in hayalleri, hırsları konusunda bu kadar azimli olması ve istediğini elde etmeden durmayacak olması muhteşemdi. Paris'te tasarımlarıyla yarattığı fırtına etkisini okumak güzeldi. Clevedon ise... adam okuduğumuz klasik düklerden biriydi ama aynı zamanda bir farklılığı da vardı. Tam olarak farkı neydi isimlendiremiyorum ama okurken o farklılığı hissettiriyordu. Mesela çapkınlığını kabullenip bir kadının peşinde koşması olabilir, bir kadınla kumar masasına oturması kaybetmesi kazanması ya da her şeyi kabullenip tutkularını kadının üzerinde kullanması da olabilir... belki de gemide Marcelline hastalandığında onunla birinci elden ilgilenen kişi olmasından da olabilir... emin değilim ama farklıydı ve bunu okura hissettiriyordu. Leydi Clara, Müstakbel Clevedon Düşesi ile yaşananlar çok tatlıydı. Marcelline'in Clara'nın dolabını gözden geçirişi bence kitabın en eğlenceli satırlarıydı. Bir de Leydi Clara, Marcelline'in dükkanına geldiğinde üç kız kardeşin Clara'yı denek gibi incelemesi de öyleydi. O satırlarda çok eğlendiğimi itiraf edeyim. Küçük Lucie… Marcelline'in altı yaşındaki küçük kızı... bu kitabın bence en sevimli detayıydı. Cidden sanki yanımdaymış gibi sevesim geldi. Lucie'nin Clevedon ile diyalogları falan çok tatlıydı. Kitabın sevdiğim kadar sevmediğim tarafları da vardı. Bunlardan biri de elbiseler hakkında verilen detaylardı. Anlatımlarda çok muhteşem elbiselermiş gibiydi ama nedense ben o anlatımı gözümde canlandırdığımda bana rüküşlük abidesi gibi geldi. Sanırım yaşadığımız dünyanın farklılığı bilemiyorum ama o satırlar açıkçası bana azıcık sıkıcı geldi. Bir de edisyonu pek sevemedim. Öncelikle kelimelerde hatalar vardı tamam okurken düzgün okuyorduk falan ama hatasız değildi. Bir de sizlerdeki basım nasıl bilmiyorum ama bendekinde 340'larda falan okuduğum sahnenin aynısı ne yazık ki 360'larda bir yere daha yazılmıştı. Sanırım basımda bir karışıklık oldu. Çok alakasız bir yerde aynı sahneyi okumak açıkçası rahatsız ediciydi. Üstelik kitabım korsan değilken böyle bir şeyle karşılaşmak matbaada sorun oldu diye düşünmeme neden oldu. Neyse... Genel olarak kitabı sevdiğimi söylemeliyim. Serinin diğer kitaplarını da okumak isterdim özellikle Sophia'nın hikayesini... Historical romans severlerin denemesini tavsiye ederim :)

Baskı: Kızıl Yağmur (Firar #2)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/kristin-cast-kzl-yagmur-firar-serisi-2.html Kehribar Dumanı ile başladığım Alek ve Eva'nın serüvenine Kızıl Yağmur ile devam ettim. Yorumumda ortalama bulduğum bir kitabın serisine neden devam ettiğimi merak ediyorsunuzdur ama merak etmekten kendimi alamadım. Hayır sonu nereye nasıl bağlanacak ya da bu seri ne kadar uzatılabilir onu merak ettiğimden okudum bu kitabı da ve sanırım 3. kitap da gelecek ve sanırım seri de toplamda 4 kitaptan oluşacak. Açıkçası şuanda fikrim seriyi bitiririm yönünde ama kitaplar yayınlanmaya başlayınca ne düşünürüm kestiremiyorum. İlk kitaptan sonra bunda da fikrim değildi diyemem bu kitapta yine 5 üzerinden 3'lük bir kitaptı. Sevdiğim taraflar gibi sevmediğim taraflarda vardı. Aslında sevmediğim değil de daha farklı beklentimin olduğu taraflar diyelim... Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Eva'nın kahin olduğunu kabullenmesi ve Alek ile beraber çalışmaya başlamayı kabul etmesinden sonra yine büyük bir sorunları var o da Tartaros'ta hapsedilmiş olan Noiso'nun kendini göstermesi ve vahşi ölümlerin başlamasını konu alıyor. Alek ve Eva'da bu iblise karşı savaşıyorlar. Ama bu kez daha güçlüler çünkü yalnız değiller yanlarında Eva'nın arkadaşı Bridget ve Dedektif James Graham var. Dedektif'in olan olaylara şahit olması ve Eva ile Alek'e inanması en büyük avantajları oldu yoksa hala polis tarafından aranan isimlerden biri olacaklardı. Kitaptaki en sevdiğim karakterin Bridget olduğunu itiraf etmeliyim. Arkadaşına bu kadar güvenmesi ve onun hayatı için bu kadar çırpınması muhteşemdi. Tabi bir de ne istediğini bilen ve onu elde etmek için çırpınan bir kadın olması da çok güzeldi. Büyük ödülü Dedektif James Graham oldu :D hem de sıkı bir müttefik oldu diyebilirim. Bu kitapta ilkine göre aşk kendini hissettirmeye başladı hem Alek ile Eva arasında hem de Bridget ile Dedektif arasında... o satırları okumayı sevdiğimi itiraf etmeliyim. Kızıl bulut, virüs, kan bulutu ya da Noiso… artık nasıl isimlendirmek istenirse o detaylar güzeldi. Vahşi detayları, insanları öldürme şekilleri ve insanlardaki etkisi çok iyiydi. Film izliyormuş gibi gözümde canlandırdım o sahneleri açıkçası. Ama bana bu tür sahnelerin de bir yerden tanıdık geldiğini de itiraf etmeliyim. Netflix'te yayınlanan Grimm dizinden olabilir... belki emin olamadım. Neyse... Aslında bu film ya da dizi olsaydı çok güzel ve izlenme rekorları kıran bir dizi veya film olabilirdi. Ama kitap için yetersiz kaldığını düşündüğüm yerler vardı. Mesela Noiso'yu yok etme sahnesi… İlk kitapta da Alastar'ı yok etmesi çok yetersizdi bunda da Noiso'yu… Yani okurken kitapta bir şeyler eksik hissettiriyor, bunu fark ediyorsunuz bu yüzden de işte bu ya da harikaydı diyemiyorsunuz ne yazık ki... Çok uzatmayacağım dediğim gibi beni tatmin etmeyen kısımlar vardı ama bunun yanında sevdiğim yerler de vardı. Bu yüzden ilk kitapla aynı puanı veriyorum ve 5 üzerinden 3'lüktü diyebilirim. Seriyi başlayıp başlamama konusunda da tercihi size bırakıyorum.

Baskı: Kehribar Dumanı (Firar #1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/kristin-cast-kehribar-duman-firar.html Okuyanlar tarafından sert eleştirilere maruz kalmış bir kitap ile karşınızdayım bu sefer. Herkesin çok severek okuduğu ve takip ettiği Gece Evi Serisi'nin yazarlarından biri Kristin Cast'in serisi The Escaped Serisinin ilk kitabı Kehribar Dumanı pek de okurlar tarafından sevilmemiş. Okur yorumlarında hep çok sert eleştiriler okudum ve beğenilmediğini gördüm. Dolayısıyla da ona göre bir beklentiyle başladım. Gece Evi Serisi'nin tamamını okuduğum diyemem 6. kitapta bıraktım seriyi, nedenlerim önemli değil ama bıraktım. O seriden sonra bu seri, okurlar istemsizce bir kıyaslamaya giriyor dolayısıyla ve onun kulvarında olmadığını söyleyebilirim. Tamam o vampirlerle ilgiliydi bu daha mitolojik ama yine de ondan baya aşağıda kalan bir kitaptı. Bu yüzden okurken kesinlikle kıyaslamaya girmeden okuyun derim. Direk yorumuma başladım sizler için konusundan bahsetmeyeceğim çünkü arka kapak yazısı yeterince konusundan bahsediyor dolayısıyla direk yorumuma başladım. Arka kapak yazısı aşağıda kitap bilgilerinin yazıldığı yerde belirtildi. Yani yorumumun sonunda :) Evet, kitap yorumumda kaldığım yerden devam edebilirim artık. Dediğim gibi Gece Evi Serisi ile kıyaslamadan okursanız ve beklentinizi çok yükseltmezseniz keyif alabilirsiniz ama yine de yetişkin okurlar için çok da tatmin edici olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü genç okur kitlesine hitap ettiğini oldukça belli eden bir kurgusu vardı ya da bana öyle geldi bilemiyorum... Kurgunun cinayetler üzerine kurulması, dedektiflerin işin içinde olması hoşuma giden detaylardandı. Çünkü fantastik kurgularını günümüz dünyasıyla harmanlanmış hallerinde hep cinayetler vs okuruz ama hiçbir zaman dedektifleri iş başında görmeyiz ya da kurguya bu kadar dahil olduklarını görmeyiz hep es geçildiğini falan görürüz ya da hiç okumayız onları sanki hiçbir şey olmamış gibi... bunda o tür detayları yerinde görmek ve dedektifleri iş başında okumak güzeldi. İkinci kitapta nasıl bağlantı kurarlar bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki o da o dedektiflerden birinin Alek ve Eva'ya fazlasıyla yardımcı olacağı. O detayı sevdim. Eva'in de bazı şeyler çok çabuk kabullendiğini de kabul etmeliyim. Hiç mi insan sorgulamaz, her ne kadar inanmamış olabilirim ayakları yapsa da yani kabullenmiş gibi davrandı. Alek'in eğlenceli kişiliğini sevdim. Çünkü ölümsüzlüğünü bilen ve görevini bilen bir savaşçı olmasına rağmen Dünya'daki zayıflıklarını bilmesi çok güzeldi. Gerçi o detaylar genelde de güzeldi. Uzun süre burada kalamaması kendi dünyasına gitme çabası güzel bir detaydı. Bridget'in arkadaşlığını da takdir ettim. Kitaplarda böylesine güzel ve güvenilir arkadaşlıkları okumayı seviyorum. Karakterlere tarafsızca dürüst olacak ve mantıklı bir ayak gerekiyor ve Bridget'da tam olarak o görevdeydi. Serinin başlangıç kitabı olduğunu düşünerek zaman zaman kurgunun anlatımı ve bazı detaylarının oturtulması gerektiği için durgunlaştığını dile getirmeliyim. Bazen de gereksiz bulduğum sohbetler olduğunu da söylemeliyim. Daha iyi olabilir miydi bence olabilirdi çünkü ne mitolojik hikayeler okuduk ve bu onların yanında biraz çerezlik kaldı gibi ama ikinci kitaba da fırsat vermek istiyorum tabi merak ettiğimi de dile getirmem gerek. Hep Eva'nın yeteneklerinde bahsediliyor, müstakbel kahinimiz, ben o yetenekleri görmek ve bu savaşta Alek'in ne derecede yanında olacak görmek istiyorum. Bunun merakıyla bile okunur. Kitaba dair şöyle baktığım da beğendiğim kısımlar kadar sevmediğim kısımlarda var. Çok güzeldi, muhteşemdi diyemem ne yazık ki ama şunu söyleyebilirim ki Eva henüz beni Zoey kadar delirtmedi. Neyse çok uzatmayayım ortalama bir kitaptı benim için, ikinci kitap elimde olduğundan dolayı hemen ona başlayacağım çünkü ne olduğunu merak ediyorum.

Baskı: İskoçyalı'nın Dokunuşu (Highlander, #3)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/karen-marie-moning-iskocyalnn-dokunusu.html Karen Marie Moning'in Highlander Serisi'nin ülkemizde yayınlanan son kitabı İskoçyalı'nın Dokunuşu'nun yorumuyla karışınızdayım. Keşke bu serinin son kitabına kadar zamanında yayınlasalardı ama ne yazık ki artık devam etmeyeceklermiş çünkü yayın hakları artık Epsilon'da değilmiş. Şu anki umudumuz da bir yayınevinin telifini alması ve seriye devam etmesi yönünde. Umalım ki etsinler çünkü cidden çok iyi bir seri ve bence ziyan edilmemeli. Düşünsenize size tek bir kitapta birçok şey vaat ediyor. Historical Romans, Time Travel, Paranormal Romans daha ne olsun dimi? Üç tür bir arada olan bir seri ve ziyan edildi ne yazık ki. Şu anda bu tür yayınlanmış bir kitap yok ülkemizde ve bence türünün tek örneği olarak çok sevilerek takip edilirdi. Neyse, dediğim gibi kitap hem fantastik hem zaman yolculuğu hem de historical romansı harmanlayarak bir kurgu oluşturmuş yazar ve biz okurlara da keyifle okumak kalmış. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Cercinn 14. yüzyılın İskoçyası'nda yaşayan bir klan beyi olarak perilerin önemli yadigarlarına muhafızlık etmek için görevlendirilir. Bu görev sırasında bir şişe ne yazık ki kaybolur ve Circenn, bu muhafızlık görevleriyle edindiğini sandığı yetenekleriyle şişeyi lanetler. Şişe bulunup da biri eline aldığında o şişeyi Circenn'e geri getirecektir. Peri soytarısı -ilk kitaptan tanıdığımız- Adam'a da yemin eder, şişeyi getiren kişi öldürecektir. Ancak ne yazık ki planlar hiç de Circenn'in düşündüğü gibi gitmez ve Adam'da hiçbir zaman uslu duran ve insanların hayatlarına müdahale etmeyen bir yapıda değildir. Diğer bir tarafta günümüzde yaşayan Lisa, annesinin hastalığıyla uğraşıp hem de geçimini sağlamak için müzede çalışırken bir gece müzeye gelen gizem bir tarihi eserin hayatını değiştireceğinden habersizdir. Merakına yenik düşerek tarihi eserin kutusunu açıp da şişeye dokunduğunda zamanda yolculuk yaparak 20. yüzyıldan 14. yüzyıla gider. Circenn yaşanan olaydan şaşırsa da şişeyle bağlantısını bildiğinden durumu yadırgamasa da Lisa'nın bocalaması, geriye dönme çabaları, gerçeği artık kabullenip de yaşadığı çöküş çok iyi anlatılmıştı. Circenn ile Lisa arasındaki çekim, aşk çok güzel işlenmişti ama en güzeli de aralarındaki o bağdı. Çok değişik ve yaratıcı bir fikir olmuş bence. Kralın, ikisinin oyuna getirip evlendirme planı, sonrasında Circenn'in kalesine gitmeleri, oradaki hayatları falan çok güzeldi. Perilerle ilgili detayları okumak çok güzeldi. Keşke onları da ayrıca okuyabileceğimiz kadar seri devam etmiş olsaydı. Ancak bütün bu kitabın, kurgunun en şaşırtıcı detayı Circenn ile Adam arasındaki ilişkiydi. Adam'ın kimliği, Circenn'in hayatındaki yeri ve ikisinin arasındaki bağ... böyle bir şey beklemiyordum! Kitabın sonunda Circenn ve Adam'ın planları ve geleceği değiştirmeleriydi. Beklemediğim şeylerdi ve ben ilk kitaptaki gibi Lisa'yı geri getirmesini falan bekledim ama tam da kitaba yakışır bir şekilde farklı sonlandırması çok hoşuma gitti. Kitaba dair çok bir şey söylemeyeceğim ama şu seriyi orijinal dilden kesinlikle devam edeceğimi biliyorum. Sizlere de eğer okuyabiliyorsanız orijinal dilden okuyun ya da ilk üç kitabı mutlaka deneyin. Çok iyiydi. Bir kez daha diyorum yazık ettiler seriye. ki bu yazar oldukça sevilen bir yazardı.

Baskı: Yenilmez Savaşcı (Highlander, #2)

https://illekitap.blogspot.com/2020/05/karen-marie-moning-yenilmez-savasc.html Highlander Serisi'ne son hızla devam edip serinin ikinci kitabı Yenilmez Savaşçı'yı okudum. Yenilmez Savaşçı'mız ilk kitaptan tanıdığımız Grimm oluyor. Onun hikayesine bakış atıyoruz bu kitapta. Geçmişine, en büyük korkularına, kalbinin sahibi olan kadına ve daha da önemlisi aslında kim olduğuna, ne olduğuna bakış atıyoruz bu kitapta. Öncelikle söylemeliyim ki yazarın cidden kurgularını sevdim ve bu seriden sonra Ateş Serisine'de el atabilirim tabi kitaplarını bulabilirsem. Cidden sıkmayan, merak uyandıran, heyecanlı ve aşk dolu hikayeleri var. Tam da benim okumayı sevdiğim hikayelere ev sahipliği yapıyormuş kitapları. İlk kitabın haricinde bu kitapta time travel yoktu. Onun yerine daha paranormal bir güç, gizem söz konusuydu. Zaten Hawk ve Adrienne'in hikayesinden sonra Grimm için de bir time travel çok kendini tekrar gibi bir şey olurdu sanırım. Ama bu hikaye de öyle bir şey yoktu. Bu sefer fantastik özellik taşıyan Grimm'di. İskandinav Mitolojisi'nin üç büyük Tanrı'sından biri olan Odin'in kendi özel efsanevi savaşçıları olan Berserker olan Grimm'di. Efsanevi özelliklere sahipti. Kısacası fantastik karakterimiz bu sefer Grimm'di. Kitabın konusuna değinmek gerekirse; Grimm'in en zor zamanında ona kapısını açan ve hayatta kalmasına yardımcı olan Gibraltar, evinden uzaklaştığı bir durumda diğer iki savaşçıyla beraber Grimm'i de çağırarak evine göz kulak olmasını ister. Ama asıl amacı her talibi reddeden kızı Jillian'ın bir eş bulması için evine çağırdığı bu üç savaşçıyı kızının gönlünü çalmasıdır. Jillian ise evlenmek istememektedir çünkü küçüklüğünden beri kalbi tek bir kişiye aittir o da Grimm'dir. Grimm'in Berserker olması ve kendini kontrol edememekten korkması yüzünden Jillian'dan uzak dururken Jillian'da bir kez daha karşısına gelmiş fırsatı değerlendirip Grimm'in kalbini çalmaya kararlıdır. Ama çok daha büyük bir sorun var ki o da Grimm'in peşinde olan adamlar onu öldürmek ve soyunu kazımak istemektedir. Bu durum da Grimm kadar Jillian'ın da hayatı tehlikededir. Bütün tehlikelerin arasında Grimm'in Jillian'a olan aşkın kabullenmesi, Jillian'ın yanında kalması ve düşmanlarıyla savaşmasının hikayesini okuyoruz. Grimm'in geçmişi çok acı olsa da bütün bunlara rağmen hayatta kalması ve kendini kontrol etmeyi öğrenmesi çok güzeldi. Ama bence kitabın en güzel şeyi de Jillian'ın güçlü olması, ne istediğini bilmesi ve bunun için de çırpınması çok güzeldi. Biraz zafere giden yolda her şey mubahtır mantığıyla hareket etmesi tam da Grimm'e yakışan bir kadın olduğunu gösterdi. Eee bir efsanevi savaşçıya da böyle bir kadın yakışırdı. Jillian'ın yanına gelen Ramsey ve Quinn'den hep bir şey çıkmasını bekledim ama Quinn'in tam bir beyefendi olması ve Ramsey'in tam bir pislik olması kitabın en güzel detaylarıydı. Grimm'in korkuları, yaşadıkları çok iyi anlatılmıştı. İçindeki o güçlü savaşçıyı kontrol etme çabası, üstün yetenekleri cidden büyüleyiciydi. Ama öyle bir anlatılmıştı ki okurken iç geçirmemek imkansızdı. Jillian'ın Quinn ile evlenecekken gelip düğüne engel olması... o sahne muhteşemdi. :D Kitabın en güzel detaylarından biri de Grimm'in kendi topraklarına, klanına döndüğü zamanlardı. Babasıyla yüzleşmesi, gerçeklerin ortaya çıkması çok güzeldi. Orada gerçekler ortaya çıkarken babası ve amcasının Jillian'ı ondan uzak tutma çabası da kitabın en eğlenceli yerleriydi. Kitabı çok sevdiğimi söylemeliyim. Bence ilk kitaptan daha iyiydi ve aşk çok daha güzel işlenmişti. Savaş sahnesini daha fazla okumak isterdim açıkçası. Daha detaylı olarak... tek eksiği o diyebilirim ama şu haliyle bile tatmin ediciydi. Ama o son... off… gözümde canlandırmak bile yüzümde gülümseme oluşturdu. Grimm evet vahşi, yenilmez ve efsanevi savaşçı olabilir ama muhteşem bir aşık ve sevgi dolu bir baba bunu çok iyi gösterdi. Ben bu seriyi çok sevdim. Her ne kadar yarım kalmış ve devam etmeyecek olsa da her kitap başka karakteri anlattığı için okunabilinir. Mutlaka deneyin derim.

Baskı: Sisli Dağların Ötesinde (Highlander, #1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/karen-marie-moning-sisli-daglarn.html Karşınıza bu sefer yine bir İskoç kitabıyla çıktım. Ama bu seferki çok sevilen bir yazar olan Karen Marie Moning'in kitabı :) Bu kitap serisi bana inanılmaz derecede tavsiye edildi, elimde olmasına rağmen okumayı hep erteliyordum ama aşırı ısrar edilince - itiraf ediyorum mahalle baskısı gördüm - okuyayım dedim. İyi ki okumuşum, şimdiye kadar neden okumamışım bilemiyorum. Kitabın, aslında türü hem historical romans hem time travel hem de fantastik dokunuşlarının harmanlanmasıydı. Yani kitapta yok yok :D Öncelikle, yazarın kurgu yeteneğini sevdiğimi söylemeliyim. Akıcı, merak uyandırıcı, aşk dolu ve ihtiraslıydı :) Sıkmadı, burası olmasaydı olurdu demedim, sonu nasıl olacak acaba diyerek de okudum. Çünkü time travel kurgusunda hep bir ayrılık teması olur ama buradaki buluşma da çoook güzeldi. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; klanının iyiliği, refahı için on beş yıldır Kral James'in her istediğini yapan Hawk, artık görevinin süresinin bitmesine üç gün kala Kral'ın son hamlesiyle ömrü boyunca hayalini kurduğu hayata veda etmesine ramak kalmıştır. Kral James'in Hawk'tan intikam almak için verdiği bütün görevlerin sonunda, son vuruşu yapıp Deli Janet ile evlenmesini ister. Hawk'ın mutlu evlilik hayatı, çocuk sahibi olma hayalleri bu şekilde baltalandığında asıl aşkın kapısının açıldığını tahmin edemeden kendini istemediği bir evliliğe hazırlarken doğa üstü güçlerin hayatına dokunuş yapacağını tahmin etmiyordu. Hawk'ın efsanevi yetenekleri Periler dünyasına ulaşmış ve Peri Kraliçesi hem kralını hem de soytarısını kıskandırmak için Hawk'ın yeteneklerinden ihtirasla bahsetmesi sonucunda Kral ve Soytarı Adam bir oyuna başvurur ve kalbi yakışıklı erkeklerden yanmış olan bir kadını Hawk'ın karşısına çıkaracaklardır ve Hawk'a bolca hayır demesini sağlayacaklardır. Bu sefer kalbi kırılan Hawk olacaktır. Soytarı tam istediği gibi bir kadın bulur. Adrienne… yirminci yüzyılda kendi yaşamından kalbi kırılmış, fazlasıyla yaralanmış ve genel olarak erkeklere özellikle yakışıklı olanlara güvenini kaybetmiş olan Adrienne, kendini bir anda 1500'lerin İskoçya'sında bulur. Hem de düğün arifesinde ölen bir kadının yerini alacaktır. Deli Janet'in… Hawk, Adrienne ile evlenirken hayatının aşkını bulduğunu fark etmesine rağmen bolca aldığı hayırların sonunda aşkını elde edecek mi? Adrienne, gelecekten geldiğini kanıtlayabilecek mi? Soytarı, Hawk'tan intikamını alabilecek mi? Bütün bunların yanında aşk kazanabilecek mi bunları okuyoruz. Kitabın en güzel taraflarından biri, Hawk'ın duygularını saklamaması, anlaması, devamlı bıkmadan usanmadan kadının peşine gitmesi çok güzeldi. Bütün bunların yanında da Adrienne'in güçlü duruşu, korkmadan verdiği cevapları çok güzeldi. Böyle kitaplarda güçlü kadın karakterleri okumayı severim. Kitapta Hawk'ın Adrienne'in sadakatini kazanmak için yaptıkları, Soytarı'nın atılımları, her iki adamında Adrienne için çırpınması çok eğlenceliydi. Tabi Soytarı bir peri olduğundan - bu arada kendini Adam diye tanıtıyordu - özel yeteneklerini kullanması adil savaşmadığını söylemeliyim ama tabi aşık bir kadının yüreği, sevdiği adamı tanır ;) Hawk'ın savaşçı, ihtiraslı adam görünüşünün ardındaki o anlayışlı, sevecen, flörtöz halleri, hayalleri için bebek odasında yaptıkları falan çok tatlıydı. Zaman yolculuğu detaylarını sevdim, hatta kitabın sonundaki o ayrılığı, sonrasında Hawk'ın sevdiği kadını geri getirebilmek için çırpınması falan çok güzel kurgulanmıştı. Hatta Soytarı Adam ile Hawk'ın son sahnelerinde Peri Kraliçesi'nin de devreye karışması çok eğlenceliydi. Yazarı ayrıca tebrik ediyorum, normal bambaşka türleri oluşturan kategorileri tek bir kurguda böylesine güzel bir araya getirmesi çok iyiydi. Ben bu konuda tam olarak tatmin oldum diyebilirim. Bu kurguya bu olmasaydı, öyle yazılmasaydı burada şu eksikti falan diyebileceğim hiçbir şey yoktu. Ben çok sevdim, serinin diğer kitaplarına başlayacağım. Zaten yayınlanan üç kitabı var serinin üçünü de peş peşe okuyacağım :) Umarım Epsilon diğer kitapları da çevirir de yazarın kitaplarını doyasıya okuruz. En azından seriyi bitiririz.

Baskı: 00.00 - Biri Sizi Düşünüyor

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/n-g-kabal-0000-biri-sizi-dusunuyor.html İtiraf etmeliyim ki çok değişik bir kitap okudum. Açıkçası kitabı alırken hep ilgimi çeken kapak tasarımı ve alıntılar olmuştu ama kitabın içeriğinden böylesine bir hikaye çıkacağını bilmiyordum. Yazarı tebrik ediyorum kitabın sonunda çok fena bomba etkisi yarattı. Öncelikle yazarın yayınlanan beşinci kitabı ve ben yayınlanan son kitabıyla başladım yazarı tanımaya. Diğer kitaplarına da bir el atacağım özellikle Bugün Adımı Sen Koy kitabını çünkü bu kitabın sonlarında hafiften esintisini hissettirdi merak ettim hikayesini. Yazarın akıcı, merak ve ilgi uyandırıcı bir kalemi var. Okurken sıkılmıyorsun ve bu kitap için en azından diyebilirim ki neyi neden yaptığını veya nelerin neden olduğu çok güzel oturmuş. Yazarın karakter analizleri, olayları anlatışı, karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini çok güzel değerlendirmiş ve kurguya dahil etmişti. Kendisini tebrik ederim, yolunun da açık olmasını dilerim. Bu blogger sizin diğer kitaplarınıza da el atacak diyebilirim :) Şimdi kısaca kitabın konusuna değinmek gerekirse; okul birincisi olan ve her zaman en üst düzeyde mükemmeliyetçi olan Nazlı, sınavda kendinden başka birinin daha yüksek not olmasından sonra o ders için ödev hazırlamak için hocasının yanına gittiğinde neyi eksik yaptığını keşfetmesi için o derste en yüksek not alan Ezel ile ortak bir ödev hazırlamasını ister. Nazlı kabul etse de bu ödevin onun hayatını tepetaklak ederek bambaşka kapıları açacağını bilemez. Ezel, tahmin ettiği gibi biri değildir ve daha da önemlisi içten içe Ezel'e karşı çekim hissederken genç adamın en yakın arkadaşının erkek arkadaşı olduğunu ve kendi arkadaş grubuyla takıldığını da öğrenir. Ezel ile Nazlı hem ödev üzerinde çalışırken hem de Ezel'in Nazlı'nın bastırılmış duygularını, herkesi görmezden gelmesini, kendinden başka kimseyi önemsemeyen, umursamayan tavırlarının ardındaki kişiyi görebilecek bir adam olması Nazlı'nın bütün dengelerini alt üst eder. Nazlı kendini bulma arayışında Ezel'in büyük bir iteklemesini, duygularını tepetaklak etmesini ve arkadaş grubuyla fırtına yaratması sonucunda yaşananların sonunda Ezel'in Nazlı'ya aşkını, bu aşkın bıraktığı tahribatları ve sonunda Elizabet Bennett ve Bay Darcy gibi mutlu sonları olacak mı bunları okuyoruz. Kitap böyle anlatıldığında çok basit genç yetişkin, okul çağı ergen tripleri falan gibi görebilirsiniz ama bambaşka bir kitap olduğunu söylemeliyim. Bu yüzden kitabı okumak için ön yargılarınızı kırın ve deneyin derim. Nazlı'yla ilgili bütün karakteristik özellikler çok güzel kurgulanmış ve kaleme alınmıştı. Kitap Nazlı'nın tarafından anlatılıyordu ve kızın kendi içinde yaşadıkları, karamsarlıkları, kararsızlıkları, duyguları, korkuları, hatırlamadığı olaylar her şey muhteşem aktarılmıştı. Ama bazen de Nazlı kızım risk almalısın, sorgulamasın, denemelisin ama dediğim yerler de vardı. Ezel ise... adamım güzel sevdin be. Nazlı'yı çok güzel izledi, tanıdı, neler yapacağını, neler diyeceğini, nerde ne isteyeceğini veya ne zaman neye ihtiyacı olacağını çok güzel tanımıştı, takip etmişti. İşte seven de zaten böyle yapar dedim. Hele hiç tahmin etmediği yerlerden çıkışı vardı ya ahh adamım çok güzeldi be senin sevgin de dedim. Kütüphanede Nazlı oradayken uzaktan izlemesi, Nazlı atlıkarıncaya binerken orada olması, en ihtiyacı olduğunda sadece yanında olması... hele ağlamak isteyip de ağlayamadığında Nazlı'ya kask verip, şimdi ağla kimse seni göremez tavırları muhteşemdi. Nazlı ve Ezel'in kitaplar ya da filmler hakkındaki konuşmaları, alıntıları, atışmaları çok güzeldi. Öyle sohbetler yapmayı bende çok severim farklı bakış açılarıyla kitapları tartışmak muhteşemdir ve bunu onlarda okumak muhteşem hissettirdi. Bir de Ezel trumblr kullanıyordu, orada paylaştıkları falan alıntıları resimleri yeminle acaba ben de bir hesap açmalı mıyım diye düşündüm :D Zaman zaman kızdığım bir karakter olan Ecem'i ise... kuzum sen nasıl da sadık bir arkadaşsın dedim kitabın sonunda. Aslında kitabın sonunda Nazlı'yı bu hale getiren sebepleri öğrendikten sonra kötü olarak ve suçlu olarak ithaf ettiğim karakterlerin aslında ne kadar iyi olduğunu görmek muhteşemdi. Arkadaşlık ilişkileri, birbirleriyle iletişimleri tipik üniversite gençliği dedirtse de bana kendi üniversite zamanlarımı anımsattı. Çok güzeldi arkadaşlıkları. Kitabın sonu ise... tam bir vurgundu! Açıkçası beklemediğim bir travma vardı altında ve yazar cidden kitabın sonuna okuru nasıl damdan düşmüşe çeviririm demiş ve on ikiden vurarak bunu yapmış. Bu konuda kendisini tebrik ederim. Kitabın son bölümü, Barcelona'daki sahneler çok güzeldi. O sayfaları bu kitaba yakışan sonu getirdi diyebilirim. Resmen şu kitabı yüzümde gülümsemeyle kapatmama sebep oldu. Bu sonu sevdim hem de çok :) Ayy aslında kitaba dair demek istediğim daha çok detay var ama kitap içeriğine çok girerim diye korkuyorum o yüzden yorumumu artık sonlandırıyorum. Ama sizlere de bu kitabı ve yazarı tavsiye ederim deneyin. Çünkü ben diğer kitaplarına da el atmaya niyetliyim :) Özellikle ilk siparişimde Bugün Adımı Sen Koy kitabına da yer ayıracağım.

Baskı: Asi (MacLeods of Skye Üçlemesi, #1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/monica-mccarty-asi-macleods-of-skye.html Aslında ilk basımını okuduğum ama şimdi farklı yayınevinden yeni baskısını okuyarak bir kez daha bayıldığım bir kitabın yorumuyla karışınızdayım. Monica McCarty'nin kitaplarını çok seviyorum, kadının kurguları öyle vıcık vıcık bir aşk değil derinden hissedilen bir aşkı anlatıyor olmasının yanında tarihi olayları kurgulaştırarak okurlarına hem bir romans kitabı okurken hem de tarihe dokunuşlar yaparak İskoç tarihine dair bilgi veriyor. Bu yüzden türlerinden ayrı bir şekilde beğeniyorum yazarın kitaplarını. Ayrıca okuru sıkmayan, gereksiz yere uzatmayan, her şeyi dozunda bırakan, akıcı, sürükleyici, merak uyandırıcı aşk, savaş, arkadaşlık ve aile ilişkileriyle süslenen kurguları kaleme alan bir yazar. Zaten bu kitapta da bunu çok görüyoruz. Kitabın kısaca konusuna değinerek bir özet geçmeyeceğim bu sefer çünkü kitabın arka kapak sayısı bariz bir şekilde özet geçmiş bu yüzden bir daha ben yazmayacağım. Aşağıda kitabın tanıtım yazısında bulabilirsiniz konusunu :) Öncelikle bu kitabı ikinci kez okuyuşum olduğunu söylemiştim. İlki Koridor Yayınları'ndan çıkan baskısıydı şimdi Nemesis Kitap baskısından okudum. İkisini kıyaslamayacağım ama şunu söylemek istiyorum ilk baskıda ve normalde İskoç kitaplarında Klan Beyi tabiri kullanılır ancak bu kitapta Şef tabiri kullanılması biraz olmamış gibi geldi. Normalde alıştığımız tabir o olunca başkası biraz tuhaf geldi sanırım. Ama ilk okuyan tabi ki farkı anlamayacaktır. Ama keşke Klan Beyi ya da MacLeod'ların Beyi olarak geçseydi dedim. Bunun haricinde eleştirebileceğim hiçbir şey yok kitapta. Zaten mükemmel bir kitaptı benim için :) Aynı zamanda yazarın ilk okuduğum kitabı olduğu için hem Rory'nin hem Isabel'in hem de yazarın bendeki yeri ayrıdır :) Isabel ve Rory arasındaki ilişkiyi çok severek okuduğumu kabul etmeliyim. Her ne kadar bir yıl nişanlı kalacak olsalar da ve bir evlilik öncesi ilişki yaşanması beklense de Rory'nin planları, aslında klan beyi olarak görevleri için planları Isabel'e karısı gözüyle bakmasına engel olması ve ona göre onurlu davranması muhteşemdi. Kendini ne kadar Isabel'den uzak tutsa da kadının gücü dedirtircesine Isabel, Rory'nin kalbine, bedenine ve aklına sahip olmanın yolunu buldu :D Her ne kadar başlardaki tavırları da çok tatlı olsa da her ikisi de birbirlerine olan çekimi kabullenip de ona göre sanki birbirlerini sevdiklerini ve asla ayrılmayacaklarmış gibi bir tavır içerisinde ilişkilerini yaşamalarından sonrası çok güzeldi. Rory'nin flörtöz halleri, özgürce Isabel'e gülümsemesi, onunla bir şeyler paylaşması, dokunması, öpmesi, sohbet etmesi her şey çok güzeldi. Aynı şey tabi ki Isabel için de geçerli. Margaret ve Alex'in Isabel'i kabullenmeleri falan çok güzeldi. Isabel bir şekilde Rory'nin kardeşlerini anlayıp, çözüp Rory'nin yapması gerekenler konusunda ipucu verse de Rory'de Isabel'in ağabeyleri hakkında gözlem yapması siz nasıl da güzel bir çiftsiniz dedirtti. MacKenzie ile olan saldırılar, ani savaşlar falan çok güzel anlatılmıştı. Yani bir klan ne kadar güçlü olursa olsun ya da ne kadar iyi savaşçıları olursa olsun ani baskınlarda yaralanabilmeli, kayıp verebilmeli ki gerçekliği hissedilsin. Bunda da öyleydi. İlk saldırıda Alex'in yaralanması... ikinci saldırıda iki adamlarının ölmesi ve Rory'nin yaralanması... her şey çok güzeldi. Isabel'in Rory'nin yanına gelme amacı ve her ne kadar Rory'e ihanet edemeyeceğini anlayıp ona göre plan yapsa da Rory'e yakalanması ve sonrasında oluşan ayrılık kısmının çok uzunca anlatılmasındansa kısa sürmesi çok güzeldi. Ama en güzeli de barışmalarıydı. O sahneyi her okuyuşumda yüzümde mutlu bir gülümseme olduğunu itiraf etmeliyim. Çok uzatmadan yorumumu bitireceğim ve şunu söylemeliyim ben bu yazarın kitaplarını çok seviyorum. Sizlere de eğer historical romans türünü seviyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Hazır Nemesis Kitap yeniden çıkarmaya başlamışken okumadan geçmeyin bence :) Ahh bu arada demezsem içimde kalırdı ben bu kitapların kapaklarını cidden pek sevmiyorum, keşke türüne daha uygun kapak tasarımları olsaydı ya da orijinal kapaklarını kullansalardı.

Krallığı Öldürmek
10/1024.04.2020

Baskı: Krallığı Öldürmek

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/alexandra-christo-krallg-oldurmek.html İlk çıktığından beri dikkatimi çeken ve seri mi ona göre alayım diye araştırırken tek kitap olduğunu keşfettiğim sonra da bu kitap benim olmalı diyerek aldığım, aldığım gibi de başladığım bir kitabın yorumu ile karşınızdayım. Normalde aldığım kitapları hemen okumaya başlamam ama bu kitap elime ulaştığı gibi başladım ve sonuç mu? Bayıldım! Muhteşemdi kitap. Beklentilerimin çok ötesindeydi. Yazarın kurgu yeteneği çok güzeldi, merak uyandırıcı ve masalsı olmasının yanında heyecanlı ve yetişkin tarzı da vardı. Şimdi nasıl olacak bu diyeceksiniz, şöyle ki sirenler ve denizciler, prens, aşk, macera detaylarıyla süslenen hikayelerde böyle bir masalsılık olur ama bu kitabın biraz kanlı ve vahşi, savaş sahnelerinin detayları olması bu kitabı biraz daha yetişkinlere de hitap eder hale getirmiş. Aslında genç yetişkin denilen kesime hitap eden bir kitap olduğunu söylemeliyim. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Sirenlerin Prenses Lira, 17 yıldır her yıl prens kalbi avlayarak Denizler Kraliçesi'nin varisi olduğunu göstermektedir. Her ne kadar annesi Denizler Kraliçesi, Lira'nn kendi varisi olmak için fazla insanlığa sahip olduğunu ve yeterince vahşi ve savaşçı olmadığını düşünse de Lira'yı istediği kıvama getirmek için zorlamaya devam etmektedir. Bir gün 15 yaşındaki kuzeni ile avlanmaya çıktığında, aslında sadece kuzeninin avlanmasına yardım etmesi gerekirken kendisine engel olamayarak bir prensi avlayarak kalbini alan Lira, yıllık avlanmasının iki hafta önce yapmış olması yüzünden cezalandırılır ve kraliçesine karşı gelmesi sonucunda cezası zirveye çıkar ve annesi onun sihirli sesini elinden alarak insan haline çevirir. Herkesin korkusu olan ve Prens Katili olarak anılan Prenses Lira, şimdi sadece bir insandır ve bu şekilde bir görevi vardır. Görevi de Siren Katili olarak bilinen Prens Elian'ın kalbini kraliçesine götürmektir. Prens Elian ise, insanları sirenlerden korumak için sirenleri avlarken başka bir yol daha bulur. Bir efsanenin gerçek olduğuna inanır ve Keto'nun Gözü'nün ikinci parçasının peşine düşer. Bu şekilde amacı sirenleri durdurmak, öldürmek ve insanların daha rahat yaşamalarını sağlamaktır. Gözü bulmak için yaptıkları yolculukta okyanusun ortasında bir kız bulurlar, buldukları kızı boğulmaktan kurtaran Elian, bu kızın Lira olduğunu daha doğrusu peşinde olduğu öldürmekten haz alacağı Prens Katili olduğunu bilmeden ona yardım eder. Elian'ın yolculuğunda yanında olan Lira, her ne kadar annesi tarafından zorlansa da ve zamanı dolmak üzere de olsa başka bir amaç edinir kendine. Prenses Lira, annesini tahttan indirmeyi ve ölüm getiren sirenlerin imajını daha barışçıl bir hayat tarzıyla birleştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu da Elian'ın peşinde olduğu Keto'nun Gözü'yle yapabileceğini bilmektedir. Tek sorun Elian'ın güvenini kazanmak ve göze ulaşmaktır. Kitap, Elian ve Lira'nın Keto'nun Gözü'ne olan yolculuğu sırasında neler yaşadıklarını anlatırken güvenmenin, yapılan eylemlerin altındaki sebepleri, her şeyi nasıl da zorlamayla yaptıklarını göz önüne sererken birbiriyle hiçbir şekilde bağlantısı olmayan ama bir aile olmayı başarmış olan mürettebatın da ilişkilerini anlatıyor. Kitabın başlangıcını çok beğendim, direk konuya girmesi ve olayı uzatmadan da kurguyu başlanmasını çok sevdim. Karakterler tek tek anlatmak yerine yaşayarak görmek güzeldi. Karakterlerini yaşadıkları hayatlardan oturttuk. Sirenlerin şarkı söyleme kısımları, insanların kalplerini almaları falan çok güzel anlatılmıştı. Deniz kızlarının da güzel görünümlerinin yanında vahşiliklerine değinilmesi de bence diğer kitaplardan bu kitabı ayırmıştı. Sirenlerin görünüşlerinin anlatılmaları özellikle söylemem gerekir ki muhteşemdi. Kitaptaki betimlemeleri çok beğendim gözümün önünde canlandırmak hiç zor olmadı. Sanki film sahnesi izliyormuşum gibi rahatlıkla hayal edebildim. Sirenlerin avlanma sahneleri, Elian'ın sirenleri avlama sahneleri, Elian ve Lira'nın ünlü hırsız Rycorft'tan kaçışları, savaşmaları çok güzeldi. Ama en güzeli de Elian ve Lira'nın atışmalarıydı. İtiraf ediyorum çok eğlenceliydiler. Biri prens tamam bunu biliyoruz asla saklanmıyor ama Lira'nın kimliği gizli ve söyleyemediği için karşısında prens, prenses, kral olsun fark etmeksizin söyledikleri süperdi. Eee kız alışmış hem prenses olmanın getirisi hem de en korkulan canlı olmanın getirisiyle korkusuz hatun :) Pagos'ta yaşanılanlar, Elian ve Lira'nın belki de ilk kez duygularını dile getirmeseler de tam olarak kabullenmeleri çok güzeldi. Ama asıl sahneler Keto'nun Gözü'nü ele geçirdikten sonra yaşadıklarıydı. Elian'nın Lira'nın kimliğini öldürmesi ve onun gitmesine izin vermesi, bütün herkesin Lira'nın ihanet ettiğini düşünürken Lira'nın annesinin vahşiliğine maruz kalması ama her şeyin sonunda Lira'nın korkulan Denizler Kraliçe'sini yenmesi... yeni kraliçe olması... o savaş sahneleri... Elian ile aralarındaki ilişki, beraber savaşmaları... her şey muhteşemdi. Soluksuz okunan satırlardı açıkçası ve bayıldım! Ah bir de aralarındaki eğlenceli sohbetler ise muhteşemdi :D Kitabın sonu ise... işte bu kitaba yakışan bir sondu. Bu yüzden tam bir tatminle kapattım kapağını ama içimde de daha fazla okuma isteği vardı da itiraf etmeliyim. Kitabı bu kadar övdükten sonra eleştirebileceğim tek bir yer var onu söylemek istiyorum. Bölümler bir Lira bir Ellian tarafından anlatılıyordu ve bölümlerde kimin tarafından anlatıldığı yazılmadığı için okurun tahmin etmesine bırakılmıştı bu başlarda zorladı açıkçası ama sonradan olayların gelişmesi, hissedilenleri düşüncelerden kimin tarafından anlatıldığını anlıyorsunuz ama keşke yazılsaymış dedim başlarda da. Tabi kitap o kadar hoşuma gitti ki bu kısma takılmayacağım. Ben çok beğendim kitabı, yorumun başında da dediğim gibi beklentimin çok ötesinde çıktı ve çok beğendim. Her bir detayıyla çok güzeldi. Tavsiye ederim :) Bu arada tekrardan söyleyeyim, tek kitap, seriye ait değil.

Baskı: Kanım Sana Ait (My Blood Approves #1)

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/amanda-hocking-kanm-sana-ait-my-blood.html Bu kitap çıktığından beri dikkatimi çeken bir kitaptı. İlk dikkatimi kapak tasarımı çekti sonra ise konusu... Açıkçası vampirli kitapları o kadar uzun zamandır okumuyordum ki artık bir okumamın zamanı geldi diye düşündüm ve aldım. Toplamda 5 kitaplık bir seri olan My Blood Approves Serisi'nin ilk kitabı Kanım Sana Ait'in yorumu ile karşınıza geldim. Öncelikle kitap genç yetişkin okur kitlesine hitap ettiğini söylemeliyim. Sonrasında ise zaman zaman durgunluktan ne okuyorum acaba vampir aksiyonu ne zaman patlayacak diye şikayetçiyken bir açıldı tam açıldı. Zaten o zamandan sonra da kitap su gibi aktı diyebilirim. Başlardaki durgunluk bir anda akıp giden bir hal aldı. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Alice bir akşam arkadaşı Jane ile geç saatlerde kulüp dönüşünde evlerine doğru yürürken peşlerine takılan birkaç adamdan kaçarken ansızın Jack arabasıyla onlara yardıma gelir. Kızların hayatını kurtarıp evlerine bırakırken Alice ile Jack arasındaki çekim arkadaşlığa doğru giderken Jack'in hayatıyla ilgili sırlar Alice'in baskılarıyla ortaya çıkmaya başlar. Jack bir vampirdir ve başta Alice, Jack'in kendisi ile dalga geçtiğini düşünse de sonrasında ona inanır. Vampir olması beraber takılmayacakları anlamına gelmemektedir. Ama Jack'in vampir olmasından daha büyük bir sorunları vardır. Jack'in kardeşi Peter'ın kanı Alice'in kanını kendine çekmektedir. İçten içe Jack'ten hoşlansa da Peter'a karşı koyamayacağı bir çekim hisseden Alice farkında olmadan hep Peter'ı arzularken, onu isterken, çevresinde onu ararken bulur. Bunu açıkladıklarında ise Alice'in kanının Peter'ın kanına dair verdiği bu etki, kimya onların birbirlerine ait olduğunu vurgulamaktadır. Jack'in Alice karşı olan duyguları bir yanda kardeşi Peter'ın durumu bir yanda olunca bir çıkmazda kalan Alice ne yapacağını bilemez ama bildiği bir şey vardır ki her ne olursa olsun Peter'ın Alice istediği huzuru veremeyecek olması ve Jack'te bu huzuru bulabiliyor olması... Peter ve Alice arasındaki bu kan olayı nasıl çözecekleri ise kitaptaki olay akışında gizli.. Kitaba dair eleştirilerim olduğu gibi olumlu yorumlarım da var. Bu yüzden hepsini sırayla söylemek istiyorum. Önce eleştireceğim yerlerden bahsedeceğim. Kitabın başında Jack'in Alice ve Jane'i kurtarma sahnesi bana Edward'ın Bella'yı kurtarma sahnesini anımsattı. Hatta biran için fan fiction falan mı okuyacağım diye düşündüm. Belki o amaçla başlamış bir seridir bilemiyorum ama o hissi oluşturdu içimde. Bir de kitabın neredeyse ilk yüz sayfası çok durağandı, o durağanlık sıktı diyebilirim. Hep hadi artık bir olay olsun modundaydım kitabı okurken. Ama tabi sonrasında bir başladı tam başladı. Bunların haricinde bir de Alice'e uyuz oldum. Vampir olmakla olmamak arasında kararsız kaldığı dönemleri öyle bir anlatım vardı ki sanki pazardan elma alacak da alsam mı almasam mı kararsızmış gibiydi. Mae, vampir bir kadın olmasına rağmen Alice'e kaybedeceklerini gösteriyor kızın aklında hala sıradan olmak mı vampir olmak mı çekincesi var. Mae kardeşini, normal hayatın güzelliklerini gösteriyor Alice başka şeylerin kafasını yaşıyor. Yemin ediyorum sarsıp kendine getiresim vardı. Bütün bu olumsuzlukların arasında Alice, Peter ve Jack arasındaki ilgi çekici gizem kitabın en çarpıcı özelliğiydi. Hep bir aşk üçgeni mi diye düşündüm. Genelde rahatsız olmam eğer ki kardeş değillerse ama burada kardeşler ve bu rahatsız eder mi tereddüdüyle okudum ama düşündüğüm gibi bir aşk üçgeni değildi. Bambaşka bir gizem varmış içinde. Ben de bu gizemi çok sevdim. Bence diğer vampir türlerinden biraz ayırmıştı. Jack, evet Alice aşıktı ama Peter'ın durumu daha farklıydı. Bunu nasıl anlatabilirim diye düşünüyorum ama sanırım en iyi örnek Alacakaranlık serisinde Jacob'ın Reneesme'ye mühürlendiği nokta vardı ya işte öyle bir çekimdi Peter ve Alice arasındaki ilişki. Sonucu nasıl olur bilemiyorum bunu nasıl çözerler bilemiyorum çünkü gelecek kitaplarda göreceğiz bunu ama içimden bir ses bir sonraki kitabın daha heyecan verici olacağını söylüyor. Jack'i evet çok sevdim ve bütün bu kötü karaktermiş gibi görünmesine rağmen aslında iyi karakter olan Peter'ı da çok sevdim. Sanırım kitapta tek sevmediğim Alice oldu. Ama cidden çok uyuzdu. :) Neyse çok uzatmayayım, serinin ilk kitabı olmasından dolayı başlardaki durgunluk diye düşünüyorum genelde seriye giriş olan ilk kitaplar bir tık daha ortalama oluyor bu yüzden serinin devamını heyecanla bekleyeceğim. Umarım Artemis uzun süre bekletmez bizi. Fantastik kitapları ve özellikle vampir kurgularını seviyorsanız bence deneyebilirsiniz :)

Baskı: Dilek Ağacının Gölgesinde

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/melanie-dobson-dilek-agacnn-golgesinde.html Arkadya Kitap'ın historical fiction türü kitaplarını seviyorum. Her ne kadar kitaplarda farklı dünyalara gidip de dünyanın acımasızlığında kaçmayı sevsek de bazen o acımasızlığı okumak da çok güzel gidiyor. Her ne kadar kurgu olsa da altında gerçekler olduğunu ve zamanında bu hayatların yaşandığını biliyoruz. Bu da sanırım bu tür kitapları göz bebeğimiz yapıyor ve okurken yüreğimizi burkuyor. İşte öyle kitaplardan biriydi Dilek Ağacının Gölgesinde. Kitap su gibi akıyor, merak uyandırıyor ve daha da önemlisi iki küçük çocuğun hayatta kalma savaşında nasıl da başarılı olup olmayacaklarının merakıyla kitabı okuyoruz. Bir şekilde bu tür kurgular hep günümüzdeki karakterlerle bağlantı kuruluyor ve bu kitapta da kiminle kuracağını, nasıl bir bağlantısı olacağının merakını son sayfalara kadar heyecanla okumamıza neden oluyor. Bu yüzden de sanırım Arkadya'nın kitaplarını ayrı bir seviyorum. Kitabın kısaca konusuna değinmen gerekirse; Quenby, İkinci Dünya Savaşı sırasında vatan hainliği yapan Leydi Ricker hakkında bir yazı yazmak için araştırma yaparken bir telefon alır ve bu telefon Daniel Knight'ın avukatı Lucas'tandır. Daniel'in İkinci Dünya Savaşı'nda aileleri Naziler tarafından tutuklandığında veya öldürüldüğünde birlikte kaçtığı ve sonrasında izini kaybettiği arkadaşını bulması için Quenby'den yardım istemektedir. Quenby, dedektiflerin bile izini bulamadığı bir kişinin kendisinin bulup bulamayacağından emin değilken Leydi Ricker ile bir şekilde bağlantısının olması sonucunda bu işi kabul edip de Daniel'in kaybettiği arkadaşı Brigitte'i aramaya başlamıştır. Bütün bu arama yolculuğunda Lucas'ta ona yardımcı olacaktır. Bir yanda İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşananları okurken bir yandan da Lucas ve Quenby'nin arayışlarını okuyoruz. Gizlenen gerçekler su yüzüne çıkarken aslında saklanan hiçbir gerçeğin gizli kalmadığını da okumuş oluyoruz. Brigitte'in arkadaşı Daniel ile savaştan kaçması, hayatta kalma çabaları ve sonunda kurtulduklarını düşündükleri noktada birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmaları ve yetmiş yıl boyunca da bir türlü kendilerini bulamamaları ama her şeye rağmen pes etmemeleri çok güzeldi. O satılar cidden yürek burkan cinstendi. Quenby'nin en profesyonel dedektiflerden bile daha iyi çıkıp da araştırmalarında yol alması bravo kızıma dedirtti. Azmi, mantığı, araştırmaları çok güzeldi. Lucas'ın da bütün bu süre boyunca Quenby'nin yanında olması da çok tatlıydı. Tabi böyle kitaplarda hafiften aşkı da okumak çok güzel gidiyor bütün o heyecanın arasında. Bu kitapta da Quenby ile Lucas arasında gelişen arkadaşlığın aşka dönüşmesi çok tatlıydı. Kitabın sonu tahmin ettiğim gibi değildi. Brigitte'in yaşadığı hayat, kurduğu hayat çok güzeldi. Sonunda Daniel ile buluşmaları da çok güzel oldu. Evet yürek burkan bir hikayeydi ama yine de muhteşem bir hikayeydi. Çok seviyorum böyle kitapları ve kitaplığımın gözlerinden biri oldu. Böyle kitaplara dair çok uzun yorumlar yapılamıyor ne yazık ki bu yüzden kısa kesiyorum yorumumu. Ben çok sevdim ve sizlere de tavsiye ederim.

Baskı: Kalbim Seni Unutmuşken

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/fatih-murat-arsal-kalbim-seni.html Nasıl özlemişim Fatih hocanın kitaplarını... Nasıl özlemişim kalemini... hikayelerini... karakterlerini... En çok da Tahir'i, Doğan'ı, Tamer'i özlemişim... Hatta Akın ve Ayhan Binbaşı'yı bile özlemişim. Okuyunca daha iyi anladım resmen. Hatta şunu da düşündüm okurken bir sonraki kitabımız ya Yılmaz ya da Boran'ın kitabı olacak diye düşündüm. Çünkü ikisinin de adı baya geçti hatta Boran'ın sanki bir sarışına tutulması ile ilgili kısımlarda vardı. Ayy onu ben internette okumuştum ama kitaplığımda da yerini almalı bence :) Öncelikle beni tanıyanlar bilir, ben koyu bir FMArsal fanıyımdır her kitabını hatim etmiş bir okurumdur. Bu kitabını da ara ara elime alıp sayfalarını karıştıracağımdan emin im. O kadar çok sahnesi vardı ki hoşuma giden bunları detaylı bir şekilde bahsedeceğimden de emin olabilirsiniz :) Öncelikle kitabın kısaca konusundan bahsedeceğim; Fransa'ya gizli bir göreve giden Hakan, kaldığı otelin plajında tanıştığı Karmen ile aralarındaki aniden gelişen aşkı yaşamak için görevini tamamlayıp hayatının kararını alırken görevi sırasında yaralanır. Karmen ile hayatına beraber yön vermek ve ilişkilerini resmileştirmek isterken görevinde aldığı küçücük bir bıçak kesiği hayatının tamamen yön değiştirmesine neden olur. Bir yıl komada kalan ve ardından da hayatının bir kısmını hatırlamayan Hakan hayatına devam ederken Karmen, terk edilmişliğin hayal kırıklığa uğramışlığıyla ve o zamandan kendisine Hakan'dan kalan küçük armağanı olan oğlu Koray ile hayatına devam ederken aldıkları bir görev için Hakan ile karşı karşıya gelirler. Görev için Hakan ile evli çifti oynamak zorunda olan Karmen, onun kendisini hatırlamamasına içten içe kızarken Hakan da Karmen'den etkilenmeye ve tekrar ona aşık olmaya başlamaktadır. Anlamadığı şey ise Karmen'in ona neden kızgın olduğudur. İşte bu kitapta biz Hakan ile Karmen'in tekrar bir araya gelmesini Hakan'ın unuttuğu zamanları ve o yaralanmanın sonunu getirdiğini aslında zehirlendiğini ve asla iyileşemeyeceğini öğrenirken hayatta kalma çabalarıyla aşklarıa tutunmalarını okuyoruz. Tabi bütün bunların yanında Hakan'ın neredeyse dünyanın en kötü illegal adamı olan amcası Cemil'e karşı da savaş vermektedirler. Öncelikle kitapta en çok hoşuma giden ve bence bu kitabı diğerlerinden de ayıran şey hayalet ekibinin Cemil'in evine baskın yapılması, güvenli evde yaşadıkları basın, o sahnelerdeki çatışmalar, planlar muhteşemdi. Ben Fatih hocadan bunu bekliyormuşum onu hissettim. Nefesimi tutarak okudum ve su gibi aktı o sahneler. Beklemediğim ve bana büyük sürpriz olan sahnelerdi. Bu kitaba da bu ekibe de yakışan sahnelerdi açıkçası. Bayıldım! Muhteşemdi! Hep gizli bir ekip olarak hayalet ya da ghost ekibi olarak okuduk Tamer, Tahir, Doğan ve Akın'ın dahil olduğu gizemli ekibin yanında başka bir ekip daha okumak muhteşemdi. Bizimkilerin bile varlığından haberinin olmadığı bir ekip... akrepleri... çok iyiydi, değişik ve farklı geldi. Sanki Fatih hoca ben zaten zirvedeyim kendi sınırlarımı da aşıp zirvenin de ötesine çıkayım demiş ve böyle bir kadro kurmuş. Böyle ekipler gerçekten var mı yok mu bilmiyorum, ama hep olduğuna inanmışımdır. Bu tür şeyleri yabancı kitaplarda zaten okuyoruz, görüyoruz ama Türk yazarların da böyle şeyler yapmaları muhteşem. Fatih hoca da yapmış bunu. Resmen tam da benim istediğimi vermişti kitapta. Bu seriye tam da yakışacak bir 5. kitap yazmıştı. Karmen ve Hakan'ın arasındaki ilişki, aşklarının yeniden alevlenmesi çok güzeldi ama itiraf etmeliyim ki Tamer, Tahir ve Doğan'ı okurken Hakan ve Karmen'de kimmiş dedim. Çok üzgünüm sizin kitabınız biliyorum ama öyle özlemişim ki adamları onlara odaklandım :) Hakan'ın yaralanması ve o küçücük izden bir şey çıkacağını tahmin ediyordum çünkü Fatih hocanın gereksiz olabilecek detayları yazmadığını bildiğimden dolayı o izden bir şeyler bekliyordum ve tahminim de çıktı. Ama itiraf edeyim böylesine bir zehir beklememiştim. O zehrin temizlenmesi falan çok iyi anlatılmıştır. O detaylar falan muhteşemdi. Yahya Çavuş'un başına gelenler ise... ahh ettiğini bulma dünyası işte, ben bu kitapta böyle bir şey olmasını istiyordum ve istediğimi aldım keşke Cumali'nin de başına bir şey gelseydi. Ama itiraf etmem gerekir ki Cumali'nin en son konuştuğu kişi... mavişim benim :) Akın'ı görmeyi beklemiyordum. Adamım gitti paşalar gibi yatıyordu :D Ama Cumali'ye attığı son laf çok iyiydi. Anlatmak istediğim daha çok şey var ama iste spoiler olur diye diyemiyorum ama özellikle söylemek istediğim bir şey daha var ondan sonra yorumumu bitireceğim. Yılmaz ve Hakan'ın arkadaşlığı çok güzeldi. Arkadaşlıktan da öte, kardeşliği çok güzel anlatılmıştı. Yukarıda da dediğim gibi bir sonraki kitabın Yılmaz ya da Boran'ın olacağını düşünüyorum hatta hikayesi hazır olduğu için Boran olabilir gibi geliyor. Açıkçası onun hikayesini internette okurken gizli bir ekibin üyesi olacağını düşünmemiştim Boran ve Deniz'in ama bu detayın şaşırtıcılığını çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Fatih hocanın bir sonraki kitabını heyecanla bekliyorum umarım kısa zamanda çıkar ve eve kapandığımız bu günlerde bize en büyük arkadaş olur bu kitap. :) Size de şiddetle tavsiye ediyorum bu seriyi, bu kitabı. Daha da önemlisi Fatih hocanın bütün kitaplarını okumalısınız çünkü hepsi ayrı bir güzel :D

Baskı: Never Never: Part Two (Never Never, #2)

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/colleen-hoover-tarryn-fisher-asla-asla.html Asla Asla'nın devamı olan ikinci ve üçüncü kısmını da okuyarak bir seriyi daha bitirmiş bulunuyorum. İlk kitabı sevenlerde olmuştu sevmeyenlerde olmuş ama ben çok sevmiştim. Bu yüzden devamı çıkınca hemen aldım ve gecikmeli de olsa okuyarak Silas ve Charlie'nin sonunu öğrenmiş oldum. Öncelikle iki favori yazarın beraber kaleme aldığı Asla Asla'nın kurgusu olduğunu söylemeliyim. Colleen Hoover ve Tarryn Fisher… Colleen Hoover'ın daha öncesinde orijinal dilden kitabını okuduğum için kadının cidden çok akıcı ve güçlü bir şekilde kitaplarını kaleme aldığını söylemeliyim. Tarryn Fisher ise, ülkemizde o kadar kitabı çıktı ki kadının cidden güçlü kurgu yeteneği olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Bu şekilde iki yazarın kitabı kaleme almış olması hoşuma gitti açıkçası. Yazarları övmeyeceğim :) ama yakın zamanda Colleen Hoover'ın Hopeless serisini de okuyacağımı da araya sıkıştırayım. Kitabın konusuna gelirsek; Asla Asla'nın birinci kısmında Charlie ve Silas'ın nedenini bilmedikleri bir şekilde 48 saatte bir hafızalarını kaybedip hiçbir şey hatırlamadıklarını okumuştuk. İkinci ve üçüncü kısımda yani bu kitapta ise olaylar kaldığı yerden devam ediyor ve yine her şeyi unuttukları bir andan başlıyor. Ancak bu sefer Charlie kayıp ve geride bıraktıkları notlara göre Silas onu aramaya başlıyor. Charlie'yi bulmak için 48 saati var ve bu süre dolduğunda her şeyi tekrardan unutacaktır. Silas zamanla yarışırken Charlie'de hayatta kalma savaşı vermektedir. Silas'ın Charlie'yi bulmaya çalışması, bulduktan sonra da bütün olayları çözmeye çabalamalarını okuyoruz bu kitapta. Kitabın en güzel yerlerinden biri de bence öyle en azından bütün bu yaşananların sebebi birçok şey olabilir ve yorumu okura bırakıyor olması. Yani şunu söylemek istiyorum son 1 saatleri kalıyor tekrar her şeyi unutmak için ve geçmişleriyle ilgili, oldukları kişilerle ilgili, kişilikleriyle ilgili analizleri ve birbirlerine karşı olan aşklarıyla ilgili varsayımları sonucunda o zaman dolduğunda her şeyi hatırlıyor oluyorlar. Yani tekrar unutmuyorlar... Yazarların ucunu açık bırakarak sonuçlandırmasını çok sevdim. İçimizdeki umutsuz romantikler bunu ruh eşi, aşka bağlarken mantıklı olan kısmımız da bunu kişiliklerindeki kusurların düzeltmeleri ile ilgili olduğunu söylüyor. Bu okurun hangi yönden baktığıyla alakalı bir son olmuş ve bunu çok sevdim açıkçası. Silas ve Charlie arasındaki her şeyi unutmuş olmalarına rağmen ilişki çok güzeldi. London'ın ve Janette'in olaylara dahil olmasıyla her şey bence çok daha güzel oldu. Bazı şeylerle evet tek başına mücadele etmek daha iyi olabilirdi belki ama bence kardeşlerinin de olaya dahil olması bence bütün olaylarda birçok soru işareti için daha oturaklı bir kurgu olmuştu. Böylesine kısacık bir kitabı çok uzun yorumlamak biraz spoiler verme isteği doğuruyor içimde ama kısaca birkaç şey daha söyleyip yorumumu bitireceğim. Silas ve Charlie'nin aşkı hayranlık uyandırıcıydı. Silas'ın babasının hep suçlu olmasını beklerken ters köşe ile asıl suçlunun Charlie'nin babasının çıkması bence Tarryn Fisher'ın marifeti. Çünkü o kitaplarında ters köşe yapmayı seven bir yazar bence :) Ama çok sevdim bu detayı. Mektuplar ve günlükte yazılanlar çok güzeldi o kısımların da Colleen Hoover'ın marifeti olduğunu düşünüyorum çünkü o duygusal şeyler tam da ondan beklenecek detaylardı. Finding Cinderella kitabındaki o duyguyu direk kendi kaleminden okuduğum için ondan beklediğimi itiraf etmeliyim. Neyse ben size detaylıca kitabı anlatmadan yorumu bitireyim. Ben bu seriyi çok sevdim. Zaten kısacıktı ve çabuk bitiyordu bu yüzden bir çırpıda okuyabilirsiniz. Size tavsiyem iki kitabı da alın peş peşe okuyun.

Baskı: Never Never: Part Three (Never Never, #3)

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/colleen-hoover-tarryn-fisher-asla-asla.html Asla Asla'nın devamı olan ikinci ve üçüncü kısmını da okuyarak bir seriyi daha bitirmiş bulunuyorum. İlk kitabı sevenlerde olmuştu sevmeyenlerde olmuş ama ben çok sevmiştim. Bu yüzden devamı çıkınca hemen aldım ve gecikmeli de olsa okuyarak Silas ve Charlie'nin sonunu öğrenmiş oldum. Öncelikle iki favori yazarın beraber kaleme aldığı Asla Asla'nın kurgusu olduğunu söylemeliyim. Colleen Hoover ve Tarryn Fisher… Colleen Hoover'ın daha öncesinde orijinal dilden kitabını okuduğum için kadının cidden çok akıcı ve güçlü bir şekilde kitaplarını kaleme aldığını söylemeliyim. Tarryn Fisher ise, ülkemizde o kadar kitabı çıktı ki kadının cidden güçlü kurgu yeteneği olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Bu şekilde iki yazarın kitabı kaleme almış olması hoşuma gitti açıkçası. Yazarları övmeyeceğim :) ama yakın zamanda Colleen Hoover'ın Hopeless serisini de okuyacağımı da araya sıkıştırayım. Kitabın konusuna gelirsek; Asla Asla'nın birinci kısmında Charlie ve Silas'ın nedenini bilmedikleri bir şekilde 48 saatte bir hafızalarını kaybedip hiçbir şey hatırlamadıklarını okumuştuk. İkinci ve üçüncü kısımda yani bu kitapta ise olaylar kaldığı yerden devam ediyor ve yine her şeyi unuttukları bir andan başlıyor. Ancak bu sefer Charlie kayıp ve geride bıraktıkları notlara göre Silas onu aramaya başlıyor. Charlie'yi bulmak için 48 saati var ve bu süre dolduğunda her şeyi tekrardan unutacaktır. Silas zamanla yarışırken Charlie'de hayatta kalma savaşı vermektedir. Silas'ın Charlie'yi bulmaya çalışması, bulduktan sonra da bütün olayları çözmeye çabalamalarını okuyoruz bu kitapta. Kitabın en güzel yerlerinden biri de bence öyle en azından bütün bu yaşananların sebebi birçok şey olabilir ve yorumu okura bırakıyor olması. Yani şunu söylemek istiyorum son 1 saatleri kalıyor tekrar her şeyi unutmak için ve geçmişleriyle ilgili, oldukları kişilerle ilgili, kişilikleriyle ilgili analizleri ve birbirlerine karşı olan aşklarıyla ilgili varsayımları sonucunda o zaman dolduğunda her şeyi hatırlıyor oluyorlar. Yani tekrar unutmuyorlar... Yazarların ucunu açık bırakarak sonuçlandırmasını çok sevdim. İçimizdeki umutsuz romantikler bunu ruh eşi, aşka bağlarken mantıklı olan kısmımız da bunu kişiliklerindeki kusurların düzeltmeleri ile ilgili olduğunu söylüyor. Bu okurun hangi yönden baktığıyla alakalı bir son olmuş ve bunu çok sevdim açıkçası. Silas ve Charlie arasındaki her şeyi unutmuş olmalarına rağmen ilişki çok güzeldi. London'ın ve Janette'in olaylara dahil olmasıyla her şey bence çok daha güzel oldu. Bazı şeylerle evet tek başına mücadele etmek daha iyi olabilirdi belki ama bence kardeşlerinin de olaya dahil olması bence bütün olaylarda birçok soru işareti için daha oturaklı bir kurgu olmuştu. Böylesine kısacık bir kitabı çok uzun yorumlamak biraz spoiler verme isteği doğuruyor içimde ama kısaca birkaç şey daha söyleyip yorumumu bitireceğim. Silas ve Charlie'nin aşkı hayranlık uyandırıcıydı. Silas'ın babasının hep suçlu olmasını beklerken ters köşe ile asıl suçlunun Charlie'nin babasının çıkması bence Tarryn Fisher'ın marifeti. Çünkü o kitaplarında ters köşe yapmayı seven bir yazar bence :) Ama çok sevdim bu detayı. Mektuplar ve günlükte yazılanlar çok güzeldi o kısımların da Colleen Hoover'ın marifeti olduğunu düşünüyorum çünkü o duygusal şeyler tam da ondan beklenecek detaylardı. Finding Cinderella kitabındaki o duyguyu direk kendi kaleminden okuduğum için ondan beklediğimi itiraf etmeliyim. Neyse ben size detaylıca kitabı anlatmadan yorumu bitireyim. Ben bu seriyi çok sevdim. Zaten kısacıktı ve çabuk bitiyordu bu yüzden bir çırpıda okuyabilirsiniz. Size tavsiyem iki kitabı da alın peş peşe okuyun.

Emily
8/1009.04.2020

Baskı: Emily

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/m-c-beaton-emily-traveling-matchmaker-1.html Her ne kadar ilk okuduğum kitabı Minerva'yı sevmesem de bu kitabını, Emily'i sevdiğimi itiraf etmeliyim. Emin değilim neden ama ya ilk kitaptan sonra beklentimi düşürdüğüm için ya da kitap cidden Minerva'dan daha iyi olduğu için bilemiyorum... ama bu kitabı cidden sevdim. Kısa, tadımlık, Harlequin kitapları tadında bir kitaptı ve bence denemelisiniz. Umarım Nemesis Kitap serinin devamını çıkarır. M. C. Beaton, ülkemizde yayınlanan üç farklı kitabı var ve üçü de ayrı serilerin ilk kitapları olmasına rağmen ben ikisini okudum. Her ne kadar ilkini yetersiz bulsam da bu kitabı oldukça sevdim. Öncelikle akıcıydı, film izler gibi akıp gidiyordu ve eğlenceliydi. Romantik olduğu anlar vardı ama geneli aşk romanı değildi. Hannah Pym'in yolculuk maceralarında yaptığı çöpçatanlığı anlattığı için romantizm de vardı. Sevdim... Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Hannah Pym, çalıştığı evin sahibi ölüp de kendisine bir miktar para bırakınca o parayı seyahate harcayıp macera yaşama hevesini tatmin etmek için Exeter'e doğru yola çıkar. Ancak aşırı kar yağışı ve fırtına nedeniyle bir handa kapana kısılınca yolculuk arkadaşlarıyla beraber yaşadıklarını anlatıyor. Arabada erkek kılığına girmiş genç bir kızın ve o kızın peşindeki bir lordun hikayesini okurken aralarında filizlenen aşkı görüyoruz. Bunların yanında bir dulun bir avukata aşık olmasını okuyoruz. Bütün bunların da yanında insanların bir yere kapalı kaldıklarında nasıl da seviye, zenginlik ve unvanı bir kenara bırakıp birlik olmalarını okuduk. Çok güzeldi kurgusu. Altında barındırdığı mesajlarda öyleydi. Öncelikle Hannah'ya hep yardımcı olan Sir George'u çok sevdim. Bence hikayenin ana gücüydü Hannah bakımından. Emily ve Lord Harley'in arasındaki husumet, arkadaşlık, aşk çok güzeldi. Resmen birbirlerini istemeyen iki insanın birbirini tanıması ve aşkın filizlenmesi çok tatlıydı. Avukat Fletcher ve Lizzie arasındaki birden başlayan aşk, yüzbaşının tavırları ve birden kendini gösteren gizemli kişilik ve ölümcül hamleleri... çok iyiydi. Kitabın tam durgun, sakinliğe başladığını düşündüğünüz an öyle bir hamle yapmış ki yazar ya güldürüyor ya da bir aksiyon yaratıyordu. Ana konu Emily ve Lord Harley'in aşkı gibi görünse de aslında Hannah Pym'in yolculuğu sırasında yaşadığı maceraları anlatıyordu. Bu yüzden kitapta her şeyin tadında olduğunu ve fazla uzatılmasının kitabın amacından çıkacağını düşündüm. Bu yüzden de tam olması gerektiği gibi tadındaydı ve film tadındaydı. Çok uzatmayacağım, zaten kısacık bir kitap. Bence bu kitabı mutlaka denemelisiniz. Güzel, eğlenceli bir historical romansdı.

Minerva
5/1007.04.2020

Baskı: Minerva

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/m-c-beaton-minerva-six-sisters-1.html İlk çıktığında aldığım ve nedense beklettiğim Minerva'ya sonunda başladım bitti. Kitaba dair çok yorum okudum ve hak verdiğim yorumlar gibi hak vermediklerimde var. Ama geneline bakıldığında ne yazık ki beklentimi karşılamadığını söylemeliyim. The Six Sister Serisi'nin ilk kitabı olan Minerva, historical romans olmasının yanında tadımlık bir kitaptı da. Okurken sıkıldım mı derseniz hayır sıkılmadım ama çok da akıcıydı diyemem açıkçası, havada kalan şeyler, hadi bunu da yazalım tarzında detaylar vardı ve bilemiyorum... kitabı kapattığımda pek memnun etmediğini itiraf etmeliyim. Kitabın öncelikle kısaca bir konusuna değinmek istiyorum; Minerva bir kasaba papazının kızı olmasının yanında bütün evin yönetimini eline almış bir genç kızdır. Ancak babasının artık geçim sıkıntısı çekmesi nedeniyle papaz aniden büyük kızı zengin bir adamla evlendirmek için Londra'ya göndermeye karar verir Orada bir sezon geçirecek olan Minerva ailesi için bir evlilik yapacak ve kendisinin mutluluğunu es geçecektir. Ancak Minerva'nın karakteri, tavırları ve güzelliği Lord Sylvester Comfrey'in dikkatini ve ilgisini çekmektedir. Ona yardımcı olmak amacıyla ipuçları ve talipleri hakkında detaylar verirken aslında kendisinin de aşkın tuzağına düştüğünün farkına varmaz. Aslında kurgusu güzeldi. Sadece çok geçiştirilerek yazılması yerine her şey tam yerine oturtularak ve duygular verilerek yazılmış olsaydı çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Minerva'nın o günah bu günah tavrına rağmen kendini adamın kucağına atmasındaki tezatlık biraz rahatsız ediciydi açıkçası. Arkadaşım günah diyorsun, vicdanım rahatsız diyorsun o zaman yapmayacaksın. Minerva'nın ve Lord Sylvester'ın aşklarını çok damdan düşer gibi bulduğumu söylemeliyim. Hadi Minerva için daha ilk karşılaşmalarından hafiften hafiften vurgulansa da Sylvester için çok damdan düşer gibi oldu. Olmamış gibi hissettirdi. Bir de Minerva'nın oyunlara gelmesi... adamın bir iddia tuzağına düşmesi ve buna Minerva'nın inanması. Minerva'nın mektubu ya da Syvester'a gelen iki mektubu okuyabilseydik ve o sahnelere dair daha detaylı bir sonuca varılabilseydi bence çok daha güzel olurdu diye düşünüyorum. Düella sahnesi çok zekiceydi ama itiraf etmeliyim ve Minerva'nın üç düzembazın oyununa gelmesi de... ama keşke daha detaylı olsaydı da Sylvester'ın onu kurtarması daha güçlü bir kurgu olsaydı... Dediğim gibi kurgu normalde çok güzeldi ama havada kalan bir şeyler vardı. Ve daha fazla detay isterdim açıkçası. Sanırım en büyük eksiği de buydu kitabın. Tavsiye eder miyim bilemiyorum tercihinize kalmış. Seriye devam eder miyim? Açıkçası Anabelle'ın hikayesini merak ediyorum çünkü Lord Sylvester'ın arkadaşı Peter ile sanki bir şeylerin ön hazırlığını yaptılar gibi... Dikkatleri birbirlerine çekildi... o yüzden okumak isterim ama serinin diğer kitaplarını bilemiyorum. Yazarın elimde iki kitabı daha var umarım onlar böyle değildir, çünkü aldım ve okumaya niyetliyim. Umarım beklentimi karşılarlar, gerçi bu kitaptan sonra daha düşük beklentiyle okurum sanırım. Neyse, benim için 5 üzerinden 2,5 luk bir kitaptı.

Baskı: Sirius Muhafızları - Rasputin'in Yüzüğü

https://illekitap.blogspot.com/2020/04/serhat-batur-sirius-muhafzlar.html Yine bir Türk yazar ve yine ben... Ahhh ahhh… yazarlarımız nasıl da mükemmel kurgulara imza atıyorlar ama ya... nasıl da sanki yabancı yazarmışçasına yazıyorlar kurgularını ve nasıl da heyecanla okutuyorlar. Şifreler, bilmeceler, bilinmeyenler, gizemler, tarih, tarihi detayların arasına gizlenmiş fantastik dünya... işte böylesine bir kurgusu vardı Sirius Muhafızları - Rasputin'in Yüzüğü'nde. Serhat Batur, Rusya'dan başlayıp Türkiye'ye uzanan bir fantastik dünya yaratmış bununla kalmamış bir Almanya'ya uçup gelmiş ve Türkiye'nin tarihi yerlerini de kurgusuna dahil ederek muhteşem bir gizemli, büyülü ve olağanüstü olayların yer aldığı bir kurgu yaratmış. Tarihi detaylarda zaman zaman sıkıldığımı hissetsem de kurgunun geneline bakıldığında keyifle okunacak, merakla sayfaları çevrilecek bir kitap olduğunu itiraf etmeliyim. Öncelikle, kitabın kısaca kurgusuna değinmek gerekirse; Kaftar Halkı güçlerine güç katmak ve Dünya üzerindeki tek güç olabilmek için gizlenmiş olan anahtarları bulmaya çalışırken yolları bir şekilde Berk ile kesişir. Bunun sebebi o anahtarlardan birinin Rasputin'in Yüzüğü olması ve bu yüzüğün yerinin de Berk'in amcası Kemalettin'in bildiğini düşünmeleriydi. Kemalettin ise bir şekilde yüzüğün kimde olabileceğini tahmin ediyordur. Kaftar Halkı bu yüzüğü ele geçirse de sadece bu yüzükle iş bitmemektedir. Bu yüzük başka bir anahtarın yerini gösterecek ve bu sayede büyük güce bir adım daha yaklaşacaklardır. Bütün bunların yanında hiçbir şeyden haberi olmayan Berk, otuzuncu yaş gününden sonra ailesinden kalan köşkte gizli bir oda keşfeder ve odada gizli bir tapınak gibi yapılmasının yanında gizli bir defteri bulurlar. Gizemli, sırları içerisinde barındıran bir defter... Berk'in ailesinin kimliğinin yazıldığı ve dahası Berk'in içinde bastırılmış kimliğini ortaya çıkarmasına yardımcı olacak olan bir defter. Berk, bu defteri Kemalettin ile paylaşıp da defterde yazılanları takip etmeye başladıklarında büyük gizemi çözmeye ve dahası Berk'in içinde bastırılmış olan kimliği gün yüzüne çıkmaya başlamaktadır. Kaftar halkı iki anahtarı ele geçirmişken de soylarının tükendiklerini düşündükleri Sirius Muhafızları'ndan birinin varlığını da hissetmeye başlamaktadırlar. Kaftar Halkı'nın anahtarın peşindeki yolculuğu ve Berk'in kendini arayışı arasındaki bağlantıları ve macerasını okuyoruz. Ama tabi kitap seri olduğu için, yarım bitiyor ve heyecanla ikinci kitabı beklemedeyiz. Normalde seri kitapları seriler bitmeden okumayan ben şu sıralar hep okuyorum ve sonraki kitabı heyecanla beklemeye başlıyorum. Bu kitapta beklediğim kitaplardan biri oldu. Kitapta sevmediğim tek şey, anlatılan veya araştırılan olmadı adı geçen her tarihi yerin geçmişine dair verilen detaylardı. Belki olması gereken şeylerdi bilemiyorum, kurgu için verilmesi gereken detaylardı belki ama bu tür tarihi şeyleri okumaktan hoşlanmayan ben açıkçası o kısımları sıkı buldum. Tamam tarihi yerleri gezmeyi çok severim, gezerken tarihini okumayı da ama bu şekilde okumayı sıkıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. Ama bunun haricinde şikayetçi olabileceğim hiçbir detay yoktu kitapta. Bir de Almanya'ya gittiğimde özellikle gidip gördüğüm Neuschwanstein Kalesi'nin kurguya dahil olduğunu görmek en hoşuma giden şeydi. Çünkü gerçekten muazzam bir yapı... İstanbul'daki tarihi yerleri geçtim ama diğer tarihi yerleri gördü mü yazar bilmiyorum ama betimlemeleri, anlatımları çok iyiydi. Sanki gidip görmüş gibiydi. Kurgunun içerisine azıcık da olsa aşkın iliştirilmesini çok sevdiğimi söylemeliyim. Rus gizli istihbarat ajanı olan Anna'nın Berk ile olan ilişkisi çok güzel anlatılmıştı. Anna'nın intikam için yaptıkları, vazgeçmeden, hedefine odaklı çalışmaları çok iyi kurgulanmıştı. Kadın farkında olmadan çok büyük bir olayın ortasına daldı... Tıpkı Berk gibi... Sadece bir kafe sahibi bir adamın hayatının değişimi... Kitaptaki ayin... tam okumaya başladım ne zaman hareketlenir acaba derken birden o ayin.. ne oluyoruz dememe neden oldu. İtiraf etmeliyim ki böyle bir şey beklemiyordum ama muhteşemdi. Satanist ayinlerini izleriz ya filmlerde, şöyle sansür olmadan bütün her şeyi gösterilerek... aynı öyleydi okumak... muhteşemdi. Kaftarlar hakkında ve onlarla ilgili bölümleri okumak muhteşemdi. Bence kitabın en güzel ve heyecan verici kısımları da onlara ait olanlardı. Seriye giriş kitabı olduğunu çok belli eden bir kitaptı, çünkü birçok detay ve gizem vardı bunlarda bir sonraki kitapta çözüleceğine dair ipucu veriyordu. Geneline bakıldığında kitabı beğendim. Dediğim gibi tarihi yerlere dair verilen detaylardan sıkılsam da -ben sevmediğim için sanırım sıkıldım- kitabı genelinde sevdim. İkinci kitabı beklemedeyim. İçimden bir his ikinci kitapta çok fena şeyler olacak diyor. Türk yazarlarımızdan da bu tür kurgular, fantastik kurgular, bekliyorum. Çok güzel yazıyorsunuz sadece yazabileceğinize inanın. Bence başarırsınız. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, kitabı okurken zaman zaman film olsa nefes kesici olurdu diye düşündüm. Çok iddialı olacak belki ama oradan oraya araştırma gezileri, koşturmalar falan bana Dan Brown kitaplarının filmlerini anımsattı. Heyecan, gizem, kovalamaca ve aksiyon vardır. İkinci kitaba dair beklentim çok yüksek umarım çok beklemeyiz.

ÖncekiSayfa 9 / 42Sonraki