
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Atlantis'in Düşmanları (poseidon Savaşçıları #6)
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/alyssa-day-atlantisin-dusmanlar.html Seriye son sürat devam ediyorum ve bitirmeye de kararlıyım. Her ne kadar araya kitaplar sokarak ilerlesem de seri bitmeden başka seriyi bitirmeden bırakmak yok :D Poseidon Savaşçıları serisinin 6. kitabı olan Atlantis'in Düşmanları, yalnızlığıyla, etrafındakilere karşı olan güvensizliği ve sevgisizliğiyle bilinen Christope'un hikayesini anlatıyor. Serinin kitapları ilerledikçe savaşçıların duygularına daha fazla yer verilmeye başlanış gibi... Bunda da Brennan'dan sonra Christope'un duygularının daha fazla okuduk. Aslında bu durumdan pek de şikayetçi değilim açıkçası çünkü savaşçı kişiliklerinin ardında nasıl da tatlı adamların yer aldığını okumak çok zevkli. O güçlü yenilmez savaşçılar bir kadının yanında yumuşacık ve uzlaşması olması muhteşem :D Alyssa Day'in keşke daha fazla kitabını okuma şansımız olsa diyorum bu kitapları her okuyuşumda. Çünkü cidden sıkmayan kurguları, gereksiz uzatılmayan olayları, inişli çıkışlı değil de hep ileri giden ilişkileriyle hem aşkı hem arkadaşlığı ve bağlılığı konu alırken su gibi akan hikayeler bizlerin önüne koyuyor. Durum böyle olunca da diğer serileri nasıl acaba diye düşünmeme neden oluyor. Umarım yayınevleri bu yazarın diğer kitaplarını da bizlerle buluştururlar. Kitabın konusuna kısacık bir değinirsek eğer; Christope'un bir görevi vardır. Bu görevi bir önceki kitapta zaten okumuştuk. Trident'e eklenmesi gereken aquamarine taşlardan biri olan Siren'in alınmsaı için Christope'u görevlendirmişlerdi. Siren'in nerede olduğunu öğrenen Christope, onu almak için yaptığı bir yolculukta Londra'nın Kızıl Ninja'sı olarak tanınan Fiona'yla yolları kesişir. Genç kadında Siren'in takılı olduğu kılıcı çalmak için gelmiştir. Her ne kadar o an aralarındaki çekim her ikisini de şaşkına uğratsa da ikisi de ne kılıcı ne de Siren'i almadan kaçmak zorunda kalırlar. Ama onların peşinden Siren de kılıç da çalınır... Christope, Fiona'yla beraber çalışmaya başlarlar ancak aralarındaki çekime de karşı koyamazlar. Siren'in kimde olduğunu araştırırken aynı zamanda aralarında filizlenmeye başlamış olan aşkı da yaşarken geçmişlerinin gölgelerinin izlerini de üstlerinden atmaları için birbirlerine ihtiyaçları vardı... Her ikisini de çok büyük bir savaş bekliyordur... ama daha büyük bir savaş da aşkları için vermeleri gerekmektedir çünkü Siren, bir peri prensinin elindedir ve bu adama dünyayı kontrol etmesine neden olacak gücü sağlayabilecektir. Üstelik bu adam Christope'u öldürmek Fiona'yı da eşi yapmak istemektedir... Öncelikle dediğim gibi bu kitapta da Brennan'ın hikayesinde olduğu gibi Christope'un duygularına daha fazla yer verilmişti. Bu durumdan asla şikayetçi değilim çünkü savaşçıların duygularını okumak çok güzeldi özellikle ruh birleşmesi gibi özel bir durumu yaşayacak kadar aşık olduklarında. Fiona ise... bazen içindeki o Kızıl Ninja duygusu ve savaşçı kişiliğine hayran olup sevdim. Ancak bazen de gereksiz yere cesaret gösterisi yapmasına da sinir oldum diyebilirim. Mesela vampir saldırısına uğradıkları bir sahne var ve bunu Christope fark ediyor buna arabada kalın diyor ama artistlik yapıp arabadan iniyor ve vampir saldırısında donup kalıyor... arkadaş madem korkacaksın adamı dinle de gereksiz yere onu da zor duruma sokma ama değil mi? O detaylarda sinirimi bozdu açıkçası... Tamam altta kalmak istemiyorsun, savaşçısı sen de falan ama cesaret edip savaşa giriyorsan savaşacaksın... Kitapta sevdiğim kısımlar olduğu kadar sevmediğim kısımlarda var ve hepsinden bahsedeceğim. Ama önce sevdiklerim olsun :) Christope'un Fiona'yla beraber ilk kez Atlantis'e gittiklerinde muhafızların karşılaması ve oradaki sohbetler çok güzeldi. Ama daha eğlencelisi ise Conlan, Riley ve Alaric'in atışmalarını görmek de çok güzeldi. Bu üçlü resmen vazgeçilmezim gibiler... :D Tabii bir de sonunda Justice, Brennan ve Bastien'in savaş için yardıma gelmeleri de güzel bir detaydı. Ama bunların yanında eksik gelen kısımlar da vardı. Mesela en büyük eksiklik peri prensi Siren'i ele geçirdiğinde olanlar çok basit anlatılmış gibi geldi bana. Belki sizlere öyle gelmez ama ben daha iyisini beklerdim. Çünkü ne olaylar ne savaşlar okuduk ve bu çok basitti. Hiçbir savaş kısmı yoktu, mücadele, plan falan yapma kısımları da eksikti ve peri prensini çok kolay yendiler. Daha heyecanlı olmasını beklerdim o kısımların... ya da Declan'ın perilerin diyarından kurtulmasını da daha detaylı okumak isterdim o kısımlarda çok basitti gibi ama hadi o kısımların bir açıklaması vardı en azından... Bir de Denal'ın yaşadıkları... çok üstü kapalı gibiydi... daha detaylı okumak isterdim ya da onun da geleceğini okumak isterdim. Mutlu mu değil mi? belli olmayan bir sonu var gibiydi. Bence serinin diğer kitaplarının yanında bir tık altta kalmış gibiydi. Diğer kitaplardaki ekşın kısım bunda yoktu ve o nefes kesen olaylar döngüsü de yoktu bu yüzden diğer kitaplardan geride kaldı benim nazarımda. Diğerleri hep 5 üzerinden 5 likti ama bu 4'lük diyebilirim. O da eğlendiren ve severek okuduğum satırların hatırınaydı… İşte böyle... umarım seri biterken diğer iki kitabı da böyle olmaz, daha iyilerini okuruz özellikle son ikinin çok iyi olmasını bekliyorum çünkü Atlantis'in yükselmesine çok az kaldı :)
Baskı: Kır Zincirlerini (MacLeods of Skye Üçlemesi, #3)
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/monica-mccarty-kr-zincirlerini-macleods.html Dur durak bilmeden Monica McCarty okumaya devam ediyorum iyi ki okumadığım bir üçlemesi ve başlayıp da henüz sonlandırmadığım başka bir serisi daha var ki doyasıya okumaya devam edeceğim :D MacLeods of Skye Üçlemesinin son kitabı Kır Zincirleri'nin yorumu ile karşısınızdayım. Serinin son kitabı olması hem iyi hem kötü... iyi çünkü çok güzel bir hikaye sonlandı kötü çünkü çok severek okuduğum karakterleri bir daha göremeyecek olmam... Monica McCarty'nin kitaplarını çok severim ki bunu da birçok takipçim bilir. Bu seriyi yeni basımları ile tekrardan okumamdan ve diğer serilerini de almış olmamdan ne kadar çok sevdiğimi anlaşılır ki yakında o kitaplarında yorumlarıyla karşınızda yerimi alacağım. Bu arada her ne kadar her kitap başka bir kardeşi anlatsa da kurgusal olarak devam niteliğinde olmasa da olaylar ve karakterleri daha iyi tanımak adına sıralı okumanız daha iyi olur. İlk kitap Asi Rory MacLeods'un hikayesi, ikinci kitap Maskesiz Alex MacLeods'un hikayesi ve son olarak da Kır Zincirleri Flora MacLeods'un hikayesi... Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Flora, annesini mutsuzluğundan ve evliliklerin ardından yaşadıklarından kendince ders çıkararak hiçbir Highlandlı'nın görev için veya kendi zengin çeyizi için evlenmemesi için ve evleneceği adamı kendi seçmek adına kendince bir plan yapar. Bu planda saraydan tanıdığı Lord Murray ile kaçarak evlenmektir. Ancak tam kaçmaları sırasında Lachlan tarafından yolu kesilir ve genç kadın Lachlan tarafından esir alanır. Lachlan'ın da planı bir şekilde Flora'nın gönlünü çalıp evlenmeye ikna etmektir çünkü genç kadının kuzeni ile yaptığı anlaşma sonucunda bu evlilikle hem hapiste olan kardeşini kurtaracaktır hem de kazanacağı güçle kaybettiği toprakları geri kazanabilecektir. Ancak Flora'nın asla bu anlaşmayı bilmemesi gerekiyor ve tamamen kendi isteğiyle Lachlan ile beraber olmalı... Ama bütün bunların yanında en büyük sorunda Lachlan'ın düşmanı ve Flora'nın ağabeyi olan Hector... Hector'da Lachlan'ı yenebilmek için her şeyi yapabilecek bir adamdır... Flora ve Lachlan'ın aşklarının önünde çok büyük engel vardı tabi önce birbirlerine karşı aşklarını kabullenmeleri gerekmektedir. Öncelikle her ne kadar ağabeyleri ve kuzeni tarafından istemediği bir evliliğe zorlanacağını düşünse de Rory'nin ve diğerlerinin asla Flora'yı böyle bir evliliğe zorlama gibi bir durumlarının ve niyetlerinin olmaması çok güzeldi. Hatta Rory'nın Lachlan'ın karşısına dikilip de Flora'nın rızası olmadan asla bu evliliğin gerçekleşmeyeceği konusunda tavırları çok güzeldi. Flora'nın asi kişiliği, Lachlan'ı çileden çıkarmak için yaptıkları çok güzeldi. Ama en iyisi de gömleğine gül deseni işleyip ve kız gibi kokmasını sağlamasıydı o sahnede güldüm :D Ayrıca Flora'nın Lachlan'ın kız kardeşleri Gilly ve Mary ile çok iyi anlaşıp da müttefik olmaları çok tatlıydı. Lachlan'ın hiç tecrübesi olmadığı konularda Flora ile ilgili detaylarda çok tatlıydı tam bir acemi aşıktı ve bütün o sorumluluklarının arasında bir nefes alma molası gibiydi Flora ile olması... bence mu mutluluğu da hak etti genç adam. Flora'nın ağabeyi Hector'dan bir hinlik bekliyordum ki adam beni yanıltmadı. Pis, şerefsiz... kız senin kardeşin, insan kardeşine böyle şeyler yapar mı? O son bölümde Hector ile olanlar soluksuz okunan satırlardı. Hain adam resmen kardeşini ölüme gönderiyordu ama umurunda bile değildi adamın. Tek derdi Lachlan'ın teslimiyeti, yenilgiyi kabul etmesi, Hector'a boyun eğmesi... böyle insanların ne yazık ki yaşadığı bir gerçek ama hepsi ölse keşke... çok mu kötü oldum şuanda :D ama Hector hak etti. Neyse ben Lachlan ile Flora'ya döneyim :D onların cephesi daha güzel. Daha romantik, daha sevimli... Flora'nın kaçarken boğulma tehlikesi atlatması, sonrasında Lachlan'ın yüzme öğretme çabası, sonrasında saldırıya uğradıklarında genç kadının Lachlan'ın öldüğünü sandığındaki kısımlar çok güzeldi. Ama asıl işte bu dediğim yer ise... Rory'nin Flora'ya evlenmeyi kendi rızasıyla mı yoksa zorlama ile mi olduğunu sorduğundaki tepkisi. Flora'nın yanağından makas alması falan çook şekerdi :) Özlemişim Rory'i dedim ki o da ayrı bir odundu ama Isabel ile evlenmesi adama yaramış daha sevimli olmuş. Ayy ben bu seriyi çok severek okumuştum keşke bitmeseydi hepsini çift olarak daha fazla okuyabilseydik. Ayrıca yazarın en güzel özelliği de kullandığı olaylar ya da karakterler gerçek hayatta yaşamış olan kişiler ya da yaşanmış olan olaylar bu da kitaplarında biraz da tarihi bilgi de içeriyor. Bu da bence türlerinden ayırıyor yazarın kitaplarını. Mesela bu kitapta da gerçekte Lachlan ve Flora adında kişiler yaşamış ve gerçekten de evlenmişler. :) Leydi kayası diye bir kaya gerçekten var ve benzer bir hikayesi var... İşte bu yüzden bu kadının kitapları bence çok daha güzel ve etkileyici. Bence mutlaka okuyun bu yazarı :)
Baskı: Atlantis'in Muhafızları - ( Poseidon Savaşçıları #5 )
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/alyssa-day-atlantisin-muhafzlar.html Poseidon Savaşçıları Serisine bu ayda kaldığım yerden devam ediyorum.Sırada 5. kitabı Savaşçı Brennan'ın hikayesi vardı. Aslında hikayesine diğer iki kitapta hafiften belirtmişti nasıl bir fırtınalı aşk yaşayacağını ama detaylarını bu kitapta okudum ve muhteşemdi. Alyssa Day'in fantastik, paranormal türde olan 8 kitaptan oluşan serisi Poseidon'un Savaşçıları'nın 5. kitabıydı Atlantis'in Muhafızları. Yine akıcı, merak uyandırıcı, dinmek bilmeyen olayların olduğu, ilk sayfadan son sayfaya kadar nefes kesen, aşk dolu bir kitaptı. Her ne kadar seri her kitapta başka karakteri anlatıyor olsa da birbiriyle bağımlı olan kitaplar. Mesela Brennan'ın hikayesine 3. kitap Justice'in hikayesinden hafifçe vurgulanmaya başlandı ve 4. kitap Alexios'ta da yine hafiften kendini gösterdi. Bu yüzden seriyi size tavsiyem birden başlayıp sırayla okumanız. Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Poseidon tarafından lanetlenerek duyguları alınan ve hiçbir şey hissetmeyen Brennan, Tiernan'ı gördüğünde içinde canlanan sahiplenme duygusu ile harekete geçen duyguları karşısında afallasa ve kendini kontrol etmekte zorlansa da Tiernan'dan uzaklaştığında ve onu görmediğinde tamamen unutuyordur. Aldıkları yeni görev yüzünden Tiernan ile çalışmak zorunda olan Brennan, duygularını anlamaya ve dahası da bu durumu Tiernan'a anlatmak zorunda kalır. Bir gece aldıkları görev için vampirlerin arasında kalacakları bir otele yerleşen Tiernan ve Brennan bütün gerçeği, kendi ile ilgili lanetle ilgili bütün gerçeği Tiernan'a anlattığında genç kadın bunu anlayışla karşılar ve ona yardımcı olabilmek için Brennan'ın yanında kalır. Onun gözünün önünden sadece tuvalet ihtiyacı için bile ayrıldığında kendisini unutmaya başladığını fark edince hep onun gözü önünde olabilecek şekilde hareket eder. Ancak işler karmaşık hale gelince ve Atlantis'e gitmek zorunda kaldıklarında Brenan ile aralarındaki ruh birleşmesinin farkına varırlar. Aralarında yavaşça da filizlenen aşk ikilinin çok büyük bir sınavdan geçmesine neden olur. Özellikle de vampirlerin beyin kontrolü üzerinde yaptıkları deneyleri yok etme çabası ile çalışırken kendileri denek olduğunda ve birbirlerinden koptuklarında olaylar iyice karmaşıklaşır. Öncelikle Brennan merak ettiklerimden biriydi çünkü duygusuzluğunun nedeni, sonrasında nasıl hissedecek ve nasıl aşık olacak hep meraklardaydım. Beklentimi bundan daha iyi olamazdı. Çünkü Brennan'ın duygularına o kadar iyi anlatılmıştı ki sanki o çaresizliği, korkuyu, çelişkileri ben yaşıyormuşum gibi hissettim. Justice haricinde diğer savaşçıların düşüncelerine bu kadar yer verilmemişti Justice'den sonra Brennan'ın duygularına en çok yer veren kitaptı. Yani şunu demek istiyorum ki hep kadın ve erkek karakterin duygularına eşit yer veriliyordu ama Justice'de onun kendi kişilik özelliklerinden dolayı daha fazla yer verilmişti bir de bu kitapta Brennan'ın duygularına yine fazla yer verildi. Hatta belki de en fazla bunda bir savaşçının duygularından bahsedildi. Gerçi bu kitaba da başkası olmazdı çünkü Brennan'ın iç dünyasını daha iyi anlamamıza da yardımcı oldu. Brennan'ın içinde yaşadıkları, korkuları, çaresizlikleri çok iyi anlatılmıştı. Okurken hep içim acıdı yüreğim burkuldu. Düşünsenize birine aşıksınız, onu hayatınızdan çok seviyorsunuz ama gözünüzün önünden uzaklaşsa, uyusanız onu unutacaksınız ve hatırlamayacaksınız... nasıl da büyük bir acı... Brennan'ın uyumak istememesine ve uyumamak için her şeyi yapmasına neden olacak kadar büyük bir acı... Bir de tehlikedesiniz, hayatınız söz konusu ve sevdiğiniz insanı unutup onu kurtarma konusunda verdiğiniz sözleri yerine getiremeyebileceğiniz söz konusu iken... Brennan'ın kitabının bu kadar etkileyici olacağını düşünmemiştim. Tiernan ise... tam da Brennan'a yakışacak kadındı. Gerçi hepsi kendine yakışan kadını buldu ama hiçbiri bence Tiernan gibi sınanmadı... Quinn hariç diyerek onu ve Alaric'i dışarıda tutuyorum çünkü onlarınki bambaşka bir şey... ama onlardan sonra en zor sınanan kişiydi Tiernan. Çünkü açık olduğunuz adam sizi unutma olasılığına sahip... Karakterlerden çok bahsettim dimi azıcık olaylara da değinmek istiyorum. Otelde, Brennan'ın Tiernan ile karşılaşması, orada yaşadığı duygusal krizler ve genç kadının o durumdaki tavırları çok iyiydi. Brennan'a o sahnelerde yüreğim acıdı resmen... Deneylerin arkasındaki isimlerden biri olan vampir Devon ve Deidre'den bir şey çıkacak diye beklerken öyle bir vurgun yaptılar ki... işte bu dedirtti kitapta. Sevdim o detayları... Ama Deidre'nin kim olduğu ve sonu çok üzücüydü... Devon'ın o zaman yaşadıkları çok fenaydı. Tiernan ve Brennan'ın laboratuvarda yaşadıkları... hep deney sandalyesine oturmadan önce kurtulabileceklerini ummuştum ama yazar beni resmen damdan düşer gibi yere çarptı ve yok artık dedirtti. Beklemiyordum! Brennan'ın o hallerde olacağını, Tiernan'ın direnebileceğini, sonrasında yaşananlar cidden benim için şaşırtıcı detaylardı. Açıkçası bütün o deneyler sonucunda içten içe Tiernan'ı unutan Brennan'ın beyninin derinlilerinde o tanımışlık hissi falan çok iyi anlatılmıştı. Ancak.. Kitabın en vurucu detayı bence Tiernan'ın son deneyde yaşadıkları ve Brennan'ın tepkisiydi. Anlatmayacağım çünkü spoilerin dibi olur ama dehşet iyiydi. Bir de bu serinin en sevdiğim özelliklerinden biri de kitabın sonunda tanrıların yaptıkları o kaprisli gösteriler. :D Bunda da yine Poseidon boy gösterdi ve çok eğlenceliydi o satırlar. Özellikle Tiernan'ın Poseidon'a diklenmesi.. Poseidon'un verdiği tepkiler çok iyiydi. Poseiodn'un Tiernan'a "Sen de hemcinslerine benziyorsan, yakında sonsuzluğun daha kısa olmasını dilemesine neden olacaksın." demesinde koptum. Cidden güldüm... Tanrı falan ama kadın milletini tanıyor adam dedim :D Kitabı çok severek okudum. Cidden, bu seriyi çok büyük bir zevkle okuyorum. Fantastik, paranormal, vampirli, biçim değiştirenli, Yunan mitlerine dayanan ve aklınıza gelebilecek her fantastik canlının yer aldığı bir tür, bu tür şeyleri okumayı seviyorsanız mutlaka deneyin. Ahh, bir de aşk okumayı seviyorsanız mutlaka deneyin. Çünkü bu savaşçılar çok güzel seviyor :D
Baskı: Maskesiz (MacLeods of Skye Üçlemesi, #2)
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/monica-mccarty-maskesiz-macleods-of.html Kitaplarına taptığım yazarlardan biri olan Monica McCarty'nin McLeods of Skye Üçlemesi'nin ikinci kitabını da okudum. Aslında bu serisi daha öncesinde Koridor Yayınları'ndan çıktığına okumuştum ama şimdi yeni basımlarıyla alıp okumam gerektiğini düşünerek aldım ve okudum yeniden... milyonuncu kez belki de... Kadının kitaplarını ciddi anlamda çok seviyorum ve historical romans severlere özellikle İskoç temalı ve kurgu olsa da bir kısmı gerçekliğe dayanan olayları okumayı da seviyorsanız bu yazarı mutlaka denemelisiniz. McLeods of Skye Üçlemesinin ilk kitabı Asi, Rory McLeods'un hikayesi ikinci kitap Alex'in hikayesiydi ve üçüncüsü de yeni basımıyla çıktı o da küçük kız kardeşleri Flora'nın hikayesi. Onu da aldım ve bu ay bitmeden okuyacaklarımdan biri olmasını planlıyorum. Eğer araya başka kitaplar girmezse... Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Meg, klanının refahı ve ağabeyinin yetersizliği için hem klanına hem de ağabeyinin hakkı olan liderliğine saygı duyacak ama yardımcı da olacak bir adamla evlilik yapmak zorunda olduğunu kabullenerek saraya gider. Yolda saldırıya uğrayan genç kadını saldırganların elinden Alex McLeods kurtarır. Her ne kadar aralarında ilk görüşte aşkın kıvılcımı çaksa da Alex'in kendine verdiği sözü ve geçmişte yaptığı gençlik hatasından sonra vicdani sorumluluğu ile çıkacağı görevde bir kadına yer olmadığının farkında olduğundan o küçük çatışmayı ve Meg'i unutmak için yoluna devam eder. Meg'i ise kendi sorumluluklarıyla bırakır. Sarayda Meg kendine uygun bir eş aramaya çalışırken ve kendine en uygun olan eş olarak Jamie Campbell'ın seçmişken aslında rüyalarını süsleyen ve asla unutamadığı kendini kurtaran savaşçı Alex'i sarayda görmesi işleri daha da karmaşık hale getirir. Alex'de her ne kadar Meg'den uzak duracağına kendi kendine söz verse de her seferinde genç kadına çekilmesi ve Meg'in de Alex'in peşini bırakmaması her ikilisini de çıkmaza sürüklerken önlerindeki savaş olayları daha da karmaşıklaştırır. Meg görevi ile aşkı arasında kalırken Alex daha büyük bir sorunla başa çıkmaya çalışmaktadır. Aşkı, görevi ve vicdanı ile... Çünkü artık görev bilinciyle atan kalbi Meg'in aşkı için atmaktadır... Ve bu aşk gelecekleri olmayan, Meg'in de hayatını riske atabilecek bir aşktır. Öncelikle Alex'i ilk kitaptan beri kendini kanıtlama, bir şeyler için hep bir sorumluluk alma modunda okumuştum bunda da kuzenlerinin ölümünden kendini suçlaması ve bunun sorumluluğunu alarak ona göre davranması çok iyi kurgulanmıştı. Alex'in duyguları o kadar güzel anlatılmıştı ki o vicdani rahatsızlığı, pişmanlığı ve suçluluk duygusunu okurken ben hissediyor gibiydim hep. Zaten Alex'in Meg'in aşkından hep kaçma modunda olması da bu duygulardan dolayıydı ama karşısındaki kadın istediğini alma konusunda o kadar azimli çıktı ki Alex nereye kadar kaçabilecekti ki :D Meg ise, kadın her şeyine hayran kaldım resmen. Alex'e de senin gibi bir kadın lazımdı daha azı olamazdı asla. Meg'in güçlü kişiliği, klanı için göz aldıkları ve sonrasında kalbi ile görev bilinci arasında kaldığı noktada aldığı riskli kararlar muhteşemdi. Öyle ki bir an için... aşkı ve görevi arasında kaldı ve görevini seçti... kadın sen cidden güçlüsün ve Alex'e de yakıştın. Meg'in pes etmeden ve Alex'e olan inancını bozmadan onun için çırpınması çok iyiydi. Özellikle son olarak gerçekleri öğrendiğinde göze aldığı riskler muhteşemdi. Tek kelimeyle ölümüne seven bir kadının alacağı risklerdi. Hayranlık uyandırıcıydı. Bir de Alex, Meg'in dinlediğini bildiği halde yaptığı konuşma... o son konuşma sonrasında Meg'in tavrı... ayakta alkışlanacak derecedeydi. Jamie'ye ise... adam cidden adamdı. Her şeye rağmen Meg'i mutlu edeceğine inandığı için ve onun görevine saygı duyduğu için göze aldığı evlilik kararı gözümde Jamie'yi yüceltti. Ama asıl hamlesi de Meg'in evlilik teklifine ne kadar vereceğini öğrenmeye gittiğinde Alex hakkında anlattıklarıydı. Adam... seni sevdim. Başlarda sevmiyor gibi hissetsem de insanlar yaptıkları eylemleriyle sevilirler ya sen o son yaptıklarınla gönlümü fethettin. Kitabın en güzel tarafları savaş sahneleriydi. Monica McCarty o kısımları cidden çok iyi kaleme alıyor. İskoçların düsturlarını anlatış şekli, savaş stratejileri ve daha da önemlisi aslında o savaşların aslında gerçekten yaşandığını sadece karakterlerin kurgulandığını belirten anlatımları muhteşem. Yazarın şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplarında denk geldiğim şey, evet historical romans yazıyor olabilir ama o aşk hikayelerinin altında yatan gerçekliğe dayanan olaylara da değinmesi... Mesela bu kitapta da Fife Maceraperestlerin yaptığı saldırılar ve savaşların aslında gerçekte yaşanmış olması... Alex McLeods adında bir Highlandlı'nın gerçekten var olması ve Margeret Mackinnon adında bir kadınla evlenmesi... aslında kitaplarının şöyle bir özeliği var olaylar gerçek ama bu olaylar biraz kurgulaştırılarak eşsiz aşk hikayelerine dönüştürülmesi.. bu yazarı zaten diğerlerinden ayıran özellik de bu. Bu yüzden bu kadının kitaplarına tapıyorum ya... evet historical romans okuyoruz ama alttan alta da historical fiction'a da benziyor hikayeleri... Ben bu yazarın kitaplarını çok severek okuyorum ki ilk basımlarından okumuş olmama rağmen bu kitapları yeni basımlarından tekrar alıp okuyorum. Sizlere de tavsiye ederim. Bu türü sevenlerin özellikle kaçırmaması gereken bir yazar.
Baskı: Bu Şehirde Kimse Yok mu?
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/rovsen-abdullaoglu-bu-sehirde-kimse-yok.html Bu ay hep okuduğum türlerin dışına çıkan bir türle karşınızdayım. Normalde pek tarzım olmadığını bilirsiniz ki genelde de okumam ama bu sefer sizlerin karşısına Psikolojik bir kitabın yorumuyla karşınızdayım. Azerbaycanlı bir yazar olan Rövşen Abdullaoğlu'nun psikoloji türündeki kitabı olan Bu Şehirde Kimse Yok mu? okunup bitti ve benim için diğer okuduğum türlerden sonra hoş bir değişiklik olduğunu itiraf etmeliyim. Kitap, her ne kadar bir kurgu üzerinde ilerliyor gibi görünse de aslında olaylar karşısındaki psikolojik irdelemeler, alıntılar kitabı farklı bir havaya sokmuş. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse; Willy bir zamanlar başarılı bir futbolcuyken ailesi ile yaşadığı sıkıntılar sonrasında çizdiği yolda kendi içinde yaşayan, çevresine dair hiçbir şeye karışmayan ama kendi iç dünyasında bazı kırgınlıklar, affedememeler ve büyük bir mutsuzlukla yaşayan ve bir hastanede çalışan temizlik görevlisidir. Çalıştığı hastaneye gelen Wisman, hastalığında artık hiçbir çıkışı kalmamış ve ölümü kabullenmiş, geçmişte yaşadıklarından dolayı Willy'den bambaşka tecrübelere sahip ve farklı bir bakış açısına sahip olması ikili arasındaki arkadaşlığı ilerletirken Wisman'ın tecrübeleri ve yol göstericiliği Willy'nin hayatında büyük değişikliklere yol açar. Öncelikle her ne kadar benim üzerimde öyle bir etkisi olmasa da Willy gibi düşünen ya da onun düşünce çizgisi etrafında dolanan kişiler için çok faydalı olacak bir kitap olduğunu söylemeliyim çünkü psikolojik analizleri ve yönlendirmeleri çok iyiydi. Benim için değil dememin sebebi de birçok nokta da Wisman gibi düşündüğümden olmasıdır çünkü benim hayata dair bakış açım tamamen aynı olmasa da Wisman'ınkiyle benzer doğrultuda olduğunu söylemeliyim. Bir kurgu üzerinden ilerlemesine rağmen içerisindeki psikolojik analizler ve anlatımlar kitaba benim nazarımda oldukça değişiklik katmıştı çünkü beni takip edenler bilir ki ben kurgu okumayı severim ve bu kitaptaki kurgu kısımlarına da bayıldığımı söyleyebilirim. Psikolojik kısımlarında ise bazen çok iyi desem de bazen sıkıldığımı hissettiğimi itiraf etmek istiyorum. Bu tür kitaplar sanırım benim tarzım değil ki zaten okuduğum ilk psikoloji kitabı sanırım. Kitabın kurgu kısmı ise... muhteşemdi. Willy'nin yaşadıkları, sonrasında kendi aile yaşantısı ve Wisman'ın yardımıyla kendi mutsuz aile hayatını düzene sokması çok güzeldi. Wisman'ın geçmişi, yaşadıkları ve buna rağmen hastanede yaptıkları ise harikaydı. Aslında eğer, psikolojik kısımlar işin içine girmeseydi ve tamamen Willy'nin ve Wisman'ın hayatına dair detayları daha duygu yoğunluğuyla yazılsaydı kitap kesinlikle muhteşem ötesi olurdu ama bu büyüyü ne yazık ki o analizler bozmuştu. En azından benim fikrim bu yönde. Kitaptaki maneviyata yönelik alıntılar, sözler, fikirler kitaptaki sanki duygu yoğunluğunu bozmuş gibiydi. Ben Wisman'ın babası ile ilgili olan kısımlarda tüylerim diken diken olup gözlerim dolacak hale gelebilirdim ya da Willy'nin ailesiyle yaşadıklarında içim sızlayabilirdi ama analitik bir şekilde düşünülmesi ve buna göre kurgulanması bence orada bir kopukluk yapmış gibiydi. Tekrar söylüyorum ben psikolojik kitapları pek okumam çünkü tarzım değildir ama bu kitabı değerlendirmem rica edildiğinde de Wisman'ın kanser hastası olması beni en zayıf noktamdan vurdu çünkü henüz 20 yaşındayken kanserden üniversite birincisi olan arkadaşımı kaybettim ve neredeyse 3 senedir de annemin kanser olmasıyla uğraşırken bu tür bir kurgu beni tam kalbimden yakaladı ve okumak istedim. İlk psikoloji türündeki kitap deneyimimde böylelikle olmuş oldu. Ne beklemem gerektiğini ya da hep böyle mi olur bu türler bir bilgim yok ama bildiğim bir şey vardı ki bu kitap benim hüngür hüngür ağlayacağım yüreğimde bir yer edinecek kitap olabilirdi analitik ve maviyat düzeyindeki kısımlar olmasaydı. Bunun haricinde kitabın başındaki alıntıları çok sevdim hatta bazen öyle cümleler vardı ki kitapta inanılmaz hoşuma gitti. Bazılarını da yorumda aralara ekleyeceğim. Bu türü seven bir okursanız bir şans verin derim eğer ki bu türü benim gibi hiç okumadıysanız tercihi size bırakıyorum. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim kitabın orijinal kapağı çok daha güzel keşke o kapak kullanılsaydı.
Baskı: Kara Düşen Ay Işığı
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/lily-graham-kara-dusen-ay-isg.html Bir Auschwitz hikayesi daha... Gerçek yaşamlardan esinlenilerek yazılan bir historical fiction... Yine Yahudi Soykırımı... Yine Nazi Almanyası'nda harcanan canlar, eziyet gören insanlar, acılar... Ve Auschwitz'de bir mucizenin hikayesi... Kara Düşen Ay Işığı... Auschwitz temalı kurguları, hikayeleri çok severek okuyorum. Normalde tarih kitaplarını seven biri değilim ama gerçeklik barındıran ve yaşanmışlıkları kurgulaştıran hikayelerde tarihi öğrenmeyi severim. Tıpkı Aushwitz hakkında edindiğim birçok detayı öğrendiğim bu kitaplar ve kurguları sevdiğim gibi... Lily Graham, kitabın sonunda yazdığı nota göre bu kitabın hikayesini gerçek hikayeden esinlenerek oluşturmuş. Hatta biraz değiştirmiş, kurgu olduğu göz önüne alınırsa bu çok normal, ama geneli yaşanmış bir hikayeden alıntı olduğunu değinerek ve o dönem orada yaşayanlardan edindiği bilgilerle oluşturmuş kurgusunuz... Yani anlayacağınız, kitabın konusu gerçek hayattan alıntılanarak kurgulaştırılmış. Bence bu kitabın daha başka söze ihtiyacı yok! Yaşanmışlık kokan bir kitabın okura hissettirdikleri zaten ifade edilemez... Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Eva, Auschwitz'de hayatta kalmaya çalışan ve tek amacı kocasını ve ailesini bulabilmek olan genç bir kadındır. Yanında çok sevdiği aradaşı Sophie'yle beraber hayatta kalmaya çalışırken Sophie'nin de küçük oğlu Tomas'ı bulmayı amaçlıyorlardır. Kampta hem hayatta kalmaya hem çalışmaya hem de muhafızlardan kendilerini korumaya çalışırken zor şartlarda yaşam savaşı verirken bir yandan umutlarını kaybetmeden aramalarına devam ederler. Bir gün yapılan iyiliklerin her zaman karşılık gördüğü Auschwitz'de Eva yaptığı iyilik karşısında kocasının yaşadığını ve nerede olduğunu öğrenir. Arkadaşı Sophie'nin de yardımıyla kocasını bulan ve onunla geçirdiği zamanların ardından hamile kalan Eva'nın yeni bir amacı daha vardır... muhafızlar anlamadan bebeğini dünyaya getirmeli ve onu hayatta tutmanın bir yolunu bulmalıdır. Eva'nın hayatta kalmak için çabalaması, umudunu kaybetmemesi, her şeye rağmen arayışlarına devam etmesi çok iyi anlatılmıştı ama bunların yanında asıl önemli olan da Eva'nın arkadaşlarına karşı yaptıklarıydı... belki sonrasında kazandığı o savaşın ön hazırlığıydı arkadaşlarına yaptığı iyilikler... Sophie'nin arkadaşı için yaptıkları, oğlu için savaşması çok güzeldi. Ama en son Eva ile kocası için yaptıkları sonrasında ise Eva'nın bebeğinin hayatı için yaptıkları muhteşemdi... yine de olmaması gereken bir sonu yaşadı... çok fena yürek burktu... Eva'nın hamileliği boyunca yaşadıkları ama her şeye rağmen bebeği için hayata tutunma çabaları annelik içgüdü ve bir kadının sevdiği adam için daha sonra da bebeği için yapabileceklerini gösteriyordu. Detay vermek istiyorum ama veremiyorum da çünkü bazı şeyler anlatılmadan okunmalı ki etkileyiciliğini kaybetmesin... bu yüzden detay veremeden yazıyorum yorumumu. Auschwitz'den kurtulmaları ve sonrasında yaşananlar... işte umut... vazgeçmemek... gerçek bir hayatta kalma savaşı dedirtti. Ama en güzeli de küçük Tomas'ın bulunması ve sonrasında gelen onca acıya rağmen mutlu aile hayatı... Kitapta en hoşuma giden kısımlardan biri de aralarda Eva'nın kocası ile tanışma hikayelerine dair geri dönüşler, neden kaçamadıkları ve Auschwitz'e gidişlerinin anlatılmasıydı. Bu hayatlar bir zamanlar yaşandı... insanın içini burkan, yüreğini sızlatan şey de bu... bunlar yaşandı... 1930-1940'larda bu insanlar bu hayatları yaşadı... Auschwitz'de hayatta kalmaya çalıştılar... kocalarını, annelerini, babalarını, çocuklarını, bebeklerini gözlerinin önünde öldürdüler ve bu acıyla yaşamaya zorunlu kılındılar... acılarla dolu, tecavüzlerle dolu, işkencelerle dolu, açlıkla, soğukla sınandılar... bazıları hayatta kalabildi bazıları kalamadı... Bizler bunları her ne kadar kurgu olarak okusak da kitaplarda görsek de... bu hayatlar yaşandı! Bunun ötesi yok! Bu yüzden bu tür kurgular hep benim en sevdiklerim olacak çünkü birçok insanın görmezden geldiği acıları gösteren kurgular. O hayatlar, orada can verenler bu hikayelerin bilinmesini de saygıyla anılmayı da hak ediyorlar! Size şiddetle tavsiye ederim Auschwitz içerikli kurguları okuyun çünkü hepsi gerçeklik, yaşanmışlık barındırıyor... Bu kitapta onlardan biri... Hani bir kitabı okursunuz, hissedersiniz, hüzünlenirsiniz ama bir yer de bir cümle, bir kelime okursunuz sizi hıçkırarak ağlatır ya... işte bu kitap öyle bir cümleyi içinde barındırdı benim için... Tavsiye ederim okuyun!
Baskı: Sırılsıklam Aşk
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/jessica-park-srlsklam-ask-flat-out-love.html Tavsiye üzerine aldığım bir kitaptı Sırılsıklam Aşık kitabı. Hatta bloga gelen yorumlardan birinde tavsiye edilmişti ve bende de hem tavsiye edilmesi hem de romans olması dolayısıyla bekletmeden aldım ve okudum. Aslında yeni bir kitap değil, 2015 yılında çıkmış bir kitap ve bunca zaman böyle bir kitabı neden görmemişim bilmiyorum sanırım Altın Kitaplar pek takip etmediğim yayınevlerinden biri olduğu için gözden kaçırdım bilemiyorum... Kitap genç yetişkin dediğimiz young adult türünde bir kitap. Bu yüzden genç kesimin çok severek okuyacağını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Sıkmıyor, zaman zaman eğlenceli zaman zaman duygusal bir kitap ve akıp gidiyor. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Julie üniversite için gittiği şehirde kalacağı evin aslında bir restoran olduğunu ve dolandırıldığını öğrendiğinde annesinin üniversiteden bir arkadaşı olan Erin'in ve ailesinin evinde kalmaya başlar. Evin aşırı zeki ve bir o kadar da kendi dünyasında asosyal yaşayan oğlu Matt ile evin küçük kızı ama bazı sorunları olan kızı Celeste ile yeni bir hayata adım atan Julie'yi bu evde hiç de tahmin edemeyeceği şeyler beklemektedir. Celeste'nin yaşadığı sorunlar ve travması sonucundaki tavırları, yaşından farklı davranmasının ardındaki sırrı çözüp kızın yaşına göre bir hayat yaşamaya çabalamasını amaçlarken Matt ile de farkına varmadan iyi arkadaş olurlar. Ama bütün bunlarla sınırlı kalmıyor olaylar... bir de evin büyük oğlu ve seyahatta olan Finn var... hem onun odasında kalması hem de genç adamla Facebook üzerinden mesajlaşmaları sonucunda içten içe ona aşık olmaya başlarken çözmesi gereken bir sürü sorun ortaya çıkar... Aslında kitabın konusu çok iyiydi. Yani bir yandan klasik bir genç yetişkin aşk romanı gibi görünürken bir yandan da ailenin içerisindeki gizemin ortaya çıkardığı sonuçlar daha da içerik katıyordu kitaba. Matt'in tavırları, Julie ile ilişkisi ve sohbetleri... kız kardeşi için yaptıkları... her şey çok güzeldi. Özellikle kitabın sonunda yapılan açıklamalar sonrasında gelen dolaylar zincirinde aslında ne kadar dikkatli ve Julie'ye değer verdiğini de görüyoruz. Finn... seyahatleri ile ilgili detayla, Julie'ye attığı mesajlar ve onunla iletişimi çok güzeldi. Okumaktan zevk aldığım satırlardı bir yerde... Celeste'nin ise tavırları, yaşadığı travma ile baş edememesinin sonucu olduğu belli olsa da henüz ergen bir kızın yapması gerekenleri yapmaması ve Julie'nin bu konuda ona yardım etmesi çok güzeldi. Aslında bütün bir aile yaşanılan olayla baş edememiş... tavırları ve kendilerini aileden uzaklaştırıp da ona göre davranmaları bunu gösteriyordu. Ah bu arada o olay ise... asla söyleyemem çünkü spoilerin dibi olur kitabın anlamı kalmaz okuyup anlamalısınız. Bir de kitapta Finn, Matt ve Julie gibi görünen bir aşk üçgeni var ama göründüğü gibi değil hiçbir şey. Ayrıca şunu söylemeliyim ki Matt çok güzel sevdin be çocuk :) Kitapta sevdiğim kadar sevmediğim şeylerde vardı. Tam olarak anlatamasam da bir şeyler olmamış hissi vardı hep içimde. Halbuki kitap akıcıydı, sıkmadan da okunuyordu ama o hissiyatı bana hissettiremedi. Kurgusu çok güzeldi ama yaşanılan duyguları bana hissettiremedi ne yazık ki. Bu yüzden de beni tatmin etmeyen bir şeyler var gibiydi. Bir de kitabın sonu bana çok fazla geçiştirilmiş ve Julie'nin olayları öğrenme yolu çok damdan düşer gibi geldi. Belki okuyanlara öyle gelmemiş olabilir ama ben öyle hissettim. Bu yüzden benim için ortalama bir kitaptı ne yazık ki.
Baskı: Ruh Kırıcı
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/sebastian-fitzek-ruh-krc.html Favori psikolojik gerilim yazarlarımdan biri olan Sebastian Fitzek'in tek tek bütün kitaplarını okuyorum ve bu ay okuduğum ilk kitabı da Ruh Kırıcı oldu. Yazarın aynı zamanda okuduğum 4. kitabıydı ve itiraf etmek gerekirse diğer kitaplarının yanında bir tık gerideydi benim için... Üzgünüm Fitzek ama öyle hissettim. Öncelikle yazarın kurgularında hep bir gizem var ve bu gizemden kaynaklı bir gerilim de oluyor. Ancak vurgun haline gelen şey kesinlikle bunlarda da değil, nasıl başarıyor bilmiyorum ama okurken etrafındaki seslere kulak kabartacak, her an arkandan biri yaklaşacakmışçasına diken üstünde, tedirgin olmanı sağlayacak şekilde oluşturuyor kurgularını... aslında gerilmeni sağlayacak bir şey yokken öyle bir psikolojik oyuna sokuyor ki seni geriliyorsun. Yazarın bu konuda oldukça başarılı olduğunu söylemeliyim. Kitabın kurgusuna değinmek gerekirse, Profesör bir deney için üniversite öğrencilerinden ikisine bir hasta raporunu okutuyor. Bu raporda Ruh Kırıcı adı verilen bir seri katilin kim olduğu ve neler yaptığını, taktiklerini ve sonrasını anlatıyor. Ruh Kırıcı, kurbanları öldürmüyordu, hiçbir fiziksel zarar da vermiyordu... sadece ruhlarını baş edemeyecek şekilde yaralıyor ve bir süre sonra da ölmelerine neden oluyordu. Okunan bu raporda bir villada tedavi gören hastaların kar fırtınasında kaldıkları bir an Ruh Kırıcı'nın da onların yanında olmasını, tek tek hepsini peşine düşerken arkasındaki notlarla ipucu bırakmasını ve sonrasında olanları anlatıyordu. Ama asıl önemli olan Ruh Kırıcı'nın taktikler, yaptıkları, amacı ve sonrasında gelen olay zincirindeki gerilim ve psikolojik sınav... Ama asıl olay kitabın sonunda bomba gibi patlatılan olaydı... Öncelikle kitabın Ruh Kırıcı ile ilgili olan kısımların kurgusu çok iyiydi. Nasıl, neden, niye... her aklınıza gelecek soru kalıbını sorabileceğiniz ama sonunda da tatmin edici bir cevap alacağınız şekilde kurgulanmıştı. Özellikle villa da yaşananlar bir yerden sonra baya gerilmeme neden oldu, evde yalnızdım okuduğumda ve istemsizce evdeki sesleri dinler moda geçtim. O kısımlarda yazarın amacına ulaştığına eminim.. en azından benim açımdan. Ancak... her ne kadar kitabın başlangıcı iyi olsa da villada olaylar patlak verene kadar ki durgunluk beni sıktı da... evet Ruh Kırıcı'nın villada olayları başlattığı satırlar çok iyiydi bence ama onun haricinde olan detaylar… bilemiyorum sıkılmama neden olacak kadar da durgundu ve gitmedi de... Ayrıca kitabın sonundaki son nokta da oldukça yaratıcıydı ama açıkçası kitabı kapattığımda hissettiğim işte bu olması gerekirken eee dedim... bu muydu? Olmamıştı sanki... olmayan şeyler ya da oturmayan şeyler var gibiydi. Bilemiyorum ama hep bir eksiklik hissettim özellikle sonundaki profesörün açıklamalarında... olayla döngüsü arasındaki bağlantıları okurken... Yani öyle işte... kelimelere dökemediğim ama hissettiğim eksikliklerdi bunlar ne yazık ki… Yazarın okuduğum diğer kitapları buna kıyasla bu konuda daha iyiydi. Bu yüzden bir tık geride kalmış geldi okurken bana... Ortalamaydı bence... daha iyi olabilirdi bence... Okuyanlar varsa nasıl buldular merak ediyorum ama ben çok muhteşemdi diyebileceğim kadar sevemedim..
Baskı: Gökten Üç Elma Düştü
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/merve-duman-gokten-uc-elma-dustu.html Gökten Üç Elma Düştü, çıktığından beri kapak tasarımı ve konusuyla ilgimi çeken bir kitaptı. Merve'nin kalemini de bildiğim için aldım hemen anca okuyabildim. Hatta takip ettiğim bloggerlardan biri olan mordüslerkitaplığı'ndan Gizem okumuş yorumlamış derken benim de canım çekti bir anda okumaya karar verdim ve okudum da :D Çok da iyi gitti açıkçası. Bu dönemde bolca gülmeye ihtiyacımız varken oldukça güldürdü beni :D Merve Duman'ın daha önceden Aşktan Sabıkalı kitabını okumuştum ve polisiye ile romansı çok güzel harmanladığını düşünmüştüm ki hala da öyle düşünüyorum bu türde yazmaya devam da etmeli. Hatta Kalpten Sabıkalı kitabını da kısa zamanda okuyacağım. Merve'nin bu kitapta diğer kitaplarına göre daha farklı bir kalemi vardı. Tam romantik komedi tadında hatta film izliyormuş gibiydi ki ben çok severim romantik komedileri okumayı da izlemeyi de. Kitabın konusuna değinmek gerekirse; bir gazetede fotoğrafçı olarak çalışan Nil, aynı gazetede çalışan Volkan ile hep çatışma içindedir. Bir gün genç adam hakkında asılsız bir dedikodunun yayılmasına neden olur ve bu dedikodu beraberinde de oldukça karmaşık olayları peşinde getirir. Dedikodudan sağ kurtulmayı söylediği yalanla başaran Nil, sonrasında yalanın başına açtığı olaylardan da aşık olduğu Volkan'ın güvenini kaybederek bedelini öder. Bununla da kalmaz devamında daha da olaylar karmaşık hale gelir. Volkan ile Nil aşklarını yaşayabilecekler mi olaylardan sağ çıkabilecekler mi onu okuyoruz. Hem de eğlenerek :D Nil'in kişiliğini çok sevdim. Küfür durumlarında verdiği tepkiler, oje takıntısını çok eğlenerek okudum. Özellikle oje takıntısı olan ben bu konuda çok iyi anladım onu. :) Lila ile Nil'in arasındaki ilişki ise bence kitabın en güzel tarafıydı. Volkan'ın ise... eğlenceli ama bir o kadar da has adam olduğunu düşündüm. Her ne kadar içinde çok tatlı bir adam barındırsa da bazen bir öküz çıktığını da görmek çok eğlendirdi. Araz... anlatılmaz yaşanır derim. Bu adamı çok sevdim. Erkan'ın öylesine bir melek olabileceğini tahmin hiç edemedim hep Volkan ile Nil'in başına bela olacağını düşündüm. Nur Banu ile Korkut ise... gençler favorilerimsiniz :D Kitabın en eğlenceli sahnelerinden biri benim nazarımda Nur Banu ile Korkut çiftinin Volkan ile Nil'i basarken basılmış moduna girmeleri, o kısımdaki tepkiler, konuşmalar kahkaha attırdı. Bir de elma muhabbeti var... o elmanın Nil'in başına iş açacağını biliyordum :D Lila, Nil ve Volkan üçlüsünün evdeki halleri çok tatlıydı. Genel olarak kitapta çok eğlenerek okuduğum satırlar vardı ama bir o kadar da daha fazla duygu okumak istediğim satırlarda oldu açıkçası. Romantiklik kısmında daha fazla duygu okumak isterdim açıkçası komedi kısmı ise yerindeydi bence. Merve'nin diğer kitabından kalemini bildiğim için bu kitabı ortalama bulduğumu üzülerek söylüyorum. Ama bir sondaki bu türde yazdığın kitaba azıcık daha duygu katarsan çok daha iyi olacaktır kitabın diye düşünüyorum. Romantik komedi severlere de denemelerini tavsiye ederim :) Özellikle çok bunaldığınızda ya da okuyamama durumunuzda iyi gidecek bir kitap.
Baskı: Atlantis'in Maskesiz Yüzü (Poseidon Savaşçıları #4 )
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/alyssa-day-atlantisin-maskesiz-yuzu.html Poseidon Savaşçıları serisine devam ederken sıradaki kitabım serinin 4. kitabı savaşçıları arasında Vampir Tanrıça'nın elinde iki sene kalan ve yaralı yüzüyle kaçmayı başarabilen Alexios'tu. Diğer üç kitapla tanıdığımız ve yaralı yüzü dolayısıyla herkese itici geldiğini düşünürken kendini hep geri çeken Alexios'u okudum bu kitapta. Öncelikle tekrardan diyeyim, araya başka kitaplar sokunca bu serinin diğer kitapları biraz altlara kaldı bu yüzden belirtmek isityorum. 8 kitaptan oluşan Poseidon Savaşçıları Serisi, fantastik aşk türünde ve paranormal romans, vampirler, biçim değiştirenler, Tanrıça torunları, büyücüler ve daha da önemlisi mitleri kapsıyor... yani aklınıza ne gelebilirse bu kitapta vardı. Hatta bu seri de... Bu yüzden kelimenin tam anlamıyla fantastik türün hakkını veriyor. Alyssa Day'in bu kitapta da oldukça akıcı, aşk ve tutku dolu, heyecanlı, olayların zirvede olduğu ve nefessiz okunan bir kurgusu vardı. Okurken kesinlikle sıkılmıyorsunuz ve ne olacağını da merak ediyorsunuz. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, Atlantis'i yükseltmek için Trident'in kayıp taşlarından biri olan "Vampirin Felaketi" adı verilen elmasın peşine düşen Alexios, aralarına katıldığı asi gruba hem kendi arayışında hem de onların vampirlerle olan savaşlarında yer alır. Ancak hesaba katmadığı şey, asi grubun lideri Grace'e karlı hisleri. Çünkü Vampir Tanrıçası Anubisa'nın yanında iki yıl kapalı kaldıktan sonra yüzünün bir tarafında yaralı olan ve hep bu yara yüzünden itici geldiğini düşünerek hareket ederken Grace'in bunu önemsememesi, buna rağmen kalbini açabilecek olması Alexios'un da kalbini çalar... Hatta ikili arasına gerçekleşen ruh birleşmesi olayları ikisi arasında çözerken içlerindeki tereddütler için daha fazla iletişime gerek duymaktadır. Ama bunlara zamanları yoktur çünkü vampirler bir şekilde güçleniyorlardı ve biran önce Vampirin Felaketi elmasını ele geçirmeleri gerekmektedir. Birbirlerine güvenmeleri, kalplerine inanmaları ve sevgilerini dile getirmeleri haricinde yapabilecekleri tek şey inandıkları şey uğruna savaşmaktır. Detaylı yorumuma geçmeden önce söylemek istiyorum ki ilk üç kitapta hep Poseidon boy gösterirken burada Av Tanrıçası Diana'yı görmek çok güzeldi. Özellikle Alexios'un Diana'nın soyundan gelen Grace ile birlikte olmak için Tanrıça'dan izin alması çok tatlıydı. Tabi bu talebinin karşılığında da baba olabilecek olmasıyla aldı :D ayy şu an spoiler veriyor olabilirim ama Alexios'un baba olacak olmasına verdiği tepki çok şekerdi :D Neyse spoiler verdikten sonra ben yorumuma geri döneyim. Grace ile Alexios arasındaki çekim ve bu çekime verdikleri tepkiler süperdi. 3. kitap Atlantis'in Kurtuluşu'nda zaten Grace ile Alexios tanıştığını görmüştük ve kitabın o sahnenin devamından başlaması çok iyi oldu. Grace'in savaşçı kişiliği ve bundan ödün vermemesi çok güzeldi. Diğerlerinden bir tık daha farklıydı çünkü neyin ne olduğunu biliyordu bununla da kalmıyordu neyle karşı karşıya olduğunu bilerek savaşıyordu. Bu yüzden onun güçlü kişiliğini sevdim. Alexios'u ilk kitaplarda da sevmiştim ama özellikle merak ettiklerimdendi diyemem ama bu kitabı okurken aslında merak edilmesi gereken bir karakter olduğunu gördüm çünkü yaşadıklarından sonra neler hissettiği, diğerlerinin aksine güvensizliğini okumak aha zevkli oldu. Diğerleri gibi mükemmel Atlantisli görünüşünün aksine sahip olması ve ona göre tereddütlerini okumak hem farklı geldi hem de çok hoş bir değişiklik oldu. Grace ile aralarındaki ruh birleşmesi olmasına rağmen onun kendisini istemeyebileceğini düşünerek hareket etmesi, bu güvensizliği yaşaması ama Grace'in daha cesur olup adım atması çok güzeldi. Asi ekibinden Tiny ve Sam'i çok sevdim. Özellikle Sam'in tavırları çok güzeldi ve zaman zaman bu ikilinin çok eğlenceli sohbetleri oldu. Bu kitapta da Alaric'in acılarını okumak çok kötüydü. Bütün serinin en iyi kitabı Alaric olacakmış gibi geliyor ve hemen son kitaba atlayıp adamın mutlu oluşunu okumak istiyorum. Çok fena acı çekiyor adam resmen... kıyamıyorum... Bu kitapta Riley'in doğum yapmasını gördük. Ayy Conlan'ın baba olması, diğerlerinin tepkileri çok güzeldi. Çok sevdim o satırları... Özellikle söylemek istediğim bir sahne var ki... Alexios ve Grace iddialaşıyorlar hedefleri vurma konusunda... Grace 6 ok Alexios ise 6 hançer ile hedefi bulacaktır ve o sahnedeki sonuç 32 diş sırıtmama neden oldu. Yürü be kızım dedim resmen :D Perilerle ilgili olan detaylar çok ilginçti. Bütün fantastik canlılar var derken perileri unutmuşum bu kitapta onlarda dahil oldu geriye ne kaldı bilemiyorum. Sanırım kalmadı hiçbir şey... bir sonraki kitabı büyük merakla okuyacağım kesin neler olabilir daha... Serinin 4. kitabıydı ve çok sevdiğimi söyleyebilirim bu kitabı da. Seriyi şiddetle tavsiye ederim mutlaka deneyin bence. Özellikle fantastik severler ve mitolojik öğeleri sevenler kaçırmasınlar derim.
Baskı: Hedef Sensin
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/meral-kr-hedef-sensin-miras-serisi-1.html Meral Kır'ın şimdiye kadar yayınlanmış bütün kitaplarını okumuş biri olarak yeni serisi ve yeni kitabı Hedef Sensin'i de çıktığı anda almıştım ama henüz okuyup da bitmesini istemediğimden okumayı erteliyordum ama dayanamadım hem de instagramda da okuma etkinliği olunca dedim ben de katılayım ve hemen başladım kitaba. Nefes kesen ve soluksuz okunan bir polisiye aşk kitabı ile karşılaştım. Meral Kır şimdiye kadar hiçbir kitabında beni şaşırtmadı hep beklentimi bana verdi ki her kitabında ondan daha çok şey beklememe rağmen o da hep daha fazlasını bana verdi. Bu konuda takdir ettiğim Türk yazarlardan biridir kendisi. Öncelikle akıcı, sürükleyici ve merak uyandırıcı bir kalemi var. Duyguları kaleme alış şekli tamamen okuru etkisi altına alacak ve okurken yüz ifadenizi etkileyecek şekilde kaleme alıyor. Olay döngüsü her zaman şaşırtıcı olmasının yanında bambaşka bir noktaya da parmak basıyor. Ama en önemli özelliği aşk romanına polisiyeyi öyle güzel harmanlıyor ki ben Türkiye'nin Nora Roberts, Linda Howard şubesi gibi kalemi var dediğimde bana güvenin. Aşk detaylarıyla sizi gülümsetirken polisiye detaylarıyla sizi öyle bir olay döngüsünün içine çekiyor ki tereddütte bıraktırıyor okuru ve aşkı seven tarafımız aynı zamanda çiftin mutlu yaşaması için polisiye detayları da çözümlemesini bekler hale geliyor. Meral Abla, ilk kitabından son kitabına kadar yazdığın her kitabı gözüm kapalı alırım dediğim yazarlardan biri ve beni her kitabıyla tatmin eden yazarlardan da aynı zamanda. Çünkü her kitabı bir öncesinden daha iyi ve daha şaşırtıcı detaylarla örülü. Kitabın kısaca konusuna değinmen gerekirse; Gazeteci olan Zeynep gece çalışıp da bir sabah evine girdiğinde kendi yatak odasında kendi yatağının üzerinde vahşice öldürülmüş bir kadın cesedi bulur ve verdiği tepkiyle, attığı çığlıkla bütün apartmanı sabah uyanmasına ve daire kapısına toplamasının yanında yan dairesinde yaşayan Savcı Güçer'in de dikkatini çeker ve olay döngüsü başlar. Çünkü yan dairesinde yaşıyor olmasına rağmen Güçer ile Zeynep tanışmıyorlardır ve Zeynep'in yatağındaki kızı bir gece önce en son Güçer görmüş, sarhoş kızın eve girmesine yardım etmiştir. Maktulün kimliği, öldürülüşü, katil kim soruları komiserleri ve savcıları araştırmaya çekerken işin içine dahil olan Güçer'de bu araştırmada yer almaktadır. Ama dava gereği ve yan dairesinde olmasından dolayı Zeynep ile Güçer arasında filizlenmeye başlayan aşk ise olayları daha da karmaşıklaştırır. Çünkü iki gencin arasındaki çekim geçmişlerinden gelen ve mesleklerinin sonucu olarak büyük sorunlara da yol açmaktadır. Çünkü aşklarını yaşamak isteseler de önlerinde yakalanmamış bir katil var ve bu katil ya Zeynep ya da Güçer ile bir geçmişten dolayı cinayet işledi... Bunun getirisi ve geçmişleri Güçer'i ve Zeynep'i çok büyük bir sınavdan geçirirken hem kendilerini bulmalarını hem sevmeyi öğrenmeleri hem aşkın getirilerini kabullenmeleri hem de bu cinayetin ardındaki sır perdesini çözmeye çalışmaları gerekmektedir. Öncelikle kitabı polisiye kısmına değinmek istiyorum. Her ne kadar koyu bir polisiye okuru olmasam da arada okumaktan zevk aldığım bir türdür. Dolayısıyla bu türde beni en tatmin eden şey tahmin katil ve sebepleridir. Çünkü olay döngüsü genelde tahmin edilebilinir oluyor bu türü okurları için ama sonuç ve sebep her zaman farklıdır ve yazarın hayal gücüne göre tatmin edici şaşırtıcılığa sahip olabilir. Meral abla da bu kitapta bunu yapmıştı. Katil öyle bir kişi çıkmıştı ki asla tahmin edemedim, aslında kafamda başka şüpheliler bile vardı ama şaşırtıcı detay oldu benim için. Ta ki Müjde'den gelen son sonuçlara göre tahminim biraz şekilde değiştirir gibi oldu ama onda bile tahmin etmedim açıkçası... İlk cinayetin işleniş şekli, tarifi, polisiye detaylar, adli tıp detayları çok iyiydi. Özellikle cinayetin işleniş biçimi... ahhh film izliyormuşum gibi gözümde canlandırdım ve kitaba başlangıç daha iyi olamazdı bence. Bir sonraki kitapta bunu nasıl geçersin Meral abla bilemiyorum ama bundan iyisi için beklemedeyim :D Zeynep'in kişiliği, olaylara verdiği tepki, Güçer ile olan diyalogları çok güzeldi. Hatta Güçer ile olan diyaloglarında çok eğlendiğim satırlar da oldu. Ancak genç kadının geçmişi... Güçer ile yaşadıkları bütün sorunların temeli de Zeynep'in geçmişi... o hayatı yaşayan çoğu kişi hayatta kalamaz ya da böylesine savaşamaz ama Zeynep'in hayatta kalma savaşı çok iyiydi. Zeynep'in babasının yaptıkları... bir baba nasıl böyle şeyler yapar dedirtiyor ama yapanlar var... hadi onu geçtim bir teyze nasıl böylesine kötü olabilir diye düşündürtüyor ama yine diyorum ki yapanlar var... Güçer ise... adamım sen ne fena çıktın öyle. Doruk'tan sonra favorim olabiliten var benden söylemesi. Sadece gamzene bile vurulabilirim hele bir de sağa doğru kıvrılan dudaklarına... offf :D Güçer'in güçlü kişiliği, savcı karakteri, olaylara bakış açısı çok iyiydi. Zaten olayı çözen de yine o oldu. Kaçırılan bir detayı bulmasıyla gerisi çorap söküğü gibi geldi. Tam da genç adamdan beklenen tavırdı bence. Güçer ile Zeynep'in çiftlikte yaşadıkları, ıslak hamburger halleri, çekilen resimlerdeki halleri çok güzeldi. Güçer'in Zeynep için yaptıkları çok tatlıydı hatta Paris muhabbeti süperdi. Çok ince bir adamsın ve sen her kızın rüyası olabilirsin özellikle o gamzen ve yamuk gülüşünle benim hayalimsin ama Doruk'tan sonra :D Bir de demezsem içimde kalır, Zeynep'in vejetaryan olması ama köfte yemesi süperdi :D benden bir tane daha var dedim. Çünkü ben de et ürünleri yemem ama köfte yerim, Zeynep'in de benden olması kitabın en sevdiğim detayı olduğunu itiraf etmeliyim :D Kitapta bolca Esmer'i gördük ve açıkçası Mehmet ne zaman kitaba gelecek dediğim anda geldi ve öyle bir geldi ki yıldırım gibiydi tam da ona yakışan şekilde... ve bizi güldürdü ve iç çektirerek karısını da alıp gitti :D Esmer ile Mehmet arasındaki sohbetler süperdi hatta bir alıntı da paylayacağım alıntılar postunda, asla es geçemem bu çifti çünkü sevdiğim çiftlerden biri kendileri. Gerçi bütün Sancaktarlar'ı ve eşlerini seviyorum - Asya hariç... Kitabın sonunda Esmer'in hamileliğini okumak çok güzeldi :D ayyy o satırları okuyunca direk 32 diş sırıttım. Hatta Esmer'i ara baskıları ve hasta gelemiyor işe muhabbetlerinde aklıma geldi açıkçası... Aferin Mehmet sana demek istiyorum çünkü Esmer'in pek de isteyerek çocuk yapacağını düşünemiyorum muhtemelen Mehmet kandırmıştır :D Kitapta diğer Sancaktarlar'ı görmek çok güzeldi. Atışmaları, sohbetleri ve aile ilişkileri çok güzeldi ve onları okumaktan çok zevk alıyorum. Özellikle Serra'yı hamile görmek ve Barış'ı da onun hamile hormonlarıyla savaşırken okumak çok iyiydi. Barış adamım güzel cevap verdin karına bravo sana :D Güçer'in Cem ile olan diyalogu ve yaşadıkları sonucunda Zeynep'in hamlesini bekliyordum okurken ama sonunu beklediğim gibi olmadı çünkü genelde böyle sahnelerde geçmiş unutulur geleceğe mutlu yelken açılır ya onu bekledim ama Meral abla beni yine şaşırttı ve ayrıcalığını koydu ortaya... Resmen Meral abla farkını koymanın yanında karakterlerin sanki kitap karakteri değil de gerçek hayattan bireylermişçesine tepkiler yazıyor ve bir yerde ben öyle yapmazdım dedirtmiyor ben de böyle yapardım denilen tepkiler yazıyor bu yüzden çok taktir ettim bir kere daha. O hastane odasında Güçer'in kalıp Zeynep ile mutlu sona ilerlemesi Meral abla için beklediğim olay olmazdı beklenmeyen Güçer'in gitmesi ve zamana bırakmalarıydı ki zaten de öyle oldu. Kitabın sonu ise... beklenmedikti... tamam böylesine bir son beklememiştim Güçer'in artık dayanamayıp Zeynep'i özlediği için geri döneceğini düşünmüştüm ama dönüşü daha muhteşem oldu :D Ayy amma çok konuştum biraz daha konuşursam çok fena spoiler vereceğim muhtemelen verdiğim kısımlar da vardır diye düşünüyorum. :) Kitabı ben çok çok beğendim ve umarım kısa zamanda yeni kitapları okuruz çünkü Meral ablanın bir sonraki karakteri kim ve olaylar nasıl olacak merakla beklemedeyim.
Baskı: Lucca
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/seda-meydan-lucca.html Seda Meydan'ın kaleminden okuduğum ikinci kitabı Lucca. İtiraf etmem gerekirse her iki kitapta farklı kulvarlardaydı ve kendi kulvarlarında okumaktan zevk aldıklarımdan oldu. Öncelikle Kızgın Tavada Aşk kitabından daha farklıydı bu ve duygu bakımdan nedense daha yoğun geldi bana ki bunun sebebi de Lucca'nın karakteristik özellikleri olduğunu düşünüyorum. Bu kitapta da aile ilişkilerine, arkadaşlıklara deniliyor olması çok hoşuma gitti. Kardeşlerin ve hatta kuzenlerin arasındaki ilişki çok güzeldi. Kitap kurgu olarak akıcı ve sürükleyiciydi. Sıkmıyordu ve çabuk okunuyor hemen de bitiyordu. Ahh kitapla ilgili en önemli detayı söylemedim sanırım bence bu detay bu türü sevenlerin özellikle benimle aynı zevki paylaşanların radarına takılmasına sebep olacak. Kitap bir İtalyan aşk hikayesi... hafif de mafya dokunuşu da var ;) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; İtalya'nın en karanlık ve acımasız ismine sahip olan Lucca, iki yıl önce gördüğünde etkilendiği ve biraz daha büyümesini bekleyerek sonrasında nüfuzunu kullanarak Beau ile evlenmek ister. Beau ne her ne kadar itiraz etse de bu evliliğe boyun eğmek zorunda kalır. Evlendiklerinde Lucca karısını her ne kadar hiçbir şeye zorlamasa da Beau, Lucca'nın çevresine girdikçe ve onun kendisine aşk dolu yaklaşımlarından tecrübesiz kalbini yavaş yavaş kocasına kaptırmaya başlar. Tam aşkını, ona olan tutkusunu itiraf ettiği sırada Lucca sınırsız bir mutluluk ile sınansa da Lucca'nın konumu ve içindeki ağabeyinin katiline karşı hissettiği intikam isteği ilişkilerini büyük bir sınavdan geçirirken geçmiş yakalarını bırakmaz. Sadece aşkları değil birbirlerine güvenleri de sınan genç çiftin önünde zorlu bir yolculuk başlar... Öncelikle her ne kadar yaptığı iş gereği kontrol manyağı ve aşırı sahiplenici olsa da duygularını saklamadan ne istediğini göstermekten çekinmeden davranan bir Lucca görmek çok güzeldi. O meşhur ben erkeğim ben söylemem, duygularımı belli etmem modunda bir adam değildi ki bu da benim en hoşuma giden detaydı. Çünkü Lucca konumundaki bir adamın böylesine sevdiği kadına karşı duygularını açık bir şekilde kendini göstermesi beklenenin ötesindeydi. Bu yüzden sevdim. Beau ise... her ne kadar istemediği ve zoraki yaptığı evliliğe sitemli olsa da onunda duygularını inkar etmeden ve açık gibi hep dışa vurarak göstermesi çok güzeldi. Özellikle istekleri konusunda Lucca'yla pes etmeden savaşması ve zaman zaman kocasının kendisine karşı olan zaafını kullanması da çok güzeldi. Eva ve Mario konusunda keşke olsaydı birliktelikleri Eva olumlu yaklaşsaydı diye düşündüm çünkü nedense Mario'nun da en az Lucca kadar iyi bir aşık ve koca olacağını düşünüyordum ki Eva'ya karşı duygularının yüceliğini seçimi kızın kendisine bırakarak gösterdi. Belki de Lucca ve Beau'nun son yaşadıkları olaylardan sonra kendisinin de Eva'ya aynısını yaşatmak istememesinden dolayı vazgeçti genç kızdan.. . Bilemiyorum ama Mario'nun da mutlu ve aşık olduğu bir hikayeyi okumak isterim... Kitaba dair birçok detayı çok sevdim. Özellikle Lucca'nın kıskançlıkları, sonrasında verdiği tepkiler falan tam konumuna yakışır sonuçlardı. Genelinde kitabı cidden sevdim ama... işte bu amada eksik bulduğum kısımlar saklı. Öncelikle Matthew ile ilgili olan olayda daha bir detay okumak isterdim. Bir de son geçirdikleri kaza ve onun getirdiği olayda daha fazla detay okumak isterdim. Normalde bu iki olayda daha detaylandırılmış olsaydı 5 üzerinden 5 likti kitap ama biraz hızlı geçilmiş olması beni tatmin etmedi bu yüzden ne yazık ki 4 puan verebilirim. Eğer sevgili yazarımız bu yorumu olurda okursa Mario içinde bir kitap olsa süper olur :) Tercihen Eva ile müthiş çift olurlar ;) Bu türün severlerin denemesini tavsiye ederim ben genelinde cidden sevdim :) Yazarın okumadığım tek kitabı Ken'an Diyarı onu da kısa zamanda alıp okuyacağım.
Baskı: Efsunkar
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/arzu-khayal-efsunkar.html Yazarın daha önce Şahzade kitabını okumuştum ve ona dair detaylı yorumumu paylaşmıştım ki benim nazarımda ortalama bir kitaptı. Genelde de öyle düşündüğüm yazarların kitaplarına devam etmem ama bazen bir delilik yapıp tekrar şans veririm. Arzu Khayal da öyle yazarlardan biri oldu benim için. İtiraf etmek gerekirse neden aldığımı bilmediğim ama buna rağmen okurken 1 günde bitirdiğim bir kitap oldu :) Arzu Khayal'ın ilk kitabındaki gibi bunda da akıcı bir dili vardı, çabuk okunuyor, sıkmıyordu. Detaylı yorumuma girdiğimde bahsedeceğim ama yine de gereksiz gördüğüm detaylar vardı ve olmamasını tercih edeceğim detaylarda vardı en azından ben okurken öyle düşündüğüm detaylar. Bütün bunlara rağmen çabucak okuduğum kitaplardan biri oldu. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Azra beş yıl önce çok sevdiği nişanlısı düğün günü bir kazada kaybeden ve onun yasıyla geçirdiği beş yıl içinde hiçbir şekilde kaldığı yerden devam edemez. Babası kısının bu duruma artık müdahale etmesi gerektiğini düşündüğünde olaya el atar. Arkadaşının oğlu olan ve küçük birer çocukken Azra ile evlenmek istediğini söyleyen bunun süregelen devamında da yüreğinde tamamlanmamış bir aşk olan Rahşan'ın kızı ile evlenmesini sağlar. Azra her ne kadar buna karşı koymaya çalışsa da bir şekilde kabul eder ve olaylar evliliklerinden sonra başlar. Hayatı Rahşan'a zehir etmeye karar veren Azra ve Azra'nın aşkıyla tutuşan yüreğine rağmen yaralı kadına bir şekilde kendini sevdirmeye çalışan Rahşan'ın hikayesi başlar... Öncelikle her ne kadar geçerli sebepleri de olsa başka bir adama da aşık olsa hala onun yasını da tutuyor olsa Azra'nın Rahşan'a yaptıkları, dedikleri ve tavırlarının hiçbirini genç adam hak etmedi. Hele ki böylesine her şeyi alttan alıp da ona sessizce aşkını sunarken hiç hak etmedi! Oralarda Azra'ya çok kızdım... Ki her şeye rağmen, bütün yaptıklarına rağmen Rahşan'ın yaptıkları çok güzeldi. Rahşan ise... her ne kadar Sevgi ile olanlara kadar arkasında olsam da Sevgi ile olanlardan sonra Azra'nın tarafına geçtim çünkü arkadaşım ne olduğun belli değil kadınla ama yine de seviyorum aşığım dediğin karını bu kadın için hırpalıyorsun. Ben nazarımda bir erkeğin aldatması sadece yatması değildir, Rahşan'ın Sevgi'ye verdiği toleranslar, tavırlar, ilgili bile bir yerde Azra'yı aldatmasıdır. Her ne kadar karına karısı ile ilgili gerçekleri anlatsa da... Onun Sevgi ile olan ilişkisine rağmen Azra'nın tavırları ise... ahh Rahşan kendi kendine kaybettiriyorsun dedirtti. Kerem ile Yasemin'in hikayesi yarım kaldı keşke onları da mutlu sonlarını görebilseydik. Açıkçası okumayı çok isterdim çünkü bence her ikisi de geçmişlerinde yaralılardı ve hem birbirlerinin yaralarını sarıp hem de aşkla mutlu olabilirlerdi. Kitabın başında Rahşan'ın Azra'ya tavırlarını çok sevdiğimi söylemeliyim çünkü öyle güzel seviyordu ki... ama öyle seven bir adamın yapmaması gerekenleri yaptı bence. Azra ise sonradan anladı genç adama aşkını ama ondan sonrada onunla olabilmek için yaptıkları da çok güzeldi aslında normalde bir kadının asla kabul etmeyeceği şeyleri etti o da güzel sevdi ama en çok da aşklarını adam akıllı iletişim kuramamaları bozdu bence. Ne Rahşan oturum adam akıllı anlattı neler yaşadığını ne de Azra adam akıllı neler hissettiğinden bahsetti... bu da ilişkilerini yıprattı aşklarını büyük sınavdan geçirdi. Kitapta bence Rahşan ve Azra'nın mutlu sonu daha önce gelebilirdi gereksiz uzatıldığını düşündüğüm sahneler vardı. Mesela Rahşan'ın yaptığı kaza ve sonrası... o hatırlamama falan bence olmamalıydı. O kısımda Azra rahatsızlanıp hastaneye gittiğinde ya da Rahşan kaza yapıp da sonrasında her şey daha farklı olup da mutlu sona daha kısa zamanda gelebilirlerdi. Hadi yazar uygun görmüş hatırlamama durumu yapmış o kısımlarda tamam... Azra'nın sonrasında babası ile Rahşan'ın yaptığı sözleşmeyi görüp de verdiği tepki, kaçıp saklanması saçmaydı... Adam zaten hatırlamıyor neyi neden yaptığını sen tepki gösteriyorsun da adam neyi açıklasın sana... Bir de Mira detayı var... onun da son hamlesi olmasa da olurdu. Genelde kitabı sevmiş olsam da sonları olmamıştı özellikle kazadan sonrası. Ne yazık ki o kısımlar benim için gereksiz geldi. Tabi yazar bunu uygun görmüş yazmış emeğine sağlık ama benim 5 üzerinden 4 vereceğim yerde o kısımlar fazla uzatılmışlık hissi 3 vermeme neden oldu. Özellikle Yasemin ve Kerem'in hikayesi kitap olur mu bilmiyorum ama onu da okumak isterim çünkü cidden ilişkilerini merak ediyorum. Bir de yazarın Şahzade kitabına nazaran kalemi bunda daha iyi geldi bana diye araya sıkıştırayım.
Baskı: Savunmasız (Hacker #1)
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/meredith-wild-savunmasz-hacker-1.html Pegasus'un çıkacağı duyurusu yaptığında ilgimi çeken ve satışa açıldığında hemen aldığım bir kitap oldu. Normalde böyle hemen böyle almam kitapları ve önce birkaç yorum okurum nedense okumadım ve aldım... sonuçtan memnun muyum? Bence ortalama bir kitaptı diyebilirim. Öncelikle 5 kitaplık Hacker Serisi'nin ilk kitabı Savunmasız ve erotik romans olmasının yanında kurgusunda biraz da erotik kısımları saymazsak genç yetişkin havası da vardı. Okurken sıkmayan, akıcı, arkadaşlık ilikilerine de değinen aşk romanıydı. Erotik sahneleri aslında çoğu romanslarda gördüğümüz kadardı belki bir iki sahne fazlası vardır. Kurgusunun kaleme alışından dolay biraz genç yetişkin havası sezdiğimi itiraf etmeliyim. Bunların detaylarını yorumda anlatacağım. Yorumuma başlamadan önce kitabın konusundan bahsetmek gerekirse; Erica, üniversiteden yeni mezun olmuş ve öğrenciliğinde kendi moda sitesini kurmuş yeni bir girişimdir ve sitesine yatırımcı olacak birilerini bulmak için üniversite danışmasının da yardımıyla Angelcom adında bir şirkete görüşmeye gider. Orada işinin savunmasını yaparken şirketin ortaklarından biri olan Blake ile karşılaşır. Blake ile aralarında oluşan cinsel çekim ile ikili arasındaki gerilim artarken daha sonradan sık sık karşılaşmaları ve Blake'in radarına takılan Erica ise Blake ile aralarındaki çekimi akışına bırakırken genç adamın işi, işinin getirileri ve sonrasında olanlar ilişkilerini zorlarken her ikisinin de geçmişinden gelen sırlar ilişkilerini ne hale getireceğini okuyoruz. Öncelikle Blake'i kişilik olarak sevdim, kendini bilir hali, karakteri ve duygularını Erica'dan daha çabuk kabullenmesi ve ona göre hareket etmesini sevdim. Üstelik Erica'nın kaçma ihtiyacı olduğu ve kendisinden uzak kalmak istediğinde ona o alanı yaratmasını da sevdim. Ama en çok da kıyafet konusundaki bakış açısını sevdim. İşe giderken kot ve tişört giyip de kumarhaneye giderken takım giymesi süperdi :D Erica ise... off bazen cidden ergen triplerine girmesi vardı beni sinir etti. En basitinden çekip gitmeyi seçtiği noktalarda kalıp ne istediğin konusunda savaş... bir de o kadar kızdım, sinirlendim, çileden çıktım tavırlarından sonra yelkenleri de hemen suya indirmesi bence olmamıştı. Erica'nın işiyle ilgili daha oturaklı detaylar isterdim açıkçası... Özellikle sitesinin ilk çökmesi, hacker saldırısı mesela güzeldi, Blake ile Sid'in hackerları alt etme kısmı güzeldi ama biraz daha detay istedim... Blake'in Erica'nın Max ile çalışmasını istememesini ve ona dair yaptığı atılımların sebebini detaylı okumak isterdim. Gerçi belki ikinci kitapta anlatır bilemiyorum ama detaylı okumayı bu kitapta isterdim. Erica'nın geçmiş sırrı, babası ile ilgili detaylar da çok geçiştirilmiş hissi verdi. Tamam sırrı acı bir gerçeği açıklamıştı Blake'e ve bunu okuduk. Blake'in verdiği tepki çok güzeldi ve mantıklıydı ama Erica'nın tepkisi ve sonrasındaki çekip gitmesi falan... pek havada gibi geldi. Babasının evinde yaşananlar... güzeldi açıkçası beklemediğim sürprizler vardı... Söylemezse içimde kalır dediğim bir şey var ki o da... Blake ve Erica, Vegas'ta bir gece geçiriyorlar. Ama Erica, gecenin bir yarısı 'Vegasta olan...' yazılı bir not bırakıp gitmesi çok iyiydi. Böyle atılımları hep erkeklerden okuyunca hoş bir değişiklik oldu :D O an Blake ne düşündü diye merak etmedim değil :) Kitabın sonunda Erica ve Blake'in adada kalmaları ve sabahında yine bir siber saldırı olması... tam bitişe uygundu. Bir an Blake'i yataktan yeni kalmış, bilgisayar başına uykulu gözlerle oturmuş hackerlarla savaşmasını okumak güzeldi. Duygular da eksiklik hissettim. Bence kitabı benim nazarımda ortalama yapan şeyde buydu. Birbirleri arasındaki cinsel çekimi güzel anlatmışlardı duygusal olarak ama birbirlerine olan duyguları, sevgileri, aşkları ve kızgınlıkları, sinirleri yeterli anlatılmamış hissi uyandırdı okurken. Geneline bakıldığında güzeldi, çabuk okunan bir kitaptı ama duygu bakımından eksikti benim nazarımda. Devamını okur muyum? Başladığım serilerden nefret etmediğim sürece okuyorum ve bununda devamını getiririm ve tam da serinin hakkını veren hacker saldırıları başlamışken okumak da isterim. Belki serinin ilk kitabı diye böyle ortalamaydı devamı daha iyi olabilir diye düşünmek istiyorum. Romans severler deneyebilir ama çok büyük beklenti olmadan okuyun derim. Kitap 5 üzerinden 3'lüktü. Bir de tavsiyelerde Grinin Elli Tonu'nu severler bayılacak falan demişler ya bence halt etmişler, onun seviyesine çıkamaz bu kitap. Ama Blake, Grey'in birkaç basamak altında oturabilir ama sadece Blake :D
Baskı: Atlantis'in Kurtuluşu (Poseidon Savaşçıları #3)
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/alyssa-day-atlantisin-kurtusulu.html Poseidon Savaşçıları Serisi'nin 3. kitabı Atlantis'in Kurtuluşu yorumuyla karşınızdayım. Seriyi peş peşe okumaya devam ederken üçüncü kitabı da bitirmiş bulunuyorum. 8 kitaplık bir seri olan ve fantastik, mitoloji, vampirler, şekilde değiştirenleri içinde barındıran akıcı, sürükleyici, merak uyandırıcı, aksiyon dolu, aşk ve tutku dolu bir seri. Bu türün sevenlerine tavsiyem asla kaçırmamaları. Gerçi ilk kitaplar biraz zor bulunuyor ama sahaflardan falan bulup mutlaka alın derim. Bu kitap, Poseidon Savaşçılarından biri olan ve aynı zamanda ilk iki kitaptan tanıdığımız Conlan ve Ven'in kardeşi olan Justice'in hikayesiydi. En son Vampir Tanrıçası'na kardeşleri için kendini feda etmişti, bu kitapta da kaldığı yerden devam ediyor kitap. Kitap da zaten Anubisa'nın yanında dört ay kaldıktan sonra Justice'in geçirdiği değişimler, bütün o acı dolu kabus gibi günlerde tek tutanağı olan hayallerindeki kadın Keely ile geçirmektedir. Ancak içindeki Nereid ve Atlantisli kanı birbiri ile savaşırken arada kalan Justice tutarsız ve tehlikeli tavırları Anubisa'nın yanından kaçmasına olanak sağlarken kardeşlerinin ve Keely'nin yanına dönme fırsatı yakalar. Dönüğünde ise kendini bekleyen çok büyük bir sorun vardır. Zihnin gerilerinde kendini baskın bir şekilde göstermeye çalışan Nereid tarafı oldukça vahşi ve zapt edilemezken kendi içinde bir savaş verirken Keely'nin bir obje okuyucu olması ve Atlantis için önemli şeyleri görüyor olması olaylaır iyice karışık hale getirir. Kendine bir tek Keely yanındayken hakim olan Justice yapması gereken her şeyi sevdiği kadınla yapacak olması onu hem tereddütlere hem tetikte olmaya sürükler. Bir de kendine ve Keely'e aşklarını kabul ettirip devamlı beraber olmak için çaba harcamaları da gerekmektedir. Öncelikle Justice ilk kitaptan beri merak ettiklerimden biriydi. Çoook merak ettiklerimden değildi ama merak ettiklerimdendi çünkü öyle bir karakter ve duruşa sahip ki çok gizemli geliyordu ki yanılmadım da oldukça gizemliydi iç dünyası. Anubisa'nın yanında yaşadıkları çok güzel anlatılmıştı ve özellikle o asker ile olanlar çok iyi detaylardı. Kardeşleri arasındaki Nereid tarafının verdiği tepkiler ve Conlan ile Ven'in şaşkınlıkları falan çok iyiydi. Özellikle Hiçlik'ten Atlantis'e geçme noktasında olanlar güzeldi. Keely'nin obje okuyucu olması artık alışılagelmiş bir şeydi şu yönden Conlan olsun Ven olsun sevdikleri kadınların hep özel bir yeteneği oldu bu yüzden ben Keely için de öyle bir yetenek bekledim. Ki düşünülürse Alaric'in sevdiği kadın Quinn'de özel bir yeteneğe sahip... Keely'nin Justice yanındayken onu sakinleştirmesi, onu içindeki Nereid tarafını nasıl kontrol edeceğine yardımcı olması falan çok güzeldi. Aslında şöyle bir bakıldığında sanırım Justice, diğerlerinden daha güçlü.. Alaric hariç diğerlerinden çünkü Alaric'in de baş rahip olmasından dolayı doğan yetenekleri var ama Justice'in de Nereid bir anneden genler taşıyor olması ekstradan güçlü yapıyor onu. Bu arada kitabın en sevdiğim kısımlarından biri Keely, geçmişte bir baş rahibin evli olmasını görmesi Alaric ve Quinn için ön hazırlık gibi bir şeydi. Bu detayın şimdiden okumak çok güzel bir detaydı ve sevdim. Ayrıca onlara dair bir kısım vardı ki... o kısmı yorum sonunda alıntı olarak paylaşacağım birbirlerine söyledikleri sözleri :) Kitapta Riley'i görmek çok güzeldi özellikle ilerlemiş bir hamilelikle :D Hamileliğine rağmen Conlan, Ven ve diğerlerine söz geçirtebiliyor olması da harikaydı. Keely'nin de diğerleriyle olan ilişkisi, sözünü sakınmadan söylemesi tam bir Atlantisli Savaşçı'ya göre bir eş olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Ayrıca Keely'nin Justice'in kılıcına dokunduğunda gördüğü imgelemler genç adamın lanetinin altında nasıl da zor zamanlar geçirdiğine dair izleri taşıyordu. Resmen Anubisa'nın yarattığı cehennemi yaşamış adam. Şu Anubisa ne zaman ölecek meraklardayım bir kurtulamadılar şu kadından. Brennan'da ruh birleşmesinden nasibini aldı bence çünkü bir saldırı sırasında tanıştıkları muhabir Tiernan ile verdiği tepkiler her ne kadar vahşiliğini ve hiçbir duygu hissetmeyen bir savaşçı olmasına rağmen gösterdiği duygusal tepkiler böyle düşünmeme neden oldu ama onun kitabı 5. kitap ve onu o zaman okuyabileceğim. Kitabın sonundaki vampirlerle ilgili olan detaylar, savaş, anlatılanlar çok güzeldi. Zaten bu seride öğrendiğim bir şey varsa o da kitabın başında bir olay oluyor o olayı kitabın sonunda savaşarak çözüyorlar ama bu kitapta şu da vardı gelecek kitaplara sinyaller veriyordu... neler beklememiz gerektiğine dair sanırım bu kısmı daha çok sevdim o yüzden. Poseidon yine kendini gösterdi ve yaptıkları çok güzeldi. Cidden bir kez daha gördük ki Tanrıların oyuncaklarına dokunmamak gerek ve onların garip bir espri anlayışı varmış... :D ama eğlenceli oluyor ben mitlere karşı hep hevesliydim ve Posiedon benim için hep bir farklıydı bu seride de onu böyle görüyor olmak çok güzel ve cidden çok hoşuma gidiyor :D Kitaba dair eleştireceğim bir kısım var, ilk iki kitabın çevirmeni ile bu kitabın çevirmeni farklı ve bunu kitapta hissediyoruz. İlk iki kitapta Atlantisliler kapı açarlarken bu kitapta portal açıyorlar.... Ven'in adı hep Ven olarak anılırken burada Vengeance diye anıldı birkaç yerde... orijinalinde de böyle miydi bilmiyorum ama bence onu da Ven diye yazabilirdi diye düşünüyorum. Çevirmen farklılığı hissediliyordu ciddi anlamda. Keşke çevirmen ilk önce ilk iki kitabı inceleseydi ona göre çevirseydi diye düşünmedim değil. Neyse, çok sevdiğim bir seri ve seriyi bitirmeden bana rahat yok. Gerçi araya başka kitaplar sokmayı düşünüyorum ama bu seri sonlanacak :D Size de şiddetle tavsiye ederim :D
Baskı: Atlantisin Uyanışı (Poseidon Savaşçıları #2)
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/alyssa-day-atlantisin-uyans-poseidon.html Poseidon Savaşçıları Serisi'ne son sürat devam ediyor ve ikinci kitap Atlantis'in Uyanışı'nın yorumuyla karşınızdayım. Öncelikle bu seri sırayla okunması gereken bir seri, her ne kadar her kitap başka bir savaşçıyı anlatsa da olay döngüsü sıralı okumayı gerektirecek şekilde akıyor. Bu yüzden birden başlayıp sırayla okunması gerektiğini söylemeliyim. Bu kitapta ilk kitap gibi akıcı, merak uyandırıcı, bol aksiyon dolu, savaşlı ve aşk, tutku doluydu. Ahh bir de sürprizlerle doluydu. Sanırım ilk kitaptan daha çok sevdim. Çünkü Ven'in hikayesi çok merak ettiklerimden olmasa da olay döngüsü ve kurgusu gereği oldukça sürpriz doluydu ve bu beni bir okur olarak inanılmaz tatmin etti. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Kralın İntikamı olan ve prens Conlan'n kardeşi Ven'in hikayesiydi. Ven, yer yüzündeki müttefiklere ve Quinn'in isyanına yardımcı olmaya çalışırken yeni bir ittifak için cadılarla görüşmek zorundadır. Görüşmek zorunda olduğu 26 yaşındaki dokuzuncu seviyeden bir cadı olan Erin ile daha ilk görüşmesinde ruh birleşmesi yaşaması ve bununla ne yapacağını bilemezken Erin'in taşlar üzerindeki hakimiyeti de öğrenmesi olayları iyice çıkmaza sokmaktadır. Erin, göründüğü gibi sadece bir cadı değil daha fazlasıdır. Sahip olduğu yetenek ve güçle çok daha büyük olaylara imza atacaktır. Ancak öncelikleri zor bir hamilelik geçiren Riley ve ne yapacağını bilemene Conlan'a yardım etmenin yanında yer yüzünde güçlenmeye devam eden ve Erin'in peşinde olan yeni düşmanları antik bir vampirle karşı karşıyadırlar. Üstelik çok kısıtlı zamanları vardır çünkü Riley'in ve bebeğinin hayatı tehlikededir. Bu seride en çok hoşuma giden şey, hemen olaylarla başlıyor olmaları... ilkinde Conlan'ın Anubisa ile yaşadığı vahşet ile başladı bu kitapta Ven'in ve silah arkadaşlarının vampir saldırısı ortasında kalması ile başladı. Cidden olay hiç durulmuyor ve benim en sevdiğim şeydir bu. Ven'in ilk kitapta da kendini hissettiren o mizahi karakterini burada da çokça gördük ve inanın öyle beklenmedik anlarda okuyorduk ki kıkırdamamak mümkün değil. Şebek ya diyesim geldi bazı sözlerine :D Cidden çok sevdim hem savaşçı kişiliğini hem aşık hem de eğlenceli kişiliğini... :D Erin ise... Erin'e karşı çok nötrüm çünkü bazen öyle hareketlerde bulundu ki işte benim kızım yürü be diyesim geldi ama bazen de öyle yeni yetme savaş görmüş ne yapacağını bilemeyen halleri vardı ki öldüresim geldi. Kızım iki dakika önce bütün vampirleri kızartıyordun eee Anubisa karşısında niye bir şey yapamadın da süt dökmüş kediden hallice oldun... Anubisa, Ven'i isterken hiçbir şey yapamadın, kız kardeşini öldürme raddesine geldi hiçbir şey yapamadın bari Justice kendini feda ederken yapaydın... Ayy şuan çok sinir oldum. Erin'in yüzünden güzelim savaşçı, pis mikrop bir tanrıçaya kurban gitti... Quinn… bu kadına bayılıyorum özellikle şu son durumu göz önüne alındığında daha da merak etmeye başladım. Neden Alaric ile onun hikayesi son kitap diye hayıflanıyorum çünkü en merak ettiğim karakterler ikisi... göz göre göre acı çekiyorlar, içlerinde aşk yakıp kavuruyor ama kavuşamıyorlar... Alaric sonunda öyle mutlu olmalı ki şu çektiklerine değmeli bence... Conlon ve Riley'i görmek güzeldi. Riley'in hamileliği ilgili detaylar çok iyiydi. Hatta Riley'in fenalaşması ve tapınakta Erin'le yaşananlar muhteşemdi. Okurken gözümde canlandırmak bile nefes kesiciydi. Çok beğendim o kısımları. Alaric'in ilk saldırı kısmında güç kullanması ve detayları çok güzel kurgulanmıştı. Erin'in mağaraya girmesi, taşlarla ilgili detaylar, tanrıça halleri, Ven ile o kısımlardaki sohbetleri çok güzeldi. Sondaki o savaş kısmı güzeldi. Sevdim hem de çok sevdim ama keşke Erin'in de daha güçlü okuyabilseydik dedim onun beceriksizliğinin sonuçlarını görmek üzücü... Yaktı Justice'in başını... Anubisa ile Justice arasında olanlardan sonra araya başka kitap sokmayı planlıyordum ama meraktan ölürüm bu yüzden hemen 3. kitap Atlantis'in Kurtuluşu'na başlayacağım çünkü Justice'in hikayesini çok merak ediyorum. Paranormal, mtolojik, vampirler, biçim değiştirenlerle dolu fantastik kitapları seviyorsanız mutlaka denemelisiniz. Çünkü cidden çok iyi bir seri...
Baskı: Atlantis'in Yükselişi (Poseidon Savaşçıları #1)
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/alyssa-day-atlantisin-yukselisi.html Uzun zamandır elimde bulunan ve bütün kitaplarını almış olduğum Poseidon Savaşçıları Serisi'nin bu ay bütün kitaplarını okumayı planlıyorum. Bu yüzden ilk kitapla başladım seriye. Öncelikle seri hakkında bilgi vereyim, toplamda 8 kitaptan oluşan ve bütün kitaplarının yayınlandığı bir seri. Ayrıca mitolojik özelliklerin yanında, fantastik bir seri de... vampirler, şekil değiştirenler, tanrılar, tanrıçalar... ne ararsanız var cinsinden ve benim gibi mitleri severseniz ve özellikle Poseidon'un adının geçtiği hikayeleri seviyorsanız mutlaka deneyin derim. Akıcı, merak uyandırıcı, hareketli, aksiyon dolu, savaşlı ve dövüşlü... bütün bunların yanında da aşk ve tutku dolu bir kitaptı. Sayfalar öyle akıcı akıyordu ki bir bakmışım 200 sayfa okumuşum sonra bir baktım kitap bitmiş... heyecanlıydı ve ne olacağını merak ediyordun... Ayrıca bazı sohbetlerde de saklı mizah gülümsetiyor, kıkırdatıyordu da... Kitabın kısaca konusuna gelirsek; Atlantis'in Büyük Prensi ve gelecekteki Kralı olan Conlan, 7 yıldır tutsak olarak tutulduğu Tanrıça Anubisa'nın elinden serbest bırakılır... Herkesin öldüğü ya da karanlık veya kötülük tarafınden ele geçirildiğini düşündüğü Conlan'ın yaralı ama iyi bir şekilde dönmesi kafasını karıştırsa da asıl olay Conlan'ın dönmesiyle ve Poseidon'un en önemli silahı Trident'in çalınır... Conlan'ın ve Atlantis'in Yedileri'nin yani en önemli yedi savaşçısının birinci önceliği Trident'i bulmaları ve onun kötülerin eline geçmeden ele geçirmeleridir ama işler hesapladıkları gibi gitmez... çünkü Conlan yeryüzüne ayak bastığında hissettiği şeyler ve duygularının ve düşüncelerinin net bir şekilde bir kadın tarafından okunabiliniyor olması daha da olayları büyütür çünkü artık Conlan'ın Trident'i bulma görevinin yanında bu kadına karşı hissettiği duygular ve çekimde vardı. Conlan, bir yanda Atlantis'e karşı olan görevini yerine getirmeye çalışırken bir yandan da ruh eşi olan Riley'i korumak ve onunla beraber olmaya çabalamak zorundadır. Riley ise sıradan bir insan ve sosyal hizmetler görevlisi iken hayatına ansızın giren bu Atlantisli'nin gerçekliği, hayatında sebep olduğu değişimler ve sahip olduğu zihinsel ve duygusal bağlantı yeteneğini bilip ona göre yönlendirmesi bütün hayatını değiştirirken bu adama karşı hissettiği duygular ise Riley'i tepetaklak ederken hayatının yönünü tamamen değiştirir. Bir de aynı yeteneğe sahip kız kardeşinin de aslında bambaşka bir kişi olduğunu keşfederken kendi geleceği için bir şeyler yapıp bir karar almak zorunda kalır. Öncelikle Conlan'ın bütün o yaşadıklarından sonra Riley için hissettikleri ve onun için göze aldıkları çok güzeldi. Ona karşı hissettiği çekimi, arzuyu ve duyguları hemen kabullenip ona göre davranması müthişti. İnkar etme çabası, sonra kabullenme kısmı olmadan direk duygularını kabullenmesi ve Riley'in de bunları öğrenmesini sağlaması ve çekinmeden söylemesi çok güzeldi. Riley'in ise içindeki o insanlıkla yaptıkları ve her şeye rağmen yardım etmek için gücünün dahi yetmeyeceği işlere kalkışması... cesareti alkışlanacak derecedeydi. Hele Poseidon'a bile kafa tutması harikaydı. İlk sohbetlerinin sonrasında kitabın sonundaki sohbet... Poseidon'a adamım seni boşuna sevmiyoruz dedim. Yedilerin tavırları, savaşçı kişilikleri falan çok iyiydi. Okumaktan ve hayal etmekten cidden zevk aldım ama aralarında bazıları da özellikle merak etmeme neden olacak tavırları oldu. Bunların başında Brennan geliyor... onun hikayesini çok merak ediyorum... Bir de Alaric… Bu ikisi özellikle merak ettiklerimden çünkü biri duygusuzluğuyla nam salarken diğer rahip olması ve verdiği bekarlık yemini ile nam salıyor... ikisini de oldukça merak ediyorum. Seri kitaplarda en sevdiğim şey, seri bittikten sonra peş peşe okuma zevkidir. Merak ettiklerimi peş peşe okuyarak öğrenme şansım olacak ve yıllarca ya da aylarca beklememe gerek kalmayacak :D İşte bu yüzden bu seri bitsin diye bekledim bitince de hemen başladım ve çok merak ettiğim Alaric ve Brennan'ı heyecanla sırayla okuyacağım. Poseidon'un Riley ile yaptıkları anlaşma ve sonrasında olanlar çok iyiydi. Hele ki kitabın sonunda vampirlerle olan savaşta Poseidon'un yaptığı hamle çok iyiydi. Hele konuşmasındaki alaycılık gülümsetti :D Tanrıların cidden değişik bir mizah anlayışı var. Kitabın zaman zaman olay döngüsünde beklemediğim şeyler olduğunu itiraf etmeliyim. Mesela en önemlisi Riley'in Poseidon'la yaptığı anlaşma kısmı ya da kız kardeşinin hamleleri... Savaş sahneleri azıcık daha detaylı ve heyecanlı anlatılabilirdi diye düşündüm ama bir yandan da bunlar süper güçlü canlılar bunları nasıl detaylandırabilirdi ki adamlar elementlere havaya suya toprağa hükmediyorlar savaşın kısa sürmesi çok normaldi... Genel anlamda kitabı sevdim ve su gibi akmasından da zevk aldım. Fantastik severlere tavsiye ederim bu seriyi ama özellikle paranormal, mitlerin yer aldığı, vampirleri şekil değiştirenleri okumaktan zevk alan okurlara da şiddetle tavsiye ederim. Ben seriye hızla devam edeceğim şimdi sırada 2. kitabım ve Conlan'ın erkek kardeşi Ven'in hikayesi var ona başlayacağım :D
Baskı: Ateşböceğinin Şarkısı
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/ana-johns-atesboceginin-sarks.html Arkadya Kitap'ın en yeni kitabı Ateşböceğinin Şarkısı bu sefer bizlere Asya Kültürünü daha doğrusu direk lokasyon vermek gerekirse Japon kültürüne götürüyor. Yine yürek burkan, yüreklere dokunan, dramatik ama bir o kadar da umut dolu, iki gencin yüreğinde hiç dinmeyen bir sevdayı okurlarının önüne sunarken bir kızın babasını ve geçmişini tanımasının hikayesini de sunuyor. Öncelikle söylemeliyim ki kitabın kapak tasarımı çok güzel, tam bu hikayeye göreydi ve inanılmaz hoşuma gitti. Kitabın konusuna değinmek gerekirse; Tori, babasının kansere karşı savaşını kaybetmesini izlerken babasının geçmişine dair bulduğu mektup bütün hayatını değiştirir. Babasının da isteğiyle mektubu okuyan Tori, babasının annesi ile tanışmadan önceki hayatının detaylarını öğrenmek için araştırmaya başlıyor... Babasının geçmişinde on yedi yaşındayken katıldığı donanma ile Japonya'ya giden orada yaşıtı bir Japon kıza aşık olacağı ve onunla yarım kalmış bir aşkı olacağını öğreniyor. Dahası orada yaşananları o kadın, Japon kadını, Naoko tarafından öğreniyor.. yaşanan mutlulukları, heyecanları, aşkı, acıları ve kaybedişleriyle yürek burkan hikaye aslında Tori'nin de babasıyla yarım kalmış hikayesini tamamlamasını sağlıyor... Hikayesi çok güzeldi kitabın, yürek burktuğu doğru. Her ne kadar başlarda yavaş gittiğini düşünsem de sonradan olayların gidiş yönü merakımı uyandırdı ve sonunda da yürek burksa da çok güzel bir şekil sonlandı. Öncelikle Naoko'nun o sonunda ve Hajimi ile mutlu olamamasının tek nedeni babasının ve büyükannesinin bencilce düşünceleri, insanlara bakış açıları olduğunu düşünüyorum. Kızın sevmiş, heyecanlanmış değil mi? Arkasında olsanıza... yok efendim itibarımız, yok efendim kardeşlerinin geleceği, şirketimizin sonu falan filan... tabi bir de o dönemin halkının düşünce yapısı... Bazı düşünce yapılarının insanların nasıl da sonunu getirdiğini okumak üzücüydü. Kitabın bence en hüzün veren kısmı da Doğumevi'nde olanlardı... Naoko'nun aslında verdiği savaş çok daha kötüydü. Hayatta kalma savaşı, çocuğu için yapmak istedikleri, yine de babasından medet umması ve Hajimi'ye dair inancını hiç yitirmemesi... Naoko cidden çok güçlü ve zeki bir kadın olduğunu gösterdi. Belki de birçok kadının pes edeceği yerlerde savaşması gücünün göstermesiydi. İtiraf etmem gerekirse; Satoshi'ydi... böyle bir adam olmasını beklemedim. Ama sanırım böylesine bir iyi adam olması da Naoko'nun mutluluğu hak ettiğinin göstergesiydi. Kitabı okurken her ne kadar hüzünlensem de beni ağlatan tek bir detay vardı. O da Tori'nin kız kardeşiyle ilgili öğrendiği gerçeğin saklığı olduğu kısımlardı. Cidden sadece o kısımda ağladım ve bunu beklemiyordum... Yani böyle bir kitaba ne denir bilemiyorum, geçmişte böyle örneklerin çok olduğu bir gerçek ama acımasız olanlar detaylarda gerçek... doğan bebeklere ucube gibi davranılması, melezlerin dışlanması... şu dönemde bunları pek önemsemiyor olabiliriz ama o dönemlerde... acı gerçekler cidden... Güzeldi ve severek okuduğum bir Arkadya kitabı oldu. Bu tür kitapları okumak herkesin tarzı değildir bu yüzden historical fiction severlere tavsiye ederim.
Baskı: Esir Yürek (Asil Korsanlar Serisi #1)
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/jennifer-royce-esir-yurek-asil.html Asil Korsanlar Serisi'nin ilk kitabı Esir Yürek. Kaçıncı kez okuduğumu bilmiyorum. Ama şimdi elimde Parola Yayınları logosuyla çıkmışken bir kez daha okuyayım dedim. Benim şöyle bir huyum var, serilerin hep aynı basım yani yayınevi logosu altında olmasın severim dolayısıyla bu kitapta Parola Yayınları'ndan çıkınca almadan olmazdı ve almışken tekrar okumadan asla olmazdı :D Zaten Fahid adamım anlatılmaz yaşanır daha da iyisi onu yaşarken Sean ve Dante'yi de yaşayabiliyor olmak :D Jennifer Royce, hep dediğim gibi kendi kültürü olmamasına rağmen ustalıkla historical romans türünü kaleme alıyor. Kurguları güçlü ve sağlam, okuru tatmin ediyor ve okurken asla şurası şöyle olsaydı diyemiyorsunuz öylesine iyi... Zaten artık o haldeyim ki direk kitabı çıktığını okuyunca hemen alma moduna giriyorum :) Jennifer Royce'un bu kitabı da akıcı, merak uyandırıcı ve oldukça sürükleyici bir kurguya sahip olan kitap kölelikten başlayarak İngiliz asilliğine uzanan bir hikayeye ev sahipliği yapıyor. Hem de ne hikaye... ahhh bir de eşsiz bir aşk ve kurulan dostlukları da es geçmemek lazım. Kitabı kısaca konusunu anlatmak gerekirse, henüz 8 yaşındayken ailesi katledilen ve kendisi kaçırılıp gemilere satılan sonrasında da Mısır'da köle olarak satılan Fahid, Lord Remington tarafından satın alındığında küçük Ayrin ile tanışır. Herkesin köle olarak yaklaştığı Fahid'e küçük kız merakla ve ilgiyle yaklaşması Ayrin ve Fahid arasında atılan ilk adım olmuştur. Bir süre sonra Fahid'in sorumluluğundayken Ayrin'in kaçırılması ise... genç adamın hayatını allak bullak eder. Fahid'in öncelikli hayatı Ayrin'i bulmakken Lord Remington genç adamı başka birine satar ve o adamın da Fahid'in küçük kıza ilgisi ve arayışına yardım edip Ayrin'i bulurlar ve evine geri getirirler. İşte olaylarda ondan sonra başlar. Çünkü Lord Remington kızını ve ailesini de alarak Mısır'ı terk edip tekrar Londra'ya dönmesi ve orada hayatlarına devam etmeleri Ayrin ve Fahid'in yollarını ayırır. Fahid ve can yoldaşı haline gelen arkadaşı Cabir ile beraber özgürlüklerine kavuşmuş halde Londra'ya döner ve onu özgürlüğüne kavuşturan adamın verdiği unvanla Lord Logan Anderson ismiyle Londra'da hayatına başlar... Tam bir yıl sonra Fahid ve Ayrin maskeli bir baloda tekrar karşılaşırlar... Genç adam karşısında güzel, alımlı, çekici bir genç kadını gören ve ona karşı hissettiği çekime karşı koyamazken bu kadının Ayrin olduğunu görmek genç adamı oldukça şaşırtmıştır. Sonrasında ise Fahid, Ayrin'e karşı yüreğinde başlayan alevi durduramazken Ayrin küçüklüğünden beri yüreğinde barındırdığı sahiplenme hissinin gün geçtikçe büyük bir aşka dönüşmüş olmasını fark etmiştir. Ancak Ayrin ve Fahid'i engelleyen çok büyük bir engel vardır ki o da kendisi ile evlenmek istene bir Lord'un elinde babasını ve ağabeylerini tehlikeye atabilecek belgelere sahip olması... Fahid ve Ayrin'in aşk yolculuğunu okuyoruz. Tabi serinin ilk kitabı olmasından dolayı Fahid'in Sean ve Dante ile arkadaş olma yolculuklarını ve korsan avcısı olma hikayelerinin de başlangıcını oluşturuyor. Ahh bir de her daim yanlarında olan Cabir'i de bolca okuyoruz. Var ya nasıl özlemişim ben bu muhteşem üçlüyü... Ne güzel de uydu Dante, Fahid ve Sean'a muhteşem üçlü kelimesi :D Okurken, özellikle korsanlarla karşı karşıya geldikleri o ilk seferi okurken resmen içim eridi... düşünsenize bir Osmanlı Kardırgası türünde bir gemide birbirinden yakışıklı üç adam... gömlekler göğüste yarıya kadar açık, saçlar omuzlarda dağılmış, ellerinde kılıçlar... bakışlar vahşi... offf… tamam sustum :D Salya akıtmayı bırakıp yoruma devam ediyorum. Mısır'daki köleliğe, kölelerinin alınıp satılmasına, kızların cariyeliğine kadar kurguda işlenen kısımlar çok güzeldi. Aslında geçmişte yaşanmışlıkları çok güzel göz önüne seriyordu. Birçok kitaplarda, filmlerde ve tarihi makalelerde gördüğümüz bir detaydı, güzel bir şekilde kurguya oturtulmuştu. Sevdim. Ayrin'i kurtarmak için Fahid'in çabalaması falan çok güzeldi. Pes etmemesi, peşini bırakmaması, azmi çok güzeldi. Özellikle tam yaklaşmışken elinden kaçırması ve cezalandırılması çok iyi işlenmişti. Ayrin'in ise yaşadığı bütün o korkunç geçmişe rağmen bir şekilde yoluna devam edebilecek gücü bulması çok güzeldi. Güçlü bir kadın olduğunu gösterdi ki zaten Fahid'e de böylesine güçlü bir kadın yakışırdı daha azı olmazdı :) Ayrin'in babasına sinir oldum. Hep kızını ikinci plana attı, yaptıklarından pişman olmadı... en son da Lord'un Ayrin ile evlenebilmek için yaptığı tehdide de ses çıkarmaması ve Ayrin'i zorlar tavrı... beni çileden çıkardı. Will ve Derek… çok tatlıydılar. Hani Fahid, Dante ve Sean gibi korsanlarımız olmasa Will ve Derek'e aşık olabilirdim. Keşke onları da bir baş göz edebilseydi. Bir an dedim ki bu ikili Ayrin'in arkadaşlarına vuruldular mutlu oldum ama tabi sonlarını göremedik. Cabir'in Fahid'e karşı Ayrin'i savunur halleri cidden çok güzeldi. Çok eğlendim hatta bazen Fahid'e karışır halleri de çok eğlenceliydi. Fahid'in babasının annesinin resmine bakarak yönünü bulabileceği kısımla ilgili sırrı çözememeleri ama bu sırrı daha ilk görüşte Ayrin'in çözmesi çok çok hoşuma gitti. Kadının gücü dedim yani... :D kadınlar daha mı zeki ne sevgili Fahid :D Kitabın sonunda saraydaki detaylar çok güzeldi. İtiraf etmek gerekirse bizimkilerin unvanlarını nasıl aldıklarını unutmuşum hatırlamak çok güzel oldu. Bölüm başlarında, Yunan Mitlerinden anlatılan hikaye çok güzeldi. İlk defa duydum ama aşırı hoşuma gitti :D Ayyy bu kitabı kaçıncı kez okuduğumu unutmuş olmama rağmen yine çok büyük zevkle okudum. Historical romans severlere mutlaka tavsiye edeceğim bir seri. Mutlaka deneyin.
Baskı: Ödül
https://illekitap.blogspot.com/2020/06/julie-garwood-odul_2.html Julie Garwood'un okumadığım 3 güncel romansı haricinde okumadığım kitabı olmadığını göz önüne alırsak üst üste, tekrar tekrar okumaktan sıkılmayacağım bir yazar olduğunu da dile getirmeliyim. Ne historcal romansları ne de güncel romansları olsun kadın yazıyor ve bizler de zevkle okuyoruz. Ödül kitabı da çook uzun zaman sonra okumak... tekrar okumak inanılmaz güzel oldu ki zaten 1 günde bitirdim kitabı. Dün öğlen başladım ve bitirmeden bırakamadım öyle ki bitirmem gereken işleri bugüne ertelemiş olabilirim :) bu durumdan utanmıyorum tabi iş verenlerin duymasın :D Ödül kitabı, instagram sayfasımızdaki #illekitaplahistoricalokuyoruz etkinliğinde okumayı planladığımız bir kitap oldu. Ben okudum diğer arkadaşlar henüz okuyorlar sanırım :D En son 2012'de okumuşum kitabı ara ara sayfalarını karıştırsam da baştan sona bir daha okumamışım ve şuan da okumak çok güzel gitti. Özlemişim kadının kalemini, kurgularını, hikayelerini ve muhteşem İskoçlarını ve onlara kafa tutan kadınlarını ;) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Nicholaa, kendi kalesini korumak amacıyla 3 Norman baronunu ve adamlarını yenerek geri gönderdiğinde efsaneleştiğinden haberi yoktur. Sarayda hakkında konuşulduğu ve ödül haline geldiğinden de... Kral'ın en iyi adamı ve adamları Nicholaa'nın kalesini işgal edecek ve genç kadını saraya getirilmek üzere görevlendirildiğinde ne genç kadının güzelliğinden ne de zekasından haberdar olmayan adamlar zaferle döneceklerinden emindi... Gerçi zaferle döndüler de ama kaybettikleri şeylerde oldu. Royce, ne olursa olsun rakibini küçümsemeden kaleyi ele geçirdiğinde Nicholaa'nın ona oynadığı oyunlarla ve onun savaşma tarzıyla zekasını kabullense de işe katmadığı şey, kaleyi işgal etmesi ve genç kadını saraya götürmesinin sonucunda Nicholaa'nın da onun kalbini işgal etmesiydi. Royce, genç kadını yendiğinde ve saraya götürdüğünde gelişen oylar sonucunda büyük ödül olan Nicholaa, bir anda genç ve bekar baronları ödül haline getirecek bir olayı gerçekleştirdiğinde evleneceği adamı seçer... onu bozguna uğratan Royce'u… ve asıl olaylar da o zaman patlak verir... boyun eğmeyi reddeden Nicholaa ve boyun eğdirmeye çalışan, uzlaşmayan Royce… tabi onun önünde de büyük engeller vardır. Nicholaa'nın erkek kardeşleri ve Royce'un düşmanları... Bütün sorunlarla baş edebiliyorlarken asıl sorun birbirleri haline geldiğinde duygularını kabullenip de birbirlerinin mutluluğu için çabalamaya başlamaları da kitabın en eğlenceli kısmıydı. Öncelikle Nicholaa'nın kalenin işgali konusunda söylediği yalanlar ve sonrasında planları cidden çok iyiydi. Royce gibi bir askeri oyuna getirebilmesi çok zekiceydi. Ki gerçekler ortaya çıktığında Royce bile bunu kabullendi ama genç kadının düşünemediği şey savaşçının daha stratejik planları olmasıydı :D Royce'un Nicholaa'yı ısrarla kendi isteğiyle sığınma talep ettiği manastırdan çıkacak demesi ve sonunda çıkması da cidden genç adamın da en az Nicholaaa kadar zeki olduğunun kanıtıydı. Gerçi en iyi savaşçı olmasının sebebi de savaş yeteneğine zekasını karıştırmasıdır bence... Saraya yolculuk boyunca Nicholaa'nın asla pes etmeden kaçma teşebbüsleri, saraydaki olaylar çok güzeldi. Ama en güzeli herkes Nicholaa'nın güzelliğiyle mest olmuş ve onunla evlenebilmek için birbirlerine meydan okurken gelişen olaylar sonucunda ödül haline baronların gelmesi daha eğlenceliydi. Düşünsenize bir oda dolusu İskoç Savaşçı... mezbaa gibi önünüzde diziliyor ve sizin onu seçmenizi istiyorlar... biz İskoç severlerin rüyası :D Royce ve Nicholaa ile arasındaki atışmalar, tartışmalar muhteşemdi. Hatta çoğu zaman eğlenceliydi. Özellikle Royce'un Nicholaa'ya verdiği öğütler çok iyiydi ve Nicholaa'nın onu dinlemeden kendi işlerini düşünerek zaman geçirmesi çok eğlenceliydi. Aralarındaki tutku ve aşk çok güzeldi. Kalpleri birbirlerini isterken bunu anlamamaları ve çevresindeki herkes bunu görürken kendilerinin bunu fark etmemeleri çok tatlıydı. Royce'un Nicholaa'nın kardeşine karşı tavırları takdirlikti. Justin'in tek kolunun olması sonucunda ona yardım çabaları, onu eğitmesi çok iyiydi. Tam bir eğitmen ve savaşçı barondu. Nicholaa'nın da bunu fark etmesi çok iyiydi. Royce'un satranç taşları ile ilgili detayları çok sevimliydi özellikle Nicholaa'nın isteklerini yerine getirme çabası onu mutlu etme çabasının yanında Nicholaa'nın da kocasını mutlu etmek için ona boğun eğme modu… çok eğlenceliydi. Ama en güzeli de Royce'un Nicholaa'nın sapan marifetini öğrenmesi, hamile olduğunu öğrenmesi... çok güzeldi. Ayyy öyle sahneler var ki detaylı anlatmak istediğim ama spoiler olacağı için susuyorum kendimi frenliyorum ama öylesine güzeldi ki kitap anlatamam... Bence mutlaka okumalısınız cidden çok iyiydi. Uzun zamandır okumamıştım Garwood kitabı nasıl özlemişim anlatamam. Benim için favori yazarlardan biri ve keşke daha çok kitabı çıksa doyasıya okusa diyorum. Siz de mutlaka okumalısınız... belki kitaplarını zor bulabilirsiniz yeni basımları olmadığı için ama denk gelirseniz mutlaka okuyun derim ben.
Baskı: Sabır
https://illekitap.blogspot.com/2020/05/lisa-valdez-sabr-passion-quartet-2.html Lisa Valdez'in Passion Quartet Serisinin ikinci ve son kitabı Sabır'da okundu ve yorumuyla karşınızdayım. Tutku kitabını bu ay okumuştum araya başka kitaplar sokmuş olsam da Sabır devamlı gözüme çarpıyor beni oku diye bağırıyordu ve dayanamadım elime attım Köle Serisi'nin bitirir bitirmez... Keşke Tutku'dan sonra okusaydım diye düşündüm okurken çünkü, bence, ondan çok daha güzel ve çok daha iyiydi. Her şey bir yana biz Christian Grey hayranları olarak bu kitapta Grey'in atası olabileceğini düşündüm bir adam vardır. Matthew Morgan Hawkmore... kesinlikle Grey'in kökenleri bu adamdan geliyor... öyle düşünmeme engel olamadım, gerisini siz düşünün ;) Kitabın konusundan bahsetmeyeceğim çünkü arka kapak yazısından daha fazlası spoiler olur diye düşünüyorum. Bu yüzden o kısmı es geçip direk yorumuma giriyorum. Öncelikle Matthew'un gayri meşru olduğunu ve bunun doğuracağı sonuçları az çok ilk kitap Tutku fark etmiştim. Çünkü Mark ne kadar bunu engellemeye çalışsa da bir şekilde duyumuştu ve bu durumun bir takım olumsuzluklar doğuracağının farkındaydım ama nişanlısının babası tarafından böylesine düşman olarak belirleneceğini düşünmemiştim. Resmen eski kayınpederi, Lord Benchley pisliğin teki çıktı ve kendi pisliklerini örtmek için ve hırsı için Matthew'u yok etmeyi planladı... tabi başarılı olup olmadığı kitabın içinde saklı... böyle söyleyince gizemli gelmedi çünkü biliyoruz ki başarılı olamayacaktı genelde kitaplarda olamazlar da... ama bunun Matthew'a nasıl dönüşleri olacağı işte asıl gizem bu.. o da kitapta saklı ;) Matthew ilk olarak Patience'ı ilk kitapta görmüş ve etkilenmişti bunu okumuştuk. Ancak bu etkilenmenin basit bir şey olmadığını bu kitapta görüyoruz. Çünkü aralarındaki çekim, kıvılcım ve farkındalık öylesine güçlü ki... okur bile ateşin arasında kalıyor resmen. Matthew'un kendini bilir halleri, ne istediğini bilmesi ve hedefe kitli hareket etmesi çok güzeldi. Kitaplarda böylesine güçlü karakterleri okumayı severim. Ne istediğini bilen ve ona göre hareket eden... Patience konusunda da böyle bir hareket sergilemesi ve duygularını inkar etmeden kabul eden bir adam olması çok iyiyd. Genelde bir inkar sonra kabulleniş gelir ya bunda o yoktu bu yüzden daha çok sevdim. Patience ise... ablasından daha farklıydı. Tutkuları olan bir kadın olmasının yanında her şeyin farkında olan ve korkusuzca Matthew'a adım atması çok iyiydi. Kartları açıktı ama onun kartlarının açıklığını bir tek Matthew görebiliyordu... yani görebilene açıktı... Matthew ve Patience arasında yaşanan tutku anlarını kitaba bırakıyorum ama onun haricindeki kısımlar çok tatlıydı. Matthew'un Patience ile ilgilenmesi, onun için çırpınması çok güzeldi. Özellikle en son Angel Malikanesi'nde çello ile ilgili konuşmaları... nasıl da sevdiğinin yaralarını görüp onları sarmak istiyor... Zaten Matthew'un sevdiği kadın için her şeyden vazgeçer halleri hayran olunasıydı. Özellikle onun için elmas tokaları saklaması... ya da o sevmiyor diye Angel Malikanesi ile ilgili aldığı kararlar ve diğer bütün kararlar çok tatlıydı. İşte seven adam! dedirtti. Ama tabi sadece Matthew yapıyor gibi görünmesin... Patience'ın bütün dedikoducu markizler ve tayfalarına Matthew'u savunması da takdire şayandı... Tam birbirlerini bulmuşlardı :D Mark ve Passion'u burada da okumak çok güzeldi. Keşke daha fazla okuyabilseydik dedim. Aslında sanırım en büyük keşkem yazar Primrose'un hikayesini de yazsaydı olurdu. İçimden bir ses ona da yakışacak adam Matthew'un dostu Roark Fitz Roy olurdu :D En azından Matty Hala gözüne Fitz Roy'u kestirmişti ve kadın gözüne kestirdiğini çift yapmayı beceriyor. :) Neyse... ben bu kitabı ilkine nazaran daha çok sevdim ve okumak çok hoşuma gitti. Ki dediğim gibi Grey'n atalarına rastladığımı düşündürten çok fazla detay vardı. Historical romanslarda pek görmediğimiz bir şey bu... Sizlere de tavsiye ederim ama belirtmek isterim ki kitap +18 sahneleri fazlasıyla var bunu bilerek okuyun lütfen...
Baskı: Köle - Aşk
https://illekitap.blogspot.com/2020/05/islca-kole-ask-kole-3.html Bir serinin daha sonuna gelmiş bulunuyorum. Size de oluyor mu bilmiyorum ama severek okuduğum seriler bitince cidden üzülüyorum. Kendimi boşluğa düşmüş hissi uyanıyor içimde. Gerçi sevmediğim serilere devam etmiyorum ama neyse :D Işılca'nın Köle İntikam kitabındaki kurgu son sürat bu kitapta da devam ediyor. İntikam hırsının nasıl da etrafına ve kendine zarar verdiğini görüyoruz. Okuyoruz... ama tabi kitaplarda bunların yanında aşka dönüşmesini de okuyoruz. Kitap, Köle İntikam'daki hikayenin devamı. Edward ve Jaymie'nin çocukları Stew ve Mira'nın krallıktkai haklarına kavuştuklarını okumuştuk. Sonrasında ise Aidan intikam için Daisy ve Mira'yı kaçırmıştı. Hatta Mira'nın bile yaptırdığı köle dövmesiyle amacını da belli etmişti ve öyle bitmişti. Bu kitap oradan başlıyor. Bir yerde Mira'nın annesine benzer bir kaderi yaşadığını okuyoruz. Tek farkla Aidan, Edward kadar kötü değildi. En azından onun amacı daha mantıklıydı Edwrad'ın ki gibi değildi. Baya kitabın yorumuna başladım. Ama öncesinde kitabın konusundan biraz bahsedeceğim. Aidan, Mira'yı kapalı bir hücreye kapatıyor. Üç ay gibi bir süre orada kalıyor ama bir gün gardiyanlarından birinin saldırısı sırasında onun elinden kurtulup da Marlon'ın öğrettiği dövüş yetenekleri ile gardiyanı ayarlayıp kurtulduğunu düşündüğü anda başına aldığı bir darbe sırasında hafızasını kaybediyor. Tabi çatlak kafatası, kırık bacak ve el, kol bunun yanında morarmış bir çok yer ve zedelenmiş bir çok kasın yanında iyileşmeyen tek şey yaşadığı travmatik olay sonucunda hafızasını kaybediyor. Aidan'da bunu fırsat bilip onu kendine köle yapıyor. Hiçbir şey hatırlamayan Mira, köle hayatına alışmaya ve kuralları öğrenmenin yanında Aidan planlarını ileri götürüp Mira'nın çekimine karşı gelemiyor ve onunla birlikte oluyor. Mira'nın kardeşini öldürmesinden ve ailesinin de babasını öldürmesinden suçlu olduğunu düşünmesi Mira'ya karşı hissetmeye başladı duyguları bastırmaya çalışmasının yanında Mira'ya kapılan Aidan için hayat Mira'nın hamile kalmasıyla daha da çıkmaza giriyor. Planlarını erkene alıp da 7 aylık hamile ve hiçbir şey hatırlamayan, Aidan'ın dediklerine inanan bir Mira'yla saraya gidip de Stew ve ailesinin karşısına dikildiğinde olaylar kopma noktasına geliyor. Ama diğer yandan da doğru olarak bildiği bütün gerçeklerin sınandığı bir zamana giriyor. Çünkü öldü sandığı babası ve kardeşi yaşamaktadır. Aidan, şimdi karar almak zorundadır. Mira ve bebeğine kendini affettirip aşkını mı yaşayacak yoksa Mira'sız hayatı kabul mü edecektir. Aidan'ı haklı bulduğum zamanlar oldu. Hiçbir zaman sarayı istemeyen, kral olmak istemeyen bir prensken darbe ile ailesinin elinden alındığına inanmak onu böyle bir intikam planına sürükledi. Yanlışları olduğu gibi haklı tarafları da vardı... Ama sonunda da çok çekti be... kıyamadım... çok güzel sevdi ve çok ikilemde kaldı canım... Mira ise... kızım sen köleyken bile adama çektirdin bir de her şeyi hatırladığında adamın burnundan getirdin ama zaten senin gibisi yakışırdı Aidan'a :D bir yerde babasının kızı dedim. Cidden Mira süperdi :D Stew ve Felicia'yı evli ve çocuklu görmek çok güzeldi. Özellikle bazı sohbetlerinde çok güldüm. Bir yer de Stew nasıl bir psikopatla evliyim dediği bir sahne var kahkaha attım :D ama ikili arasındaki uyum muhteşemdi. Aşk ise harikulade, Stew'e daha başka bir karakterde eş yakıştıramazdım. Özellikle Felicia'nın ben kraliçeyim karşı gelme bana tavırlarına çok eğlendim :) Kadın kraliçe falan ama halktan biri de :D Daisy'nin olayları ele alış şekli ve Marlon'la beraber hareketleri süperdi. Kral Richard ve Cedric geldikten sonraki olay döngüsü de güzeldi. Mira ve Aidan'ı güzel oyuna getirdiler. Gerçi kendi hallerine bıraksaydılar bir şekilde onlar yollarını bulur beraber olurlardı. Mira'nın hamile kalması ve tam Aidan her şeyden vazgeçmişken bu hamileliği öğremesi çok tatlıydı. Aidan cidden çok tatlı bir aşıktı. Hele Mira'nın ikinci hamileliği ve ikiz olacağı haberi bütün herkesi şaşırttı ve yerinden oynattı. Stew'in verdiği tepki çok tatlıydı... Balo sonundaki basın toplantısı güzel kurguydu. Orada Mira'nın usta manevraları çok iyiydi. Aidan ile ilk karşılaşmalarından bahsetmesi süperdi. Ama o anın en bomba kısmı Aidan'ın hastalanmasıydı. Neden bir insanoğlu elimizdekinin değerini kaybetmeye yakın olduğumuzda anlıyoruz ki? Mesela Edward, Jaymie intihar ettiğinde aklı başına geldi. Aidan'ın doğumda Mira'nın her şeyi hatırlaması ile onu kaybedecek olmanın verdiği korkuyla çırpındı durdu... Mira, Aidan'ın hastalanması ile aklı başına geldi. Cidden elimizdekinin değerini kaybetmeye yakın fark ediyoruz. Kitapta yine eksik dediğim kısımlar vardı ne yazık ki. Öncelikle kitabın sonundaki Mira'nın Aidan'a evlenmeyi kabul ettirmesi falan güzeldi de o sahneden birkaç sayfa daha okuyabilirdik. Mesela bir bölüm daha olup da diğerlerinin bunu öğrenmelerini falan da okuyabilirdik. Olabilirdi bence. Aidan'ın krallığı ele geçirme planları falan güzeldi ama oturmayan bir şeyler var hissi verdi ne yazık ki. Ama geneline bakıldığında sevdiğimi söylemeliyim.
Baskı: Köle (İntikam)
https://illekitap.blogspot.com/2020/05/islca-kole-itikam-kole-2.html Köle Serisi'ne son sürat devam ediyorum. Açıkçası bu seride bu kitapları yani İntikam ve Aşk kitaplarını hep Daisy'nin hikayesi olarak düşünmüştüm ama yanılmışım. Şöyle yanılmışım, ilk kitabın devamı kesinlikle o kesin ama bu kitaplar Edward ve Jaymie'nin çocuklarının hikayeleri... Klasik onların aşk hikayesi anlamında değil tamamen Jaymie ve Edward'ın hikayesi sonlanıyor ve çocukları Stew ve Mira'nın hayatta kalma savaşlarını konu alıyor. Bu yüzden kesinlikle sırayla okunması gereken bir seri. İlk kitap ne kadar aşka yoğun verilmişse bu kitap o kadar intikam, adalet arayışı, politika savaşları, arkadaşlıklara, aile ilişkilerine ve hayatta kalma savaşına verilmişti ama sanırım Aşk kitabında daha fazlası olacak aşk anlamında. Yine akıcıydı, sürükleyiciydi dün akşam başladım ve iki saat önce bitti kitap, su gibi aktı gitti ve şimdi devamını okuyacağım çünkü çok merak uyandırıcı bir şekilde bitti. Merak ediyorum devamını... Bu yüzden okumaya niyeti olanlar kesinlikle İntikam ve Aşk'ı beraber alıp okumalılar. Kitabın konusuna değinecek olursak; Jaymie ve Edward tam hayatları yoluna gitmiş çocukları ile beraber mutlu yaşarken ve dünya barışı adına büyük adımlarla halkın mutlulukla yaşamasını sağlamışken Edward'ın eski nişanlısı Lisa, hain bir planla düzenlediği darbeyle Edward ve Jaymie'yi ve iki oğlunu öldürür. Hayatta kalan Stew ve Mira, en büyük oğlu ve tahtın varisi ve en küçük kızı Daisy ve Marlon sayesinde kurtulurlar bu darbeden ve bir şekilde izlerini kaybettirip 20 yılı devirirler. Bu sırada Lisa, Edward'ın kuzeni ile evlenmiş kraliçe olmuş ve amacına ulaşmıştır. Ancak kocasını da kısa zamanda kaybedince kocasının kardeşine göz koyarak onu çocuklarıyla iki oğlunun hayatıyla tehdit edip evlenir ve bu şekilde kraliçe olmaya devam eder. Kral Richard, oğullarının hayatı için Lisa'ya tahammül ederek geçirdiği 20 yılın sonunda bir şekilde saygıyla andığı ve hak etmediğini düşündüğü tahtta kalmasına rağmen Edward'ın izinden gitmeyi kendine borç bilir ve onun izinden gider. Ama Lisa'nın hesap etmediği hiçbir zaman ulaşamadığı Stew ve Mira'nın için için intikamla yanması ve hak ettiklerini konumu geri istemeleridir. Kitapta Edward ile Jaymie'nin ölümüne değinirken Stew ve Mira'nın büyümelerine, planlarına, hayatlarını anlatıyor. Bunun yanında Kral Richard ve onun iki oğlu Cedric ve Aidan'a da değiniyor. Onların da tıpkı babaları aslında hiç istemedikleri konumda olmalarını anlatıyor. Açıkçası kitap Edward ve Jaymie'nin ölümünden başlıyor ilk okuduğumda ne oluyor ya diye düşünüp içim bir garip olup acaba bıraksam da okumasam mı diye düşünerek başladım. Ki açıkçadı ilk 20 sayfa da baya bırakmayı düşündüm çünkü Köle kitabı benim hep favorimdi ve Jaymie ve Edward aşkı çooook zevk alarak okuduğum bir aşktı. Onların ölümlerini okumak cidden çok sinir bozucu bir deneyim oldu benim için. Düşünsenize çok severek okuduğunuz karakterlerin kitabın sonunda öldüğünü... resmen ellerim titredi, tüylerim diken diken oldu... Neyse bu konu üzerinde çok durmamayı tercih ederim. Stew'i zaten Köle kitabından tanıyoruz. İlk çocukları, hani zaten Edward'da demişti ya sen de istersen Stew koyalım diye... işte o Stew… tam bir Edward gibi bir adamdı ama daha çok annesinin manevi özelliklerini babasının hükümdarlık duruşunu almış... bazen sözleri, duruşu ve karakterinde tam da Edward ve Jaymie'nin çocuğu dedirtti. Mira ise... her ne kadar dış görünüşü anasının kopyası olsa da kesinlikle Edwrad'ın kızıydı... :D Bazen öyle bir tavır içine giriyordu ki Edward'da böyle yapardı ya da derdi dedirtiyor :D Daisy ve Marlon… cidden takdire yakışır hareket ettiler. Resmen Marlon, Edward'a sözünü tuttu ve çocuklarını büyütüp sahip çıktı hatta sadece onlara değil bence bir çok yönden Daisy'e de sahip çıktı. Stew'in şirketine EJ adını vermesi çok manidardı :D Kral Richard'ın tavrı cidden çok iyiydi. Kitabın sonlarına doğru Stew planını uygulamaya başladığında da oldukça olgunlukla karşılaması ve direk tahtı sahibine vermesi, emanet aldım ve sahibine veriyorum halleri çok güzeldi. Gerçi Richard hep ben doktorum kral değilim diyordu ve bunu da çok güzel gösterdi. Lisa... şeytan... tam bir şeytan valla... ama Mira'nın Jaymie'ye benzerliği nasılda çıldırttı... :D keşke azıcık daha çıldırtsaydı. Aidan… kitabın en başından beri hayran olduğum bir diğer karakter. Cidden ham karakter hem tavır olarak, hayranlığımı kazandı ve aslında Stew ile müttefik olsalardı çok güzel yakışırlardı saraya... Aidan'da tam bir prenslik duruşu vardı... hatta belki kral... Ama sonrasında… onu hiç yargılamadım çünkü kendimi onun yerine koyduğumda gördüğü şeylere, kardeşinin vuruluşu ve sonrasında babası ve kardeşinin ölüm haberi... bu durumda bende onun gibi intikam diye yanıp tutuşurdum. Bu konuda onu yargılamadım ki zaten Stew'de ailesinin ölümünü görünce intikam istemedi mi aynı şey Aidan için de geçerli bu durumda. Felicia… kızım sen bu kitabın en bomba karakteriydin itiraf etmek gerekirse. Resmen okumaktan en keyif aldığım satırlardı. Kitabı okurken hep Aidan'ın Mira ile karşılaşmasını ve birbirlerine vurulmalarını bekledim ama o da tam darbe zamanına denk geldi. Stew'in tahtı ele geçireceği döneme... Aidan'ın başına gelenler kötü oldu be... Mira'da bazen annesinin kaderini mi yaşayacak acaba dedim ki kitabın sonu yaşayacak dedirtti açıkçası... Aidan umarım Edward gibi kırıcı olmaz... gerçi damat kayınpedere çekermiş derler öyle olursa vay Mira'nın haline. Kitabı genelinde çok sevdim ama eksik bulduğum kısımlarda vardı. Mesela, kitabın başında Kral Edward'a karşı yapılan darbenin daha detaylı anlatımı isterdim. 10 sayfa daha uzun olsaydı da o kısımların öncesine de değinilseydi dedim. Diğer yandan da Stew'in karşı hamlesi ve darbe girişiminde daha detay isterdim açıkçası. O darbe girişi çok güzel anlatılmıştı, balodaki hamleler, organize halleri çok güzeldi. Bir yerde yabancı bir film sahnesi gibiydi ama sonlarına doğru çok hızlı geçti ve daha detay istedim o sahnelerde... Geneline bakıldığında beğendim. Özellikle Mira ve Stew arasındaki ilişkiyi, Mira'nın eğitimini, Felicia ile Stew'in ilişkisi çok güzeldi. Severek okudum ve şimdi hemen elime 3. kitabı alacağım çünkü Stew bu kitapta kendi hikayesinde mutlu sona ulaştı aşkı ve tahtı ellerinde. Sırada Mira var ve onunki Stew'dan daha zorlu bir yol gibi olacak. Aidan ve Mira'nın hikayesini merak ediyorum. Hemen başlayacağım.
Baskı: Köle - Modern Çağ Masalı
https://illekitap.blogspot.com/2020/05/islca-kole-kole-1.html Ben bu kitabı 2013 yılında ilk basımıyla okumuştum ve öyle karmaşık duygular içerisine girmiştim ki kitabı okurken hala hatırlarım. İşin ilginci bu kitabı ikinci kez okumama rağmen hala aynı duyguları yaşarım. Her seferinde Edward'a yaptıklarından dolayı kızarım ama yine de aşkına sahip çıkma savaşında da hayranlık duyarım. Işılca'nın okuduğum kaçıncı kitabı bilmiyorum ama Duygu, Ali, Sedat ve Bekir kitaplarının yazarından bir hikaye bu da. Biraz Modern Peri Masalı tarzındaydı. Modern çağda yaşayan bir kraliyet ailesi ve kölelik... sonucunda doğan büyük bir aşk :) 3 Kitaplık bir seri, ilk kitabı ikinci hatta üçüncü farklı bir yayınevi baskısı bu yanılmıyorsam. İndigo Kitap logosuyla seri tamamlandı ve diğer kitapları da çıktı. Bu sefer başladım ve seriyi bitirmeye niyetliyim bu yüzden yorumları peş peşe gelecek ;) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Veliaht Prens Edward, yanında çalışan ve ona hizmet eden kölesi Jaymie'ye aşık olup aşkına da karşılık almaya başladığında bütün huysuzluğu, siniri, agresifliğini geride bırakıp mutlu olmaya başladığında önünde büyük bir engel vardı. Kendisi bir prensti ve kanını bir kölenin kanıyla karıştıramaz, çocuk yapamaz, eş olarak alamazdı. Bütün yasalar buna karşıydı. Her ne kadar köle karşıtı insanlar olsa da Kraliyet ailesi köleliği devam ettiriyor bağlı oldukları Yaşlılar Heyeti de köleliğin devam etmesi gerektiğini düşünüyordu. Ama Edward bütün yasaları es geçip Jaymie'yi karısı olmasını ve çocuklarının annesi olmasını istiyordu. Köle yasalarına karşı savaş verirken Jaymie'nin aşkı ve hayat karşısındaki toyluğu, kardeşiyle ilgili tehdit edilmesi ve büüykannesi Marie'nin aklına girmesi sonucunda Edward'a güvenmek, aşkına sahip çıkmak yerine Kral ile bir anlaşma yaparak Edward'dan kaçar... Edward bu durumda çıldırsa da için için yanan intikam isteğiyle Jaymie'nin peşine takılır. Amacı onu bulmak, tekrar kölesi haline getirmek, kaçmak için yardım istediği ve evlendiği en yakın koruması Marlon'ın ihanetinin de intikamını almaktadır. Ama onları bulduğunda verdiği sınav, aşkı ve intikam isteği arasında kalması... birçok şeyle tekrar yüzleşmek zorunda kalmasına neden olur. Ama en çok hayatının aşkı Jaymie'y kaybetme sınırına geldiğinde verdiği tepkiler sonucunda aşkın mı yoksa intikam duygusunun mu kazanacağını okuyoruz. Öncelikle ilk okuduğumda da şimdi okuduğumda da düşündüğüm şey ve hissettiğim duygu Edward'a üzülmek, sinirlenmek, nefret etmek ama sonrasında tekrar üzülmekti. Tıpkı en başından beri Jaymie'ye hep üzülüp attığı yanlış adımlarla aşkını zor durumda bıraktığı için kızmam gibi... Edward'ın Jaymie'yi çok güzel sevdiğini düşündüm. Cidden çok da güzel sevdi. Her ne kadar sevdiği insanın da en çok canını acıtan kendisi olsa da bunun sevmenin nasıl bir şey olmadığını ve sevgiye aç ruhunun reddedilmeyle, terk edilmeye tepki vermesinden kaynaklandığını düşündüğüm zamanlar da oldu. Edward sevmeyi Jaymie ile öğrendi, sevdi, kırdı döktü, hırpaladı, canını fazlasıyla acıttı ama sevmeyi de öğrendi sonunda. Jaymie ise... yaşadıklarını hiç hak etmedi. Düşünülürse bence şu kitaptaki en masum kişiydi Jaymie. Tek suçu prense aşık olmuştu. Büyük bir entrikanın içinde kaldı, tehditler, köle yaşamı, tereddütleri, korkuları ve bunun yanında toyluğu hatalarının başlangıcı oldu. En büyük hatası Edward'a güvenmemek oldu ama bir tarafta aşık olduğu adam bir yanda onu büyüten kadın büyükannesi Marie olunca dinlediği kişi Marie oldu. Ve belki de en büyük hatasıydı. Evet, Marie belki oğluyla gelininin hayatına mal olan olalar zincirinden dolayı korkuyordu bu korkularıyla Jaymie'yi yönlendirip kızın büyük mutsuzluğuna neden oldu. Herkes Jaymie adına karar verdi, bir şeyler yapmasını istedi ve hepsi doğru olduğunu iddia etti ama bir kişi de çıkıp Jaymie sen ne istiyorsun demedi. Jaymie karşı çıkıp kendi istediğini söylediğinde bile sanki yanlış bir şey istiyormuş gibi muamele ettiler... Jaymie ve Edward'ın yaşadıklarında bence en çok da çevresindekilerin hatası vardı. Hele Kral... ya senin oğlun aşık olmuş, mutlu görüyorsun niye bunu baltalıyorsun değil mi? Kraliçe'ye ne demeli... resmen üvey oğluna göz koydu... o yüzden de onun mutsuz olması için türlü türlü entrika çevirdi... o da Jaymie'nin üzerinden prim yapıp onun toyluğunu kullananlardan biri çıktı. Edward'ın verdiği bütün savaşlara rağmen Jaymie'yi yakaladığında yaptıklarının affedilir tarafı yoktu. Jaymie'nin canını fazlasıyla yaktı. Hem ruhen hem bedenen fazla hırpaladı... bir de en büyük zayıflıklarından vurması ise... Jaymie için son nokta oldu. Ama sonra da çok güzel uslandı be... resmen Jaymie'nin yeniden güvenini kazanabilmek, kendisine tekrar aşık olması için çok güzel çırpındı... Kaybettikleri yıllarda yaşayacakları aşkı yaşadıkları sonunda ama Jaymie gitmeseydi o aşkı, o savaşı daha önce yaşarlardı da bence... Edward sahip çıkardı, savaşırdı sonuna kadar aşkı için. Gerçi son kozunu çok iyi oynadı Edward ve kazandı... hamleleri bu sefer daha netti, itiraz kabul etmemecesine attı adımlarını. Jaymie kalbinde büyüttüğü aşka böylesine vurgun yemesi çok fena yıktı. Verdiği savaş belki de birçok kişinin veremeyeceği kadar büyüktü. Sonunda da pes etti ama o pes ediş aşkını kazanmasına neden oldu. Bu kitapta da en çok mutluluğu hak eden kişiydi Jaymie… sonunda da kazandı bence... Marlon… adam bu kitabın Edward'dan bile daha iyi seven adamıydı. Cidden sevmenin sahip olmak, onunla yaşamak olmadığını çok güzel anlattı. Hatta Edward'ın bile dediği gibi hangimiz daha çok seviyoruz Marlon mu ben mi? öyle bir aşkla sevdi Jaymie'yi. Dürüstçe tekrar Edward'ın karşısında durup da yaşadığı onca şeye rağmen Jaymie şimdi gelsin yine hiçbir beklentim olmadan ona yardım ederim demesi... işte aşk bu dedirtti. Marlon, bence Edward'dan daha güzel sevdi. Daha saf sevdi. Daha huzur verici sevdi. Daha güven verici. Kitabın sonlarına doğru herkesin hatalarını anlaması ise... şaka gibiydi. Yap yap sonra pişmanım hakim bey... oldu paşam aklın daha önce neredeydi. Marie, Jaymie hastanedeyken geldi Edward'da ahkam kesiyor, suçluyor da bir gün aynaya bakıp torununun böylesine acı çekmesinde parmağı olduğunu düşünmüyor. Edward'ın babasına, Kralına karşı aldığı tavır çok iyiydi. Hele bir de tekrar bıçaklanmak istemediğini söylediği kısım... ciddi bir meydan okumaydı... Jaymie için krallığı hiç sayması ise... işte muhteşem satırlardandı. Edward'ın kendini Jaymie'ye affettirmek için çabalaması çok tatlıydı. Evet bütün yaptıklarında kızdım kabul ediyorum ama affettirme çabalarında da ben de affettim. Benim bile gönlümü aldı haylaz prens :D Angela ise... Prenses Angela... asilliğini ve gururunu çok güzel sergiledi. Lisa gibi ucuz bir kadın olmadığını çok güzel gösterdi. Bu kitapta en takdir edilesi karakterdi bence. Neyse... çok uzatmayayım yoksa yavaş yavaş çok fena spoilere gireceğim :D Ben kitabı cidden sevdim. Her ne kadar çok kızdığım ve beni sinirlendiren şeyler olsa da güzel bir aşk hikayesiydi. 650 sayfa olmasına rağmen su gibi aktı. Bazen niye bu kadar kalın daha ince de olabilirdi dediğim zamanlar olmuştu ama bu ikinci okuduğum da hiçbir detayı gereksiz olmadığını ve her bir olayın yaşanması gerektiğini tekrar fark ettim. Evet bu kitabı bu kadar satırı hak etti. Bana sorarsanız bir 10 sayfa daha olmalı ve son Jaymie ve Edward'ın mutluluğu detaylandırılmalıydı :D Işılca kalemini sevdiğim Türk yazarlardan biri. Elimde bu serinin haricinde iki kitabı daha var hepsini okuyacağım kısa zamanda :D ama önceliğim bir seri şu anda ;)