
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Katiller Çetesi Sarai #1
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/j-redmerski-sarai-katiller-cetesi-1.html Veeee ben de Katiller Çetesi hayranları arasına katılmış bulunuyorum hem de daha ilk kitaptan... nasıl bitti nasıl sona geldim anlamadım. Bir baktım tek seferde yüzlerce sayfa okumuşum ve sonunda da kitabın arka kapağını kapatmışım elimi ikinci kitaba atmaya hazırlanmışım... Ne kitaptı ama... J. A. Redmerski'nin Hiçliğin Kıyısında serisini okuyup sevdikten sonra bu seriyi okumayı niye bu kadar ertelemişim bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim hayatımda okumayı ertelediğime pişman olduğum serilerden biri oldu. Bence siz de bunu yaşamamak için hemen şimdi başlayın seriye... Akıcı, merak uyandırıcı, heyecan verici ve soluk kesici bir kurgusu var ve seriye başlamadan önce yazar 7 kitap ne yazmış diyerek tereddüte düşmüştüm ama şunu söyleyebilirim ki şu kitabı okuduktan sonra henüz serinin ilk kitabı olmasına rağmen kesinlikle 14 kitap bile olsa okurum diyebilirim. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, Sarai henüz küçük yaşlarda Javier tarafından kaçırılarak Mexico'da 9 yıl tutulur ve Sarai artık oradan kaçmanın imkansızlığıyla kaçma hevesi arasında kaldığı anlardan birinde Javier'ın iş yaptığı katilin kendisinin kaçmasına yardım edebileceğine inanan Sarai, hayatının dönüm noktası haline getirdiği bir adım atıp kaçar. Hayatı bu andan sonra hem daha tehlikeli hem de daha amansız olan Sarai, artık katil Victor ile beraberdir. Victor, Sarai'ye yardım etmeye başlar ancak amacı onu güvenli bir şekilde hayatına devam edebilmesine yardımcı olmaktır. Ancak işler hiç de düşündüğü gibi gitmez... Ne Victor'un düşündüğü gibi ilerler olaylar ne de Sarai'nin düşündüğü kadar kolaydır normal bir yaşamda hayatta kalmak. İşte asıl olaylar Sarai, Victor'un yardımıyla kaçtığında başlar... Bir dakika sonra ölebilme olasılığının varlığıyla hayatta kalmaya çalışmak... normal bir hayat yaşabileceğine inanmak... asla normal olmayacağını bilmek... içinde bastırılmış duyguların dışarıya vurarak hayatına yön vermek... Sarai için hiç de kolay olmayacaktır. Açıkçası kitabın arka kapak konusu, insanların devamlı tavsiyeleri falan düşünüldüğünde bir aşk romanı beklemiştim ama hiç bu kadar gizem, heyecan ve aşk filizlerinin olacağı bir kitap olacağını düşünmemiştim. Aşk bence geri plandaydı şimdilik ama tahminime göre ilerleyen kitaplarda iliklerimize kadar titretecek gibi görünüyor... Ben kitaba bayıldım. Henüz ilk kitap olmasına rağmen daha ilk sayfadan heyecanla kendini okuttu ve itiraf ediyorum ki kitabı ilk seferde 113 sayfasını okumuştum ve ne ara bu kadar okuduğumu anlamamıştım. Hani ertesi gün işe gitme durumum olmasa o gece biterdi muhtemelen. Şiddetle tavsiye ederim. Gizemli, heyecanlı, karanlık, hafiften aşk olan eşsiz bir kitap! Kesinlikle okumalı asla kaçırmamalısınız. Veeee kapaklar... kalp ben... bayılıyorum bu serinin kapaklarına :)
Baskı: Juliet Paramparça (Starcrossed, #2)
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/leisa-rayven-juliet-paramparca.html Ahhh işte Sahte Romeo'dan daha güzel olan onun ikinci kitabı... yani hikayenin devamı... Ethannnn dedirten kitap buydu bana... İlki değil... Leisa Rayven bence bu kitapla tam olarak olması gereken seviyeye çıkarmış hikayesini ve mükemmelleştirmiş. Bayıldım çünkü... Kitabın konusuna girmeyeceğim çünkü Sahte Romeo'da yarım kalan Ethan ve Cassie'nin hikayesi bu kitapta devam ediyor.. .sadece daha vurgun yapıcı şekilde. Bilmiyorum neden ama bu kitap daha fazla aşık etti kendine beni.Kelimenin tam anlamıyla bir günde bitirdim kitabı. Yeminle bakın... resmen bir pazar oturdum akşama kadar okudum. Dışarı çıkmak bile istemedim o kadar yani... Ethan'ın terk edişi... Cassie'nin yıkılışı... sonra günümüzde karşılaştıklarında Ethan'ın çabaları ve bu sefer Cassie'nin güvensizliği... her şey o kadar güzel kurgulanmıştı ki... bayıldım. Bence bu kitap daha etkileyici olmuştu. Ethan'ın Cassie'nin tekrar güvenini kazanma ve tekrar beraber olabilmek adına yaptıkları süperdi. Hatta onu doktora falan yönlendirmesi... sonra sahneledikleri oyun... sonrasında Ethan'ın aldığı teklif... gidişler kalışlar... dokunuşlar... itiraflar... ve o tekrar tanıdık tutku... Ahhh süperdi. Bu kitap cidden çok daha iyiydi... bir şey yazamıyorum şuan resmen çünkü söylediğim şeylerle heves kaçırıp spoiler vermek istemiyorum. Neyse ben en iyisi yorumumu kısa keseyim. Ama ben seriyi çok sevdim bence siz de okuyun... peş peşe okuyun çünkü asıl vurgun bu kitap bence.
Baskı: Sahte Romeo (Starcrossed, #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/leisa-rayven-sahte-romeo-starcrossed-1.html İnsanlar daha doğrusu okurların dilinden düşüremediği Sahte Romeo'yu sonunda ben de okudum. Ethan... diye sayıklanmıştı uzunca bir süre ve bence güzel bir hikayenin yaralı bir kuşuydu Ethan... Çok yumuşak bir tabir oldu sanırım ama öyle... Leisa Rayven, oldukça güzel bir kurguyu kaleme almış ama daha da güzeli Shakespeare alıntıları, karakterlerin oyunlarındaki performansların olduğu yerlerdi. Aşkı bıraktım nerelere takıldım. :) Kurgu güzeldi, beğendiğimi dile getirebilirim... aşkı da fena değildi ama bence mükemmel değildi de... gerçi geçmişe gidip günümüze geldiği kısımlardı ve bence günümüzün olduğu kısımlardaki aşk süperdi ama geçmiş kısımlarındaki aşk yaralı, hasarlı ve kırgındı... Aslında güzeldi ya... Ethan'ın dengesizliği beni de bozdu :) Kitaptaki arkadaşlık ilişkisine bayıldım. ana kendi üniversite arkadaşlarımla aramı ve sohbetlerimizi hatırlattı. Tabi onlarınki gibi değildi konular ama arkadaşlık aynı arkadaşlık nerede olursa olsun. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Cassie ve Ethan, üniversite yıllarında fazlasıyla inişli çıkışlı tutkulu ama bir o kadar da fırtınalı bir birlikteliğin ardından yine esip gürlercesine birbirlerinden ayrıldıktan sonra bir şekilde hayatlarına devam etmeye çalışırlar. Ancak aradan aradan geçen onca zamanın ardından Cassie ve Ethan aynı oyunda başrolü paylaşmak zorunda kaldıklarında Ethan'ın tekrardan Cassie'yi istemesi ve Cassie'nin yara alan kalbi tekrar yaralanmaktan korkarak geri adım atması... güvensizlikleri ve kırgınların aşılması... daha da önemlisi geçmişte kalamayan aşkın tekrardan alevlenmesini anlatıyor. Günümüzde geçmesine rağmen Ethan ve Cassie'nin geçmişlerine dokunuşlar yaparak aralarındaki bu uçurum açılma sebeplerini de anlatıyor kitap. Bu kısımdan hoşuma gitti çünkü neyin neden olduğunu daha iyi anlamamıza neden oluyor. Ethan'ın yaralı kırgın ve güvensiz kalbi... Cassie'nin saf, temiz ve güçlü aşkını yerle bir edişini okurken aslında bütün bu yaşananların aradan yıllar geçtikten ve unutulmayan aşkın ardından tekrar karşılaştıklarında neler yaşayacaklarının da temelini oluşturuyor. Aslında oldukça güzeldi ama zaman zaman neler oluyor yahu dediğim çokça yer olduğunu da itiraf etmeliyim... Ethan'ın tavırlarına fazlasıyla kızdım ve Cassie'nin yanında oldukça fazla durdum. Hatta bazen ayrıl şu güvensiz ne istediğini bilmeyen adamdan da Connor gibi biriyle devam et dediğim yerler oldu. Ama Ethan'ın yaralı ruhu ve kalbi de zaman zaman dediğimden beni pişman etti. Aşkı bile güzeldi Ethan'ın... kendi gibi yaralı ama büyük... kırgın ama yine de istiyorken... güzeldi. Cassie'nin ise ne istediğini bilen ve bunun için çaba harcayan aşkı ise kusursuzdu sanırım... Direndi... cidden çok direndi ama bazen çırpınmak kaçınılmaz olanı ertelemekten başka bir şey değildir bunu bir kez daha gösterdi bize. Açıkçası Sahte Romeo kitabı müthişti diyemem... ama güzeldi. Bu yorumu yazıyorum ama serinin 2. kitabı bitirdiğim için çok fazla detaya girmemeye çalışıyorum ve onunla kıyaslamak istemiyorum ama bence o kitap bundan çok daha güzeldi :) Neyse... aklım Juliet Paramparça'dayken pek yorum yazamadım sanırım :) Ben kitabı beğendim ama öyle çok fazla diyeceğim kadar değildi. Güzeldi... zaman zaman beni sinir krizine soksa da güzeldi. 5 üzerinden 3.5 veririm bu kitaba ama o son yok mu o son... işte onun için direk şapkadanak 4 veriyorum :) Ethan... sonunda kalbime bir dokunuş yapmayı başardın ;) Şaka bir yana bu kitabı sevdim bende ama ikinci kitabı da okumuş olduğum için bu kitabı onun yanında geri planda tutuyorum çünkü o çok daha iyiydi :) Bu yüzden 4 veriyorum :)
Baskı: Hırsız ve Güzel (Victorian Rebels #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/kerrigan-byrne-hrsz-ve-guzel-victorian.html Veeee historical romans... veee ben :D Bu türü çok sevdiğimi bilirsiniz ki şuanda elimde bir milyon okumadığım historical romans var ama olsun ben bu türde yani çıkan yazarları denemeye bayılıyorum. Bazıları beklentimiz fazlasıyla karşılıyor bazıları orta kararda bir şey oluyor bazıları ise bu işin altından kalkamıyor ama yine de bu türe her seferinde her yazar şans veren bir okurum. Kerrigan Byrne bence bu türü oldukça güzel kaleme almış. Kurgusunu sevdim her ne kadar sevmediğim yerler olsa da... Aksiyonlu bir historicaldı ve aşk da vardı... sevdim ben. Bayılmadım belki ama okumaktan da sıkılmadım. Neyse, önce kısaca konusuna değinmek istiyorum. Farah, oturttuğu düzenli hayatına devam ederken küçüklüğünde kalbini kaptırdığı Dougan'ın arkadaşı olduğu iddia eden Dorian tarafından kaçırılarak hayatını bir olaylar örgüsünün içerisinde bulur. Dorian Blackwell hem zengin ve adından fazla söz ettiren bir adam hem de bir eşkıya olarak nam salmış kötü bir üne sahip tehlikeli biridir. Ancak... bütün bu ününe rağmen Farah'ı güvende tutabilmek ve onun elinden alınmış hakları ona geri kazandırabilmek için Farah ile evlenmesi gerekmektedir. Zaten olaylarda oradan sonra başlıyor. Aşk romanlarında, türü ne olursa olsun aksiyon sahnesini severim. Bu kitapta da aksiyon vardı ve bu kısmı sevmediğimi söylersem çarpılırım vallahi :) Ancak... sevmediğim kısım Dorian'ın ben kirliyim, ellerim kanlı sana dokunamam tripleriydi... yani biz şimdiye kadar okuduğumuz bütün historicallarda özellikle İskoç'lar mesela hep savaş içerisinde hep bir ölüm hep bir kan bulaşmış el vardı ama hiçbir zaman bu triplere girmemişlerdi. Ne olursa olsun, ne yapılmış olursa olsun Dorian'ın bu tavırları beni sinir etti. Keşke yazar bu tripler yerine başka bir şeyler kurgulasaymış diye düşündüm. Mesela Dorian'ın sakladığı sır olabilirdi uzak kalma sebebi ne bileyim... Kitaba dair sevmediğim tek kısım oydu ve açıkçası bir erkeğe bu kadar tribi de yakıştıramadım özellikle bu türde... Farah'ı sevdim. Güçlü, ayakları yere basan ve korkusuz kadınları severim historical romanslarda. Farah da tam benim seveceğim türde bir kadındı. Özellikle istediği şeyi elde etme çabasına... bayıldım! :) Benim için kitabın en etkileyici kısmı ilk bölümlerdi. Farah ile Dougan'ın küçüklükleri ve kitabın son kısımları Dorian'ın artık koca olarak karısının yanında yer alması gerektiğini anlamasıydı. Gerçi bunu Farah zorla kafasına soktu onun ama olsun. Kadının gücü diyelim biz buna :) Kitabın sonunda serinin ikinci kitabı Avcı'dan bölüm vardı. Yani Dorian Blackwell'in en yakın arkadaşlarınadn biri olan Christopher Argent'in hikayesi... nedense onu daha çok merak ettim çünkü adamın bu kitapta adı geçtiğinden beri olan gizem merakımı çok fena depreştirdi dilerim çok beklemeden onu çıkarır Yabancı Yayınları. Yorumumu çok fazla uzatmayacağım çünkü spoiler vermek istemiyorum. Ancak demezsem içimde kalır Dorian'ın en yakınları, Ben More'da yaşayanlar... hepsinin hikayesi acı ama bir o kadar da birliktelikleri güvenmeleri çok güzeldi. Historical romans okuruysanız bence mutlaka denemelisiniz. Güzel bir kurgusu vardı ama bence eksikleri de vardı bu yüzden 5 üzerinden 3,5 veririm ama denemenizi de tavsiye ederim :)
Baskı: Karanlık Yalanlar
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/alessandra-torre-karanlk-yalanlar.html İlk çıktığında aldığım ama nedense okumak için elimin bir türlü gitmediği tek kitaptır kendileri. Neden bilmiyorum ama bir türlü 2015'ten bu yana okumadan beklettim. Ve şimdi okudum... Öyle pişmanım ki bu kitabı bunca zaman beklettiğime... çünkü kelimenin tam anlamıyla süperdi! Kapak tasarımı her ne kadar tamamen erotik bir kurgu üzerine kurulu bir hikayeymiş gibi görünse de... görünüş yanıltıcıdır. Sanırım ben de bu yüzden beklettim en azından öyle düşünüyorum ama yanıldım! Şunu söyleyebilirim ki... müthiş bir kurgu... şaşırtıcı bir son... süper bir aşk... muhteşem bir kitap! Belki de başka söze gerek yoktur bilemiyorum... Alessandra Torre... bu kitabıyla ne yazsa okurum dedirtti bana. Henüz tek bir kitabını okumuş olmama rağmen o kadar güzel ve muntazam işlenmiş bir kurguyu kaleme almış ki bayıldım. Tabi biraz da çevirinin güzelliğinin de etkisi var bunda ;) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Layana zengin bir ailede doğmuş ve onların kasıntı asillik ve aristokrasi tavırlarından sıkılmış içerisinde bastırmak zorunda kaldığı asi tarafı zaman zaman dışarıya taşıyan bir genç kadın. Tek kendi isteğiyle yaptığı ve her şeyini verdiği Amerika'nın Evsiz Gençleri kuruluşunun gecesinde tanıştığı Brant'la aralarındaki çekime yenik düşerek bir ilişkiye başlarlar. Brant'ın göründüğü kadarıyla her kadının hayallerini kurduğu bir adam olmanın yanında kelimenin tam anlamıyla beyaz atlı prenstir de. Güzel giden ilişkileri sonucunda Layana'nın keşfettiği şeyler, öğrendiği sırlar sonucunda yolunun kesiştiği Lee ile de bir ilişkiye başladığında farkında olmadan kendini çözümü imkansız görünen bir düğümün içerisinde bulur. Brant, Layana'nın mükemmel erkek tanımına uyarken Lee onun içinde bastırdığı asi ve tutkulu tarafı tatmin ediyordu. Ve Layana bu iki kişiye de aşıktır. İşte alarmların çaldığı nokta da burada ortaya çıkıyor. Kendisini aldattığından şüphelenen Brant ve kendisinden seçim yapması beklediği Lee arasında kalan Layana hayatının en zor kararını vermek zorunda kalır. Öğrendiği sırları ortaya dökmek belki de aldığı en büyük riskti ve belki de sonu kötü olacaktı. Ama şansını deneyip mutlu olmayı denemek zorundaydı. Kitabı okurken ciddi anlamda iki arada kalmış bir kadını okudum. Hatta bazen kızdığım, sinirlendiğim hatta itiraf etmek gerekirse sürtüğe bak dediğim kısımlar bile oldu. Sırrı hep merak ettim ve açıklandığında da... ne olduğunu anlamam ve olayları çözümlemem zaman aldı. Çünkü yazar kesinlikle okurlarını ciddi anlamda şaşırtan ve yok artık dedirten bir kurguyu sunmuş. Kitapla ilgili çok fazla övgü duymuştum hatta yeni okuduğumu öğrenenlerden nasıl bunca zaman beklettiğime dair yorumlar bile almıştım. Şimdi şunu söyleyebilirim ki... nasıl bir hata yapıp da çıktığı gibi okumamışım. Uzun zamandır beni ciddi anlamda şaşırtan ve etkileyen nadir kitaplardan biri oldu. Hani bazılarını okursunuz beğenirsiniz ama bir süre sonra unutursunuz detaylarını ama bu kitabın böyle bir şeyi yok. Unutamazsınız ve kitaba da bayılırsınız. Kitaba dair çok fazla yorum yapamıyorum çünkü söyleyeceğim en minik şey ile sizin hevesinizi kırmaya veya kitaba dair büyük bir şey söylemiş olmaktan korkuyorum. Ama... ben çok beğendim. Şiddetle tavsiye ederim. Kapağın erotizmine aldanmayın... okuyun! Bayılacaksınız. Güvenin bana :) Ve Yabancı Yayınları, bu yazarı bırakmamalı, bütün kitaplarını çıkarmalılar. Böylesine kurguları kaleme alan yazarları okumak çok güzel bir tatmin duygusu yaratıyor. Dilerim diğer kitaplarını da okuyabiliriz.
Baskı: Aşkın Melodisi (Stage Dive #4)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/kylie-scott-askn-melodisi-stage-dive-4.html Stage Dive serisinin son kitabı ve bence tam da beklentimi karşılayan kitabı oldu. Neden bilmiyorum ama Ben'in kitabı benim favori Stage Dive kitabım oldu. Neden bilmiyorum ama gönlümü fethetti bu adam :) Kylie Scott bence seri boyunca yarattığı en güzel adamı en son hikayeye bırakmış. Hep Ben'i okumuştuk ve onun eğlenceli ve umursamaz kişiliğinin yanında içinde korkularıyla beraber nasıl da mükemmel bir adam yattığını bize bu hikayede sunarak gönlümü fethetti. Ben'in Lizzy'e davranışları, özeni, acemi tavırları ama her şeye rağmen yanında olma çabaları... çok tatlıydı. Lizzy, 2. kitapta tanıdığımız Anne'in yani grubun bateristi Mal'ın biricik aşkının kız kardeşi ve Ben için kesinlikli yasaklı insan ama... Vegas'ta geçirilen bir gecenin sonucunda Lizzy hamile kalınca... işler iyice arap saçına dönüyor. Grupta anlaşmazlıklar, Ben'in ne yapacağını bilemez halleri, Mal ve Anne'in Ben'e tavırları ve anne olmaktan hiçbir şey anlamayan Lizzy'nin tavırları... Hepsi bir araya çıkınca serinin en etkileyici kitabı ortaya çıkmış oldu bence. Kitabın konusuna da kısacık değinmiş oldum sanırım. Aslında bu kitabın temelleri zaten Jimmy ile Lena'nın hikayesinde atılmıştır. O kitapta Ben devamlı biriyle mesajlaşırken bu kişinin Lizzy olabileceğini sizler tahmin ettiniz mi bilmiyorum ama ben etmiştim. Şimdi detaylı olarak bu kitapta okumak ise çok güzeldi. Ben ile Lizzy'nin mesajlaşmaları çok tatlıydı ki kısmen birbirlerini mesajlarla daha iyi tanır hale geldiler sanırım. Ben'in acemi kıskanç halleri ve acemi baba tavırları süperdi. Farkında olmadan Lizzy'e çok fena kapılmış. Lizzy deseniz o zaten aşk trenine binmiş gidiyor... Kitabın en etkileyici sahnelerinden biri de Ben'in kız kardeşi ile aralarında olan diyaloglardı. Grubun birbirleri ile olan ilişkileri... bu kitapta asıl gücünü gösterdi. Cidden ne olursa olsun birbirleri ile olan sorunlarını müziklerine yansıtmıyor olmaları güzeldi ama barışmaları daha eğlenceliydi. :) Bir de Ben'in konserde Lizzy'e söyledikleri.. .ahhh kalbim... Ayyy yavaş yavaş spoiler vermeye başladım o yüzden susuyorum. Ama ben bu kitabı diğerlerinden daha çok sevdim sanırım :) Bir seriyi daha bitirmenin mutluluğuyla seriyi size tavsiye ediyorum. Seveceksiniz, çok güzel bir aşk hikayesi serisi ve çok güzel bir arkadaşlığın hikayesi...
Baskı: Aşkın Şarkısı (Stage Dive, #3)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/kylie-scott-askn-sarks-stage-dive-3.html Bir süreliğine Rockçıların dünyasına adım atmayı tercih ettim ama bu rockçılar sizin bildiklerinizden değiller. Hatalarıyla ve kusurlarıyla ünlü olmalarının yanında bizden özellikler taşıyorlar. Zayıf olduklarında aile olarak gördüklerinin desteklerine ihtiyaç duydukları gibi, acılarını alkol şişesine vurabiliyorlar. Ya da sevdikleri insanları istemeden de olsa kırabiliyorlar. Bütün bunların yanında sahnede... işlerinde... müzik söz konusu olduğunda mükemmeliklerini konuşturuyorlar. İşte bu grup... Stage Dive grubunun solisti Jimmy'nin hikayesiyle sizinleyim. Bir yazarın serisini bitirecek kadar okuyorsak o yazarın kurgularını ve kitaplarını seviyoruz demektir. Ben de Kylie Scott'ın kurgularını, olay döngüsünü sevdim ve çevirinin güzelliğiyle de kitabın akıcılığıyla mest oldum.İtiraf etmek gerekirse Jimmy tam da beklediğim gibi çıktı. Hikayesinde onu daha iyi tanıdık belki ama tam da aynı pislik, aynı kötü aynı acımasız aynı çaresiz, aynı kaybetme korkusu olan, aynı sevdiğini korumaya içgüdüsü olan adam... Bildiğimiz diğer kitaplardan tanıdığımız Jimmy ve yanında bir nebze de romantik, iyi bir arkadaş, iyi bir kardeş ve mükemmel bir müzisyen... Direk yoruma daldım. Kısaca kitabın konusundan bahsetmek gerekirse; Stage Dive grubunun solisti aynı zamanda Dave'in ağabeyi Jimmy, alkol sorunuyla boğuşmaktadır. Grup üyelerinin ve menajerinin ortak fikri olarak 7/24 ona bakıcılık yapıp alkol almasına engel olması için yanında birinin çalışması ve ona göz kulak olmasıdır. Bu göreve hiçbir tecrübesi olmadığı halde alınan Lena, bir yandan Rock grubunun ünü ve müziği arasında bir yandan birbirleri ilişkileri ve aralarındaki sorunlarla bir yandan da huysuz bir çocuk olan Jimmy ile uğraşmak zorunda kalır. Jimmy ile ilişkileri iki arkadaştan sonra aşka doğru yelken açarken Jimmy'nin sorunları, korkuları ve bu yolculukta Lena'nın yaşadıklarını okuyoruz. Zaman zaman eğlenceli zaman zaman çileden çıkaran bir adet Jimmy ile kitap su gibi aktı. Jimmy'nin diğer grup üyeleri ile ilişkisi, kendiyle ilgili sorunları ve bütün bunlara rağmen Lena ile olan aslında mükemmel ilişkisini okumak oldukça zevkliydi. Bu arada yukarıda yer alan Maroon 5'ın şarkısı kitapta yer alan bir şarkı ve Jimmy ile Lena arasında özel bir yeri olabilir mi ki acaba ;) Ben sevdim. 5 üzerinden 5 vereceğim bir kitap değildi belki ama bence 4'ü alır :) Severek okudum ve dediğim gibi bazen cidden eğlendik okurken de. Kitabın Rock grubu üyelerini anlatıyor olması sizin aklınıza aykırı ilişkiler, uyuşturucu, alkol ve kızların kol gezdiği, uç noktalarda cinselliğin olduğu bir seri olduğunu düşünmeyin. Bu kitap aşk romanı kategorisinde ve bir aşk romanında ne kadar cinsellik varsa bunda da o kadarı var. Ben tavsiye ederim seriyi :)
Baskı: Sonsuza Kadar Benim
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/heidi-mclaughlin-sonsuza-kadar-benim.html Bu kitabı uzun zamandır okumak istiyordum, çıktığından beri dikkatimi çekiyordu ve aldıktan sonra nedense araya başka kitaplar falan girdi derken okuyamadım. Şimdi sıra gelince, daha doğrusu kendi kendime elimdeki Yabancı Yayınları kitaplarımı bitireceğim deyince bahaneyle okumuş oldum. İyi ki de okudum çünkü beğendim :) Yazarın kurgusunun akıcılığını beğendim, gereksiz yere karakterlere acı çektirme ayrılıkları sokma moduna da girmemiş olmasını da ayrı bir sevdim. Yan karakterlerin de en az asıl karakterler kadar gündemde olması çok güzeldi. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; üniversite okumaktan vazgeçip müziğe yönelmek isteyen Liam, her şeyi - çok sevdiği ve gelecek planı yaptığı kız arkadaşını da - arkasında bırakıp gider. Aradan geçen 10 yılın ardından arkadaşı Mason'ın ölüm haberini aldığında kasabaya dönmek zorunda kalır çünkü arkasında bırakıp gittiği arkadaşına veda etme zorunluluğu hisseder. Ancak kasabaya geri döndüğünde aslında kalbini kırıp geride bıraktığı kızın hayatında yer almak istediğin ve daha da önemlisi o kızdan bir oğlu olduğunu öğrendiğinde olaylar iyice karmaşık hale gelir. Josie'nin bir yanda kurmuş olduğu bir hayat varken diğer yanda da oğluyla vakit geçirmek isteyen ve bununla beraber onu da geri isteyen hala deli gibi sevdiği Liam'a karşı olan tavırlarını okuyoruz. Kitapta en çok hoşuma giden şey, Liam bir rock yıldızı ve hep görürüz rockçılar hep aykırı, aile babası olamayacak, farklı kişiliklerdir. Ama bu kitapta Liam bir rockçı olmasına rağmen sevdiği kadın için elinden geleni yapan, oğlunun hayatında yer almaya çalışan ve bir aile babası olmayı hedefleyen bir adamdır. Hatta onun grubundaki Harrison bile onun gibi çıktı. Bu biraz farklı ve bildiğimiz kalıplardan uzak olması hoşuma gitti. Sanırım biraz da onların hayatlarını bilmeden kendimize göre yargılar oluşturmaktan... Neyse... Bu arada yukarıdaki şarkı Liam ve Josie'nin ilk dans şarkıları bu yüzden bu şarkı şurada şöyle kalıversin dedim :) Nick'i başta sever gibi olmuştum gerçi ona karşı nötr hissediyorum ama yine de sevdiği ve yaklaşık altı yıldır beraber olduğu Josie'ye sahip çıkma ve elindekini kaybetmemek için çırpınması güzeldi. Liam, biraz armut piş ağzıma düş hesabı bir hayatı yakaladı. Hazır bir oğlu var ve hala onu sevip kollarına atılmaya hazır bir kadın var... cidden altın tepside sunulan paket gibi bir şeydi. Neden böyle söylediğime gelirse Josie hemen affetti. Arkadşa adam seni kelimenin tam anlamıyla bırakıp gitti üstelik hiçbir açıklama yapmadan. Hadi oğlu konusunda bir şey diyemem sıkı bir oyuna gelmiş olabilir ama bu bırakıp gitmesi için sıkı bir süründürme programını hak ediyordu bence. Kitabı genel anlamda sevdim. Tabi biraz daha duygu yoğunluğu falan olsaydı daha güzel olurdu. Mesela o aşkı hissedebilmeyi dilerdim, ya da Mason'ın kaybının acısını... Yine de sevdim, okurken çok fazla bir beklentiye girmediğim için beklentimi karşıladı da diyebilirim. 5 üzerinden 3.5 falan verebilirim kitaba :) Bu arada bu kitap 2015 yılında çıkmış ve sanırım devamı gelmeyecek halbuki Harrison'ın hikayesini de okuyabilmeyi dilerdim. İçimden bir ses onun hikayesinin daha güzel olacağını söylüyordu. Dilerim Yabancı Yayınları' seriyi yarım bırakmaz da devamını getirir.
Baskı: Jordan'ın Peşinde (Hundred Oaks,#1)
Ve bir Yabancı Yayınları kitabı daha... elimde ciddi anlamda Yabancı logosundaki kitaplar biriktiği için artık tek tek bitirmeliyim diye düşünerekten okumaya başladım. Ve şunu fark ettim ki bazen çok duygusal bazen de çok eğlenceli kitapları hep geriye itmişim... bir daha bunu yapmamayı planlıyorum :) Miranda Kenneally'nin Hundred Oaks Serisi'nin ilk kitabı Jordan'ın Peşinde, eğlenceli, arkadaşlığı, aşkı, aile ilişkilerini ve Amerkan Futbolunu konu alan hikayesiyle okuru yüzünde gülümsemeyle okutuyor. Ahh, çok mükemmel ya da cidden süper diyebileceğim bir hikaye değildi. Ama eğlenceli zaman da geçirtti okurken. Neyse daha değineceğim çok şey var eleştiri kısmına en son değineceğim :) Kitap, Jordan adında okulunun futbol takımının - Amerikan Futbol Takımı- oyun kurucusu olan genç, güzel bir kızdır. Evet, Amerikan Futbolu ve oyuncu kurucu bir kız... şaşırtıcı değil mi :) Bence süperdi :D Hiç bu futbolu izlediniz mi bilmiyorum ama bir yerde altta kalanın canı çıksın tarzında sert hamleleri olan bir spor. Bir kız içinse.. bilemiyorum oldukça zorlayıcı olduğu kesin bence. Neyse, Jordan'ın en büyük hayali Alabama Üniversitesi'ndeki takımda oynamaktır ve bunun için kendi takımında en üst performansı sergileyip süper bir oyun çıkarmak ilk hedefidir. Ancak okuluna yeni gelen ve geldiği okulda oyun kurucu olan Tyler, hem Jordan'ın aklını karıştırıp hem çocukluk arkadaşı Henry ile arasının bozulmasına ve daha da önemlisi oyuna kendisini verememesine sebep olmaya başlarken Jordan hayatına dair çok büyük şeyleri fark etmeye, aslında her şeyin bir yerde nasıl da değişmeye başladığını görmeye başlayacaktır. Kelimenin tam anlamıyla erkeklerin egemen olduğu ve ona göre sertlikle oynanan bir oyunda bir kız olmanın ve iyi olduğunu göstermenin azmini de okuyoruz. Açıkçası bu detayı çok sevdim ve Jordan'ın pes etmeyip savaşmaya devam etmesine de bayıldım. Tyler'i sevip sevmeme konusunda çok kararsız kaldım ve şunu söyleyebilirim ki Henry mi Tyler mı derseniz sanırım Henry der susarım. Jordan'ın babasıyla olan ilişkisi... bence kitabın en vurucu detaylarından biriydi. Neden derseniz, Jordan'ın babası Donavan da Amerikan Futbolu geçmişi olan biri ve bu konuda kızını desteklemiyor ve bu sporu bırakmasını istiyor ama aynı zamanda kızının yanında da olmak istiyor... eee işler böyle olunca da baya bir sıkıntı oluyor. Neyse... yorumu çok uzatmayayım yoksa kitap içeriğine gireceğim. Güzel bir aşk hikayesi tam Chic-lit diyeceğimiz türden. Aşırı mükemmel, duyguları süper anlatmış diyemem. Ki bence duygular biraz geçiştirilmiş çok daha fazla değinilebilinirdi bence. Çok büyük beklentilerle okunmazsa ve ha evet okursam eğlenceli ve güzel bir hikaye bana sunar ama etkileyici bir hikaye sunmaz mantığıyla okursanız bence seversiniz. Ben tamamen öyle okudum çünkü okuyacağımı söylediğimde okuyanlar tarafından beklentimi çok yükseltmemem gerektiği söylemişti ki haklı çıktılar. Sizlerde beklentinizi yükseltmeden okursanız seversiniz. Bence 5 üzerinden 3 alır daha fazlasını alamayacak bir kitap ne yazık ki. Bu arada bence birim kapak orijinalinden daha güzel :D tam kurguya uygun bayıldım =)
Baskı: Patron
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/vi-keelan-patron.html Aman Tanrım!!! Sen nasıl bir kitaptın öyle... açıkçası beklediğim kurgudan daha başka bir kurgu buldum ve... çoook etkileyiciydi! Bayıldım! Mutlaka okuyun hele de yazarın yeni kitabı çıkıyorken kesinlikle okuyun! :) Resmen kitapla aşk yaşamış olabilirim... aslında şey... kitapla değil... Chase ile... Chase Parker ile... Patron olan Chase Parker ile... offf kalbim... onun gibi birini istiyorum ben de... Ayy bu şekilde gidersen ben tekrardan kitabı sil baştan okumaya başlayacağım en iyisi yorumuma geçeyim... Vi Keelan, ülkemizde yayınlanan Patron kitabıyla tanıdığımız bir yazar. Akıcı, zaman zaman eğlenceli zaman zaman hüzünlendirici, aşk dolu, romantik, erotik, arzulu şehvetli, sevimli ve tatlı... hepsi bir arada olan, duyguları kaleme alış şekliyle okuru kendine çeken ve etkileyici kurgu döngüsüyle kitabı elinizden bırakamamanızı sağlayan bir yazar. Sevdiğim kitaplar veya yazarlar söz konusu olduğunda oldukça övdüğümün farkındayım ama ne yapayım çok sevdim :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, Reese bir akşam randevuya çıktığı ve fazlasıyla sıkılığı yemekte tuvalete gitme bahanesiyle kaçış yolları ararken Chase ile karşılaşıyorlar. Birbirlerine attıkları lafların sonunda geceyi bitirdikten sonra birbirlerini unutamıyorlar. Birkaç kez daha karşılaştıktan sonra Reese işinden ayrılıp da yeni bir iş arayışındayken Chase'in şirketinde işe başlıyor. Bu ikilinin daha sık ve daha çok görüşmesine sebep verirken Chase, Reese'yi elde etme planları yaparken Reese'de ona karşı umursamaz kalamıyor. Ancak her ikisinin de geçmişlerinde korkular geleceklerini engellerken beraber olmaları zora giriyor. Reese'nin unutamadığı ve atlatamadığı korkuları, Chase'in etkisinden çıkamadığı geçmiş aşkı ve suçluluk duygusu ile kavrulması ikisinin ilişkisini karanlığa doğru sürüklerken ikisinin umutsuzca çırpınışını okuyoruz. Kitaptaki aşk süperdi. Açıkçası erotik aşk romanı ve erotizmin daha önde olduğu patron çalışan baskınlığının olduğu bir kitap bekliyordum. Ama beklentimde yanıldım. Süper ve etkileyici bir aşk romanı çıktı karşıma. Artık her kitapta olduğu kadar erotizm vardı. Chase'in Reese'nin geçmiş yaraları kitaba daha da bir etkileyicilik katmıştı ve bu yaraların karakterlere yansıması ve tavırlarını şekillendirmesi... bunu yazarın akıcı ve etkileyici bir şekilde kaleme alışı süperdi. Kitapta hoşuma giden bir diğer şey de, arkadaşlık ilişkileriydi. Tamam bir aşk romanı olabilirdi ama arkadaşlarının bu hikayeye dokunuşu gülümsememe ve bazen de aferin dememe neden oldu. Özellikle Samantha'yı çok sevdim demek istiyorum... Çünkü Sam'in bazen söylediği sözler ve kitabın sonuna doğru Chase'a yaptığı ve dediği şeyler süperdi. Ben kitabı çok beğendim, benim için 5 üzerinden 5 lik. Ve yazarın yeni kitabı da çıkıyor yakın zamanda mutlaka okuyacağım. Sizlere de tavsiye ederim. Bence romans okuru iseniz mutlaka okuyun!
Baskı: Sevgili Bay Daniels
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/10/brittainy-c-cherry-sevgili-bay-daniels.html Geçmişin Kırıkları ile gönlümü çalan ve beni etkileyen yazar Brittainy C. Cherry'nin yeni kitabı Bay Daniels okundu ve bitti. İki günde okunup biten kitaplar kategorisinde yer alabilir bence. Sevdim.. kitabı da kurgusunu da sevdim... ama bir Geçmişin Kırıkları gibi değildi orası ayrı. Yazarın kurguları akıcı ve sıkmayan cinsten ve genellikle her iki kitabında da bu şekilde olduğundan genellikle diyorum, geçmişten yaralı ruhları birleştiren romanslar okuduğumuz için gereksiz kıskançlıklar ya da entrikalar yok. Zaten karakterlerin hayatları yeterince alt üst olmuşken bir de onların olmaması bence tam dozunda oluyor. Yazarın duyguları ele alış biçimini, onları okura yansıtırken kullandığı kelimeler çok güzeldi. Bu kitaba başladığımda daha önce kitaba dair okuduğum yorumlardan sonra Geçmişin Kırıkları gibi müthiş bir kurgu olmadığının bilincindeydim ve kitaba dair beklendim de ona göre boyut aldı. Dolayısıyla beni hayal kırıklığına uğratmak yerine tam da beklentimi verdi. Geçmişin Kırıkları bambaşka bir şeydi. Ama Sevgili Bay Daniels'da kendi kurgusu içerisinde güzeldi bence. Kitabın konusuna kısaca bir değinmek gerekirse; Ashlyn ikizini kaybettikten sonra ne yapacağını bilemez fazlasıyla yaralı bir ruhu bedeninde taşırken bir de annesinden yediği vurgunla kendilerini terk eden babasının yanına gitmek zorunda kalır. Yolda gördüğü ve sonrasında istasyonda tanıştığı genç adamla aralarındaki enerji tam da birbirlerinin yaralarını sarabilecekleri boyuttadır. Daniel, ailesini kaybettikten sonra babasının en büyük hayali olan göl evini hayatta tutabilmek için çırpınırken istasyonda gördüğü Ashlyn'in bakışlarında tanıdık olan kaybetmişlikle ona doğru çekilmeye başlar. kisi arasında filizlenen aşk çok büyük engelleri de beraberinde getirmektedir. Bir çıkmaz hatta imkansız görünen aşklar ya bırakıp gidip ömürlerince yaralı ve kırgın kalplerinin yarattığı gözyaşlarıyla yaşayacaklar ya da imkansızı başarıp birlikte olmayı başaracaklardır. Kitap sıradan bir aşk romanı olmanın yanında bir aile olmanın getirisini de anlatıyor. Ashlyn, babasının yeni ailesinin arasına girdiğinde aslında sadece kendisinin yaralı ve yalnız olmadığını görürken 'üvey kardeşleri' Ryan ve Hailey'nin de kendisi ile benzer bir çok yönünü görürken onlarla iyi arkadaş olmaya başlamasını da anlatıyor. Gabby... Ashlyn'in ikizi Gabby kız kardeşine bir liste ve listeyle alakalı bir mektup destesi bırakması... yazarın bu nereden aklına geldi bilmiyorum ama cidden çok etkileyiciydi. Çok beğendim bu detayı. Dürüst olmak gerekirse bu kitapta beni en çok etkileyen hikaye Ryan'ın hikayesi oldu. Belki kitap Daniel ve Ashlyn'in hikayesini anlatıyor olabilir ama Ryan... cidden gözlerimi dolduran satırların sahibiydi. Jake... Ashlyn'in okul arkadaşı Jake... cidden beklemediğim bir karakter çıktı. Başta kötü çocuk modundaydı ama cidden Ashlyn'den hoşlanmaya başlaması ve tavırlarındaki değişimler çok ilginçti. Açıkçası ara bozan, kötülük yapan bir karakter diye bekledim. Yazar beni şaşırttı ve beni şaşırtan yazarları severim bence sizde sevin :D Shakespeare alıntıları bu adamın kitaplarını okuma isteği ile doldurdu beni. Cidden bir el atmak istiyorum... neredeyse her kitapta adından bahsettiren bir ustanın kitaplarından uzak kalmak bana cahillik gibi geldi. Kitap tadında biten, kısacık, çabuk okunan ve okuru zaman zaman gülümseten zaman zaman hüzünlendiren bazen de gözlerini dolduran bir kurguya sahipti. Okumaktan sıkılmayacağınızı garanti ediyorum. Kitapta beğenmediğim tek kısım sonuydu. O da şöyle beğenmedim. Mutlu sonları severim bu kısmı değildi beğenmediğim kısmı. Ashlyn gitmeyi seçtiğinden sonraki kısımlar çok çabuk oldu bittiye geldi gibi geldi dolayısıyla da bu kısım beni tatmin etmedi. Yani Ashlyn gitme kararı aldığı ve gitti... sonra geri döndü... bu kısımlar özet geçilmişti ve daha detaylı okumayı tercih ederdim sanırım. Tek eleştirebileceğim kısım burasıydı. Onun haricinde çok güzel bir kitaptı. Tamam 5 üzerinden 5'lik değildi ama 3,5'tan 4 alır benden :) Yani normalde 3 verirdim ama Ryan ve Shakespeare alıntılarıyla 4'ü aldı benden :) Yorumumu Ashlyn'e aşık olmaya başlayan biriyle arasında geçen diyalogla bitiriyorum ve şunu söylüyorum ki bence bu yazarın kitaplarını mutlaka deneyin.
Baskı: Hesaplaşma (Off Campus, #3)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/elle-kennedy-hesaplasma-off-campus-3.html Off-Campus Serisinin 3. kitabı Hesaplaşma da bitti :) Tam da Dean'den beklenecek bir kitaptı. Beklentimi karşıladı ve yazar beni yine yanıltmadan zevkli bir kitap okuttu. Bir yazarın 3.kitabını okuyorsam o yazarın kalemini sevdiğim değişmez bir gerçektir. Dolayısıyla sizlere de tavsiye ederim bu yazarı =) Eğlenceli, romantik, ateşli ve arkadaşlığa ve aile ilişkilerine değinmeden geçmeyen kurguları var ve geriye de zevkli bir okuma seansı kalıyor. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Dean okulun buz hokey oyuncusu aynı zamanda erkek orospusu dedikleri cinsten olan zengin bir ailenin ortanca çocuğudur. Herkese göre Dean uçarı, derslerini başkasına yaptıran, kızlarla düşüp kalkan, parti çocuğudur. Hakkını yememek lazım bu izlenimi vermesinin sebebi de bu şekilde davranıyor olması... Bir gün ev arkadaşı ve buz hokeyden arkadaşı Garrett'in sevgilisi Hannah'ın oda arkadaşı Allie, aşk acısı çektiği için ve ayrılığı sevgilisinin kapısına dayanmasından korktuğu için Dean'in arkadaşlarıyla paylaştığı evde haftasonunu geçirmeye karar verir. Her ne kadar uyarılsa da o gece Dean ve Allie arasında alevlenen cinsle çekim aralarındaki büyük sorunları da peşinde getirir.Her gecesini ve belki her anını kızlarla sevişerek geçirebilen Dean, o geceden sonra sadece Allie'yi düşündüğünde tahrik olurken diğer kızlara karşı aynı tepkiyi veremez. İşin kötü tarafıysa Allie tam bir ilişki kızıyken tek gecelik ilişkilerle ilgilenmemektedir. Bu durumda Dean'i çıkmaza sürüklerken Allie'de ona karşı hissettiği çekime karşı çıkmak için çabalamaktadır. Halbuki cinsellikle başlayan şey aralarındaki aşkın kıvılcımıdır. Tek gecelik ilişkilerin adamı Dean Di Laurentis'in ilişki adamı olmaya doğru ilerleyen adımlarını okurken aynı zamanda etrafındaki herkesin düşündüğünün aksine oldukça zeki ve okulunda kendi başına başarılı bir adam olduğunu da öğrendik. Adamda görünenden fazlası var kesinlikle :D Neyse çok konusunu anlatmayayım yoksa ciddi anlamda spoiler vermeye başlayacağım :) Açıkçası kitap diğerleri kadar iyiydi. Dean'den hep daha esprili ve eğlenceli bir kitap beklemiştim ve yazarda sanki benim ne istediğimi biliyormuş gibi yazmış. Okurken çok eğlendim bazı yerlerde kahkaha bile attım o derecede :D Allie'nin uyuşuk, trip atan bir kız olmaması da hoşuma gitti. Dean'e yazık olurdu yoksa. :) Kitapta en çok hoşuma giden kısım Dean'in zenginliğine rağmen normal insan gibi görünüp yaşamasıydı ve ailesinden bahsederken de onların mütevazi kişilikleri de hayranlığımı kazandı. Allie'nin babasıyla Dean arasında geçenler süperdi :D bayıldım :) En güzel sahnelerden biri de Dean'in arkadaşını kaybettiği satırlardı. Ciddi anlamda Dean'in kendini bulmasını ve ayaklarının daha sağlam basmasını sağladı ve etkileyiciydi. Ahh bir de Dean'in küçük hokeycilere ders vermesi süperdi. O satırlar ayrı bir güzeldi sanki :) Kitabın bazı kısımlarında gözlerimi dolduran detaylar vardı ne yalan söyleyeyim ama bir kadar da eğlendiren kısımlar vardı.Ben çok beğendim. Çok güzel bir romans ve sizlere de tavsiye ederim. Yalnız +18 sahnelerin olduğunu da not düşmem gerek :) Ayrıca sevgili Yabancı Yayınları, kısa zamanda Tucker'ın hikayesini istiyorummm, kitap çok feci bitti. Tuck bomba gibi geliyor sanırım :)
Baskı: Ölüm Yarışı (Phoenix Island, #2)
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/john-dixon-olum-yars-phoenix-island-2.html Allah'ım sen nasıl bir kitap çıktın! İlk kitaptan daha güzeldi sanırım ya da ikisi de eş değerde mükemmeldi. Bu seriye bayıldım ve öyle bir sonu vardı ki hani bu şekilde de son olabilir ama yazılırsa bir 3. kitapta gelebilir gibiydi. John Dixon... süper ötesi bir kurgu yazmakla kalmamış öyle bir olay döngüsü yaratmışsın ki nefessiz, soluksuz heyecanla okuttun. Demeden geçemeyeceğim, Stark şu yukarıdaki cümleyi söyledikten sonra ilerleyen sayfalarda ne demek istediğini anladım. Resmen sırf ona sadık ve o istedi diye Agbeko'nun ölümüne neden oldu. Hakikaten etkileyici satırlardı. Her neyse kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Ölüm Adası'ndan tanıdığımız Carl, Stark'la beraber kalmaya karar verdikten sonra yerleştirilen çipin özellikleriyle de neredeyse ölümsüz olabilecek kadar duyuları gelişmiş ve süper özelliklere sahip bir genç oldu. Şimdi Stark'a hem sadaakatini kanıtlamak hem de onun onuru için Few'in yaptığı dövüşlere katılması gerekmektedir. Bu dövüşlere gidene kadar nerede olduğunu bilmediğin gittiğinde de olağan üstü lüks ve teknolojiyle yapılmış bir yanardağın içerisine yapılmış bir tesistir. Herkes kendi sıkletine uygun kişilerle dövüşecektir. Dövüşü kazanmak için ya rakibinizi öldürmeniz ya da onu pes etmeye zorlamanız gerekmektedir. Bir yerde ölümüne ya da hayatta kalmak için dövüşmek zorundasınız. Ama bu dövüşlerin altında ve ardında daha başka olaylarda dönmektedir. Carl'ın Stark'la kalmayı kabul etmesine neden olan kız Octivia'da turnuvada yer alınca olaylar daha da karmaşık ve büyük hale gelir. Carl ve Octivia ya tesisteki gizemli şeyleri çözüp Fex üyelerinin kimlikleriyle oradan kaçacaklardır ya da öleceklerdir. Tam bir hayatta kalma savaşını anlatıyordu kitap. Çünkü ya öldüreceksin ya da öleceksin gibi bir şey bu turnuvalar. Ama hayatta kalmak için güçlü olmanın yanında zeki ve akıllı da olmak gerekiyor. Cidden Carl tam anlamıyla aklını da gücünü de kullandı. En başından beri... hele son yaptığı Davis'le beraber kurguladıkları hamle süperdi. Octavia ise... kitabın başından sonuna kadar beni şaşırttı. Bu kızın burada ne işi olacak merakıyla okumuştum kitabı ve sonra sonra öğrendiklerim hem şaşırtıcı hem de gülümsetecek detaylardı. Ve sanırım beklemediğim sürprizlerdi. Dövüşleri okumak cidden gözümün önünde canlanmasına neden olacak kadar detaylı yazılmıştı bu hoşuma gitti ve cidden araştırılmış gibiydi çünkü vuruş teknikleri, hamleler falan sıradan bir kurgunun parçası değildi. Yani sizin ya da benim anlatacağımızdan daha detaylı, profesyonelce yazılmıştı. Bilinçli bir şekilde yazılmıştı. Kurgu içerisinde bazı laboratuvar detayları vardı ne olduğunu söylemeyeceğim zaten okuduğunuzda anlatacaksınız. O detay... laboratuvarda yapılanlar... o insanlık dışı mantıkla yapılmış şeyler hayretler uyandırıcı ve nasıl bir kurgudur bu ya dedirtecek kadar hayranlık uyandırıcıydı. İlk kitap Ölüm Adası'nda laboratuvardaki yapılanlar da ne canım diyeceğiniz şeyler... Kitabın son 100 sayfası ise... soluksuz okunacak şekildeydi. Cidden artık sona yaklaştığı kurgunun gidişatından belli oluyordu ama öyle bir öyle bir atılım oluyor ki kurguda yok artık diyorsunuz. Son 100 sayfadaki bazı detaylar cidden beni şaşırttı. Beklediğim şeylerin çok dışında çıkması ise... cidden hayranlığımı kazandı. Kitapta Yunan Mitolojisi'ne yapılan benzetmeler cidden iyiydi. Adamlar bildiğin kendilerini Tanrı yapmış ve sizlerde zayıf zavallı insanlarsınız modundaydı. Ama bu konunun kurguda duruş şekli çok sağlamdı cidden. Müthiş bir kurgu... müthiş bir seri... ve süper nefes kesen aksiyonların olduğu bir kitaptı. Çok zevk alarak okudum her sayfasını. Bayıldım! Ancak kitap öyle bir bitti ki... Carl ve Octivia mutlu... beraberler... ama Few ve Stark hala hayatta... yani öyle bir sonu vardı ki... kısmen hala bir yerlerde onlar yapacaklarını yapıyorlar ve bizler de onlara karşı savaşıyoruz. Kötülük devam ediyor ama biz beraber ve mutluyuz ve onlarla şavaşmaya devam edeceğiz havasındaydı. Okur olarak hem diyorum ki kitabın devamı gelmeli onların bir sonu olmalı hem de diyorum bu şekilde esrarengiz ve etkileyici olmuş. Bilemedim şimdi :) Ama devamı gelirse heyecanla okurum. Gelmezse de hala en sevdiğim ve şiddetle tavsiye ettim kitapların başında gelir :) Kapak tasarımına bayıldım! Başta ne alaka bu tür bir kapan demiştim ama kitabın ilerleyen sayfalarında cestuslardan bahsedilmesi, dövüş yapılacak olan tesisin konumu falan bir araya gelince evet dedim... kitap kapağı cuk diye oturmuş! Yorumu yazdıktan sonra yazara tweet attım ve devamını sordum. Yazar da incelik gösterip cevap attı. Meşgul olduğunu şimdilik yazamadığını söyledi. Umarım Carl'ın hikayesine devam edebilirim diye de ekledi. Dilerim yazmaya fırsatı olur ve devamı gelir diyorum =)
Baskı: Buz Sıcağı
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/fatih-murat-arsal-buz-scag.html Fatih Hoca'nın kitaplarının kalınlığı hep başlamadan önce beni korkutur ama başladığımda da nasıl bittiğini anlamam. O kadar akıcı ve sürükleyici oluyor kitaplar. Fatih Hocanın milyonuncu kitabını da bitirmiş bulunuyorum :D şaka şaka toplamda yanlış saymadıysam 13. kitabını okudum. Düşünün yani bu kadar kitabını okuduysam seviyorumdur kalemini :) valla eski okuma hızıma geri döndürdü kitap iki günde bitti. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Zeynep, ailesi hamile olduğunu öğrendiğinde kapıya atılmış henüz 22 yaşında bir genç kız. Tamamen aile desteğini kaybetmiş tek başına kalmış üstündeki eşofmanlarından başka hiçbir şeyi olmayan bir kızdır. Ne yapacağını bilemeyerek karanlık sokakta yalın ayak yürürken arkaşınının kızının düğününden çıkmış evine İstanbul'a dönmek üzere yola koyulmuş olan Zafer ile karşılaşıyor. Tamamen zıt olan bu iki karakterin yollarının kesişmesine sebep olan tek şey doğru zamanda doğru yerde ve doğru kişilerle olmalarıydı. Sadece Zeynep'in yaşadığı kalp yarası daha kötüsü... Tamamen buz küpü olan Zafer, suratsız, mutsuz, keyifsiz, mahkeme duvarı gibi görünen hiçbir şeyden mutlu olmayan izlenimi veren bir adamdır. Zeynep'e tamamen bir an boş bulunarak yardım ettiğinden şüpheleniyorum ben... :D Yani o karakterde bir adamın başka bir şekilde yardım etmesi beklenemez. Yani düşünsenize Osman'dan daha beteri... en önde bayrak taşıyanı bence Zafer. Neyse... Zafer ve Zeynep yolları kesişip de Zafer'in ona yardım etmesiyle ikilinin hayatları yön değiştirir. Zeynep'in yaşının gerektirdiği hayat doluluğu ve birazıcık da şımarıklığı Zafer'in hayatında eksik olan renkleri bulmasına neden olurken aralarındaki cinsel çekim aynı zamanda ruhlarının ve kalplerinin de birbirlerine kaymasına sebep olur. Her ikisi de birbirlerinde hayatlarındaki eksik olduğu düşündüğünü boşlukları tamamlarken kalplerinde aşk yavaş yavaş filizlenmeye başlar. Kitabı beğendim, yine bildiğimiz FMArsal kalemi ve kurgusuydu. Erkek karakterlerin bu kadar korumacı iç güdü ve sahiplenici sevgiye sahip olmaları hayran bıraktırıyor valla. Zafer'in dondurulmuş odun olmasının yanı sıra Zeynep'e karşı olan tutumu çok güzeldi. Cidden aşık olasım geldi. Doktor olmasının getirileri... her an tetikte olması da süperdi. Ama Zafer'in kitapta doktor olmasıyla ilgili olarak "Hayat kurtarmanın verdiği duyguyu" anlatırken ki tavırları.. yüzümde gülümseme ve tatmin oluşturdu. Cidden bambaşka bir duygu olmalı ve bunu herkes değil sadece belirli kişilerin yaşayabiliyor olması da ayrı bir zevk olsa gerek. Zeynep'i sevdim. O cıvıl cıvıl hali cidden hoşuma gitti. Diğer kitaplarındaki karakterlerden daha ayrı ve farklı hissettirdi. Zeynep'in başına gelenler... kayıp düşmesi ve sonrası... cidden süperdi. Tahir'den sonra hastane kapısında beklediğimiz ikinci karakter mi oldu? Sanki öyle şimdi diğer karakterleri düşünüyorum da aklıma gelmiyor. Sanırım ikinciydi. Güzel bir sahneydi. Zafer'in duyguları, telaşı ve endişesi... beğendim. Ayrıca bu kitapta Karmen dokunuşu gördük ve ister istemez yeni kitap karakteri mi diye sorgulamama neden oldu. Eğer Karmen bir kitap olursa Fatih Hoca farkı der kitabı ayrı bir okurum. Çünkü Karmen burada tıplı Doğan, Tahir, Tamer gibi iş adamı kimliğinin altında devletin gizli ajanı o yüzden Karmen güçlü bir kadın bu kadının da kitabı o kadar güçlü olur gibi geliyor. Şahsen Karmen'i okumak isterim diye araya sıkıştırayım. En çok tüylerimi ürperten kısım Furkan'ın sonu oldu. Cidden beklemiyordum böyle bir şey... Zeynep'in ailesi ile sonunda yaşananlar süperdi. Bir kız için baba karakteri bambaşkadır. Abim yok ama erkek kardeşim var ve şunu diyebilirim ki erkek kardeş bile baba kadar değerlidir. Onların desteği, bir elinin omzunda olması bambaşka hissettirir bu yüzden kitabın sonunda onları her şey yolunda okumak süperdi. Kitabın içeriğine dair çok fazla yorum yapmayacağım spoiler veririm diye korkuyorum. Gerçi vermiş de olabilirim de... :) Ben sevdim ve keyifle okudum. Eğer FMArsal kitaplarını seviyorsanız zaten okursunuz henüz okumadıysanız da bence deneyin derim ben :)
Baskı: Hiçbir Şey Söyleme
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/brad-parks-hicbir-sey-soyleme.html Ve bir polisiye daha bitti. Açıkçası kitabın kalınlığı başlamadan önce gözümü korkutmuştu ama korkutacak kadar da değilmiş dedim. Brad Parks ülkemizde yeni tanınan yazarlardan sanırım. Polisiye yazarları hakkında pek bilgim yok ama başka yayınlanmış kitabının olmaması öyle düşünmeme neden oldu. Kalemi fena değildi, kurgusu da güzeldi. Sadece bazen beni sıkan detaylandırmaları vardı. Daha detaylı yorum yaptığımda iyisiyle kötüsüyle irdeleyeceğim kitabı ama önce kısaca konusundan bahsetmek istiyorum. Oldukça saygın bir konumda Yargıç olan Scott Sampson, çocuklarıyla havuz günü olan çarşamba günü karısından aldığı mesaj sonucunda çocukları okuldan almadan günü işinde tamamlayıp evine gider. Karısı Alison'da eve geldiğinde çocukları karısının yanında da göremez. 6 yaşındaki küçük ikizlerin kaçırıldığını fark eden çift için zorlu bir süreç başlayacaktır. Çünkü Yargıç Sampson çocukları kaçıranlardan aldığı telefonda polise ya da FBI'ya ya da başka bir yere haber vermeleri karşısında çocuklarını kaybedeceklerini öğrenirler. Çocukların durumunu kimseye söylememeleri gerekmektedir. Kısacası Hiçbir Şey Söylemeyeceklerdir. Çocukları kaçıranların Yargıçtan bir istekleri vardır. Baktığı davada onunların istediği sonucu çıkarması. Ama işler onların planladığı gibi gitmez. Bazı ters davalar ve olmaması gereken sonuçların çıkması yargıcın da işini tehlikeye atarken diğer yandan çocuklarının hayatı söz konusu olan bir babanın yapacağını yapmaya çalışan yargıcın hayatının en zor anlarını yaşadığı gerçeğini okuduk. İlginç bir kurgu zinciri vardı kitabın açıkçası. Ama asıl ilginci de neydi biliyor musunuz? Kitap yargıcın tarafından yazılmıştı. Bir adamın... bir babanın... normalde erkek tarafından yazılan kitapların sayısı oldukça azdır ki çoğunlukla yanılmıyorsam polisiyeler üçüncü kişi tarafından yazılarak her detay herkesin düşüncesine göre okunur. Bu kitapta bu fark vardı ki bu durum hoşuma gitti. Kitabı okumaya başladığımda yargıcın tarafından anlatılacağını düşünmemiştim. Kitabın kurgusunu sevdim, şüphelenmeleri, şüpheleri doğrulayan hareketleri ve bu hareketlerin sonucunda olan olaylar ve gelişen bazı hüzünlü sonuçları, kitabın sonundaki suçlunun amacı... hepsi oldukça iyi bir kurgu ile anlatılmıştı. Çocukları kaçıranların Yargıçtan bir istekleri vardır. Baktığı davada onunların istediği sonucu çıkarması. Ama işler onların planladığı gibi gitmez. Bazı ters davalar ve olmaması gereken sonuçların çıkması yargıcın da işini tehlikeye atarken diğer yandan çocuklarının hayatı söz konusu olan bir babanın yapacağını yapmaya çalışan yargıcın hayatının en zor anlarını yaşadığı gerçeğini okuduk. İlginç bir kurgu zinciri vardı kitabın açıkçası. Ama asıl ilginci de neydi biliyor musunuz? Kitap yargıcın tarafından yazılmıştı. Bir adamın... bir babanın... normalde erkek tarafından yazılan kitapların sayısı oldukça azdır ki çoğunlukla yanılmıyorsam polisiyeler üçüncü kişi tarafından yazılarak her detay herkesin düşüncesine göre okunur. Bu kitapta bu fark vardı ki bu durum hoşuma gitti. Kitabı okumaya başladığımda yargıcın tarafından anlatılacağını düşünmemiştim. Kitabın kurgusunu sevdim, şüphelenmeleri, şüpheleri doğrulayan hareketleri ve bu hareketlerin sonucunda olan olaylar ve gelişen bazı hüzünlü sonuçları, kitabın sonundaki suçlunun amacı... hepsi oldukça iyi bir kurgu ile anlatılmıştı.
Baskı: Asla Asla (Never Never, #1)
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/colleen-hoover-tarryn-fisher-asla-asla.html Ne kitaptı ama... Değişik, ilginç ve sonu olmayan yani yarım kalan bir kitaptı. 3 kitaplık serinin ilk kitabıydı. Ancak dürüst olmak gerekirse, Epsilon üç kitabı tek kitap halinde de basabilirdi bence. Toplasan yaklaşık olarak 500 sayfa etmez üç kitapta böylece 25-30 TL verilip tek kitap olarak alınır ve beklemeden heyecanı doruklardayken bu kitabın tadını çıkarabilirdik. Kitabı size tavsiye ediyorum ama bence daha önemli tavsiyem ise kitabı seri tamamlandıktan sonra okuyun. Çünkü kitabın sonu öyle bir bitiyor ki beklemek ölüm olur benden söylemesi. Colleen Hoover daha önce Çirkin Aşık ve Finding Cinderella kitaplarını okuduğum bir yazardı. Çoğu kişi Umutsuz kitaplarını tavsiye etse de ben bu kitabını okumuştum ve açıkçası sevmiştim. Orijinal dilden de yazarın kalemini bildiğim için diyebilirim ki akıcı, duyguları hissettiren ve kelimeler üzerindeki gücünü bilip ona göre kullanan bir yazar. Tarryn Fisher ise... kadın kesinlikle çok çılgın ve kaliteli yazarlardan. Bu kadının kitapları tamamen farklı bir kulvar bana göre. Cidden kurguları da oldukça güçlü de aynı zamanda. Bu iki sevilen yazarın böylesi bir hikayede buluşması ise... biz okurlar için bulunmaz hint kumaşı değerinde olmak zorunda bence. Müthiş bir kombinasyon oluşturmuşlar. Nasıl olup da böylesi bir karar alıp ortak bir kurguda buluştular bilmiyorum ama bence hayatlarının bence en doğru kararlarından biri biz okurları için :D Neyse yazarları çok övdüm şimdi azıcık kitaba dair konuşayım ama kitaba dair çok fazla bir detay vermek istemiyorum zaten 184 sayfalık küçücük azıcık bir şey anlatsam okumanıza gerek kalmayacak bu yüzden kısa keseceğim :) Öncelikle kısaca kitabın konusuna değinmek gerekirse; Charlie ve Silas okulda dördüncü derslerine girmeden önce bir anda hafızalarını kaybediyorlar. Kim oldukları, çevrelerindeki kişileri hiçbir şeyleri hatırlamıyorlar. Ama bu öyle hiçbir şeyi hatırlamamak gibi bir şey değil. Önemsiz detayları hatırlıyorlar mesela bilgisayar şifrelerini, bir arabayı nasıl kullanabileceklerini vs ama kişileri kim oldukları ne yaptıklarını hatırlamıyor. Hayatlarını... karakterlerini... hiçbir şeyi. Bu olayın sadece ikisinin başına geldiğini öğrendiklerine ise beraber hareket edip bir şeyleri çözmeye çalışıyorlar. Öğrendikleri ilk şeylerden biri de ikisinin de 4 yıldır birlikte oldukları ve birbirlerine körkütük aşık oldukları. Çözmek zorunda oldukları hafıza sorununa karşılık bir de aileleri arasındaki problemler ve birbirleri arasındaki duygular var. Bütün bu karmaşıklığı çözmeye odaklandıklarında aralarındaki ilişkiyi sorgulayıp bazı duyguları yeniden tatmak onları hem korkutup hem daha cesur hale getirirken olaylar daha da sarpa sarıp kitabın sonunda öyle bir şeyle karşılaşıyorlar ki... İşte durumlar daha da beter bir hal alıyor. Silas'ı çok sevdim cidden çok sevdim :) süper bir karakter ayrıca Charlie'yi de sevmekle sevmemek arasında kaldım. Ama ikisinin birbirleri hakkında söyledikleri ve yeniden keşfetmeleri... ayyy bu kitabı anlatmaya korkuyorum çok fazla detay vermekten dolayı. Susayım ben siz okuyun en iyisi =) Sizleri bilmem ama ben cidden sevdim ve tavsiye ederim. Ama kesinlikle seri tamamlandıktan sonra okuyun :)
Baskı: Yıldız Yağmuru
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/melissa-landers-yldz-yagmuru-starflight.html Veee Melissa Landers kaleminden bir seriyi daha sonlandırmanın huzuru içerisinde yazıyorum yorumumu :) Bu kadının sıkmayan, heyecanlandıran, beklentiyi karşılayan kurgularını seviyorum. Fantastik dünyaları ziyaret etmeyi seven her okura da tavsiye ederim :) Yıldız Gemisi kitabından tanıdığımız kaçak prenses Cassia ve onun yakın arkadaşı Kane'in hikayesinin kapağını araladığımdan beri beklentim yüksekti. İlk kitaptan daha iyi olacağını düşünmüştüm hep ve beni yanıltmadı. Cidden daha iyiydi :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Prenses Cassia iki senedir kendi gezegeninden uzakta bir yolcu gemisinde yaşamaktadır. Evlenmek istemediği için kaçan Cassia zaman zaman ev özlemi çekse de Banshee müfredatından biri olmaktan mutlu bir şekilde hayatına devam ediyordur. Ancak bir gün... işler hiç de rayında gitmeyince Daevalar da Cassia'nın peşine düşünce bütün mürettabatın hayatı beklemediği bir savaşın içerisine düşer. Daevalar Cassia'yı evlenmemek için kaçtığı adamın yanına götürdüklerinde Cassia hatıralarındaki gezegenden eser kalmadığını görür. O zaman hayatının bir amacı haline gelen her şeyi eski haline getirmek istemesi onunla beraber birçok kişinin hayatını değiştirecek kararlar almasına neden olur. Bütün bunların yanında her daim Cassia'nın yanında olan Kane ise... kendini iki yıldan sonra ilk defa Cassia'nın alt konumunda hissetmesi sonucunda aralarındaki ipleri germekle kalmaz, aralarında olan bastırılmış aşkı da zorlu bir sınava tabi tutar. Cassia ve Kane'in artık çok güçlü bir savaşı vardır. Aşklarını korumak... halklarını korumak... mürettabatlarını korumak... Ciddi anlamda nefesimi tutarak okudum diyebilirim. Cidden ilk kitaptan da daha iyiydi. Verdikleri kararlar, yaptıkları savaşlar, yapılan eylemlerin sonuçlarında patlak veren olaylar... hepsi süper bir kurguyla yazılmıştı. Fantastik kitaplarda istediğim bu ve bunu Melissa Landers bana çok güzel veriyor. Ben bu seriyi sevdim size de tavsiye ederim. Fantastik sevmiyorsanız bile içerisindeki aksiyon ve aşk için bile deneyebilirsiniz :)
Baskı: 10 Numaralı Kamara
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/ruth-ware-10-numaral-kamara.html Beni bilirsiniz genelde polisiye, gerilim ve gizem türünde romanları pek okumam. Ama okuduklarımdan da beni şaşırtacak bir son bekleyerek beklentim tavan yaparak okurum. İşte kelimenin tam anlamıyla beklentimi karşılayan ve beni şaşırtan bir kitaptı. Bayıldım ben bu kitaba! Daha önce yazarın Kapkaranlık Ormanda kitabı çıkmış olmasına rağmen nedense kapağı falan tüylerimi ürpertmiş elimi kitaba uzatmama engel olmuştu ama bu kitap gerek konusu gerek ilgi çekici kapak tasarımıyla merakımı depreştirince okumadan geçemedim. Son olarak düşüncem de sen ne müthiş bir kitaptın öyle oldu! Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; gazeteci olan Jo yeni işi için lüks seyahat gemisiyle denize açılır. Aklında bu gemiyle ilgili sıkı bir yazı yazarak belki terfi alma şansını elde etmek varken hayatı bambaşka bir yöne yönelir. Bir gece hemen yan kamara olan 10 Numaralı Kamara'dan ansızın duyduğu çığlık ve suya düşme sesiyle hayatı değişen Jo, hem tanık olduğu cinayeti çözmeye hem de kendi hayatını kurtarmaya çabalamak zorunda kalır. Asıl şaşırtıcı detay ise... kitabın sonlarına doğru kendini gösterken gizli kalmak zorunda olan sırlardır. Değişik, ilginç, merak uyandırıcı bir kitaptı. Gemideki insanların Jo'ya yaklaşımı, her an herkesin potansiyel katil olmasını beklerken ki girilen ruh hali... gerilimi kelimenin tam anlamıyla damarlarınızda hissetmeniz mümkün. Bu tür kitaplara detaylı yorum yapmak pek mümkün değil, çünkü söylenecek tek bir kelime kitabın büyüsünü bozma yetisine sahip olabiliyor. Bu yüzden yorumu kısa kesiyorum :) Bilirsiniz beni ben kolay kolay okumam bu türü ama eğer bu türde bir kitabı tavsiye ediyorsam o kitap benim için çoook fazla yıldızı hak eden bir kitap olmuştur. Bu kitabı da şiddetle tavsiye ediyorum. Hele ki bu türü seviyorsanız bence kaçırmayın da! Benden 5 üzerinden 5 alır bu kitap :)
Baskı: Yağmurda Dans
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/juliette-sobanet-yagmurda-dans-paris.html Juliette Sobanet, yeni tanıştığım yazarlardan biri olmasına rağmen kurgu yeteneği ve hikayesi ile gönlümü fethetti. Yormayan akıcı bir şekilde akan kurgu bu türle yeni tanışanlar için oldukça iyi bir başlangıç, time travel konulu kitapları sevenler için de oldukça iyi bir kitaptı bence. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; taze anne adayı olan Claudia büyük annesinin dans stüdyosunda hoşlandığı aktrise hamile olduğunu söyleyip ona duygularından bahsedeceği sırada ansızın değişen zamanla büyük annesinin gençlik yıllarını yaşadığı Paris'e gider. Farklı bir isim, farklı bir kimlik ve farklı bir karakterde vücut bulan Claudia yaşanan bu olaya anlam vermeye çalışırken aynı zamanda geçmişte değişmesi gereken bir olayı bulup onu düzeltmesi gerekmektedir ki gelecekteki hayatı değişsin... sadece kendisinin değil çevresindeki diğer kişilerinde. Ancak bazen sadece tek bir ruhun geri gitmesi gerekirsen kötü bir ruh da geri gidip işleri batırabiliyormuş. Claudia ile geçmişe giden kötülüğü amaçlamış kişi -kim olduğunu söylemeyeceğim hevesi kaçmasın- bütün her şeyi batırıp, Claudia'ya zarar verme peşindedir. Tüm bunların içerisinde bocalayan, anlamaya çalışan Claudia bir de tam cinayet soruşturmasının içerisine düşünce... işler iyice sarpa saracak. Ciddi anlamda değişik bir kurguydu. Sevdim. Cidden çok sevdim. Sadece tek bir konuya odaklanmayıp, aslında süregelen bir olayın içerisine düşen Claudia'nın hem o olayla başa çıkması gerekirken hem de kendi hayatı için gereken dokunuşu yapmaya çabalaması... arayışı... süperdi. Kitabın bir de akıcı olması ve sıkmadan hevesle sayfaları çevirmek istememiz de yanında bonusu sanırım :) Ben çok beğendim. Time Travel türüne ciddi anlamda el atma isteği olan okurlardan biriyim artık sanırım :) Bir de bu yazarın ikinci kitabı... ilki Siyah Kar'dı. Yazarın Paris Time Travel Serisinin kitapları. Ben ilki okumamıştım direk bu kitapla başladım ama şunu söyleyebilirim ki bir eksiklik hissetmedim ama bu okumayacağım anlamına gelmiyor. Yazarın kurgusunu, kalemini sevdiğim için ilk kitabı da okuyacağım :) Bence sizde bir denemelisiniz :)
Baskı: Nar Çiçeği
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/09/zeynep-sarac-nar-cicegi.html Uzun bir aradan sonra yorumla karşınızdayım. Tatildi bayramdı derken kitap okudum ama yorum yazmaya fırsat bulamadım. Şimdi hazır oturmuşken okuduğum kitapların yorumlarını gireyim dedim :) Bir Parça Masal kitabıyla kalemini sevdiğim yazar Zeynep Saraç'ın neredeyse bir senedir elimde olan kitabı Nar Çiçeği'ne bir el attım. Yazarın sıkmayan, akıcı kalemini sevmiştim. Bu yüzden bu kitabını itiraf etmek gerekirse pek de konusuna ya da yorumlara bakmadan aldım diyebilirim. Bir Parça Masla kadar süper değildi bence, ki ben o kitabı çok sevmiştim, ama yine de okurken zaman zaman gülümseten zaman zaman hüzünlendiren bir kurgusu vardı. İki insanın içinde büyüttüğü aşkı okurlarıyla buluşturuyor. Kısaca kitabın konusuna değinmek gerekirse; Demir annesinin hastalığı sebebiyle İpek ile evlenmesini istediğinde bu teklifi kabul eder çünkü ona göre İpek ve Demir birbirlerinden nefret eden arkadaşlar ve İpek'in bu teklifi kabul etmesinin imkanı yok. Ancak yanılır. İpek de erkek arkadaşından yediği vurgunun ardından girdiği şokla bu teklifi kabul ederek Demir ile ikisini bir çıkmasın... nefretle örülü olduğunu düşündüğü bir evliliğin içerisine atar. Demir ve İpek, evlilikleri sonucunda hayatlarının cehenneme döndüğünü düşünürken aslında koca bir aşkın içerisine düştüklerinin farkında değillerdir. Bu aşk onları öyle yakıp kavuracak ve savunmasız bırakacaktır ki en büyük savunmaları yine birbirleri olacaktır. Bu ikisinin çocukluklarından beri birbirlerini tanımaları ve her hareketleriyle neler ifade etmek istemelerini bilmeleri aslında bir yer de en büyük fırsat ama bir yerde de en büyük kötülük gibiydi. Kitabın genel anlamda kurgusunu sevdim, anlatımını da sevdim. Demir'in duygularını daha detaylı okumayı çok isterdim çünkü bence kitaptaki asıl aşk onun içinde büyüttüğü aşktı. Neyse ki İpek'de birçok kitapta tanık olduğumuz anlama kıtlığı çeken kadın karakterler gibi değildi de aşkını anlayıp fırsat verebilmek adına çırpındı. Son sahneler çok can alıcıydı bence... Demir'in annesinin hastalığından sonraki sahneler... hüzünlendiriyordu... Bir de Demir'den birkaç sayfalık bölümler vardı geçmişe hatırlatma bölümleri... Neden İpek'ten nefret ettiği bölümleri... o sayfalar Demir'in anlatılmasındansa bu şekilde yazılması tam yerinde olmuş. Nar Çiçeği adının nereden geldiği tamamen kitabın içerisinde gizli... bence güzel bir detaydı ve ben çok sevdim bu detayı. Yorumu fazla uzatmayacağım yoksa kitap içeriğine giren detaylar vereceğim o yüzden susuyorum. Güzeldi, okumaktan zevk aldım. Dediğim gibi Bir Parça Masal kadar değildi ama yine de sevdim ben. Yazarın elimde bir kitabı daha var ve öğrendiğime göre Gri Mavi çok daha güzelmiş. Ona da el atacağım :)
Baskı: Akıl Tutulması
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/08/tugba-sarunal-akl-tutulmas.html Kim demiş Türk yazarlar süper ötesi polisiye yazamazlar diye... :) ben derdim ama kaliteli Türk polisiyeleri okumadan önce :D Tuğba Sarıünal, yayınlanan 4 kitabından biri olan Akıl Tutulması'nda ciddi anlamda akıl bırakmayacak bir kurgu yapmış :) çok fazla polisiye okumam ve okuduğumda da beklentim yüksek olur. Beni tatmin etmeli, kurguyu havada bırakmamalı ve ben sonunu tahmin etmemeliyim... Akıl Tutulması'nda oldukça ilginç detaylarla -sonunu tahmin etse de- kurgulanmış bir kitaptı. Beğendim ve hatta sevdim de. İlgi çekici bir başlangıç, sıradan gibi görünen bir kurgu sonunda ise şaşırtıcı bir polisiye koşturmacasına dönüyor olay. Sevdim! Bir an kendimi Kanıt dizisini izler gibi hissettim sonra yok canım daha çok polisiye dizi bu ya falan diye düşündüm. Sıkmadan gereksiz uzatmalara girmeden kurgulanmış ve olması gerektiği yer de de kurgu sonlanmış. Sevdim! Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, Ali ve aklına girdiği Yaşar ile çalıştığı mağazanın sahibinin oğlunu kaçırıp fidye isteyip kendi maddi durumu düzeltmeyi hedefleyip olayı icraata döktüğünde planı hiçbir sekteye uğramazsa bir gecede biteceğini düşünmektedir. Ancak patronunun oğlu Tufan'ı kaçırdıktan sonra Tufan'ın sevgilisi Berrin'in evinde yangın çıkması ve polislerin olaya dahil olması bütün olayı karmaşıklaştırmaya başlar. Polislerin gözünde kaçırılmış bir adam ve yangında ölmüş süsü verilen bir kadın cesedi vardır. Ancak... hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Masumca kurgulanmış kimsenin zarar görmeyeceği bir plan yapan Ali ve Yaşar, tepetaklak olarak bütün planı suya düşmekle kalmıyor eğer yakalanırlarsa bir de cinayetten suçlanma riskiyle karşı karşıyadır. Bütün bunların yanı sırada ortada bir kadın ceseti, yanmış bir ev varken bütün olaylar karmaşıklaşıp çözülmesi gereken bir düğüm halini aldığında komiser Atakan ve ekibi olayı irdelemeye başlar. Tek tek çözülen düğümlerde ortaya çıkan gerçekler ise... şaşırtıcı olur. Kitap ciddi anlamda emek harcanarak yazılmış çünkü Atakan'ın araştırması sırasındaki konuşmalar falan oldukça ilgi çekiciydi ve direk bilgi içerikliydi. Emek verildiği hem kurgunun içeriğinden hem bilgi akışından hem de kalemden belli oluyordu. Sizi bilmem ama ben sevdim. Cidden oldukça iyiydi. Bana şiddetle tavsiye edilmişti bu kitap ve okuduğum her satırdan zevk aldım desem yeridir. Polisiye severseniz bence bir el atın bu kitaba, seveceğinizi düşünüyorum. :)
Baskı: Uyumsuz Leydi (Englefield #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/08/isabel-cooper-uyumsuz-leydi-englefield-1.html Veee bir zamanda yolculuk kitabı... bir historical romance... bir fantastik kitap... kelimenin tam anlamıyla 3'ü bir aradaydı. Size bir şey ifade edeyim mi sanırım okuduğum ilk zamanda yolculuk kitabımdı. Şu anda bir tane daha okuyorum ama bu ilkti. Bir başlangıçtı benim için :) Ve oldukça güzel bir türmüş zamanda yolculuk diğer bir değişle time travel türü :) İsabel Cooper, ülkemizde yeni tanınan yazarlardan. İlk kitabı da Englefield Serisi'nin başlangıç kitabı Uyumsuz Leydi. Zaman zaman durgun ilerleyen bir kurgu olsa da aksiyon başladığında da tam başlıyor. Bence kitabın eksiklikleri de vardı ama geneline bakıldığında oldukça iyiydi bence. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse; Joan, kendi zamanında yayılan kötülüğü durdurabilmek için 200 yıl öncesine gider, orada tanıştığı Simon ile o döneme uyum sağlamaya çalışan Joan'ın en büyük hedefi kötülüğün kaynağı olan büyücüyü durdurabilmektir. Bu amacını yerine getirebilmek için önce ona yaklaşması gerekiyor ve yaklaşabilmesi için bulunduğu döneme uyum sağlamalı ve uyumsuzluğunu göstermemelidir. Bildiğimiz Historical Romans'lara zamanda yolculuk eklenmiş ve biraz da büyülerle süslenmişti. İlginç bir deneyimdi diyebilirim. Joan'ın uyum sağlama sürecindeki kısımlar durgundu ve bazen bu durgunluk yorucuydu ve bir de Simon'ın hiçbir şekilde Joan konusunda duygularına izin vermemesi de sinir bozucuydu. Joan'ın o döneme gelişi ve Alex'le olan kısımlar oldukça güzeldi. Bir tek sıkıntı yaşadığım kısım Joan'ı anlatırken Simon'a geçmesi falan biraz kopukluk yaratıyordu kurguda. Bunun haricinde iyiydi. Belki biraz da Alex'le olan son sahnelerde daha fazla atraksiyon isteyebilirdim ama bu konu yazarın suçu... biraz fazla mı üstün körü geçmiş sanki? Belki de bana öyle geldi bilmiyorum. Ellie ile ilgili kısımları sevdim hele ki Simon ile Ellie arasındaki iletişimin tekrardan artması ve iki kardeşin tekrardan beraberliklerini pekiştirme çabalarını da sevdim. Dediğim gibi benim ilk zamanda yolculuk kitabımdı ne beklemem veya nasıl bulmam gerekirdi bilmiyorum ama bu tür hoşuma gitti. Karakterlerin gittikleri zamanla ilgili ne yapacaklarını bilememe ve uyumsuzlukları hoşuma gitti. Bu kitabı da bu yüzden sevdim. Ama daha fazla atraksiyon daha fazla olay olmasını isterdim konusu gereği. Biraz bu konuda sönük kaldı gibi... yine de benim için güzel bir deneyim oldu :) Bence bir deneyin ve bu türü çok okuyanlara da bir deneyin derim. :) Bu arada serinin ilk kitabı ama devam niteliğinde değiller hepsi farklı karakterleri anlatıyor. Bu yüzden seri bitsin de alalım diye düşünmenize gerek yok :D
Baskı: Sempre (Sempre,#1)
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/08/j-m-darhower-sempre-sempre-1.html *** Aşk, Carmine yanında olduğunda midesinde kelebeklerin uçuşması, o güldüğünde gözlerinde gördüğü ışıltı, konuştuğunda bedenine yayılan sıcaklıktı. Aşk, mutluluktu. Aşk, güvendi. Aşk, yeşildi. Aşk, oydu... Işıl ışıl parlamasına neden olan o güzel ve kusurlu çocuktu. Gözlerindeki Canavar kitap serisinden sonra Sempre bambaşka bir kulvarda bir kitap olarak karşıma çıktı. *** Öncelikle uyarmak isterim ki sakın Vitale ile kıyaslamayın bu kitabı çünkü bambaşka bir hikayeye ev sahipliği yaparken aşk çok çok çok daha masum bir şekilde karşımıza çıkıyor. J. M. Darhower yine yapmış yapacağını ve okurlarını -hele de Vitale'den sonra- oldukça şaşırtan bir kitapla buluşturmuştu. Yine müthiş bir kurgu yine muhteşem işlenmiş duygular ve yine olağanüstü bir aşk :) Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse; Haven köle olarak doğup büyüdüğü yerden kaçarken yakalandığı Dr. DeMarco'nun evinde yeniden birey olmayı, karşısındakinden korkmamayı öğrenirken gördüğü dünyanın aslında sadece o kadarla sınırlı olmadığını daha fazlası olduğunu keşfederken kalbine dokunuşları olan Carmine ile ilişkilerini anlatıyor. Aslında bu kadar basitte değil. Çünkü Carmine, annesinin ölümünden sonra toparlanamamış, o travmayı atlatamamış yaralı kalbi ve ruhuyla çevresindeki her şeye karşı olan saldırgan tavırlarının arkasında yaralı bir ruh barındıran bir gençtir. Bir de bir mafya babasının varisi olmanın verdiği sorumluluğu da üzerinde barındırıyordur. Haven'ın eve gelişiyle hayatı değişirken ilk kez tattığı duygular yaralı ruhunu sararken düzgün bir genç adam olma yolunda ilerlemesine neden olacaktır. Bütün bunların yanında ise... Carmine ve Haven'ın yavaş yavaş alevlenen aşklarının yanında birbirlerinin arkadaşları olmaları da okunmaya değer. Kitap çok fazla atraksiyon barındırmıyor. Durgun ilerlediği sayfalar var, bu kısımları sıkıcı bulabilirsiniz ama sabrederseniz kitaptaki o eşsiz duygularla kitabı okuyabilirsiniz. O her şeyden uzak, mahrum ve yaşamanın ne demek olmadığı Haven'ın hayata tutunma çabasını ve aşkını yaşama heyecanını... Carmine'in isyankar ve kavgacı asi görünüşünün altındaki yaralı ruhunun nasıl iyileştiğini ve bunun Carmine'i nasıl etkilediğini... Her şeye rağmen bir aile olmanın nasıl bir şey olduğunu... kardeşliği... aşkı... bütün saf ve temiz haliyle gözler önüne seriyor. Kitabın sonlarına doğru alevlenen akış nefes kesici bir olay döngüsüne yer bırakırken kitabı kapattığınızda ikinci kitabın neler getireceğinin merakı içerisinde olsanız da yüzünüzde bir tebessüm oluşturuyor. Ben sevdim, bence siz de seversiniz... Vitale tarzı bir kitap beklemeyin, öyle değil bu bambaşka bir şey... durgun ilerleyen satırlarda sıkılabilirsiniz ama sabredin sonrasındaki hissettirdiği duygular çok güzel. Her ne kadar hala ilk göz ağırım Vitale olsa da bu da oldukça iyiydi. Kitaba dair söylemek istediğim, özellikle belirtmek istediğim çok fazla detay var ama anlatıp heves kaçırmak istemediğim için yorumu bitiriyorum. Ama bazen kalbinize dokunurken bazen yüzünüzde gülümseme oluşturan ve aklınızda yer edinecek kadar iyi bir kitap.
Baskı: Saplantı
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/08/jennifer-l-armentrout-saplant.html Bildiğiniz Arumları unutun. Hangi Arumları dediğinizi duydum sanki :) Hani şu Lux serisi var ya... hani Daemon Black vardı. İşte onun kitabındaki Arumları unutun ve yepyeni bir Arum türü ile karşılaşın. :) Jennifer L. Armentrout Lux Serisi'nin okurlarını - arumları pek sevmezler - tepe taklak edip de Daemon Black'in düşmanı olan Arumları sevdirerek biz okurları neye uğradığını şaşırttı. Saplantı, Lux Serisi'nde Luxen'lerin düşmanı olarak bellediğimiz, nefret ettiğimiz ya da hiç sevmediğimiz Arumları bu kitapta bambaşka okuyoruz. Ve anlıyoruz ki her iki türde hayatta kalma savaşı içerisinde birbirlerinin düşmanları.Arumlardan hiç hoşlanmamıştım Lux serisinde ama bu kitapta başka bir boyuttan onları okuyuncu aslında sevdim sanırım... ya da artık nötrüm :) Kitabın konusuna değinmek gerekirse, Serena -insan- arkadaşının Luxen'leri öğrenip kendisine anlatmasına inanmayıp da bir gün onun bir Luxen tarafından öldürüldüğüne şahit olunca hayatı tepetaklak olur. Luxen, Serena'nın peşine düşüp hayatını tehlikeye attığında artık olaya büyüklerin el atması gerekir. İşte bu noktada Hunter -arum- devreye girerek Serena'nın olay çözüme ulaşana kadar hayatta kalmasını sağlamaya başlar. Başta sadece bir görev olan bu koruma işi Hunter'ın kimliği, ne olduğu ve karakteri ile Serena'yı büyülemeye başlar. Aralarındaki çekime engel olamazlarken, bu çekime yenik düşmelerinin sonucunu öğrenmeye çalışmaları ikisinin de hayatına ortaya koymalarına neden olur. Savunma Departmanı artık Serena'nın ortadan kaldırılmasına karar verince olaylar tamamen boyu değiştirip, bir kadını hayatta tutmaktan aşık olduğu kadını hayatta tutmaya doğru yön değiştirir. Bir Luxen ile bir İnsan aşkının yanında bir Arum'un da aşık olabileceğini okumak değişik bir tat oldu. Üstelik kötü olarak bildiğimiz Arumlarla iyi olarak bildiğimiz Luxenlerin bu kitapta yer değiştirmesi aslında on parmağın onunun da bir olmadığını bir kez daha gösterdi. Güzel heyecanlı ve akıcı bir kurguydu. Üstelik Lux Serisini sevdiyseniz bu kitaba da mutlaka el atın derim en azından nefret edercesine sevmediğiniz Arumların hayatının da nasıl olduğunu aslında kötü olmadıklarını sadece hayatın onları sürüklediği seçimleri yaptıklarını göreceksiniz. Güzel bir aşk hikayesiydi ve Luxenleri bilen biri olarak Arumları da bilmek değişik bir macera oldu. :)