
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Uyanış (The Generations Trilogy #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/02/scott-sigler-uyans-generations-trilogy-1.html Go Kitap'ın oldukça ilgi çeken kitaplarından biri olan Uyanış, sonunda okundu. Değişik, ilgi çekici, akıcı, merak uyandırıcı konusuyla yazarı Scott Sigler muhteşem bir kurguya el atmış. Kelimenin tam anlamıyla nefes kesiciydi. Öncelikle yoruma başlamadan önce yazarımız Scott Sigler kitabın sonunda okurlarından küçük bir ricada bulunmuş ve demiş ki... "Bir okurun şaşırmak için tek bir şansı vardır." Bunu elinden almayıp yorumlarınızda kurgunun sürprizini ve akışın ardındaki asıl olayı anlatacak ipuçları vermeyin. Ben de yazarın sözüne karşılık yorumumu, dikkat ederek elimden geldiğince spoilerden kaçarak yazacağım. Hep 'Doğum günü çocukları uyandı. Savaş başladı.' cümlerinin ardındaki anlamı merak etmiştim çünkü bu tarz bir başlangıçla uyumlu bir kurgu hiç aklıma gelmemişti. Ama yazar enfes bir kurgu yaratmış. Kitabın daha ilk sayfasında heyecan ve bir savaş başlıyor ve her ilerleyen sayfayla o savaş alevleniyor ve kitabın sonlarına doğru öyle sırlar ve gerçekler ortaya çıkıyor ki şaşırıyor ve inanamamazlıkla okumaya devam ediyorsunuz. Tabutların içinden çıkma çabaları, hayatta kalma çabaları, bir bilinmezliğe giderken karşılaştıkları şeyler ve her şeyin ardında öğrendikleri gerçekler... Öyle muntazam ve güçlü bir şekilde kurgulanmış ki bir insan hayal gücünün böyle bir kurguyu yapabilmesi takdir edilecek bir durum. Kitabın en çok hoşuma giden kısmı hiç adrenalinin ve heyecanın bitmiyor olması. Bir de o kadar akıcı bir şekilde ilerliyor ki sayfaları nasıl çevirdiğinizin farkına varmıyorsunuz. İşte bu yüzde bayıldım. Nedense hep başlarda sıkılırım sonlara doğru açılır falan diye düşünmüştüm ama yanıldım. Kitap başlar başlamaz adrenalin yüklemeye başladı bitene kadar da öyle devam etti. Daha önce böylesi bir kurgu okumadım ve beni böylesi şaşırtan bir kitap da okumadım. Dürüst olacağım beklentimin çok üstündeydi ve ben çok beğendim. Cidden farklı şeyler arayışındaysanız mutlaka denemelisiniz. Kitap sizi hem şaşırtacak hem nefesinizi kesecek hem gerecek hem damarlarınıza adrenalin pompalayacak hem de bitirdiğinizde elinizi ikinci kitaba atmanıza neden olacak. Ben bayıldı! Mutlaka deneyin derim.
Baskı: Sisli Hatıralar Rıhtımı
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/02/hazel-gaynor-sisli-hatralar-rhtm-bir.html Veee Arkadya Yayınları, bence çok fena vurgun yapıp efsanevi gemi Titanik'in hikayesine dokunuş yaptı. Ama filmindeki gibi muazzam bir aşka dokunup bırakan bir hikayeye değil... Titanik'e binip yeni bir hayata yelken açmayı hedefleyen, geride sevdiklerini, ailelerini bırakan insanların hayatlarına dokunuş yapıyor. Evet, aşk var ama aynı zaman da insanlar arasındaki sınıf ayrımına da değiniyor, büyük umutların yerle bir olmasına da değiniyor... ama her şeyden önemlisi gerçek karakterlerin yaşadıkları bir felakette değiniyor. Ben Hazel Gaynor'un kaleminden çıkma bir kitabı ilkez okudum ve sebebi de itiraf etmem gerekirse Bir Titanik Hikayesi olmasıydı. Çünkü filmi bir klasikken kitabı da aynı derecede olmalıydı benim nazarımda ve cideen öyle de oldu. Başlarda durgun giden, yolculuğun, sınıf farklılıklarının falan anlatılması biraz sıkmıştı beni ve itiraf etmem gerekirse bir ara yarım bırakayım diye de düşündüm çünkü ben kitaplarda hareket severim ve bunda o hareketi bulamamıştım ama tabi ki yarım bırakmam söz konusu değildi çünkü Titanik'in batmasının nasıl anlatılacağını o dehşeti nasıl ifade edileceğini de merak ediyordum. İşte o kısımda beklentimi karşılayan ve beni fazlasıyla etkileyiğ gözlerimi yaşartan satırları okudum. Filmde gördüğünüz bir aşk hikayesiydi... muazzam bir aşk hikayesiydi... peki ya diğer hayatlar? O gemide 2000'e yakın yolcu varken diğerlerinin umutları, hayalleri ve hayatları... işte bu kitap o kısma da değiniyor. Ve asıl vurgun kitabın teşekkür kısmında yazılan cümleler... kitap gerçek karekterleri, hikayeleri konu alıyor. Kitabın Titanik'in batmaya başladığı daha doğrusu buzdağına çaprtığı satırlardan sonraki her sayfası ayrı bir etkileyici ve göz yaşartıcıydı. Batmaz denilen gemi batıyor ve kaybolan giden hayatlar, umutlar, hayalleri okumak... tüyler ürpertici ve daha da önemlisi etkileyici... ellerimin titediğini inkar edemem o satırları okurken. Ben gerçek hayattan alınma kurguları severim. O kurguların yaşanmışlığındaki etkileyici taraf benim başka insanların hayatlarına dokunuyormuşum hissi vermesi paha biçilemez bir duygu. Bu kitapta da onu hissettim. Ve bir gün İrlanda'ya gitme şansım olursa kesinlikle Titanik faciasında hayatlarını kaybetmiş o 11 kişinin yaşadığı yerlere ayak basmak isterim. Düşünsenize yaşadığınız yerden 14 kişi gidiyor ve sadece 3'ü kurtuluyor... Çok fazla uzatmayacağım ama ben kitabı cidden çok sevdim. Dediğim gibi bailarsa sıkılsam da sonralarda öyle bir hal aldı ki kitabı elimden bırakamadım ve sonunda inanılmaz etkileyici bir kitabı bitirmiş oldum. Benim nazarımda 5 üzerinden 5 lik bir kitaptı ve bence bir el atmalısınız.
Baskı: Sana Aşk Getirdim (Sancaktarlar Serisi #5)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/02/meral-kr-sana-ask-getirdim-sancaktarlar.html Veee Sancaktarlar Serisi'nin son kitabı Sana Aşk Getirdim... Sancaktar Kardeşlerin ağabeyi, gizemli ve sert adam Mehmet Sancaktar'ın kitabı... Düzen manyağı, kravatsız olmaz diyen takım elbisesinden vazgeçmeyen... ailesi için her şeyi yapan her zaman öncelik veren ve işini önemseyen adam Mehmet Sancaktar... Hani herkesin sıkıştığında veya başı dertte olduğunda gittiği ilk isim... Mehmet Sancaktar'ın kitabı... okundu...bitti... keşke bitmeseydi... çok güzeldi be! :) Öncelikle Meral Kır'ın okuduğum 5. kitabı aynı zamanda serinin hem son hem de 5. kitabı olan Sana Aşk Getirdim ile Meral Kır zirvedeki yerini bir kez daha garantiye aldı benim nazarımda. Yine akıcı, sıkmayan, su gibi akıp giden, aile ilişkisi ile içinizi ısıta , aşklarla midenizdeki kelebekleri harekete geçiren, kurgusu ile okurun beklentisini tatmin edici bir şekilde karşılayan bir kitap yazmış Meral abla. Meral ablanın kitaplarına hep polisiye bir dokunuş kattığı okuyanların bildiği bir gerçek ama bu kitapta en minicik bir tereddütü bile varsa onu yok edecek kadar mükemmel bir polisiye harmanlamış ve bir kez daha anladım ki Meral Kır bir polisiye kitabın bile altından kalkabilir. O sadece romans yazarı değil bence müthiş bir polisiye yazarı da olur. Çok nadir polisiye okurum ve okuduğumda da adrenalin bitmesin, kurgu durgunlaşmasın isterim ve bu kitaptaki o polisiye kısım kitabın bence en soluksuz okunan satırlarındandı. Ayrıca okuru cidden 'hadi canım' ya da 'yok artık' dedirtecek kadar şaşırtan detaylarla süslü. Ben bayıldım ki bu tür kurgularda şaşırmayı ve tatmin edilmesi isterim Meral abla bunu hakkıyla yerine getirdi. Mehmet Sancaktar, son kitap olduğundan ve Mehmet ile aşkısı Esmer'in tanışmaları Ahmet ve Sena hikayesine dayandığı ve sonrasında Serra ve Barış hikayesine dokunuş yaptığı için o kısımlara nasıl değinecek, kurguya nasıl harmanlayacak merak ediyordum. Çünkü bilirsiniz bu tür şeylerde hem diğer karakterlerin kurgularına tutarlı olması hem de okura ben bu satırları zaten okumuştum dedirtmemesi için çok dikkatli olmak ve ekstradan özen göstermek gerektirir. Meral abla bunu çok iyi yapmış. Çünkü ne Ahmet ile Sena ne de Serra ile Barış hikayeleri için ben bunları zaten okumuştum hissi veren kelimeler yok. Hem de o kitaplarda perde arkası kalan satırları okumak gibi de bir avantajı var. Mesela Ahmet, sanatçı tarafını Mehmet'e gösterdiğinde ve ailesinin tepkilerini falan bu kitapta okuduk... bence çok güzeldi. Serra ile Barış hikayesinde Serra ile Mehmet'in havaalanı konuşması... Serra'nın Esmer'le tanışması falan... çok güzeldi. Bunun yanı sıra Mehmet'in tam tersi olan Esmer ile iletişimi ve aralarındaki ilişki çok güzel işlenmişti. Kelimenin tam anlamıyla ilmek ilmek işlenen yavaş yavaş büyüyen ve filizlenen bir aşkı ve güveni okudum. Cidden aşk tatmin ediciydi. Mehmet'in aşkı tarif etmesiyle Esmer'e, Esmer'in aşkı tarif ermesiyle Mehmet'e aşık olası geliyor insanın. Bütün bunların yanında Sancaktarlar'ı beraber görmek ise çok güzel. Tekrar diyaloglarını okumak, onları evli mutlu çocuklu modunda görmek ve kardeşlerin birbirleriyle ilişkilerini okumak bence kitabın en keyifli satırları bile olabilir. Kitabın en güzel tarafı polisiye kısmıydı. Esmer'in araştırdığı ve bu araştırmada Mehmet'in yardım etmesi... Esmer'in ağabeylerinin araştırmaya karşı çıkması... araştırmanın ucunun dayandığı nokta ve herkesten saklanan büyük sır... cidden tatmin edici detaylarla süslenmiş müthiş bir kurguydu. Bir ara bıraktım romans okuyor olmayı polisiye okuyormuş gibi heyecanla neredeyse tırnaklarımı yiyecek kadar kaptırdım kendimi... hele Esmer'in hastanede yattığı kısımlar, vurulması, saldırıya uğraması... sonra araştırmaya devam etmesi falan... tek kelimeyle muhteşemdi. Her ne kadar Doruk'u Asya ile okumak beni rahatsız etmiş olsa da artık aşkımı kalbime gömüp gitmeyi seçiyor ve Doruk'umu Asya'sıyla mutlu olmasını diliyorum. Aslında o kadar çok söylemek istediğim şey var ki hani spoiler olur da çok can alıcı noktaları söylerim korkusu ile susuyorum. Ancal şunu söyleyebilirim ki... kitap tek kelimeyle fevkaladenim fevkindeydi. Bu kitaptan önce Meral abla'ya hep Aşkın Kokusunu Aldım ile Serra ve Barış'ı yazdın ya o kurguyla zirveye çıktın demiştim ve bu kitaptan daha aşağısı beklenemeyeceği için hem beklenti çok yüksek olacak hem de muazzam bir kurgu isteyecektik. Ve sonuç mu? Kesinlikle beklentimi karşılayan muazzam bir kitap okudum. Şöyle bir düşünüyorum da Mehmet Sancaktar'a da daha azı yakışmazdı zaten. Adam zirvede olmak için doğmuş ve aşkıyla, aşkına giden yolculukla, işiyle zirvede olan adama da kitabıyla zirve yakışırdı. Sancaktarlar Serisi'ni size tavsiye ediyorum. Aman Türk yazar ne kadar iyi olabilir ki demeyin çünkü içimizde çok büyük cevherler var ve sizin sadece bir asım uzağınızdalar... işte o cevherlerden biri Meral Kır. Kitaplarıyla, kalemiyle, karakterleriyle tanışmayarak çok şey kaybediyorsunuz. Bu kadar iddialı bir şekilde tavsiye ediyorum. Okumadan geçmeyin.
Baskı: Tehlikeli Yemin
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/abbi-glines-tehlikeli-yeminrosemary.html Veee sonunda Rush ve Blaire'in hikayesi son buldu. Genel olarak söylemeliyim ki seri cidden kolay okunan, sıkmayan, akıcı ve aşk bakımından doyurucu bir hikayeye sahip. Karakterlerin tavırları ve arkadaşlıkları ve aile ilişkileri fazlasıyla güzel ve tatmin ediciydi. Rosemary Sahili serisinin son kitabı değil ama Rush ve Blaire'in hikayesinin sonuydu çünkü mutlu hikayelerine kavuştular. Tabi onlar evli mutlu çocuklu sonlarına yaklaşırken arkadaşı Woods ve kardeşi Grant'ın da yeni aşklarına giriş oldu. Dilerim Pegasus o kitapları da çıkarır da okuruz yoksa ben orjinal dilden okumayı te4cih edeceğim sanırım. Genel olarak yorumun ardından kitaba dair yorum yapmak gerekirse; Rush ve Blaire bir nebzede olsa hayatlarını bir düzene sokmuşlardı ama hala bir eksiklikleri vardı. Aileleri... Zaten Rush'ın annesinden ve kız kardeşinden bir şeyi kabullenmesini beklemek gibi bir şey yapmadım ama Blaire'in ailesinden bir dokunui bekliyordum ki bunı gördüm. Blaire, babasıyla arasını düzeltti ve daha da önemlisi bir ağabeyi olduğunu öğrendi. Hep kadınlara denir ya az sürtük değilmiş diye babası da aynı şekilde az değişmiş. Meğersem Blaire'in annesi ile evlenemden henüz gençken lisedeyken bir kızı hamile bırakmış ve şimdi onun yanında yaşamaya karar vermiş bu durumda Blaire de ağabeye sahip oldu. Rush'ın babası ünlü Rock efsanesi geri geldi ve Blaire'i resmen bağrına bastı. Ben çok sevdim Rush'ın babası Dean'i :) Nan deseniz hiç uslu durmaz ve yaptı yapacağını ve neredeyse Rush ve Blaire'i ayırıyordu. Bu kızın ciddi sorunları var bence kendisi hariç kimseyi sevemez. Ve bence ölsün... :) çok kötü oldu ve sanırım da biraz ağır ama herkesin hayatını mahvedip cehenneme çeviriyor ne diyebilirim ki... Rush'ı baba olarak görmek süperdi. O aşırı korumacı tavırlarını okumak hatta düşünmek bile gülümsememe neden oluyor. Düğün sahnesi ve hediyeler süperdi çok romantik ve duygusal... Bence onların hikayesi için müthiş bir son oldu ben sevdim açıkçası... ve bence Pegasus kesinlikle devamını getirmeli. Sizlere de tavsiye ederim okuyun derim .
Baskı: Tehlikeli İçgüdü (Rosemary Sahili, #2)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/abbi-glines-tehlikeli-icgudu-rosemary.html Kitap beklediğimden iyiydi bence. Hatta bence ilkinden de iyiydi ki sayfalar geçip gidene kadar ne kadar okuduğumun ve sona nasıl da hemen yaklaştığımın farkına varmadım. Kitap ayrılma kararı ala Blaire ve Rush'ın ayrı yapamamaları ve Blaire'e sürpriz olan bir haber karşısında tekrardan Rosemary'e dönmesi sonucunda olayların patlak vermesini anlatıyor. Şunu söylemeliyim ki bu haberi bekliyordum çünkü birkaç kez ilk kitapta vurgulanan bir iki cümle bu olayın aşt yapısını oluşturdu bence. Rush'ın neden Woods karşıtı olduğunu anladım çünkü ona olabilecek en iyi rakip ve bence Rush'ın yaptığı hataları asla yapmayacak bir rakip. Açıkçası en çok Woods'un hikayesini merak etmeme neden oldu çünkü cidden süper bir aşık olur gibime geliyor. Blaire'in babasının kitabın sonunda yaptığı açıklamalardan sonra Rush'ın annesi için diyebileceğim tek şey sanırım s*rtük olurdu çünkü gerçekten öyle. Tam bir s*rtük. Nedenini söylemem çok fena kitap içeriği olacağından söyleyemiyorum. Nan'a ise... Rush'ın kız kardeşinin hiçbir sevilecek bir tarafı yok. Eğer bir gün Pegasus seriye devam ederse kesinlikle bu kızın kitabını okuyup da evrim geçirişine tanık olmak istiyorum. Kız resmen kötülükle yoğrulmuş cehennemde pişirilmiş. O kadar yani... Kitabın sonu çok güzeldi... aslında Rush'ın çabalamaları falan da çok güzeldi. Sevdim ben bu kitabı da. Kolay okunan, sıkmayan, akıcı bir kitap. Tipik aşk hikayesi ve biz romans severlerin tercih edebileceği bir seri. Bence bir deneyin :)
Baskı: Tehlikeli Temas (Rosemary Sahili, #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/abbi-glines-tehlikeli-temas-rosemary.html Rosemary Sahili serisinin ilk kitabı Tehlikeli Temas çok tereddütle başladığım ve beklentimi çok düşük tuttuğum bir kitaptı. Çünkü çok kötü yorumlarda duydum ama çok iyi yorumlarda dolayısıyla düşük beklentiyle başlayıp kendim karar vereyim dedi. Kitabın konusuna dair yorum yapmayacağım çünkü arka kapak yazısı yeterince açıklıyor. Dolayısıyla direk yorumum başlayacağım. Öncelikle Rush'ı sevdim. Tıpkı seriyi sevip beğenenler gibi. Ama Woods'u da sevdim. Her ne kadar Rush onun pek de güvenilir biri olmadığını söylese de ben tavırlarından ve Blair'e davranışlarından dolayı sevdim. Blair'in azıcık güçlü olmasını sevdim ama sümsük olmasını ise sevemedim. Blair'in golf kulübünden tanıdığı Bethy ve Jace çiftine ise bayıldım. :) Nan'dan nefret ettim. Her ne kadar kötü olmasına sebep olan bir geçmişi olsa da bu kendi yaşadıklarını baikasının yaşamasından memnun olmasını haklı çıkarmaz. Bütün kasaba halkının duyduğu dedikodu olan ve kimsenin hiçbir söz söylemediği sanki bir lanet olan sırrı öğreniyoruz kitabın sonunda ki bu sır zaten bir yerde Blair'in çekip gitmesine neden oldu. Evet bence şaşırtıcı bir sırdı bunu beklemiyordum ben daha çok Nan'ın Rush'ın kızı falan olacak sanıyordum ki yaş farkı bunu pek mümkün kılmıyor. Daha pis şeyler düşünüyordum ama... Kitaptaki Rush ve Blair aşkı güzeldi. Her ne kasar klasik kötü çocuğum sırlarım var uzak dur benden modu olsa da kurgunun içinde o tripleri yok sayıyor ve sevdiğimi itiraf ediyorum. Sadece başlarda aşkı pek hissedemedim. Sadece kitabın sonunda Blair, Rush'ı terk ettiğinde aşk kendini fazlasıyla gösterdi diyebilirim. Her neyse çok uzatmayayım. Genel olarak kitabı sevdim, çok çok büyük beklentiye girmeden okursanız seversiniz. Çok kolay okunan yormayan ve hemen biten bir kitap. Romans okurları için güzel bir kitap diyebilirim. Benim için 5 üzerinden 3,5'luktu. Ve devamında Blair'in hayatına nasıl yön vereceğini merak ettiğim için okuyacağım. Zaten üç kitap ve incecikler :)
Baskı: Kumdan Kale İmparatorluğu
https://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/kayla-olson-kumdan-kale-imparatorlugu.html Go Kitap'ın çıkarttığı günden beri merak ettiğim ve kapak tasarımıyla da oldukça ilgimi çeken Kumdan Kale İmparatorluğu bitti. Yazarın kurgusunu beğendim ama ayılıp bayılmadım. Açıkçası benim nazarımda ortalama bir kitap oldu. Kurgu güzeldi ama aynı zamanda biraz da yavan geldi. Belki daha genç kesimin hoşlanacağı türde bir kurgu ama benim için fazla durgun ve bazen fazla detaya boğulmuş gibiydi. Kitap distopik bir kitap. Biliyorsunuz ki bu türü ben yeni yeni tanıyor ve bu türde yeni yeni kitaplar okuyorum ve okuduklarımdan da beklentim oldukça yüksek olur bu kitap yüksek beklentimi karşılamadı ama daha ortlama bir beklentiyle başlarsanız bence beğenebilirsiniz. Kitabın ilk 100 hatta neredeyse ilk 200 sayfası çok durgundu zaman zaman sıkılır gibi oldum. Sonra Eden ve beraber kaçtığı arkadaşları adaya düşünce ve orada kaçırılan arkadaşlarını aramak içün ormanlığa dalınca aha hareketlenecek dedim ama o da pek olmadı. Sonra erkekler geldi. Lonan ve Cass ve Phoenix... işte şimdi gelsin olaylar dedim biraz geldi. Biraz hareketlenir gibi oldu ama çok da hareketlenmedi. Sonra aradıkları şeyi buldular olaylar biraz o zaman hareketlendi o da son 150 sayfada falan oldu yanılmıyorsam. O kısımdan sonrası da hoşuma gitti açıkçası. Başlar sıkıcıydı ortalar azıcık bir şey vaat etti ve sonlar vaatleri gerçekleştirdi. Ama genel olarak durgun, detayları olan bir kitaptı. Kitaba dair en sevdiğim karakter kesinlikle Alexa'ydı. Demezsem içimde kalır ;) Daha fazla detaya giren bir yorum yapmayacağım. Eğer distopya türünün daimi bir okuruysanız sizin yorumunuzu görmek için okuyun derim. Ama genel olarak bakıldığında üzerinden 3 verebileceğim bir kitap. Bence çok kötü değildi ama çok da iyi değildi. Orta şeker bir şeydi. Keşke biraz daha hareket olsaydı ve daha ekşınlı olsaydı o zaman tadından geçilmeyecek bir kitap olurdu çünkü genel olarak kurgusu güzeldi.
Baskı: Mücadele
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/jennifer-l-armentrout-mucadele-titan-3.html Veee Titan Serisi'nin 3. kitabı da bitti ve şunu söylemeliyim ki kesinlikle Melez Sözleşmeleri givi değildi. Onun gibi olaylar olaylar ve beklenti tavandayken beklentiyi karşılayacak şekilde kurgu yoktu. Ama kıyaslama yapmadan okunduğunda ki ben öyle yaptım çünkü önceden uyarılmıştım beğenilebilecek bir kitap. Bu kadının okuduğum tam olara üşenmeyip saydım 19 kitabını okudum. Bu kitapla beraber 20 oldu. Artık bilirsiniz ki kadının kalemi iyi, kurguları ve karakterleri kitaplarını oldukça güzel yapıyor. Henüz okumadıysanız tavsiyemdir okuyun. Titan Serisi'nin 3.kitabı Mücadele pek de adının kitabı değildi. Neden bilmiyorum ama açıkçası ben birçok olayın patlak vereceği nefes kesen bir kitap bekledim. Bir tek ilk kitap Geri Dönüş öyleydi ama diğer iki kitap değildi. Hele bu kitapta artık dedim Seth kontrol edilemez ve hayret edici ve tatmin edici olaylar patlak verir ama Seth hiç bu kadar uysal olmamıştı. Şu kitapta anladığım kesin bir şey varsa o da şudur ki; kesinlikle özel güçleri olan kötü çocuklar aşık olmamalı. Seth'e yakıştıramadım. Yani en azından o kendini beğenmiş, burnu havada, kimseyi umursamayan, egomanyak Apollyon Seth nerede bu kitaplardaki vıcık aşık Seth nerede? Ha kitabı beğenmedim değil. Beğendim ve sevdim de seriyi ama sadece Seth'in geçmişini bilen biri olarak diyebilirim ki aşık olmak Seth'e yaramamış. Neyse Seth'i çok çekiştirdim ki ben Melez Sözleşmeleri'nde Sethçiydim ama sanırım artık değilim. Hades'i alabilirim ama :) Ben en iyisi yoruma geri döneyim. Bu kitapta Seth'in Tanrı Katili olmasının ardından aslında göründüğü gibi olmadığını öğrendik. O aslında bir Tanrı Katili'nden daha öte bir şey... daha yüce bir canlı... ve alında yatan sırları ve kehanetleri öğrendik. Tabi bunun yanında Josie'nin Titan'lar tarafından kaçırıldıktan sonra neler yaşadığını okumak güzeldi. Ama keşke o kısımlar daha detaylı anlatılsaydı dedim. Kitabın sonlarına doğru olan Josie ve Seth'i ilgilendiren detayı tahmin etmişti. Bazı vurgulanan sözlerden sonra bu anlamı çıkarmak zor değil bence. Ama yine de güzel bir sürprizdi ki bence ardında da baya bir şeyi getirecek. Öldürülen her bir Titan'ın Dünya üzerinde bir etkisi olduğunu öğrendik ve Seth ikincisini öldürdü ve belli ki bazı şeyler olacak. Ama... beni asıl meraklandıran Josie'nin rüyalarında gördükleri. Aslında gördükler birer kehanet olduğu ve geleceği yansıttığı ortaya çıktı. Beni en meraklandıran da kendi ile ilgili gördüğü gerçekler... nasıl olacak bilemiyorum ama sanrım 4. kitapta feci şeyler olacak. Bekleyip göreceğiz. Neyse yorumumu bitiriyorum ve bir kez daha diyorum okurken bir Melez Sözleşmeleri gibi bir seri beklemeyn beklentinizi karşılamaz ama kıyaslamadan okursanız beğeneceksiniz. Özellikle de Yunan Mit'lerine merakınız varsa ve fantastik şeyleri okumaktan hoşlanıyorsanız mutlaka deneyin.
Baskı: Güç (Titan # 2)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/jennifer-l-armentrout-guc-titan-2.html Dur durak bilmez Titan Serisi'nin 2. kitabı da bitti ve şunu söyleyebilirim mi son 100 sayfa nefes kesti hele son 20 sayfa... offf nasıl da müthişti. Seth'in hikayesi bence asıl şimdi hareketlenmeye başladı çünkü kitabın sonunda o tanıdığımız güç ve eter delisi Seth ortaya çıktı o satırları okumak hoşuma gitti. Başlarda biraz klasik fantastil aşk romanı gibiydi. Josie'nin eğitimi, Alex ve Aiden'ın gelmesi falan... ama sonra diğer yarı tanrıları bulma yolculuğu sonunda olanlar... Titan Atlas ile olan savaş kısmı çok iyiydi. Bayıldım. Bu arada evet, Alex ve Aiden boy gösterdi kitapta. Biliyorsunuz ki -okuduysanız bilirsiniz- Melez Sözleşmeleri sonucunda 6 ay Dünya'ya gelebileceklerdi ve geldiler. Sanırım da olaylar çözümlenene kadar da yardım edecekler. Bu da demek oluyor ki bol bol Alex ve Aiden çiftini okuyacağız. Şahsen ben şikayetçi değilim çünkü seviyorum be bu çifti. Seth ve Josie arasında yaşananlar ve tipik kadın ve ergen tripleri olmasa iyi olurdu ve tabi ki Seth'in şu ben sana layık değilim tripleri. Şahsen Seth'e yakıştıramadım. Neyse... Dediğim gibi kitabın sonu müthişti. Hep Alex'i Tanrı Katili olarak bildik ama harbi harbi Seth Tanrı Katili'ne dönüştü ve... süper şeyler oldu. O satırları resmen soluksuz okudum. Bayıldım. Kitabın durgunluğunda aradığım buymuş dedim. Dilerim 3. kitapta daha fazla böyle satırlar okurum. Bu arada azıcık spoiler verdim sanırım ama dayanamadım. Ahh bir de... kitaba dair en büyük şokum Herkül'dü. Evet, bildiğiniz o Herkül. Zeus'un oğlu... yarı tanrı olan... filmlerindeki ya da dizilerdeki gibi değil de tam bir 'hıyar' çıktı. Bu tabiri ben demiyorum Apollo söylüyor. Sürpriz oldu ama değişik bir sürpriz oldu. Ben sevdim bu kitabı da halbuki iyi olmadığıma dair uyarılmıştım belki bilinç altımda düşük beklenti vardı da sevdim bilemiyorum ama sevdim. Şimdi elimi 3. kitap Mücadele'ye atarkan dilerim 4. kitabı beklemek işkence olmaz. Ve yurt dışı ile aynı zamanda çıkar. Sizlere de tavsiye ediyorum. Eğer fantastik severseniz... eğer paranormal severseniz... eğer Yunan Mitlerine ilginiz var ise... kesinlikle Melez Sözleşmeleri ve Titan Serisi'ni es geçmeyin :)
Baskı: Geri Dönüş (Titan #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/jennifer-l-armentrout-geri-donus-titan-1.html Titan Serisi uzun zamandır okumak istediğim ama nedense bir türlü başlamadığım bir seriydi ve artık başladım kitapları peşpeşe okuyarak bitirme niyetindeyim tabi araya başka kitaplar soksamda mutlaka geri döneceğim. Titan Serisi'nden bahsetmek gerekirse, artık neredeyse çok az bir kesimin okumadığı Melez Sözleşmeleri serisinden tanıdığımız Apollyon Seth'in hikayesini anlatan seri. Biliyoruz ki Seth o seride yani geçmişinde pek de iyi bir çocum değildi ama yaşananlardan dersini alıp yaptığı anlaşmaya sadık kalmaya karar verince hayatı değişti. Hem de öyle bir değişti ki... Apollo ile yaptığı anlaşma gereği onun verdiği görevleri yerine getiren Seth şimdi yeni görevi oldukça zorlayıcı olacak. Hem hayatını, hem geleceklerini hem de kalbini... Bu sefer kalbini bir başka Apollyon'dan değil de bir yarı tanrıdan korumak zorunda. Jennifer L. Armentrout'un kitaplarında en sevdiğim şey çok fazla detaylarla okuru boğmayıp konuya çabuk girip ekşını hiç bitirmemesi. Bu yüzden bu kadın ne yazsa okurum diyenlerdenim. Bence siz de bir deneyin kadın fantastil edebiyatına dair muazzam bir hayal gücü var bence. Kitaba dair yorumuma gelirsek tam da beklediğim gibi çıktı. Seth'e yakışan bir kitaptı ve ben çok beğendim. Gerçi biraz Alex'in Apollyon olmayı öğrenme aşaması işe Josie'nin eğitim aşamaları bana gerçekten tarihin tekerrür ettiğini düşündürttü. Ahh, bir de kitabın sonralarına doğru Titanlardan biri Josie'yi kaçırıyor ve orada olanlar... Ayyy birden, yeminle Seth için üzüldüm. Neyse yorumu uzatıp heyecanı kaçırmamak adına şunu söyleyebilirim ki eğer Melez Sözleşmeleri serisini okuduysanız bu seriye mutlaka el atın çünkü Seth'in hikayesi o seride yarım kaldı ve bence Seth de yaptığı son fedakarlıklardan sonra mutuluğu hak ediyor. Bunu okuyun ve seriyi öyle bitirin. Ahh, bir de ben şahsen Yunan Mitolojisini çok severim ve bu seriyi daha doğrusu Titan Serisi ve Melez Sözleşmeleri serilerini çok sevmemdeki sebeplerden biri de bu. Eğer siz de seviyorsanız mutlaka el atın. Ben bu kitabı beğendim ve tam da beklediğim gibi çıktı bakalım 2. kitap nasıl olacak.
Baskı: Lanet (The Ice Sequence #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/f-paul-wilson-lanet-ice-sequence-1.html Ne kitaptı ama... Çıktığından beri ilgimi ve merakımı çeken bir kitaptı Lanet ve nedense daha çok gerilim ve biraz ürpertici bir gerilim beklemiştim kitaptan ama kendimi Dan Brown kitaplarından birinin filminin içinde buldum sanki. Cidden öyleydi. yani hiç Dan Brown okumadım ama filmlerini izliyorum ve şunu söyleyeyim ki bence onun türünde kurgular yaratan bir yazar bence. Ki kurgu süper! F. Paul Wilson, sanırım ülkemizde ilk defa kitabı yayınlanan bir yazar ve oldukça akıcı ve merak uyandırıcı bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Başlarda biraz sıkıcı gelmişti, konuya girene kadar neyin en olduğunu bilmeden okumak çok zor gelmişti ama sabredip de ilk 100 ü devirdikten sonra yazarın kurgudaki gücüne ve hikayeye hayran kaldım. Bir aktı ki... en son bıraktığımda kitap bitmişti. Kısaca kitabın konusuna değinmeyeceğim arka kapak yazıcı yeterince konuyu açıklıyor zaten ki böyle kitaplarda çok fazla detay vermek ister istemez spoilere kaçar bu yüzden konuya dair çok detaylı bir yorum yapmayacağım. Dediğim gibi arka kapak yazısı yeterince açıklayıcı. Ancak kitaba dair söylemek istediklerim var... kitapta beni ürperten şeyler vardı bunlar kesinlikle kurgu değildi de günümüzde güçlü insanların elinde barındırdıkları teknolojik imkanların korkutucu yanlarıydı. 536 Kardeşlik tarikatının elinde bulundurdukları güç ve imkanla yaptıkları... bunun günümüzde de rastlanabilecek şeyler olduğunu bilmek.. cidden ürpertici. Ki bütün dünya cidden güçlülerin elinde olduğunu göster önüne seriyor. Laura'nın ve Rick'in pes etmeden kökleri araması... hep bir iz takip etmeleri ve bu yolcukluk sırasında hiç tahmin edilemeyecek noktalardan gelen bilgiler ve hikayeler cidden süperdi. Adam bu kurgu için harbi kafa patlatmış dedirtti. Laura ve Rick'in sonunda amaca ulaşmaları ve sonları süperdi. Kitabın sonunda sevinsem mi üzülsem mi bilemedim çünkü elinizde ilahi sayılacak bir güçte ilaç var ve bu ilaç her şeyi iyileştirebiliyor ama sizin sadece sınır sayıda hastaya verme imkanınız oluyor... bir seçim yapmak ve kısıtlanmak böyle bir imkan varken.. .çok zor olsa gerek. Kitaba dair o kadar söylemek istediğim şey var ki... açıkçası korkuyorum spoiler olacak diye bu yüzden susmak zorunda kalıyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki yorumun başında dediğim gibi Dan Brown kitapları türünde belirli bir şeyin peşinde ipuçları çözerek bir şeyler bulmayı seviyorsanız mutlaka denemeniz gereken bir kitap. Şahsen ben bayıldım. Cidden çok beğendim ve bu kitap The ICE Sequence serisinin ilk kitabıymış ve dilerim Arkadya ikinci kitabı da kısa zamanda yayınlar. F. Paul Wilson, benim radarıma giren bir yazar kendisi bundan sonra.
Baskı: İntikamla Gelen
http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/01/jennifer-royce-intikamla-gelen.html ~~~*~~~ "Sana inandığım gün dünya alevler içinde kalsın ve ben o ateşte yanayım." "Yanıma gelirsen eğer dünyanın sonunu getirmeden de seni ateşler içinde bırakabilirim." ~~~*~~~ Ahhh şu çingeneler... :D İtiraf ediyorum bu kadar iyi olmasını beklemiyordum. Ne bu kadar asi, ele avuca sığmayan bir kadın karakter ne de bu kadar... Falcon'u tanımlayacak kelime bulamadım ama Kayla'nın sıttı bir erkek karekter beklemiyordum. Jennifer Royce... kadın senin kalemine bayılıyorum ben ama yaa... mutlaka yaz hiç durma, ara verme... sen kitapları basılmaya layık yazarlardan birisin. Özgün, akıcı ve sıkmayan kaleminle okuru tatmin eden kurgularınla kitapların süperin ötesinde. Jennifer Royce'un 3 kitabını okudum ve her okuduğum kitap bir öncekinden daha güzeldi, daha farklıydı. Kesinlikle kendini tekrar etmeyen bir yazar ve onun bu huyunu ve kaleminin gücünü seviyorum. Yazarın kitaplarında sevdiğim bir diğer özellik de... kesinlikle zayıf ve erkeğin korumasına ihtiyaç duymayan kadın karakterler olması. Güçlü kadın karakterleri severim ve Jennifer Royce'un kitaplarında bunu görmek çok hoşuma gidiyor. Neyse yazarı çok övdüm ama valla çok sevdiğimden övdüm sevmesem bu kadar şey demezdim. Kitabın kısaca konusuna değinmeyeceğim arka kapak yazısı yeterince konuyu açıklamış bence daha fazlası spoiler olur diye korkuyorum o yüzden içeriğe girmeyen bir yorum yapacağımdan susuyorum. Ama bu demek değil ki beğendiğim hatta bayıldığım noktaları es geçeceğim :) tabi ki değineceğim :D Öncelikle Kayla'ya bayıldım. Cidden ele avuca sığmaz ve her şeyiyle kendi başına hareket etmeye alışmış birini Londra sosyetesinde olması... eğlenceliydi. Falcon'a da... bilemedim acıdım valla adam acıdım çünkü Allah'tan belasını kelimenin tam anlamıyla buldu. Kayla'dan daha büyük bela ne olabilirdi ki... ama onun gibi bir belaya eminim her erkek razı olur hele bir de aşıksa... Kayla'nın çingene kampındaki tavırları süperdi ama en süperi de Falcon'un evindeki halleriydi. En doğal haliyle kendini herkese sevdirmesi ve bütün herkesi arkasına alması... özellikle de yaşlı Dük'ü... benim bile gönlümü fethetti. Falcon'la Kayla'nın atışmalarına çok güldüm. Cidden eğlenceliydi ve bence bu kitabın en vazgeçilmez detaylarıydı. Ahh bir de... Kayla'nın ailesinin yanına geri dönüp de Falcon'un onu aşkına ikna etme çabalarının sonundaki o nikah... süperdi hahah... Jael kesinlikle kuzenini iyi tanıyor ve Falcon'da fırsatları asla kaçırmıyor. Bir de kitabın sonunda yine çingene kampında... o dans... o Falcon... ve yine baş belası Kayla... :) Ahhh hiçbir detayı atlamadan nasıl da mükemmelleştirmişsin kadın sen bu kitabı :) Trisha ve Jael kitapta en merak ettiğim çiftlerdendi. Bence onların ayrı bir kitabı olmalı... doyasıya okumalıyız bence. Hikayeleri çok güzel olacaktır kesin... Ayy kitaba dair bahsetmek istediğim kadar çok satır var ki ama spoiler olacak diye susuyorum ve kendimi kasarak yazıyorum şuanda bu yorumu. Ancak... şunu demeliyim ki okumayarak çok şey kaybediyorsunuz. Kelimenin tam anlamıyla müthiş bir hikayeydi. Bayıldım. Jennifer Royce'un yeni kitaplarını dört gözle bekliyorum ve dilerim asla yazmayı ve bizi kitaplarından mahrum bırakmaz. Eğer bir historical romans severseniz mutlaka okumalısınız. Eğer bir romans severseniz kesinlikle el atmalısınız. Daha önce hiç bu türde okumadıysanız da.. .bence başlamak için müthiş bir kitap. :) Ve bence can alıcı bir alıntı ile başladık ve can alıcı bir alıntı ile bitiriyorum yorumumu...
Baskı: Hayvan Mezarlığı
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/12/stephen-king-hayvan-mezarlg.html Siz hiç Stephen King okudunuz mu? Ben okumamıştım... ta ki bu kitaba kadar... niye okudum hala bilmiyorum ama annemin yoğun baskısını suçlamayı planlıyorum çünkü kitabı onun zoruyla almıştım. Sonuç ise... eve korktum! Hem de nasıl biliyor musunuz? İlk gece uyku uyumadım hala ise... gece uyanıp evi kolaçan ediyorum. Cidden fazlasıyla etkileyiciydi benim için. Stephen King... cidden insanların dediği kadar korku-gizem türünün kralı... adamın kurguları ve olayları anlatış biçimi çok güzel tabi bunda oldukça iyi bir çevirinin de parmağı var ama kurgular süper olunca ister istemez bir ürpertme oluyor. Hayvan Mezarlığı, benim ilk Stephen King kitabımdı keşke bundan başlamasaydım dedim çünkü cidden en vahşi ve en korkuncu olabilecek bir kitapla yazarın kitaplarına başlamışım. Ama kesinlikle son olmayacak.. evet korktum cidden korktum ama kesinlikle devamında başka kitaplarını da okumak isterim. Çünkü öyle bir anlatımı var ki... seni içine çekiyor, en kopuk okuduğun anda bile tüylerini ürpetebiliyor ve korkunun doruğundayken bile olay döngüsü ile gözlerini yaşartabiliyor... Bu kitapta ben bunu yaşadım... bilinmezliğin verdiği korku ve olayların sonunun gidişatının tahmin etmek ürpertiyor ve bir de öyle bir yer tasvirleri vardı ki... sanki o an orada bulunmuşsunuz gibi hissettiriyor işte bu yüzden korkup nefes alışlarınız hızlanıyor. Sonra öyle bir olaya geliyorsunuz ki... gözleriniz doluyor... o acıyı hissediyorsunuz. Kesinlikle süperdi! Bayıldım! Evet korkunçtu ama ilk 150 sayfa falan neyin ne olduğunu öğrendiğinizde korku değildi ne olacağının beklentisi içerisine giriyorsunuz. Sonrasında öyle şeyler oluyor ki... bunu cidden yapacak derken beklenti içerisinde oluyorsunuz. Kitapta ne olacağını bilerek okudum. Çünkü sağ olsun annem bana filmi anlattı ve bilinçli olarak okudum tabi kendisi sonunu hatırlamadığı için sonunu ben anlattım. Bütün zevki ona bırakamazdım zaten. Kitabın filmi de var... Film 1989 yapımı bu yüzden ben yeni yapım olursa izlemeyi planlıyorum ama onun haricinde planlamıyorum. Genelde korku filmleri izlemem de :) Ama genel olarak söyleyebilirim ki bu türde kitap okumam ama arada değişiklik iyidir diye denemeye devam edeceğim ve deneyeceğim yazarlardan biri de Stephen King olacak. Özellikle şuan da Kara Kule serisi radarımdayken... belki cesaret edip O kitabını da okurum... bilemiyorum. Neyse konudan uzaklaştım ben en iyisi yorumumu bitireyim. Kitaba kesinlikle bayıldım. Evet korktum ve evet bazı yerlerde duygulandım da... ama kesinlikle bayıldım. Süperdi! Bu arada kitabın konusuna dair bir şey söyleyemeyeceğim arka kapak yazısı yeterince açık ve söylersem de spoiler vermiş olurum en iyisi susmak :) Ve... kitabın son basımını alın. Kapak süper... arka kapak da bile bazı detaylar var süper...
Baskı: Beni Öptüğün Gece (Smythe-Smith Quartet, #2)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/12/julia-quinn-beni-optugun-gece-smythe.html Cennet Gibi kitabından tanıdığımız Daniel Smythe-Smith'in hikayesi Beni Öptüğün Gece tam da adına yaraşır bir hikayeye ev sahipliği yapıyor. Ve açıkçası söyleyebilirim ki Cennet Gibi'den çok daha iyiydi. Julia Quinn'in Symthe-Smith Quartet Serisinin 2. kitabı Beni Öptüğün Gece il biraz daha esprili anlatım tarzını göstermişti yazar. Sanırım bir sonraki kitap daha iyi olacak diye beklentiye girmeme neden oldu. Neyse, kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; genç yaşlarda yaptığı hatanın sonucunda ailesini tarafından dışlanan ve yaşadığı yerden sürgün edilen Anne, Daniel'in kuzenlerinin evinde mürebbiyeliğe başlar. Ancak, Daniel'in eve dönüş için seçtiği gün Anne'de onların evinde olunca ve Daniel'in onu görünce güzelliğinden etkilenmesi sonucunda bir de bir öpücük çalınca olaylar başlar. Daniel, Anne yakın olabilmek adına kuzenleriyle daha çok zaman geçirmeye ve Anne'e kur yapması bütün herkes tarafından dikkat çekse de Daniel ne kalbine söz geçirebiliyor ne de Anne'den uzak kalabiliyordu. Tabi hiçbir şey bu kadar güzel ilerlemez... her zaman kötülüğün pençesi üzerlerinde olur,, burada da pençe Anne'in üzerindedir. Geçmişi Anne'in peşini bırakmaz... hatta öyle ki Anne2in hayatını tehlikeye bile atmaya çalışır... Ne Daniel buna umursamaz davranır ne de Anne savaşmaya pes eder. Olaylar böyle başlıyor zaten. Bu kadının kitaplarındaki bu adrenalin kısımlarını oldum olası sevmişimdir. Hiçbir zaman monoton yazmıyor ve bir ekşın illa ki koyuyor. Ben de bunu çok seviyorum. Bu sefer kadın karakterimiz her şeye rağmen hayata karşı savaş veren ve ayakta kalabilen güçlü bir kadın olması hoşuma gitti. Hele bir de o zamanların önemli unsurlarının kendinde olmaması... tamam açık olacağım bakire olmamasına rağmen Daniel'le ilişkisinin olması... Daniel'in bunu umursamaması çok güzeldi. Aşk işte dedirtiyor. Francesca, Elizabeth ve Harriet üçlüsünün sohbetlerine bayıldım hele ki Daniel bir yerde ne kadar hızlı konu değiştiriyorsunuz ne kadar hızlı konuşuyorsunuz tarzında bir sohbete giriyordu bunlarla orada çok güldüm. :) Bir de... George'un Daniel, Marcus ve Hugh'un elindeyken ki öldürme muhabbetleri... süperdi. O kısımlarda işte Quinn kalemi bu ya dedim :) Neyse çok uzatmayayım yoksa fena halde kitap içeriğine gireceğim. Bu kitap ilkinden çok daha iyiydi ve bence çok da güzeldi. Ben çok sevdim o yüzden 5 üzerinden 5 veririm :)
Baskı: Cennet Gibi (Smythe-Smith Quartet, #1)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/12/julia-quinn-cennet-gibi-smythe-smith.html Veee bir J. Quinn kitabı daha bitti. Bir kez daha anladım bu kadının hiçbir kitabı Bridgerton'ların yerini tutamaz. Kesinlikle o muhteşem kalem sadece Bridgerton Kardeşlerin sihriydi. Neyse... kitap aslında Bridgerton Kardeşlerde bolca adını duyduğumuz Symthe-Smith Kardeşlerden biri olan Honoria'nın kitabıydı. Hani şu kuartetlerde keman çalan ama hiçbir zaman muhteşem bir iş çıkarmayı beceremeyen ve kulak tırmalayan şovların sahipleri... :) bu şekilde anlatınca herkes hatırlar diye düşündüm :) J. Quinn yine çok güzel bir kurguyu kaleme almıştı sadece o esprili anlatım bunda o kadar yoktu. Bu sefer ki karakterlerimiz küçüklükten beri tanışanlardandı ve birbirlerini herkesten daha iyi tanıyan kişilerdi. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Marcus çocukluk arkadaşı Daniel ülkeyi terk etmek zorunda kaldığında kız kardeşi ve kendisini küçüklüğünden beri tanıtığı Honoria'ya göz kulak olacağına söz verir. Bunun üzerinden geçen üç yıl boyunca bunu yerine getirmeye çalışan Marcus, uzun zamandır görmediği Honoria'yı bir gün gördüğünde onunla tekrardan iletişime geçer ve aralarındaki diyalog çocukluk arkadaşı olmanın da verdiği tanışıklıkla çok daha rahat ilerler. Ancak ikisinin de tahmin etmediği şey artık ikisinin de büyümüş olmaları ve birbirlerinin erkek-kadın olarak görebilmeleri... Marcus'un geçirdiği kaza sonucunda her daim yanında bulunan Honoria ile aralarındaki ilişki boyut değiştirip de birbirlerine karşı duygularının aşk olduğunu fark etmeleri ile işler daha da ilerler. Konusu güzeldi, kurgunun ilerleyişi de öyle sadece Quinn'den beklediğim muhteşemlik yoktu. Öyle bir beklentiyle okumayın derim. Bu şekilde beklentiniz biraz düşük olursa daha keyif alırsınız kitaptan. Zaman zaman eğlenceli sohbetleri okumak çok güzeldi .Hele ki Bridgerton Kardeşleri ve Leydi Danbury'i görmek süperdi. Kitabın sonuna doğru boy gösteren Colin Bridgerton ile yüzümde oluşan gülümsemeyi itiraf etmeliyim. Gregory bile vardı ve bu bile beni mutlu eti. Sanırım çok özledim ben Bridgertonları. Smythe-Smith kuartetleri hep bir kabus gibi lanse edilmişti bütün Bridgerton Serisi boyunca bunun altındakileri okumak ve arada kuzenler arasındaki sohbetleri okumak süperdi. İtiraf ediyorum kuzenlerin birbirleriyle diyalogları beni çok gülümsetti. Zaten kitapta en çok sevdiğim şey sanırım kuzenlerin diyalogları, Colin ve Gregory Bridgerton'u görmekti. Marcus'un bu kadar geç aşkını anlaması ve bu kadar atik davranıp evlenmek istemesi takdire şayandı bence. Neyse yorumumu çok uzatmayacağım ancak dediğim gibi bir Bridgerton Serisi gibi olmasını beklemeyin, değil çünkü. Öyle bir beklentiyle okumazsanız seversiniz. Ben sevdim. Ha evet 5 üzerinden 5 vermem ama 4 verebilirim... Keşke biraz daha aşkı okuyabilseydik ama çok çabuk sonuca bağlandı bu aşk :) hiç entrika yoktu :P Ahh bu arada kapaktaki kırmızı ayakkabı... onun küçük sırrı kitapta saklı bilginiz olsun :) Neyse historical severlere tavsiye ederim :) Smythe - Smith Quartet Serisi Cennet Gibi Beni Öptüğün Gece Dudaklarımda Şarkısın The Secrets of Sir Richard Kenworthy
Baskı: Hayal Etmediğin Kadar (Two Dukes of Wyndham #2)
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/12/julia-quinn-hayal-etmedigin-kadar-two.html Ve bir Quinn klasiği daha bitmiş bulunmakta. Aslında çok uzun bir süredir elimdeydi Quinn kitapları ama nedense bir türlü okuyamamıştım şimdi başlamanın tam zamanı dedim. Tamam, tamam itiraf ediyorum bu hafta instagramda historical romans okuma etkinliği yaptık bahaneyle başladım ve sanırım elimdeki Quinn kitaplarını bitirmeden de bırakmayacağım. Julia Quinn'in çıkan neredeyse bütün kitaplarını okuduğum düşünülürse kadının kitaplarına taptığımı biliyorsunuz demektir. Bu yüzden ne kadar sevdiğime değinmeyeceğim ama şunu söyleyebilirim ki historical romance türündeki favori yazarlarımdandır kendileri. Two Dukes of Wyndham serisinin ikinci kitabı olan Hayal Etmediğin Kadar, ilk kitapta tanıdığımız ve Wyndham Dükü olarak yetişmiş ve düklüğü sonrasında elinden gitmiş olan Thomas'ın hikayesini anlatıyor. İlk kitap Kayıp Dük'te, varlığından kimsenin haberi olunmayan ve Wyndham Dükü ünvanının asıl sahibi ortaya çıkınca Thomas'ın geri çekilip sadece Bay olmasının sonucunda hayatının nasıl değiştiğini, bütün bu süre boyunca neler hissettiğini okuduk. Bütün bunların yanında bir de Thomas'ın henüz küçüklükten ayarlanan evliliği ve düşes olmak için yetişmiş nişanlısı Amelia ile olan ilişkisini de okuyorduk. Tam da her şey yoluna girmeye başladığını düşündüğümüzde ve aslında içten içe Jack ne zaman çıkacak düklük ne zaman elden gidecek beklentisine girdiğimiz anda kitap hareketlenmeye başladı. Aslında Kayıp Dük'ten sonra Jack'in düklük muhabbeti boyunca olan kısımların sonunda neler olacağını bilmek çok fazla merak etmeye sebep olmadı ama Thomas'ın düklüğü bıraktıktan sonrasında neler yapacağının merakı ile kitabı bitirdiğimi itiraf edebilirim. İlk kitapta söylemiştim yine söylüyorum ki, yaşlı düşese inanılmaz sinir oldum. Kitabın sonunda tekrardan Whistledown'ın yorumu görmek gülümsetti. Biliyor musunuz bilmiyorum ama Bridgerton Serisi'nden sonra, Leydi Whistledown'ın kimliği öğrenildikten sonra yazıları durmuştu ama demek ki bir yerlerde Amelia ve Thomas'ın hikayeleri yaşanırken henüz kimliği gizliymiş ;) Kitaba dair çok fazla uzatmayacağım yorumumu ama şunu da söylemek istiyorum. Her ne kadar Julia Quinn kitaplarını çok sevsem de bu seri kesinlikle Bridgerton Serisi kadar mükemmel değildi. Hele ki o seriyi okuduktan sonra oradaki gibi esprili bir dilde yazılmasını beklemiştim ama bunu bulamadım. Demek ki bu tamamen Bridgerton Kardeşlerin sihriymiş. Önceki kitaplarını bildiğimiz için bu kitaba dair çok değişik beklenti içerisine giriyor insan ama ne yazık ki onlar gibi değil, bunu bilerek okuyun, okumadıysanız eğer. Ama genel olarak yazarın kitaplarını mutlaka deneyin :)
Baskı: Egomanyak
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/12/vi-keeland-egomanyak.html Patron kitabıyla gönlümü fetheden Vi Keeland'ın yeni kitabı çıktığında benim olmalı ve bu kitabı okumalıyım moduna girmiştim. Ve itiraf ediyordum ki Patron'dan sonra da bu kitaba dair beklentim oldukça yüksekti çünkü kadının kurgu yeteneğini ve bunu kaleme almasını sevmiştim. Akıcı, okuru yormayan ve duygusal olarak okuru tatmin eden, gereksiz uzatmalardan kaçınan bir kurguyu kaleme alan Vi Keeland'ın kitaplarını sizlere tavsiye ederim. Ancak öncelikle Patron'un sonrasında ise Egomanyak kitabını deneyin çünkü Egomanyak, Patron'dan daha iyi.. Ve... her ne yorumu okursanız okuyun... ben yorumuna çok güvendiğim ve zevklerimizin aynı olduğu bir arkadaşıma güvenerek tavan yapmış beklentimi düşürmedim siz de bana güvenin ve beklentinizi düşürmeyin çünkü cidden süper... Açık açık uyarıyorum zaman zaman SPOİLER verebileceğim yerler olabilir, bunun için özür dilerim. Rahatsız olacaksanız devamını okumayın ama kitabı mutlaka okuyun :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Emerie New York'a yeni taşınmış, kiraladığı ofisinde yerleşmeye çalışan bir psikologdur. Ancak daha ilk günlerinden aslında boşanma avukatı olan Drew'in ofisinin ona kiralanarak dolandırıldığını öğrenir. Ne yapacağını bilemeyen Emerie'ye bir öneride bulunan Drew ile aynı ofisi paylaşmaya başlarlar. Ancak geçici ilişkilerin adamı ve tavanda gezen egosuyla Drew, Emerie'nin farklılığından ve poposundan açıkça etkilenerek bir ilişkiye başlarlar. Fakat hiçbir şey hiçbir zaman kolay değildir. Drew'ın geçmişi... yaşadığı güvensizlikler ve sahip olduğu küçük oğlu hayatlarına kimsenin tahmin edemeyeceği dokunuşlarda bulunur. İlişkiden korkan ve güvenmeyen Drew'in Emerie ile bir ilişkiye başlamasını... oğluyla hayatını bir düzene sokmasını... güvensizliklerini arkaya atmasını ve hayatına yeni bir kapı açmasının yolculuğunu okuyoruz. Drew'in Beck için hissettikleri... öz oğlu olmasa da kendi oğlu olarak kabullenmesi çok güzeldi. İnsanın - okurun- yüreğine dokunan bir şey. Cidden Drew'in bütün o ağzı bozukluğu baba kişiliğinin yanında inanılmaz sönük kaldı :) Ve bir kez daha hatırlattı ki biyolojik olan değil yetiştirendir ana baba. Bunu en iyi örneği olarak da Drew Jagger var karşımızda. Ahh bir de eğlenceli kişiliği ve aşırı yüksek özgüveniyle... Emerie'nin ise bütün bu olaylara yaklaşımı çok güzeldi. Hele ki son kısımda Atlanta muhabbeti.. işte benim kızım dedim. Kendini bilen ne istediğini bilen kadınları severim. Hele ki bir romansta ayakları üzerinde duran, güçlü, yıkılmayan ve ne istediğini bilen kadınlara tapıyorum. Tıpkı erkekleri gibi... Alexa... tam bir sürtük çıktı! Okurken hissettiğim tek şey nefret ve parçalama isteğiydi. Valla yanımda olsaydı parçalamıştım o kadar yeni. Neyse yorumu çok uzatmayayım, çünkü yazdıkça daha fazla kitaptan bahsedeceğim. Bu yüzden kısa kesiyorum :) Ben bu kitabı Patron'dan daha çok sevdim. Tamam Chase Parker'a aşık olmuş olabilirim ama şunu söyleyebilirim ki Chase, Drew ile aldatabilirim hatta ondan ayrılıp Drew ile başlayabilirim o kadar iyiydi. Kitap cidden her şekilde okurun istediklerine hitap eden bir kitap. Duygusallıktan vurun ebeveyn olmaya, arkadaşlıktan tutun sevgili olmaya, sadakatten tutun aşka... her şey vardı. Gereksiz uzatmalar yoktu, her şey dozunda ve bir okurun isteyebileceği şekildeydi. Şiddetle tavsiye ederim. Mutlaka okuyun ancak şunu da ekleyeyim kitapta +18 kısımlar da var. Bunun bilincinde olursanız niye uyarmadınız demezsiniz diye düşünüyorum :) Ama tabi benim için her romansta olduğu kadardı bu yüzden ne olursa olsun mutlaka denemelisiniz. 5 üzerinden 5 bebeğim sana :) Ahh bu arada şuraya bir not düşeyim. Okuyan herkesin Prolaktinatör gibi bir şeyden bahsettiğini görürsünüz mutlaka. İşte bu Drew'in takma isimlerinden biri... süperdi... cidden çok eğlenmiştim
Baskı: Çöl Rüyası 3 / Aşkın Gücü
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/ayse-ebru-tezcan-askn-gucu-col-ruyas-3.html Çöl Rüyası Serisi son kitabı Aşkın Gücü ile bitti. Omar sonunda her şeyi açıkladı ve Serap ile mutluluğa yelken açtı. Valla gına gelmişti onun gizemlerinden... Aşk Ateşi ve Aşkın Gizemi kitaplarıyla Serap ile Omar'ın eşsiz aşkını okuduk ama sadece aşklarını değil aynı zamanda Dubaili Zengin İş Adamı Omar'ın bir şeyler sakladığını da okuduk. Şimdi bu gizemler son buluyor ve Serap her şeyi öğreniyor. Eeee sonrasında ise Serap yine Seraplığını yapıp kendince tepki veriyor... tabi verdiği tepkiler Omar'ın işine yarıyor bence. Bütün seri boyunca özellikle ikinci kitap boyunca Omar'ın bir şeyler sakladığını okuduk ve hep gizemli ve tehlikeli bir sebep aradık ama gelin görün ki öyle bir gerçek çıktı ki ortaya... bu mu yani dedim. Omar bunu mu sakladın? Bu kadar mıydı? Devamı olduğunu söyle ne olur? modundaydım. Daha büyük bir sır olabilirdi bence çünkü öyle tepkiler öyle olaylar oldu ki sonucunda açıklanan sır hiç de beklentimi karşılamadı açıkçası... Başlarda esrarengiz bir şey gelecek diye bekledim ama olmadı... Bu kısımda biraz hayal kırıklığına uğradım... Serap'ın her şeyi bu kadar kolay affetmesi.. bilemiyorum bence çok kolay oldu. Çok basit. Khalida ise... onunla ilgili sır bence daha büyük bir olayı hak ediyordu. Ne bileyim Serap bence o sorunu çözene kadar tepkisini belli etmeliydi Omar'a ama tabi adamında kendince sebepleri vardı haksızdı diyemiyorum ama biz kadın milleti bence olay çıkarırdı gibi geliyor. Genel olarak güzel, akıcı, kolay okunan bir kitaptı ama inceleyip irdelerseniz eksik ya da olmamış bir sürü nokta bulabilirsiniz. Bu yüzden ne çok büyük beklenti ile okuyun ne de kusursuz bir kurgu bekleyin. Ben uyarımı yaptım ayrıca bir uyarı daha yapayım eğer okumayı planlıyorsunuz üç kitabı peş peşe okuyun o zaman daha bir zevk alırsınız. Benim için 5 üzerinden 3'lük bir kitaptı daha fazlasını bence olmazdı. Ayrıca tek bir kitap olup 600 sayfalık olabilirdi 3 kitap olmasına gerek yoktu gibi geliyor...
Baskı: Çöl Rüyası 2 - Aşkın Gizemi
https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/ayse-ebru-tezcan-askn-gizemi-col-ruyas-2.html İlk kitabı çok uzun zaman önce okumama rağmen iki ve üç elimdeyken peşpeşe okuyayım dedim ve kitabı bitirdim. Çöl Rüyası serisi akıcı ve hemen biten kitaplardan, bu yüzden okurken sıkılmıyorsunuz ve hemen de bitiyor. Tabi çok büyük beklenti ile de okunmamalı çünkü dehşet güzel diyebileceğim kitaplar değil. Akıcı, yormayan bir kalemi var yazarın. Evet bazen öyle mi tepki verilir böyle mi yapılır dediğim yerler oluyor ama kurgu güzeldi. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Serap hayatının aşkı Omar ile evlenir ve mutlu bir hayata yelken açtığını sanırken aslında hiç de kolay olmayan bir hayatın içine düşer. Omar'ın aşkı, sevgisi bazen bazı olayları beraberinde getirirken Serap'ın tüm yaşananların altından kalkıp kalkamayacağını okuyoruz. Omar'ın annesi ve Khalida -doğru yazdım mı emin değilim- Serap'a yaptıkları teklifte itiraf etmek gerekirse baya küplere bindim o satırları kaşlarım çatık okudum ama tabi bu durumu yaşayan hala birileri var bunu da biliyoruz. Omar'ın bir şeyler sakladığı belliyken bunları bilememek Serap kadar okuru da merak ettiriyor ve üçüncü kitabı okuma isteğiyle dolduruyor. Yorumu uzatmadan bitireceğim ama şunu da söyleyeyim çok fazla beklenti içine girmeyin tamamen normal düzeyde bir aşk hikayesi okuyacağınızı düşünerek başlayın. 5 üzerinden 3 verebilirim. Çok beklentiyle okursanız beğenmezsiniz orta kararda güzel vakit geçirmek için deneyin :)
Baskı: Ufka Çok Yakın
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/jessica-koch-ufka-cok-yakn-danny.html Tüyap'ta bana şiddetle tavsiye edilen bir kitap olan Ufka Çok Yakın bitti. Kitap kelimenin tam anlamıyla gerçek hayattan alıntı ve her şeyden önemlisi yazarın kendi hayatından... ilk büyük aşkından... belki ilk kalp kırıklığından... ilk kaybettiği aşkından... Etkileyici bir hikaye... sonunda ağlatan bir hikaye... Kitabı çok sevdim. Aslında kitabın kurgusunu... yok hikayesini çok sevdim. Çok güzel, imrenilecek, istenilecek bir hikaye ama asla o sona sahip olmak istemeyeceğiniz bir hikaye. Kitaba dair kısaca bahsetmek gerekirse ki uyarıyorum spoiler verebilirim hazırlıklı olun. Bir festival gibi bir şeyde tanışan Jessica ve Danny aralarında gelişen aşka kendilerini kaptırmaya hazırdırlar. Her ne kadar Danny bu aşkın olmasını istemese de ne yazık ki duygularına engel olamaz. Ancak Danny'in öyle bir sorunu vardır ki bu hikayenin sonunu yıkıcı yapar. Danny, HIV virüsü taşımaktadır. Henüz aktif hale geçmemiş olan virüs bir gün aktif olacak ve Danny'nin hayatı sona yaklaşacaktır. Bütün bunlarla baş etmeye çalışırken bir de kendisi gibi geçmişten yaralı ev arkadaşı Christina'yla uğraşıyordur. Bütün bunların arasında bir aşka yer yokken kalbi söz dinlemeyip Jessica'ya doğru kanat çırparken Jessica da kollarını açmış onu beklemektedir. Jessica ve Danny'nin hastalıklarla, çevresel etkilerle, arkadaşlarıyla ve aşklarıyla verdikleri hayatta kalma savaşı ve onun sonucunu anlatan süper bir hikaye... Bir yaşanmış, geçmişte kalmayı başaramamış, acısı azalsa da izi hala yerinde olan bir anının kitabı... unutulmamış bir aşkın... Etkileyici bir hikayeydi. Sanırım bu kadar etkilemesi de gerçek olması... yaşanmış olması... ben kendimi böyle bir kayıptan sonra nasıl ayakta tutarım bilemiyorum ama Jessica Koch'u da tebrik ediyorum verdiği sözleri tutmuş... Kitaba dair beğenmediğim şeylerde vardı. Öncelikle Danny Alman-Amerikalı melezi ve her iki dili de konuşuyor ki bazen dili İngilizce'ye kayıyor. Kitapta bunu okuyoruz ve çevirmen İngilizce kısmları öyle bırakmış keşke onları çevirseymiş aşağıya editör notu eklemek yerine... ben onları anlayacak kadar biliyordum anladım ama bilmeyenler için sıkıcı olur ayrıca bildiğim halde anlatımda kopukluk hissettim. Bir de kitap Almanca'dan çevrilme ve dolayısıyla da şehirler Almanca adıyla yazıyor. Bir iki yerde Münih'in Almancası München'i görmek güldürdü. Keşke daha dikkatli incelenseydi dedim. Bunun dışında diyebilecek hiçbir şeyim yok. Ama şunu söyleyebilirim ki müthiş bir hikaye. Dedim ya beni ağlattı o kadar yani. Çeviriden çok bir şey beklemeden bence okuyun. Kitabın konusu için okunur. Sahip olunan anılar için... yaşanmışlıklar için... her şeyden önemlisi o unutulmamış aşk için... dünyada kendine bir isim bırakmayı başarmış Danny için... Okuyun. Her şeyden önemlisi yazarın kitabın sonunda yazdığı kitabın gelirinden bir kısmını bağışlayacağı için... okuyun! Unutulmamış, geçmişte kalmayı başaramamış, izlerini hala gösteren ve içinizi burkan bir aşk hatırına... Delice sevmiş olan Danny'nin hatırına okuyun.
Baskı: Katiller Çetesi Kara Kurt #5
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/j-redmerski-kara-kurt-katiller-cetesi-5.html Ve Katiller Çetesi'nin çıkmış 5 kitabı da bitti şimdi hevesle, heyecanla 6. kitabı bekleme devri başladı. Bu seriyi cidden çok sevdim ve sizlere de ısrarlı bir şekilde okumalısınız tavsiye ediyorum. Aksiyon, gizem, hafif gerilim, biraz aşk ve fazlasıyla ilgi çekici bir grubun üyesi olmanın gerektirdiği güven... Kitap kelimenin tam anlamıyla her şeyden biraz bir şey barındıran ve su gibi akan bir baktığınızda arka kapağı kapattığınızı gördüğünüz bir kurguya sahip. Yazarın okuduğum 7. kitabı ve şunu söyleyebilirim ki bu kadın cidden kurguları kaleme almayı biliyor. Havada kalan hiçbir şey yok. Her şey yerli yerinde ve fazla uzatmak adına olay döngüsünü batırmıyor olması gerektiği dozda bırakıyor. Bu yüzden J. A. Redmerski'nin kitaplarını seviyorum. Size de denemenizi tavsiye ediyorum. Kısaca kitabın konusuna değinmek gerekirse, Victor bir önceki kitapta kaybettiği kardeş güvenine rağmen sevdiği kadını bir göreve gönderiyor üstelik kardeşi Niklas ile birlikte. Niklas, Victor'dan intikam almak için onun sevdiği kadını mı kullanacak yoksa onun ölümüne mi sebep olacak tedirginliği ile okurken bir de öyle bir görev çıkıyor bu iş... Aman Tanrım! diyesiniz tutuyor. Niklas, Nora ve Izabel öyle bir göreve gidiyorlar ki... o görevdeki rollerini haklarıyla yerine getirmek çok zorken bir yandan da insanlıklarını sorgulamamıza neden oluyor. Hep Izabel'in insanlığına hayran olduklarını vurguluyorlardı ve şimdi bunun sebebini okumak... çok iyiydi. Nora bir kez daha hayranlığımı kazandı, çünkü bu görevde en zor iş onunkiydi ve en başarılı da o davrandı. Neden mi ?Onun gibi bir karakteri bir adamın kölesi olduğunu düşünsenize... Her şeye rağmen onun arkasında köpek gibi dolanıp, otur dediğinde oturup soyun dediğinde soyunmak... Nora... bence Izabel ölsün Nora kalsın :) Benim için her kapı Izabel ölsüne çıkıyor :) Niklas'ı diğer kitaplarda sevmeye başlamıştım ama bu kitapta da sevmeye devam ettim. Çünkü adam çok tatlı... tabi öyle dediğimi duymasın ona en son tatlı diyene neler yaptığını kitabın son bölümünde okuduk. Neden bilmiyorum ama Jackie'nin altından bir şey çıkacakmış gibi hissediyorum ve çıkarsa cidden çok fena şeyler olur gibi de geliyor. Ayrıca hala Nora'ya güvenmiyorum. Çünkü her an bir ihanet patlak verecekmiş gibi hissettiriyor. Azıcık da olsa Fredrik kendini gösterdi ama bu sefer pek usluydu. Seriyi cidden severek okuyorum ve kitabın kurgusu bana tatmin veriyor çünkü her şey olması gerektiği gibi oluyor ve ya şu olmasaydı ya da şöyle olsaydı diyebileceğim hiçbir nokta olmuyor bu seride. Ben çok seviyorum ve size de tavsiye ederim. Tamam 7 kitaplık bir seri ve henüz 5 kitabı çıktı ama yine de bence okuyun! Bu arada demezsem içimde kalır... Ephesus şimdiye kadar serinin orijinal kapaklarıyla yayınladı kitapları diğerlerinde de ufak tefek değişiklikler var mı hiç dikkatimi çekmedi ama bu kitapta kapaktaki adamın elinde sigara vardı ve o kısım sansürlenmiş resmen.. Kitap çoğunlukla Niklas üzerine dönüyor ve adamın bir simgesi, vazgeçilmezi bu sigara o kısmı keşke sansürlemeseydiniz. Sonuçta bu seriyi çocuklar değil yetişkinler okuyor...
Baskı: Katiller Çetesi Kötülük Tohumları #4
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/j-redmerski-kotuluk-tohumlar-katiller.html Katiller Çetesi Serisi son sürat devam ederken bendeniz 4. kitap Kötülük Tohumları'nı bitirdim. Veee serinin her kitabı bir öncekinden daha güzel olmak zorunda mı? Hani bazı gerilim filmleri vardır ya bir oda iki-üç insanla filmi bitirirler ve siz soluksuz son saniyesine kadar izlersiniz aynen öyle bir kurgusu vardı... Bir kadın... suçlu, kurnaz, akıllı, tehlikeli, seksi ve korkusuz... karşısında bizimkiler... Bir kadın... istediğini almadan istediklerini vermeyen... Fredrik'in kıramadığı... Kitap kesinlikle diğer üç kitaptan daha iyiydi... çok daha iyiydi... bir baktım bitmiş anlamadım nasıl oldu... Süperdi! Yazarın kurgu yeteneğine dair hiçbir şey söylemiyorum... Serinin 4. kitabını bitirmişim ki yazarın okuduğum 6. kitabı bitmişken kadının kitaplarını nasıl sevdiğimi anlamışsınız. Bu yüzden bu konuya değinmeyeceğim... Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Dina'yı, Tessa'yı ve James'in kızlarını kaçıran Nora bizimkilerin eline düştüğünde korkusuz ve istediğini elde edebilecek bir kadın olduğunu gösterirken bütün sevdiklerini bırakması konusunda onlardan tek bir şey istemektedir. Kimsenin bilmediği sırlarını... Üstelik bunları Nora bilirken ona itiraf etmeleri... Açıkçası şöyle bakıldığında oldukça basit görünüyor değil mi? Ama değil... bazılarının özellikle Izabel, Niklas ve Victor'un sırları... kendilerinin bile zorlukla kabullenmek zorunda kaldıkları bir yükken bunu başkasına itiraf etmek... oldukça zorlayıcı... Bunun yanında aralarına katılan Dorian'ın sırrı ise... hepsini hem şaşırtacak hem de bir karar almaya itecektir. Sıra Nora'yı itirafa zorlamaya geldiğinde ve sorgucusunun Fredrik olması... işte o zaman Nora kimsenin yapmadığını yapıp Fredrik'e kırılmazken... Allah'ım sanırım spoilere giriyorum biri beni sustursun... Kitabın en sevdiğim sahnesi kesinlikle Fredrik'in olaya dahil olduktan sonrasıydı. Nora... kadın... sen ne müthiş bir şeysin! Hayranlığımı kazandın! İzabel'i serinin başından beri sevmiyordum... tamam belki Sarai okurken sevmiş olabilirim ama sonra o sevgim nefrete dönüştü ama sen.. .kesinlikle hayran olduğum ve seride en sevdiğim kadın olduğunu inkar edemeyeceğim. Bu kitap bir kez daha bana kanıtladı ki... bu kitabın bence en zayıf halkası İzabel ve en güçlü kırılmaz halkası ise Fredrik ve Victor. Hatta ikisi kapışabilir de çünkü Fredrik, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan korkusuz duygusuz bir adamken Victor'un kaybedecek bir aşkı var... bu onun zayıflığı. Burada şu çıkıyor ki... Izabel ölsün! :D İşte o kadar severim kendisini. Ama belli ki Victor çok seviyor. Kitaba dair çok söylemek istediğim şey var ama bir o kadar da bunlar spoiler olacağı için susmak durumundayım. Ama demezsem içimde kalır... Fredrik... adamım son bölüm ne öyle yaaa ne yapıyorsun? Sen benimsin :P heheh sana Nora gibi biri lazım! Boş ver zayıf halkaları... Seriyi severek okuduğumu biliyorsunuz ve bence siz de okumalısınız. Daha bugün bir arkadaşıma tavsiye ediyordum. Şimdi de sizlere tavsiye ediyorum! Çok şey kaçırıyorsunuz.
Baskı: Katiller Çetesi Kuğu ve Çakal #3
http://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/j-redmerski-kugu-ve-cakal-katiller.html Şimdiye kadar herkes Fredrik'in hikayesinin daha doğrusu onun intikam arzusunun ve böyle kana susamış olmasının altındaki nedenleri anlatan kitabı çok övmüşlerdi. hatta o kadar övmüşlerdi ki beklentim tavan yapmış beni şaşırt... bana hadi canım dedirt... Fredrik beni kitabı elimden bırakmama neden olacak kadar şoke et... dedim... Ve sonum ne mi oldu? Kitabın son 150 sayfası kala bıraktım... çünkü öyle bir gerçekle karşılaştım ki kelimelerin devam etmeyeceği, okumanın bir şey ifade edemeyeceği ve bir süreliğine sindirmem gereken bir detay verdi. Serinin 3. kitabı diğer iki kitabına göre çok daha iyiydi bence. hani onları zaten beğendiğimden 5 üzerinden 5 verdim ama bu kitaba 1500 verirdim. Neden mi? Çünkü yazar bu kitapta cidden çığır aşmış, müthiş bir şey yapmış. Genelde kitabın konusuna dair bir şeyler yazıyorum ama bunda yazamayacağım çünkü söyleyeceğim her şeyin kitabın içeriğinden ana noktaları sizlere söylemiş olmaktan korkuyorum. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim sadece, ilk iki kitaptan tanıdığımız Fredik'in kana susamış psikopat işkenceci sorgu adamı bir tetikçi olmasının yanında bir tek kıramadığı kişi olan karısını 6 yıl aramasının sonunda ona ulaşabileceği bir nokta bulmasını ve sonrasını anlatıyor. Cidden şaşırtıcı detaylar ve fazlasıyla beklenmedik bir son var kitapta. Özellikle şunu söyleyebilirim ki... o sonu beklemiyordum. Okuyan ne demek istediğimi anlayacaktır, o son evet belki olması gereken ve tamamen bu seriye yakışan bir sondu ama beklemiyordum. Sanırım umutsuz romans sever tarafımdan kaynaklanıyor. Kitapta ekibe yeni katılan birileri ve daha doğrusu Victor'un ekibinin büyüdüğünü görmek güzeldi. Bu daha fazla aksiyon ve cinayet, daha fazla gizem ve gerilim demek olduğu için memnunum. Büyütsünler işleri ;) CIA ve FBI'da girince işin içine işler daha da kızışacak sanırım çünkü kitabın sonunda öyle bir sürpriz yapıyor Victor ve bu ajanların da onların peşinde olduğunu söylüyor. Açıkçası bu durum beklentimi tavan yaptı. Direk enselerinde birileri daha var demek bu. Resmen spoiler verdim, kusura bakmayın hakim olamadım kendime ve içimde de tutamam biliyorsunuz. Ahh, bu arada bu videoyu/şarkıyı neden buraya koyduğumu merak eden olduysa diye demek istiyorum. Bu şarkı kitapta adı geçen bir şarkı ve Fredik için de özel bir yeri var gibi mi sanki ;) bilemedim... ama şu bir gerçek, ben şarkıyı sevdim cidden. Özellikle değinmek istediğim bir kısım var, kitapta Fredik'in duygularına, kana susamışlığına, dağınık aklına, işine ve karısına... karısına kaşrı hislerine... o kadar güzel bir şekilde kurgulanmış ve okura aktarılmış ki bayıldım. İlk kitaptan beri aklımdaki psikopat işkenceci kana susamış Fredik'in içindeki insanı, sevdiği için savaşan adamı ve sonunda da kendini tamamen kapatıp içindeki canavarı serbest bırakışını okumak... bence paha biçilemezdi ve zirveydi. Ahh... bir de kitabın sonunda özel bölüm vardı... Fredik'in doğumunu konu alan bir bölüm... harbi den tam özel bölümdü! Yazar okuruna güzel bir sürpriz yapmış. Kesinlikle şunu söyleyebilirim ki Kuğu ve Çakal serinin en iyi kitaplarından. Hatta ilk iki kitaptan daha çok sevdim. Seriyi sırayla okumak zorundasınız eğer gerçekten bir tat almak istiyorsanız ama bu kitap... muhteşemdi. Dehşet ötesi bir şeydi. Hep bana bunun çok daha güzel olduğunu söylüyorlardı ve kesinlikle yerden göğe kadar hakları varmış. Ayrıca hala Sarai'yi sevmiyorum. Victor'a acıyorum onunla beraber diye. Niklas ve Fredrik kesinlikle favorilerim. Ama Fredrik... baş tacım! Seriyi inanılmaz derece beğeniyorum ve size de tavsiye ediyorum hemen başlayın... bir an önce hazır fuarın bitmesine sayılı günler kala indirimlerden yararlanıp alın seriyi.
Baskı: Katiller Çetesi Izabel #2
4,5 stars https://illekitap.blogspot.com.tr/2017/11/j-redmerski-izabel-katiller-cetesi-2.html Katiller Çetesi Serisi'ne son sürat devam eden ben... şimdi karşınızda Icabel'in yorumu ile geliyorum. Seriye bayıldım. İkinci kitap ile bu seriyi sevdiğimi daha da bir anladım. Küçük kedi yavrusunun aslan olma yolculuğu diyeceğim ama bu kedi yavrusunun içinde zaten bir aslan uyuyormuş ya... Bu kitap da Sarai gibi akıcı ve merak uyandırıcıydı. Onun gibi bunda da bitmek bilmeyen bir aksiyon ve adrenalin vardı... sadece bunda ilkinden daha fazla olan şey kan.. işkence... acımaszlık... Bir de Sarai'nin hastalıklı bir şekilde katil olma isteği... Yaaa kitabı sevdim, hatta seriyi sevdim ve şimdi 3. kitaba da başlayacağım ama Allah aşkına biri bana Sarai'nin neden bu kadar çok katil olma isteği içerisinde olduğunu anlatsın. Sebebi kesinlikle Victor değil... bence içerisinde kalmış 9 senelik acının intikamı... ama yine de bir insanın canına kıymak hiç de normal bir şey değil ve ben Sarai'nin normal olduğunu düşünmüyorum. Hadi Victor yatıramıyor ama Fredrick ya da Niklas onu bir hastaneye yatırsınlar kurtulalım :D Şakayı bir kenara bırakırsak kitap Sarai'nin... o yaralı, hayattan koparılmış küçük kızın intikam içerisinde tutuşan Izabel oluşunun hikayesi. Bir de Victor ile aralarındaki aşkın... bir de onların gruba girme çabasının... bir de cinayet işleyebilmesinin... Izabel'de ilk kitap Sarai gibi akıcı bir şekilde konusunu anlatıyordu ve okuyorsunuz okuyorsunuz sonra okuduğunuz kitabın içerisindeki öfkeyi, intikam arzusunu hissediyorsunuz. Şahsen onun yerinde bende olsam öldürürdüm diyemiyorum çünkü bunu yapamam ama bir ayağı topal eşeği suya gönderip o gelene kadar dövme isteği içerisinde olduğumu inkar edemezdim. Victor'un ve Sarai'nin aralarındaki bağı artık dile getirmeleri ve birbirlerinden kopamamalarının hikayesi çok güzeldi ama Fredick'in hikayesine daha fazla yer verilmesini isterdim. Evet, acı bir hikayesi var belki ama... onun kalp kırıklığını okumak isterdim. Sanırım aynı kalp kırıklığı Niklas'ta da var... Bu kadar ısrarla Sarai'den şüphelenmeleri bundan belki de... Ki doğru... herkes bir gün konuşur... kim olursa olsun zayıflığı vardır ve zayıflığından vurduğunda konuşur. O san Sarai'nin karşısına kendiyle değil de Dina'yla gelseydiniz bakın nasıl konuşurdu. Neden yapmadılar bilmiyorum ama işte o zaman sadakati belli olurdu. İnsan sevdiği için kendi canını hiçe sayar belki ama karşısında iki sevdiği varken birini feda etmek... işte asıl vuruş o zaman olurdu bence. Sırf bu konudan puan kırarmışım :D Sarai'nin sadakat testi harbiden tam vuruştu... o konudaki detaylar... vay anasını dedirtti. Kitaba dair söylemek istediğim o kadar yer var ki... inanın spoiler verip büyüsünü bozmaktan korkuyorum. :( Ama şunu söyleyebilirim ki Sarai'nin normal hayat yaşayamayıp, normal hayata ayak uyduramayıp, intikam ateşiyle tutuşurken eli kolu bağlı oturamayıp hareket geçmesinin... Javier'den sonra ki ilk cinayetini işleyişi... - aslında her ikisi de kendi koruma içgüdüsüydü. Cinayet değil nefsi müdafa diyelim ;) - Victor ve ekibin yanında bir tetikçi, katil olma yolunda ilerleyişinin kitabıydı. Yani kısacası Sarai'nin ölümü Izabel'in doğuşunun kitabı! Veee benden 5 üzerinden 4.5 aldı. Neden mi 4.5 ? Çünkü yukarıdaki bahsettiğim detay... Dina... işte o zaman Sarai konuşur muydu konuşmaz mıydı? O kısım bir katilin aklına gelmiyorsa ben mi söyleyeceğim. Tabi yazar daha iyi bilir ama o kısım daha iyi olurdu ve hadi ama ya... Sarai kaçırıldı azıcık onun işkencelerini okumak hakkımızdı bence. Kendimi çok sadist hissettim şuan ama öyle... Fredrick'in işkencelerini okuduk bence Sarai'ninkini de okuyabilirdik. Neyse... kitabı sevdim tabi genel olarak bakıldığında bayıldım da ama işte benim için eksik olan kısım vardı... Belki sizler için öyle olmayabilir bunu okuyup deneyimlemeniz gerek. Ama seri süper =)