
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Son Yaya
Bir Ray Bradbury uzmanı olduğumu söyleyemem. Onun dünyasına sadece bir roman (Fahrenheit 451) ve bir öykü kitabı ile girdim (Son Yaya). Çıkarımlarım yanlı ve yanlış olabilir ama bu okumalar, bana Ray Bradbury’nin bilim kurgu veya fantastik hikâyeler yazarken işin insan tarafına daha çok eğildiğini gösterdi. Bradbury bize olağandışı bir hikâye anlatırken insanı insan kılan temel hislerin yok oluşundan doğan dehşeti daha iyi aktarabilmek için bu yolu kullanıyor bana göre. Son Yaya adlı öykü kitabında da durum böyle. Kitabı oluşturan beş öykü, bilim kurgu öyküsünden çok korku öykülerine benziyor. Uzunlukları 10-20 sayfa arasında değişen bu kısa öykülerin hepsi de çok etkileyici. Her öykünün son sözcüğüne geldiğinizde kafanızı tavana dikip, aldığınız derin nefesi yavaş yavaş vererek derin düşüncelere dalıyorsunuz. Öykülerin diline gelirsek: Çok güzel benzetmelerle etkileyici bir dil kuruyor Bradbury. Hassas, duygulara yönelik bir dil bu. Korku öykülerinde alışık olmadığımız nitelikte edebi bir dil. Bu dil hikâye bakımından etkileyici olan öyküleri bir kat daha etkileyici kılıyor. Bu güzel kitabın çevirisinin de harika olduğunu, kitabın edebi üslubunun layıkıyla Türkçe’ye aktarıldığını belirtmeliyim. Birçok bilim kurgu eseri çeviren İrma Dolanoğlu bu türe hâkim belli ki. Kendisine bin minnet buradan. Öyküleri teker teker ele almak istiyorum. Okuyacakların keyfini kaçırmamak için mümkün olduğu kadar az bilgi verip öykülerin bana düşündürdüklerine yoğunlaşacağım: Sis Düdüğü: Bir deniz fenerinde çalışan McDunn ile devasa bir deniz yaratığı arasında geçiyor bu öykü. Yoğun bir yalnızlığı anlatan bu güzel öykü, kocaman bir yaratıkla insanın yalnızlıkla baş edemediği anlardaki çaresizliğini vurguluyor. Küçük Katil: Bir annenin bebeğine karşı duyduğu yoğun korkuyu anlatıyor bu irkiltici öykü. Bu korkuların temeli kadının kafasında yarattığı kuruntular mı yoksa şeytani bir gücün eline geçen küçük bir bebeğin yaptığı şeyler mi? Öykünün sonuna kadar bunu öğrenemiyorsunuz. Annenin hislerini çok iyi anlatıyor Bradbury. Büyük bir merakla ve diken üstünde okuyorsunuz öyküyü. Tırpan: Yoksul bir aile güzel bir çiftlik evini şans eseri buluyor ve oraya yerleştikten sonra aile reisi Drew Erickson’ın başına korkunç bir olay geliyor. Drew Erickson, evin önceki sahibinden acı bir miras alıyor. Tanrı inancına ve kadere dair derin bir öykü. İnsanı dehşet içinde bırakıyor. Uzun Yağmur: Venüs’e iniş yapan dört kişilik bir ekip yoğun ve bezdirici bir yağmur altında yürüyorlar. Amaçları Venüs’te bazı bölgelere inşa edilmiş Güneş Tapınaklarından birine ulaşıp dinlenmek. Ama yağmur o kadar şiddetli ki mürettebat aklını yitirmek üzere. Sonuna Güneş Tapınağı’na ulaşıyorlar mı söyleyemem ama Bradbury’nin insanın en güçlü duygusu olan umuda olan yaklaşımına hayran kaldım. Adamlarının her birinin yağmura karşı gösterdikleri tavrı derin bir biçimde aktarmış Bradbury, kendinizi o ormanda, çamurun içinde bitkin ve bıkkın hissediyorsunuz. Bu öykü ayrıca Resimli Adam adlı derlemede de yer almaktadır. Son Yaya: Kimsenin sokaklarda yürümediği bir gelecekte (M. S. 2052) akşamları yürüyüşe çıkıp düşüncelere dalan Bay Leonard Mead’in başından geçenler anlatılıyor bu öyküde. Onun tek isteği yürümek ve düşünmek; ama 2052’de herkes dev ekranlı televizyonları başında diziler, filmler, yarışma programları izleyerek hiçbir konuda düşünmeden yaşarken Bay Leonard Mead’in yaptığı bu masum edim, devlet için çok tehlikeli. Fahrenheit 451’in dünyasına benzer bir dünya sunuyor bu öykü. Ülkemizinin içinde bulunduğu yasaklar ortamında bu öykünün çağrıştırdıkları beni çok düşündürüyor.
Baskı: Yazın Sanatı
Edebiyatın bazı temel kavram, terim ve akımlarını kısaca anlatan zevkli bir kitap. Asuman hanım, edebiyata dair bazı temel konuları kendi seçtiği eserler üzerinden örneklendirerek anlatıyor. Bu konuların bazıları: yazar, dekor, portre, anlatıcı, bilinçakışı, giriş, savaş yazarlığı, ölümsüzlük, erotizm, çeviri, simgecilik, romantizm, post-modernizm. Bunlar gibi kırkın üzerinde konuya, her biri yaklaşık iki sayfa tutan açıklamalar getiriyor Asuman hanım. Verilen bilgilerin özet bilgiler olması, doyurucu bilgi edinmek isteyenleri hoşnut etmeyebilir; ama edebiyata kuramsal açıdan yaklaşmak isteyen bir çok okuyucu bu güzel kitaptan yorulmadan, sıkılmadan bilgi edinebilir.
Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık
Sahip olduğu ünü kesinlikle hakeden büyüleyici bir roman. Gerçekçi, komik, acıklı, büyüleyici, modern, klasik. İçine girip çıkmamak istiyor insan. Ve çeviri: İngilizceden çevirmesine rağmen Seçkin Selvi öyle güzel çevirmiş ki bu kitabı tadına doyulmuyor. Kimi zaman eski sözcükler, kimi zaman atasözleri, kimi zaman deyimler kullanarak Buendia ailesinin sanki dünyanın başlangıcına kadar geriye giden geçmişini müthiş bir yetkinlikle yansıtmış. Kendi dilime bir kez daha hayranlıkla baktım Seçkin Selvi sayesinde. "Jose Arcadio yatak odasının kapısını kapar kapamaz, evde bir silah sesi çınladı. Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı, inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı’nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı, Buendia'ların evinin tam karşısına geldi, kapalı kapının altından sızdı, halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salonu geçti, oturma odasına girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı terasa uzandı, Aureliano Jose'ye matematik dersi veren Amaranta'nın sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula'nın bulunduğu mutfağa girdi. Ursula, 'Aman Tanrım! Vay anacığım!' diye haykırdı." (s. 152) "Albay Aureliano Buendia, hiçbir zaman görmediği babasının hayaletini o gün de görmedi ve dereler gibi boşalan sıcak sidik, ayakkabılarına sıçradı diye babasının söylendiğini duymadı." (s. 296) "O zaman, evde söylenildiği gibi Jose Arcadio Buendia'nın deli olmadığını, zamanın da arada bir sendeleyip ayağını burkabileceği, doğrulup kalkarken de sonsuza dek aynı kalacak bir dilimini bir odada bırakabileceği gerçeğini yalnızca Jose Arcadio Buendia'nın kavramış olduğunu anladılar." (s. 388) “Yine de doğduğu köye dönerken bu yazılarla dolu üç sandığı yanında götürmekten hiçbir güç onu alıkoyamadı. Sandıkları yük vagonuna atmak isteyen tren kondüktörlerine yakası açılmadık küfürler yağdırdıktan sonra sandıkları yanına alıp yolcu vagonuna yerleştirmeyi başardı. Ve ‘İnsanlar birinci mevkide giderken, edebiyat yük katarına atılırsa, dünyanın anası bellenmiş demektir,’ dedi.” (s. 443)
Baskı: Katip Bartleby
İlginç bir öykü. Sonuna kadar merakla okuduğumu söylemeliyim. Lakin benim birikimimin bu kitaba anlamaya yettiğini söyleyemeyeceğim. Girişte çevirmen Kaya Genç, öykünün çağrıştırdığı önemli meseleleri dile getirmiş: Efendi-köle; emreden-emredilen ilişkisi üzerinde durmuş. Kitabı okurken Gezi parkı eylemleri sırasındaki pasif direniş örnekleri aklıma geldi. kaya Genç'in gösterdiklerinin biri aklıma yer etti sadece: Bir gün biri kendisine verilen bir işi "yapmamayı tercih ediyorum" diyerek reddederse, o kişi o işi daha evvel mecbur olduğundan değil "tercih ettiği" için mi yapmış demektir. Hal böyle olunca o kişi hiçbir zaman kendisini bir efendi-köle ilişkisine yerleştirmemiş oluyor. Özgürlük, yapmayı ve yapmamayı tercih etmekte mi yatıyor? Hasılı, onlarca soru akla gelebilir kitabı ve önsözü okuyunca. Tüm bu soruları çıkarınca geriye sürükleyici ve absürd bir öykü kalıyor ama.
Baskı: İrrasyonel
Adından da az çok anlaşılacağı üzere, insanların verdiği akla uygun olmayan kararlara ve bu kararları nasıl verdiklerine dair bilgilendirici ve eğlenceli bir kitap. Savlarını destekleyen onlarca deneyi açıklayıcı bir şekilde sunup sonuçlarını açık bir biçimde aktarıyor Stuart Sutherland. Bölüm sonlarında da kısa özetlerle okuyucunun hafızasını tazeliyor. Mutlaka göz atılmalı. Hayatınıza, birçok kişisel gelişim kitabından daha çok etki edeceğine eminim. Çevirisi de sorunsuz, Gülin Ekinci, istatisik ve diğer bilim dallarına dair sözcükleri karmaşa yaratmadan çevirmiş. Zihni dert bulmasın.
Baskı: Harfler ve Notalar
Hasan Ali Toptaş'ın; okuduklarından, yazdıklarından, duyduklarından kısacası dingin ama üretken hayatının orasından burasından seçip topladığı ipuçlarını edebiyata bağladığı denemelerden oluşan güzelce bir kitap.
Baskı: Oda
ROMANI OKUMAYI DÜŞÜNENLER İÇİN KATİ NOT: KESİNLİKLE VE KESİNLİKLE İNTERNETTEKİ KİTABA DAİR YORUMLARI, BURADA YAZILAN YORUMLRI VE ARKA KAPAĞI KESİNLİKLE OKUMAYIN, ÇÜNKÜ ÇOK CAN ALICI BİR NOKTAYI AÇIK EDİYORLAR. İnsanı ilk sayfasından alıp son sayfasına savuran sarsıcı bir roman. İlk bir kaç sayfa, 5 yaşındaki Jack'in ifadelerine alışana kadar zor geçiyor ama sonra müthiş bir hız ve merakla romanı bitiriyorsunuz. Romanın dili çok güzel ve çevirisi harika: Gül Çağalı Güven çok yetkin bir çeviri yapmış. Yaşı 5 olan bir anlatıcının ifadelerine alışkın olmayan Türk okuyucusu, başlangıçta bu farklı ifadeleri çevirmenin hatasına bağlıyor ama romanın içine girdikçe çevirmenin iyi bir iş çıkardığını anlıyor/anlamalı. Özellikle odadaki nesnelerin tamamının büyük harfle başlaması çok zekice bir buluş. Odadaki her şey Jack için cins olamayacak kadar nadide çünkü. Kitabın kurgusu kuvvetli, olaylar sarkmıyor, yaşananlar mantıksız durmuyor, sıkmıyor. Yıllarca tek bir odada kilitli yaşamanın tahmin edemediğimiz sonuçlarını yazar müthiş bir hassasiyetle aktarıyor, kitap beni en çok bu noktada vurdu. Dünya Jack'in ağzından o kadar naif ve farklı bir bakışla aktarılıyor ki başka bir romanda etkili durmayan sözcükler, bu kitapta kocaman bir etki yaratıyor: "Anne de Tank'la oynuyor ama çok uzun sürmüyor. Her şeyden çabuk sıkılıyor, bu yetişkin olmasından gelen bir şey." (s. 48) "ama ağlamam sözcüklerimi eritiyor, duyamıyorum sözcüklerimi." (s. 145) "esaret yeni bir icat değil." (s. 216) "Başımı musluğa çarpıyorum. 'Dikkat et.' neden kişiler ancak acıdıktan sonra söylüyolar bunu?" (s. 258) Romanı okumayı düşünenler için kati not: Kesinlikle ve kesinlikle internetteki kitaba dair yorumları ve arka kapağı okumayın, çünkü müthiş bir spoiler barındırıyor yorumların çoğu ve arka kapak.
Baskı: Onca Yoksulluk Varken
Muhteşem. Bir çocuğun düşündüklerini ve hissettiklerini bu kadar naif, ilginç ve gerçekçi anlatan roman az bulunur. "bilgisizliğim üç ya da dört yaşımda son buldu, bazan özlemini çektiğim oluyor." (s. 11) "o kadar ağlıyordu ki çişim geldi." (s. 20) "tabii bu konuda hiçbir zaman bütün bütüne rahat değildi, çünkü böyle bir şey için ölmüş olmak gerekir. yaşam dediğin sürekli bir paniktir." (s. 24) "doktor katz orada nedensiz bulunduğumu, dünyada onca yoksulluk varken bir iskemle işgal ettiğimi görürdü, ..." (s. 26) "havalarda halı çeken balıklar ciddi gelmeyebilir insana, ama din bunu gerektirmektedir." (s. 32) "...ne kadar az şeyiniz varsa o kadar çok inanmak istersiniz..." (s. 37) "insanların kendi söylediklerine inanmayı başardıklarını sık sık fark ettim, yaşamak için gereksinirler bunu. filozof olmak için söylemiyorum, gerçekten böyle düşünüyorum." (s. 41) "eh, inşallah, ama işler böyle inşallahla maşallahla olmaz, bunu sadece iyi bir müslüman olduğumdan söylüyorum." (s. 42) "- yahudi barınağım orası momo. - eh peki, iyi öyleyse. - anlıyor musun? - hayır, ama yok zararı, alışığım." (s. 47) "madam rosa, 'karabasanlar düşlerin yaşlanmasıdır' derdi hep." (s. 50) "şimdi çocukları yaşama karşı korumak için yasal doğum kontrol hapı da vardı, gerçekten istekli olmak gerekiyordu." (s. 58) "bana hep garip gelen, gözyaşlarının doğmadan önce programlanmış olmasıdır. bu demektir ki ağlayacağımız önceden saptanmış. bunu hiç düşündünüz mü? kendine saygısı olan hiçbir yaratıcı yapmaz bunu." (s. 60) "kendilerine eroin iğnesi yapan bütün veletler mutluluk alışkanlığına tutulurlar, bunun da hiç acıması yoktur, çünkü mutluluk özellikle yokluğuyla tanınan bir merettir." (s. 65) "bambaşka şeylerle dolup taşan çok uzak bir yere gitmek isterdim. bunu düşlemeye bile çalışmıyorum, berbat etmeyeyim diye." (s. 79) "... anlıyordum, ama anlamak bazan tam tersine, hiçbir şeyi çözümlemez." (s. 113) "bana kalırsa kendini savunmaktan aciz ve artık hizmet görmek istemeyen insanlara yaşamı zorla burunlarına sokmak kadar rezil bir şey yoktur." (s. 183)
Baskı: Güzellik Salonu
Ortalama bir etkileyiciliği var kitabın. Konu ilginç aslında: Anlatıcının sahibi olduğu Güzellik Salonu iyi iş yapan hoş bir yerken, birden insanların son anlarını geçirdiği bir Ölüm Evi'ne dönüşür. Anlatıcı bu dönüşümü anlatırken buna koşut olarak Güzellik Salonu'na aldığı balıklar ve akvaryumlardan bahseder. Daha fazla anlatmamalıyım; zira kitap o kadar kısa ki okuma keyfinizi kaçırmadan özet yapmak mümkün değil. Kitaba dair en güzel şey yazar Mario Bellatin'in dürüst tavrı: Başka bir yazar tarafından, çok-satar dinamikleri kullanılarak en az 250 sayfa anlatılabilecek konu, Bellatin'in elinde kısa ve hoş bir hikaye olarak kalmış. Hoş ama çok etkileyici değil.
Baskı: Garajdaki Giz
İyi bir çocuk romanı. Nick Hornby'nin tavsiyesi diye okudum ve beğendim. Çocukların his ve düşünce dünyalarına girmeyi başarmış yazar.
Baskı: Shakespeare Para İçin Yazdı
Nick Hornby'nin Believer dergisine yazdığı, o ay okuduğu kitaplardan bahsettiği yazıların derlemesi olan bu kitap çok eğlenceli. Hornby'nin üslubuna ve mizahına bayıldım, daha çok Nick Hornby kitabı okumalıyım dedim kendi kendime. Kitapta adı geçen kitapların çoğu henüz Türkçe'ye çevrilmese de yazarlarını tanımasak da sırf Hornby'nin tatlı dili için okunur bu kitap.
Baskı: Boksör Böcek
Hızlı okunan ilginç bir kitaptı. Güzel benzetmeler vardı. Komik bir üslupla yazılmış. Bazı kısımları birinci tekil şahıs bazıları ise üçüncü tekil şahıs anlatıcı ile anlatılmıştı. Çevirisi iyiydi. Aceleye getirilmiş bir sonu vardı diyebilirim ama zevkle okudum. Güzel cümlelerin bazıları: "..., Pock geri geri gidip ipin üzerinden yuvarlandı ve yoksul bir ülkeye giren kötü bir fikir gibi bahisçilerin üzerine düştü." (s. 14) "Adamın boynunda üzerinde altı tane uzun, eğri büğrü kıl çıkan bir ben vardı; sanki mancınıktan atılan bir örümcek gelip etine saplanmıştı." (s. 67) "Kaşları sürekli alaycı bir şekilde kıvrık duruyordu; sanki sabırla dünyanın geri kalanının sigarasını yere atmasını, gösterişi bırakıp, aslında her şeyin ne kadar saçma olduğunu itiraf etmesini bekliyor gibiydi." (s. 95) "Tekdüze bir sesle konuşuyordu. İçindeki br şeyler, bir çuvalın içindeki kediler gibi boğulmuştu." (s. 190) "Herkesin söylediği gibi en büyük ıslah edici değil, en büyük sadeleştirici olan zamana teslim olmamayı..." (s. 225)
Baskı: Vejetaryen Beslenme
Etkili tavsiyelerle dolu, güzel bir kitap. Et yemenin zararları üzerine bilimsel veriler sunuyor. Biraz da oruçtan bahsediyor, tabi bahsedilen oruç islam dini orucu değil. Oruç kısmı ilginç. Eksiği ise vejetaryenliğin hayvanların yaşam hakkını elinden almamaya dair bir farkındalık olduğuna yeterince değinmemesi. Belki amacı bu değildir, zira bu bir beslenme kitabı; lakin bir-iki sayfadan fazlasını hakediyor bu konu.
Baskı: Az
Müthiş bir hızı var bu kitabın, okuru hiç bırakmıyor, tam yavaşladığınızı hissettiğiniz anda Hakan Günday, hikayenin yoğunluğunu yükseltiyor. Aşırı hesaplanmış, yapılmış bir kitap ama. Bu beni rahatsız etti, her cümle etkilemesi için düşünülmüş, her olay ince ince kurgulanmış. Gerçekçilikten bir hayli uzak bu haliyle; ama sevdim. Özellikle sonu çok etkileyiciydi.
Baskı: 4'ün Kuralı
Kurgu ve edebi dil adına zayıf olsa da bana çok keyif vermiş ilginç bir kitap. Hele ki üniversiteye dair, öğrenciliğe dair bölümler bende bir özdeşlik duygusu yaratmıştı. Sıkılmadan okumuştum.
Baskı: Ejder Uçuşu (Ejder Serisi #1)
Konusunu çok net hatırlayamasam da zevkle okuduğumu anımsıyorum. İplikler vardı, eğitimli ejderhalar vardı, sessiz harflerin yan yana olduğu isimler vardı (güler). Eğlenceliydi, ilginçti.
Baskı: Ve Sonra Hiç Kalmadı
Çok güzel bir bilimkurgu eseri. Farklı bir dünya sunuyor size, özgürlüğün olduğu; üstünlüğün ve paranın olmadığı bir dünya. Çok da esprili bir dili var Douglas Adams gibi. Eğlendiren, düşündüren bir eser. Skib! Ek: Belma Aksun'un harika çevirisine değinmeden olmaz. Kitabın özgün haliyle karşılaştırdım çevirisini, tüm kitabı tarayamasam da çok nitelikli bir iş çıkardığını söylemeliyim. Zihni dert bulmasın.
Baskı: Silah Tüccarı
Eğlenceli bir dili var bu romanın. Ve sağlam bir kurgusu. Ana roman kişisi Thomas Lang, komik, zeki, tecrübeli ve yetenekli bir adam. Kendisini kat kat aşan devasa bir işin içine bir anda çekiliyor. Bir sürü derdinin yanında bir de aşk var. Sevdiği kadın için yapmayacağı şey yok ama adalet için de yapmayacağı şey yok. Dürüst, mert bir adam. Romanı okurken onun hemen yakınlık duyuyorsunuz. Aslında tüm roman kişileri için bu böyle. Hugh Laurie'nin samimi sesi, roman kişilerini çok sevmenize neden oluyor. Kitabın kurgusu da harika. Heyacan hiç dinmiyor. Yine de "kitabın en belirgin özelliği nedir" deseniz, "çok komik" derim. Çevirisi de harika, çevirmen Övgü İçten, harika bir iş çıkarmış, anlaşılamayan, havada kalan hiç bir ifade yok. Dipnotlar da yeterli, açıklayıcı. Mutlaka okuyun. Çevirinin niteliğine küçük bir kanıt: Özgün metin: "The other passers-by were almost certainly hearing ‘Reeded In Silly Shut Up’, but I hardly had to glance at the poster to know that he meant ‘Three Dead In City Shoot-Up.’ " Çeviri: "Yoldan geçenler büyük ihtimalle 'Şehriyenin Çatısı Göçürüldü' diye anlıyorlardı, ama ben gazetenin ana sayfasına baktığımda başlığın 'Şehir Çatışmasında Üç Ölü' olduğunu gördüm." (s. 164) Yukarıdaki örnek, iyi bir çevirmenin bir kelime oyununun altından nasıl kalktığını gösteriyor. Bir kaç tadımlık: "... hiç kimse kiralık katil değildir, ta ki bir kiralık katile dönüşene kadar." (s. 67) "Solomon durdu, kelimelerini tartıyordu ve muhtemelen bir kısmını olabildiğince ağır buluyordu." (s. 70) "... üzerindeki üniforma o kadar yeniydi ki, ayak bileklerine çömelmiş, hala pantolonunun paçalarını dikmekte olan birini görmeyi bekledim." (s. 146) "Zorunluluk kendini kandırmanın anasıdır." (s. 166) "- övünmek gibi olmasın ama Amerikan aksanını epey iyi taklit ederim." (s. 168) (Hugh Laurie'yi tanıyanlar buradaki şakayı anlayacaklardır.) "Bunlar aynı zamanda Mehmet Ali Ağca'nın da eline silah veren adamlar." (s. 236) (Bu kısım ilginç gelmişti bana.) "Bu durum kaldırmaya mecbur olduğunuzu bildiğiniz kocaman, beton bir topa benziyordu. Her yanına bakıp tutacak bir yer ararsınız, ama yoktur." (s. 243) "Kafamı iki yana sallayıp yine gözlerimi kapadım ve başka birine dönüşmeden önce kendimden son bir nefes aldım." (s. 261) "Çöküşümüze neden olabilecek tek şey -insanlık tarihinde, bir arada iş yapan neredeyse her topluluğun çöküşüne neden olan şey- gerçekleşmedi. Çünkü yeni dünyanın mimarları olan ve özgürlük davasının bayrağını taşıyan bizler, yani Adaletin Kılıcı, bulaşık yıkama işini de paylaşıyoruz." (s. 269) "Aslına bakılırsa ateşli silahlar bir tüp, bir parça kurşun ve biraz da baruttan başka bir şey değildir. Üstüne bir sürü karbon lifi ve hızlandırıcı yiv eklemek, vurulan adamı daha fazla ölü yapmaz. Bir silahı önemli ölçüde öldürücü kılan fazladan tek malzeme -ve neyse ki bu kötü dünyada buna nadiren rastlanıyor- silahı alıp eteşleyecek biridir." (s. 277) "Hepsi korkmuş ve şaşkın vaziyetteydi, neler olduğunu kavrayamıyorlardı, senaryodaki yerlerini kaybetmişlerdi ve birinin hemen sayfa numarasını söylemesini istiyorlardı." (s. 385)
Baskı: Hayvan Yemek
Muhteşem bir kitap, çok bilgilendirici ve sarsıcı. Bilimsel verilerle sıkmıyor, aşırı duygusallaşıp gerçeklerden uzağa gitmiyor. Her şey yerli yerinde ve yeteri kadar anlatılmış. Yazar niyetini çok açık belli etmiş. Bir de romanlarında kullandığı yenilikçi teknikleri uygulamış yazar, bu da okuma keyfini arttırıyor. Söylenecek yazılacak çok şey var; lakin şunu söylemek gerekiyor: Beslenme tercihleriniz ne olursa olsun bu kitabı mutlaka okuyun.
Baskı: Kitap Hırsızı
Bu kitap sözcüklere adanmış, onların öldürücü ve iyileştirici gücüne. Kısa cümlelerle de etkileyici bir dil kurulabileceğini gösteriyor bu harika kitap. Hızla gidiyor, akıyor; ama zihinde kalıcı bir yer ediniyor, çünkü renkleri, kokuları ve sesleri zihninize yerleştiriyor. Kitap kişileri yanıbaşınızda beliriyor. Yazın ve sinema dünyasında sıkça tüketilen Nazi Almanyası zamanını bambaşka bir bakışla sunuyor, etkiliyor. Çevirisi de güzel. Selim Yeniçeri, ne aşan ne de eksilten bir üslupla çevirmiş, tam kararında. Tabi bazı yerlerde sorun yok değil: "Bodrumdan Gelen Sayfalar" adlı bölümde "Standover" sözcüğü "Haraççı" olarak çevrilmiş, düz anlam olarak doğru ama hikayede "başımda dikilen" anlamında kullanılmış sözcük: "All my life I've been scared of men standing over me. I suppose my first standover man was my father, but he vanished." Kitaba dair tek olumsuz şey Martı Yayınları'nın kapak seçimi olabilir. Eserin naifliğinden fersah fersah uzak ve kaba bir kapak. Encore Yayınları'nın tercih ettiği kapak çok daha güzel.
Baskı: Her Yerden Çok Uzakta
Owen onyedisinde zeki bir genç. Zihin ve düşünme eylemi üzerine düşünüyor. Mühendislik okumak istiyor. Yaşama dair her şeyi bildiğini sanıyor. Nerede okuyacağına ne yapacağına karar vermiş. Öyle farklı biri olmaya da çabalamıyor, herkes gibi olup görünmez olmak istiyor. Ama bir gün Natalie ile karşılaşıyor ve her şey allak bullak oluyor. Natalie müzikle uğraşan farklı bir kız ve farklı olmanın önemli olduğunu düşünüyor. İki genç insanın farklı işleyen zihinleri, onları birbirine çekiyor. Çok güzel bir dostluk doğuyor aralarında; ta ki... Hiçbir olağanüstü öğe içermeyen olağanüstü bir kitap bu. Kısacık: Hepi topu 92 sayfa ama sizi geçmişinizde bir yerlere götürüp eski hislerinizi hatırlatmaya yetiyor. İnsana dair, onun hayata bakışına dair, gençliğe dair, ebeveynlere dair, aşka dair çok güzel sözler söylüyor kitap; naif ama çok gerçekçi. Bir kerede hızla okunuyor kitap, dili çok sade ama anlattıkları derin; o yüzden iki kere okunmayı hakeden, her okumada farklı bir niteliğini gösteren önemli bir eser. Karşılaşırsanız mutlaka edinin. Çevirisi de güzel, sadece bir kaç yerde bağlaç olan "de" ve "her şey" bitişik yazılmış o kadar. Bir kaç alıntı: "Küçük çocukların akıllısı da kafası çalışmayanı da aptaldır işte. Aptalca şeyler yaparlar. Akıllarından geçeni pat diye söyleyiverirler. Düşünmedikleri bir şeyi söylemeyi öğrenmemişlerdir henüz. Bunu daha sonra, yetişkinliğe geçip, yalnız olduklarını anladıkları zaman öğrenirler." "Tekrar güldü ve bana baktı. Sadece bir saniye. Ama baktı ve gördü. Kendisinin neye benzediğini görmek için bakmıyordu bana, benim neye benzediğimi görmek için bakıyordu. Benim için son derece sıra dışı bir şeydi bu." (Bu alıntı içerik olarak pek bir şey ifade etmese de sözcük seçimi beni hayran bıraktı. Owen az önce yemek yemiş, yerken de lokmalar ağzında büyümüştür, isteksiz isteksiz bitirmiştir rostoyu. Ve sonrasında şöyle der:) "Aşağıya inip, hala ağzımın içinde hissettiğim o et parçasının hayaletiyle, 'Ben biraz arabayla dolaşacağım' dedim ve dışarı çıkıp yeni arabama atladım." “Bir taş gerekiyordu. Tutunacak, ayakta duracak bir şey. Katı, somut bir şey. Çünkü her şey yumuşamaya yüz tutuyor, pelteleşiyor, bir bataklığın içinde sislere gömülüyordu. Sis, dört yandan çörekleniyordu. Nerede olduğumu bile bilmiyordum.” "Yaşamın anlamı nedir diye sorular sormanın bir yararı olmadığına karar verdik; çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur ve yaşamın yanıtı siz, kendinizsinizdir." "Önceden de oldu yüce anlarım. Bir kez geceleyin parkta yürürken, yağmur altında, güzün. Bir kez çöl ortasında, yıldızlar altında, ekseni üzerinde dönen yeryuvarına döndüğüm gün. Kimileyin düşünürken, sadece düşünüp tartarken olup biteni. Ama hep yalnız. Kendi başıma. Bu kez yalnız değildim. Yüce dağ başında bir arkadaş vardı yanımda. Bir şey yok, hiçbir şey yok bundan üstün. Ömrümce görmesem de bir daha, eh diyebilirim yine de, bir kez orada bulundum."
Baskı: Ben, Lucifer
Tanrı'yla kafa bulan şeytan'ın insan bedenindeki bir aylık sergüzeştini konu edinen eğlenceli, kışkırtıcı ve bir o kadar da karmaşık kızıl kitap. Hakkında söylenebilecek onlarca güzel şeyin yanı sıra bu kitabın en güzel yanı o kusursuz çevirisi. Böylesine karmaşık ve kültürümüzden uzak öğeler barındıran bir eseri, dilimize sanki Türkçe yazılmış hissi uyandıracak kadar akıcı ve hoş çeviren “Nur Yener”in ellerine sağlık, zihni dert görmesin! Kitaba gelirsek; 222 sahifelik bu güzide kızıl kitabın üzerine kurulduğu temel, pek bildik: Şeytanın bir insan bedeninde yeryüzüne inmesi. Çoksatar birçok yazarın ellerinde, aylarca konuşulacak, müthiş tempolu ve çekici bir kitap haline dönüşebilecek bu konu, “Glen Duncan”ın o sınır tanımayan, yerinde duramayan zekâsının hâkimiyetindeki yetenekli ellerinde, eğlenceli olduğu kadar kafa-işletici de bir deneyime dönüşüyor. Romanın anlatıcısı Lucifer'in ta kendisi. Böyle olunca, çılgın, eğlenceli ve Tanrı'ya dair fazlasıyla cüretkâr bir anlatım tarzı hâkim oluyor kitaba: "İhtiyar ilk günden itibaren güvensizdi. İlahi Reis’in İlahi Anüs’ünü sıkıntıdan kurtararak evreni, kulakları sağır eden göksel bir uyum içinde o’nun pek-hoş-bir-adam olduğunu haykıran, 301.655.722 yaltakçıyla doldurdu. (haa, sırası gelmişken, bizim sayımız budur. Bizler yaşlanmayız, …" "Ne kadar çok üstün yanı olursa olsun, o'nun kesinlikle hiç mizah duygusu yoktur. Mükemmellik buna meydan vermez. (nükteler hayal edilebilir olanla gerçekte olan arasındaki mesafeyi kat eder, bu ister istemez gerçekte kendi hayal edebildiği her şey olan bir varlık için mönüye dahil değildir -onun ..." "Eğer elde ettiği her şey baştan garantiyse, pekala bir müzik kutusu da kurabilirdi." "Ben gururlu biriyim -şu gururum çok abartıldı- fakat aptal değilim. Eğer tanrı beni yok etmek isteseydi, bunu yapabilirdi. Cia ve saddam'dır o." Anlatıcının şeytan olması, beraberinde, anlamakta zorluk çektiğimiz ilahi tartışmaları da getiriyor; bunun yanında kitabın doğrusal ilerlemesini de engelliyor; çünkü Lucifer, insanlık ve evren var olmadan önceki(eski zaman) anılarını ve insanoğlunun varoluşuyla birlikte başlayan (yeni zaman) yaşantısına dair anılarını, karmaşık bir şekilde konudan konuya atlayarak aktarıyor ve böylece yukarıda bahsettiğim, ortalama okuyucuyu oldukça etkileyecek, çoksatar konu da bu karmaşık ve oradan oraya sıçrayan entelektüel ifadelerin içinde etkisini yitiriyor. İyi ki de öyle oluyor, çünkü geriye, içi boş afili bir kitap yerine, sabırlı, nitelikli ve edebiyatperver okuyucu için, dopdolu eğlenceli bir kitap kalıyor. Hadi hayırlı olsun.
Baskı: Ekipsiz Asi
Kesinlikle çok keyifli bir günlük. Sinema ile ilgilenen herkesin mutlaka okuması gerek. Özellikle sektörün işleyişi hakkında gerçekçi bilgiler mevcut. Şahsen Robert Rodriguez'e saygım arttı. Kitabın sonundaki On Dakikalık Film Okulu bölümü de çok faydalı ve kitabın bir özeti niteliğinde. "Aslında çok zor değil" diyor Rodriguez, "herkes film çekebilir" yeter ki çok isteyin ve filme dair her sorumluluğu siz üstlenin.
Baskı: Tanrının Dokuz Milyar Adı
Çok farklı öyküleri bünyesinde bulunduran keyifli bir kitap: Bazı öyküler Douglas Adams mizahına yakın komiklikteydi; bazıları ise çok yaratıcı ve ciddiydi. Hepsi insana dair öykülerdi, insanoğlunun yeryüzünde yaşadığı durumların bir başka gezegene veya zamana ait durumları. İnsan dışı bir varlık bile olsa, insana ait kaygı veya sevinçler işleniyordu onun üzerinden. Hepsi de çok yaratıcıydı bunu belirtmek gerek. En sevdiğim öykü ise "Güvenlik Kontrolü" adlı öyküydü, baş kişi Hans Müller'e bayıldım. "Tüylü Dost" adlı öykü çok naif ve yaratıcıydı, hala imgeleri dimağımda.