periyodik neşriyat
@periyodik neşriyat

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Zazie Metroda
7/1003.08.2017

Baskı: Zazie Metroda

Tatlı tatlı akan, hızla ilerleyen, hiç sıkmayan bir roman. Zazie adlı küçük, ele-avuca-sığmaz ve azcık-edepsiz. Bir kızın dayısını ziyaret etmesiyle başlayan eğlenceli olaylar silsilesi. İlginç karakterler, akıcı ve komik diyaloglar... Yazar Queneau olunca insan oulipo'ya veya 'patafizik'e dair anlatım biçimleri, oyunlar bekliyor ama yok. Tabi yine de fazlasıyla argo kullanımına ve bazı kelime oyunlarına yer verilerek romanın dili zenginleştirilmiş ve biricikleştirilmiş. Çevirisine gelirsek, ki çok beğendim, sayın Tahsin Yücel argo ifadeleri pek bi' güzel aktarmış dilimize, tadından yenmez. Bazı bazı anlamsız söz grupları, düşük cümleler, zaman kaymaları var ama ben bunları Tahsin beye bağlamıyorum, bunlara Raymond Queneau'nun denemeleridir deyip geçiveriyorum. Pek tatlı, merak uyandırıcı kısacık bir kitap bu, keyfini sürün.

Zıkkımın Kökü
10/1002.08.2017

Baskı: Zıkkımın Kökü

İlla ki okuyun bu kitabı. Eğer siz de küçükken, yatmadan evvel evinizin tavanındaki şekillere bakarak hayal kurduysanız; taşınırken kamyonun arkasında oturma keyfini yaşadıysanız; kira günü geldiğinde evinizde tedirgin bir hava estiyse; kitaplarınızı gazete ile kapladıysanız; uçan balonlara hep hasretle baktıysanız; kömür taşırken oranız buranız kapkara toz kesildiyse ve sonra anneniz sizi leğende yıkadıysa; anneniz, babanız ve kardeşlerinizle ayrı tabaklarda değil aynı tencereden yemek yediyseniz; pantolonunuzun yırtığına yama vurulduysa; yerleri ahşap desenli muşamba serilmiş evlerde oturduysanız; damınız aktıysa; musluklarınız soğuktan donduysa; tuvaleti dışarıda bir evde yaşadıysanız; toprakla oynayıp "anaaa suuu" diye eve vardığınızda bin bir azar duyduysanız; sokakta saatlerce oynayıp karnınız acıkınca sadece ekmek istediyseniz; anneniz salça kaynattıysa, sonra kazanı komşuya geri verdiyse; babanız işçiyse; yılda ancak iki kez alınan yeni elbiseleri günlük giymek isteyince anneniz "misafirliğe, düğüne falan giderken giyersin, her alınanı eskitmeyin" diye payladıysa sizi ve şimdi geriye bakınca "her şey ne de güzeldi o zamanlar" diyorsanız... İlla ki okuyun bu kitabı. Okuyun çünkü canınıza değecek.

Tekinsiz
9/1002.08.2017

Baskı: Tekinsiz

Çok etkileyici. Ana kurgunun içinde küçük hikayeler var, böylece hem öykü okumuş hem de roman okumuş hissini veriyor. Yine şaşırtıcı, yine mide kaldıran olaylar, kişiler. Palahniuk severler için biçilmiş kaftan. Şaşırtıcı sonlar üstadı olan Palahniuk yine yapacağını yapmış tabi. En kalın Palahniuk kitabı olması ve ara hikayelerin ana kurguyu yavaşlatmasından mütevellit sevenleri az. Palahniuk her ne kadar üslup açısından benzer numaralar çekiyor gibi görünse de her kitabında farklı bir kurgunun peşine düşer; bu açıdan hayranları bile bazı kitaplarını soğuk karşılar. Chuck'ın bu kitabının ilginç bir teknik farklılığı vardır. Anlatıcı "biz" şeklinde aktarır olanları, çoğul anlatıcıdır yani; ama "biz" ifadesini kullanan bu anlatıcı, karakterlerden herhangi biri olarak yapmaz bunu, o hepsidir, ortak bir zihindir. Daha evvel "bakış açısı tekniği" bakımından böyle bir seçim görmemiştim. Palahniuk, okuduğum her kitabında olduğu gibi beni sarsmış, şaşırtmış ve eğlendirmiştir. Kitap, sırf "Bağırsaklar" öyküsü için bile okunabilir, yalnız hazır olun çünkü midesi sağlam olmayanlara tavsiye edilmez.

Baskı: Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Çok güzel bir Barış Bıçakçı kitabı. Yine tertemiz bir anlatım, sadece kitabın içindeyken sarsıcı anlamlara bürünen güzel cümleler, alıntı yapılınca darmadağın olacak ifadeler var kitapta. Bıçakı'nın kitaplarında bu bütünlük hep var. Bir çok okuyucunun yaşadığı sıkıntıyı ben de yaşadım. Kitabın bölümlere ayrılıp her bölümün anlatıcısının sürekli değişmesi, kafamı çok karıştırdı. Hangi bölüm kimin ağzından anlatılıyor bunu anlayıncaya dek kitabın içine giremedim. Barış Bıçakçı'nın bunu bilerek yaptığını düşünüyorum: O okuyucusundan çok şey bekleyen bir yazar. Bu denli sade yazmasının sebebi de bu: Okuyucudan bekliyor yazılmayan bir çok şeyi düşünmeyi, boşlukları doldurmayı, hikayeyi kurgulamayı. Bu çoğu okuyucu için yeni ve yorucu bir deneyim. Yine de bu karmaşık anlatım kitabın yoğunluğunu bir nebze seyreltiyor. Bunu söylemek lazım. Aklımdan, okuyacaklara yardım etmek için her bölümün anlatıcısını buraya yazmak geçiyor aslında; ama bu Barış Bıçakçı'nın seçimine saygısızlık olur sanırım. Yavaş yavaş, ususl usul okuyun, kitap kendini açacaktır size. O zaman karşınızda yetkin ve etkileyici bir roman göreceksiniz.

Babafingo
7/1008.07.2017

Baskı: Babafingo

İlginç bir eser çünkü anlatıcısı "şef" diye anılan bir erkeğin cinsel organı. Anlatıcı bir penis olunca seyreyleyin gümbürtüyü diyorsunuz belki ama kitap o denli eğlenceli değil. Okuması zevkli fakat fikrin ilginçliğini eserde bulamıyorsunuz. Telsizle kız tavlama ustası olan "şef"in başından geçen garip olayları penisinin anlatımıyla okuyoruz. Böyle olunca delikler, yarıklar, tüneller; kuleler, dikilitaşlar, antenler de bu anlatımın içinde fink atıyor. Kitabı okunur kılan bu anlatım değil ama. "Şef"in başından geçen vakalar çok ilginç. Özellikle balina ile ilgili bölüm çok eğlenceli. Hele kitabın sonunu çok ilginç bulacağınıza eminim: Bunca garip cinsel macera yaşayan "şef" ve babafingo'nun yalnız başlarına kaldıkları kısım. Çevirinin harika olduğunu söylemeye gerek yok: kitabın isminden tutun da içinde sık sık geçen onlarca argo ifade Türkçe’ye harika uyarlanmış, Rekin Teksoy'u saygıyla anıyorum.

Arazi Marazi
6/1008.07.2017

Baskı: Arazi Marazi

7 yazarın yedi yazısını içeriyor bu kitap. Ayrıntı düşkünlüğüne dair yazılan bu yazıların kimileri çok ilginç ve zihin açıcı; lakin kimileri çok sıkıcı. En güzel yazı Armağan Ekici'ye ait. Armağan Ekici'nin yazısı Oulipo'yla Simpsons'ı ve daha bir çok şeyi birbirine iliştiren ilginç ve okuması çok keyifli bir yazı.

Alengirli Filmler
6/1008.07.2017

Baskı: Alengirli Filmler

Filmlere dair kısa kısa yorumlar. Filmler kitap içinde gruplara ayrılmışlar, bu tematik gruplar içinde yazar filmler arasında kendince geçişler yapıyor. Eğlenceli ama doyurucu değil. Kenara not edecek bir kaç film söylüyor en azından.

Erken Kaybedenler
6/1019.03.2016

Baskı: Erken Kaybedenler

Toplamda iyi bir kitap ama bazı öyküler çok zayıf. Karakterler o kadar çok birbirine benziyor ki bir süre sonra hep aynı öyküyü okuyormuşsunuz hissi veriyor. Kitabın en iyi öyküsü bana kalırsa Anneannemin Son Ölümü, kurgusu, duygusu ve mizah dozu pek yerinde. Diğer öykülere de kısaca bakacak olursak: Zannettiğin Gibi Değil'de diyaloglara yaslanan, başkişiye hemen ısınmamızı sağlayan bir yapı hâkim. Okuması keyifli. Korhan Ağbi’nin Kardeşi, arkadaş hatrına neler yapılabileceğini anlatan bir mahalle öyküsü. Zaman zaman aklımıza gelen hınzır şeylerle ilgili iyi bir öykü. Denizin Çağrısı, Emrah Serbes'in bir çocuk zihnine en çok yaklaştığı öykü. Diğer öykülerde inandırıcılıktan uzak bir biçimde olgun çocuklar varken bu öyküdeki çocuk sahici ve naif. Cahide, kitaptaki çoğu öykü gibi genç bir dimağın fazla atik hayal gücünden doğuyor. Hızlı yazılmış, belirli bir kurgu hâkim değil, bir kaç andan ibaret vasat bir öykü. Üst Kattaki Terörist, belki de kitaptaki en farklı öykü ama fazla didaktik, yer yer fazlaca sığ. Alçakgönüllü Arzular'ın konusu ve kişileri çok sıkıcı. Kitabın tamamına sinmiş olan ergenlik aşkı temasının bir sunumu daha. Kimi Sevsem Çıkmazı, iyi bir öykü değil ama baba karakteri çok akılda kalıcı. Anlatıcının aklı şeyinde tavrı belirli bir yerden sonra komikliğini yitiriyor. Sırf sonundaki bir diyalog yüzünden öyküyü göklere çıkarmaya gerek yok. Genel olarak, ergenlik dönemindeki gençlerin var olma mücadelesini konu edinen ilginç öykülerinden mürekkep iyi bir kitap Erken Kaybedenler; ama çok iyi değil. Keşke Emrah Serbes tüm öyküleri birinci tekil şahısla değil başka bakış açılarıyla da yazmayı deneseymiş, kanımca daha iyi olurmuş. Akılda kalan bir kaç cümle olsa da keyif için okunup hemen unutulabilen eğlenceli bir kitap.

Baskı: Sinek Isırıklarının Müellifi

Her zamanki gibi muhteşem bir Barış Bıçakçı eseri. Sığ bir karşılaştırma yaparsam ki bu tamamen kişiseldir: Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'dan daha iyi ama Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in etkisine yetişemiyor. Belki de Bizim Büyük Çaresizliğimiz konu olarak daha etkileyici geliyor bana, bilmiyorum. Anlatım zenginliği bakımından kallavi.

Katilin Şeyi
7/1012.02.2016

Baskı: Katilin Şeyi

Muammanın kendisi ve çözümü pek tatmin etmese de keyif veren roman kişileri yüzünden okunmayı hak ediyor. Anlatıcının düblaj Türkçesiyle konuşmasına takılmayın, yazar onu bilerek yapmış. Yani anlatıcı her kitapta kendisini daha da geliştirip düzelecek.

Tatar Çölü
10/1017.12.2015

Baskı: Tatar Çölü

Büyüleyici. Biraz Marquez, biraz Kafka, biraz Hasan Ali Toptaş; okudukça bu yazarlar geçti aklımdan. Hepsi kol kola yürüyor gibi geliyor bana. Kafka'nın sunduğuna benzer kapalı ve bunaltıcı bir mekanda, bir kalede geçiyor bu roman, mekanın gücünü size gösteren bir anlatımı var. Baş kişi olsa da mekanın altında ezildiğinden ya da zaten ezilmeye, yok olmaya müsait bir ruha sahip olduğundan teğmen Giovanni Drogo'nun varlığını Bastiani Kalesi'nden daha az sezinliyoruz. Drogo teğmen olduktan sonra ilk görev yeri Bastiani Kalesi'ne atanır, başlarda hiç sevmez burasını, hastalık bahanesi ile başka yere gitmeye çalışır, askeri hekim gelene dek beklemelidir ama, çok değil iki ay sonra şehirde bir göreve gidip Tatar Çölü'ne bakan bu yalnız kaleden kurtulacaktır. Böyledir umudu. Lakin kalenin heybeti, büyüsü ve kaledeki askerlerin içinde solmak bilmeden büyüyen savaş umudu Giovanni'yi sarar. Yavaş yavaş Drogo'nun da içinde varoluşuna anlam katacak bir savaş umudu belirir. Bir düşman gelecek, kaleyi saracaktır ve Bastiani Kale'sinin ve onu savunan yiğit askerlerin varlıklarının bir değeri olacaktır. Drogo kımıldayamaz kaleden, ara ara gitmek duygusuna kapılsa da alışkanlıklar ve boşa çıksa bile taze kalan umutlar yüzünden kalmaya devam eder kalede. Sonunda kaleden gider başka bir hayata atılır mı onu söyleyemem, okuyup görünüz. Lakin sonu nasıl biterse bitsin, bu kitap yarattığı hava için ve Marquez'i andıran büyülü dili için okunmalı. Sade bir olay örgüsünün bile nasıl etkileyici kılınabileceğini, mekanın romanın baş kişisi olacak kadar güçlü anlatılabileceğini gördüm ben bu eserde. Gerçeklikten koptuğunuz anlarda bile kendi gerçekliğinin içine sizi alabilen güçlü bir eser Tatar Çölü. Ve içinde anlatılan o eşsiz düş için okumalısınız bu kitabı. Drogo'nun Angustina'yı gördüğü düş için (bölüm 11). Ve çevirisi: Öyle güzel ki... Nihal Önol'un akan bir sesi var. Sözcüklerin seslenişi asla rahatsız etmiyor ve Buzzati'nin büyülü diline yakışıyor. Hülya Tufan'ın yaptığı çeviriyi incelediğimde çevirinin doğru ama soğuk olduğunu gördüm; Fransızca eğitimi aldığını öğrendiğim Hülya hanımın kitabın Fransızca çevirisinden çevirdiğini tahmin ediyorum. Murakami çevirileri de olan Nihal Önol'un üslubunu çok beğendim, kendisini izleyeceğim. Zihni dert bulmasın. Tadımlıklar: "Annesi, dönüşte gene kendi kendisini bulabilsin, uzun yokluğundan sonra bile gene orada çocuk kalabilsin diye odasını öylece koruyacaktı." (s. 7) "... henüz batan güneşin kızıl ışıkları altında bir büyü ile oraya konuvermiş gibi parlayan, çıplak bir dağ gördü Giovanni Drogo ..." (s. 9) "Şimdi salona gece duygusu egemendi; korkuların yarı yıkık duvarlardan çıktığı, mutsuzluğun tatlı olduğu, ruhun, uykuya dalmış insanlık üzerinde övünçle kanat çırptığı o saatlerin duygusu." (s. 47) "Sonunda Drogo anladı ve iliklerine dek ürperdi. Suydu bu. Yakındaki kayalıkların tepelerinden dökülen bir çağlayandı. Yüksekten inen suyu titreten rüzgar, yankıların o anlaşılmaz gizemli oyunu, üzerinden geçtiği taşların çıkardığı değişik sesler, bu çağıltıyı insan sesine dönüştürüyordu, konuşan, durmadan konuşan bir sese; anlaşılmasına hep ramak kalan, ama hiçbir zaman anlaşılamayan, yaşamımızın sözleri." (s. 59-60) Çevirinin güzelliğini göstermek için: "Şimdi ise saydam bir burukluk bile duyuyordu içinde; sanki yazgımızın önemli saatleri yakınımızdan bize dokunmaksızın geçip gitmiş, uğultusu uzaklaşıp yitmiş, bizleri ise kuru yaprak yığınları arasında, o yitirilmiş, yaman, ama büyük olanağa ağlar durumda bırakmış gibi bir burukluk." (s. 69) Özgün metin: Ora sentiva perfino un'ombra di opaca amarezza, come quando le gravi ore del destino ci passano vicine senza toccarci e il loro rombo si perde lontano mentre noi rimaniamo soli, fra gorghi di foglie secche, a rimpianger la terribile ma grande occasione perduta. İngilizce baskısının çevirisi: Now he felt a certain bitterness, a dark shadow, such as come when moments of destiny pass us by without touching us and the noise of their passing dies away in the distance while we remain alone amid a swirl of dead leaves lamenting the great-and terrible--opportunity we have lost.

Aralığın Onu
8/1027.11.2015

Baskı: Aralığın Onu

Bazı öyküler çok sarsıcı bazı öyküler daha az etkiliydi. Tüm öykülere sirayet eden sinsi bir gülüş vardı. Öyküler bu denli etkili olmasa komik olurlardı demeye getiriyorum. Okurken sık sık Etgar Keret aklıma geldi. Çeviri tertemiz: Niran Elçi'nin eline sağlık. Düzelti, yayına hazırlama vs. şahane.

Erotologya?
10/1021.11.2015

Baskı: Erotologya?

Bu kadar tatlı bir deneme kitabı daha okumadım. Bilgi dolu, çok keyifli bir kitap. Rahmetli Hulki Aktunç'un dilinden bal damlıyor.

Baskı: Eşekarısı Fabrikası

Bana, ömrümce zihnimde kazılı kalacak bir sahne bağışlayan tuhaf kitap. Tuhaf çocuklar, anneler, babalar, tuhaf arkadaşlar, tuhaf nesneler, evler, yaşamlar, ölümler. Her şey tuhaf bu kitapta. Lakin okuyup bitirince anlıyorsunuz bunu. Çünkü yazarın gözünüzün önüne getirdiği şeylerin baskın gücü o dünyayı doğallaştırmanızı sağlıyor. Gerçek anlamıyla soluk soluğa okudum. Bir alıntı: "Kim olduğumu ve sınırlarımı biliyorum. Ufkumu daraltmak için iyi nedenlerim var; korku -tamam kabul ediyorum- bir de ben onu değiştirmeye fırsat bulamadan, çok küçük bir yaşta bana çok zalimce davranan bu dünyada güvenceye duyduğum ihtiyaç." Not: Çeviri muazzamdı.

Marslı
9/1002.10.2015

Baskı: Marslı

Müthişti. İlk sayfasından son sayfasına büyük bir merakla okudum.

Yazma Sanatı
9/1017.09.2015

Baskı: Yazma Sanatı

Kesinlikle faydalı bir eser. Bir sihirli değnek değil ama şevk verici. Özellikle King'in çocukluğundan itibaren yazı dünyasına atılmasını sağlayan itici güçler ve yaşadığı büyük sorunlar çok öğretici. Keyifli bir kitap okumak ve Steve'i daha yakından tanımak istiyorsanız mutlaka okuyun.

Baskı: Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar

Müthiş bir hassasiyetle yazılmış harika denemelerden oluşuyor bu kitap. Bana bambaşka bakışlar verdi. Kadın hakları mücadelesine dair incelikli düşünceleriyle Rebecca Solnit beni derinden etkiledi. Her daim başucumda olacak.

Swastika Geceleri
5/1008.08.2015

Baskı: Swastika Geceleri

Ben bu kitabı sevmedim. Kuvvetli, iyi tasarlanmış bir distopya değil. Kendisinden 5 yıl evvel basılmış Cesur Yeni Dünya’nın kurgusunun gücünden eser yok kitapta. Neden bunu söyledim: Distopyaya dair kuvvetli örnekler olmasa bir nebze anlayışla karşılanabilir bu zayıflık. Hatta velev ki daha evvel hiçbir distopya örneği okumamış olsun Burdekin, iyi bir eser de mi okumamış? Olay sadece fikirleri aktarmaksa pekala makale de yazabilirdi. Düşüncelerini büyük kitlelere aktarmak için roman yazmış diyelim, o zaman da okuyucuya zevk vermeyen bu zayıf kurguyu tercih etmesini baştansavmalığına veriyorum. Sayhh’ın da dediği gibi, bu bozuk düzenin geçmişine ve şimdisine dair her bilgi uzun ve bezdirici diyaloglarla aktarılınca iyi bir roman mı yazılmış oluyor? Dahası bu roman feminist bir roman da değil. Romanda kadın yok. Daha önce söylediğim gibi neden biz o kadınların ne hissettiklerini ve düşündüklerini okuyamıyoruz? Böylesi bir roman için en gerekli bakış buydu. Kadınlar örgütlensin ve ayaklansın demiyorum (bunu da diyebilirim tabi, iyi bir kurgu içinde bu dediğim gerçekçi bir şekilde aktarılabilir), en azından erkekler onları aşağılarken, ellerinden evlatları alınırken, saçları kesilirken ne hissettiklerini bilmeyi çok isterdim. O kadınlar varlıkları, erkeklerin karşısında neden bu denli değersiz oldukları hakkında hiç mi düşünmüyorlar? Bir insan, ne kadar hayvan yerine konulursa konulsun, tecrit edilmediği sürece konuşur, düşünür ve fikir üretir. Nerede kadınların fikirleri? Bu kadınların kaderleri neden hiçbir güçlü yanı olmayan üç beş erkeğe teslim ediliyor? Hem de bu kaderin değişmesinde başat önemi olan kitabı doğru dürüst okuyamayan ve anlamayan üç-beş adama? Gerçi o kitabın da hiçbir halta yaramayacağı açık. Onu erkekler okusa ne olur okumasa ne olur. Çağdaş dediğimiz dünyada bile erkeklerin çoğu, ne okurlarsa okusunlar ne kadar kültürlü olurlarsa olsunlar kadınları zayıf ve kendilerine bağımlı görmekten hoşnutlar. Bu böyleyken kitapta kadınların efendisi rolündeki erkekler bir kitap okudu, bir fotoğrafa baktı diye mucizeler mi olacak? Bana kalırsa bu tek kitap mevzuu İncil’e bir gönderme. İncil bir Hristiyan’ın eline geçiyor ve böylece dünya kurtuluyor. Bu kadar sığ bir bakışla yazılmış kitap. “Dinin değeri düşürüldü, saflığı kirletildi, ama kaçınılmaz olan da buydu. Eski Hıristiyanlık dininde kadının çok büyük bir yeri vardı. Teorik olarak ruh değerleri erkeğe eşitti, ama uygulamada böyle olmuyordu elbette. Kadınların rahip olmasına izin verilmezdi. Ama erkekler onların İsa’nın sevdiği ruhlar olduklarını söylemişti, bu yüzden ruhları ve vicdanları varmış gibi davranabiliyorlardı.” Bozulmuş Hristiyanlık, gerçekleri anlatan bir kitapla birlikte yeniden düzelecek ve tüm insanlığa hak ettiği barışı ve hakkaniyeti getirecek. Kitabın söylemeye çalıştığı bu bana kalırsa. Belki biraz aşırı bir okuma yapıyorum, belki bir kere olaya Hristiyanlık övgüsü olarak baktığım için zihnim bu bakışla anlam arıyor. Yine de kitabın teslim edildiği kişiye bakınca Joseph ismi özellikle mi seçildi diyorum kendi kendime, Fred’in babası Alfred ölünce onun için babalık yapacak kişi Joseph değil mi? Fred kitabı okuyarak dünyayı değiştirecekse, yani İsa olacaksa onun vasisi olacak kişi de Joseph (İsa’nın dünyevi babası sayılan Aziz Joseph’a ithafen) olmalı. Joseph şöyle diyor: “Tanrı o kadar iyiyken neden günah ortaya çıktı? Son Gün geldiğinde bu muamma da anlaşılacak, ama siz anlayamayacaksınız elbette. İşte günah böyle başladı, öldürmekle. İki insan arasındaki şiddetle. Sonra binlerce yıl günah içinde yaşadılar ve onları günahlarından kurtarmak ve dünyayı Habil ile Kabil’den önceki haline döndürmek için İsa doğdu.” Yani Tanrı harikaydı, Hristiyanlık müthişti ama insanlar bunun değerini bilemediler ve her şey mahvoldu. Ve şimdi de her şeyi eski haline getirecek bir kitap ve bir erkek var. Yaşasın! Dahası da var: “Babam Friedrich von Hess, Onlu’nun İç Halkası’ndan Alman Şövalyesi, bu kitabı bana 19 Haziran 2130’da verdi. Yetmiş yaşına gelmiş, neredeyse kör olmuş ve uğruna yaşayacak bir şeyi kalmamıştı; ama onun da dediği gibi, tanrılığa ve Tanrı’nın evrenselliğine inançla dolu olan babam, kitabı verdiğinin ertesi günü, 20 Haziran 2130’da yaşamına son verdi.” Nasıl olur da tanrının evrenselliğini halel getirilir. Nasıl olur da Tanrı bir millete ait olabilir? Hitler’i tanrı sayan Naziler cezalarını çekecekler bir gün. Friedrich von Hess’in yazdığı İncil’le Tanrı’ya şirk koşan bu millet harap olacak. Bir distopyanın bu kadar dinin yapıcılığına odaklanması beni deli etti. Benim okuduğum bildiğim tüm distopyalarda din, uyuşturucu bir öğedir. Halk dinin korkusu ve sözde merhameti içinde itaat ederler ve isyanı düşünmezler. Ama bu kitap dini bir kurtuluş olarak sunuyor. Tüm distopyalar aynı olmamalı belki ama özgür düşünceyi kısıtlayan din, nasıl kurtuluş olabilir? Bu konuyu bir kenara bırakıyorum. Kitapta yığınla gereksiz sahne var: Alfred ile Şovalye’nin arasında geçen olay ve diyalogların çoğu kitabın ana çatısına hizmet etmiyor. Sürekli milletlerin sanata katkılarından bahsediyorlar. Vay efendim şu millet mimaride iyi, şu millet resimde iyi, müzikte Almanların eline su dökemezsin falan filan. Sonra ikisinin uçağa binmesi. Neden bindikleri bile belli değil. Yalnız kalmak için mi? Bir ara Hermann ile Alfred çapa yapıyor. Neden yapıyorlar anlamış değilim. Saçma sapan bir sahne. Aslında Hermann karakteri de saçma sapan bir yerde. Kitaptaki en sevdiğim kişi olmasına rağmen varlığı gereksiz. Zaten roman kişilerin çoğunun içi boş. Belki bir nebze Şovalye etkileyici. Bilmek ama bildiğini dile getirememek, onca gücüne rağmen bir şeyleri değiştirememek ona acı veriyor ve bu acı onu gerçek kılıyor. Herrman kişisi sadece Şovalye ile Alfred tanışması için yaratılmış. Sonra zaten yazar onu ne yapacağını bilemediği için İngiltere’ye yolluyor ama oradaki görevi o kadar saçma ki. Kitabın Şovalye’den çıkıp Hristiyan Joseph’e varması sürecinin işlemesi için çabucak harcanan roman kişileri yaratmış yazar. Bu açıkça roman sanatına saygısızlık bana göre. Tabi kitabı tümden yabana atmayalım. Arada bir parıldayan ifadeler mevcut: “Her şey bir efsaneden ibaret. İngiltere efsanelerle doludur. Tabi ülkelerin hepsinde durum aynıdır herhalde. İnsanların işleri ve maaşları ya da Şövalyelerinin kötülüklerinden başka konuşacak bir şeyleri olmuş oluyor böylece.” … “ ‘Kimse bilmeseydi,’ diye düşündü, ‘o ölmüş olsaydı, ben de ölseydim, gerçekler yine de var olacaktı. Dünya yüzünde hiç insan kalmamış olsa da insan davranışı ile ilgili belli bazı şeyler doğru olmaya devam edecektir. ‘Düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde onur da yoktur.’ … “ ‘Neden ölmek istedi?’ ‘Ölme olasılığına sahip olmak için.’ “ … “ ‘Peki neden kendilerini bu kadar alçalttılar?’ dedi Alfred. ‘Kadının İndirgenmesi’ni kabul ettiler. Alman erkekleri tarafından düşünülerek planlanmış, kasıtlı bir şeydi bu. Kadınlar daima erkeklerin istedikleri gibi olacaklardı: iradesi olmayan, karakteri ve ruhu olmayan, sadece erkeklerin yansıması olan canlılar. Bu yüzden, oldukları ya da olabilecekleri şey onların suçu ya da erdemi değildi. Erkekler onların güzel olmalarını isterlerse güzel olacaklardı. Erkekler onların irade ve karakter sahibi gibi görünmelerini isterlerse, böyle bir görünüm sergileyeceklerdi ama bu sadece rol icabı olacaktı. Erkekler onların özgür ve bağımsız, hatta erkeksi görünmelerini isterlerse bunların taklidini yapacaklardı. Ama erkeklerin yapamadıkları, asla başaramadıkları şey ise, bu körü körüne itaate son vermek ve kadınların erkekleri yadsıyarak itaatsizlik etmelerine sebep olmaktı. Bu insan ırkının bir trajedisidir.’ “ … “ ‘Erkekler dişi hayvanları sevemezler, ama insanlaştırdıkları ve erkeksi şablonlara oturttukları kadınları sevebilirler ve sevmişlerdir de.’ “ … “ ‘O zavallı dişi ahmaklar, erkeklerin onlara dayattığı şeyleri neşeyle ve canı gönülden yaparlarsa, erkeklerin bir şekilde mantıklı davranmaya başlayıp onları sevmeye devam edeceklerini sandılar.’ ”

Baskı: Mahalleden Arkadaşlar

Yer yer çok komik yer yer hoş diyalogların geçtiği eğlenceli bir anı-roman. 9 yaşındaki bir çocuğun düşündükleri, bu düşündüklerini dile getiriş şekli inandırıcılığı zedelese de yazılan çoğu şeyin kurgu olduğu düşünülünce inandırıcılık sorunu rafa kaldırılabilir. Komedi unsurları olay ve durumlardan ziyade diyalogların içinde. Yaşanılan olaylara değil Selçuk'un bu olaylara karşı tepkisine gülüyorsunuz. Kitapta Selçuk Aydemir'in senaryosunu yazıp yönettiği dizi ve filmlerin izi sürülebilir rahatlıkla. Eğlenmek ve mahalle arkadaşlarınızı hatırlamak için...

Kılavuz
8/1023.04.2015

Baskı: Kılavuz

Bilge Karasu: Kitaplığımda uzun süre bekleyen başka bir yazar. Zordur deyip bekletiyordum, gün gelir layıkıyla okurum, diyordum. Bir soluk çekiverdim kitaplıktan ve bir soluk bitti. Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener gibi farklı bir söz diziminin, farklı bir sesin yazarı. Kılavuz da garip bir kitap. Uğur’un düşünden uyanışıyla açılıyor hikaye. Olanı biteni onun bakışından görüyoruz. Düşten uyanıp gerçekliğe gazete üzerindeki ilanları okuyarak geçiyor. Gözüne, yaşlı bir adama refakatçi arandığına dair bir ilan ilişiyor. Olur, diyor. Telefon açıp buluşuyor Yılmaz bey ile. Yılmaz bey, ilanı veren kişi. Bir süreliğine şehir dışına gideceği için amcası Mümtaz beye arkadaşlık etmesini istiyor Uğur’dan. Hemencecik güvenip Uğur’a terk ediyor evi Yılmaz bey. Mümtaz bey ertesi gün gelecek. Bir de taksici var, İhsan. Sıklıkla çağırılan bir taksici. Kendisinden beklenmeyen bir yakınlıkla Uğur’la muhabbete giriyor. Zamanla Mümtaz bey, Uğur ve İhsan’dan oluşan üçlü bir dostluk ortaya çıkıyor. Uğur arada bir karaladığı metinleri Mümtaz beye okutuyor. O metinlerde Uğur’un düşleri ve zaman zaman bu düşlerin gerçeğe sıçrayışı var. Güvenilmez bir anlatıcı olan Uğur'u pek anlayamıyoruz. Anlattıkları kesin olmuş mu bilemiyoruz. Geçmişinden pek bahsetmiyor, karabasan denmeyi hak eden düşlerinde ölmesi gerektiği vurgulanıyor. Uğur, Bülent adında bir arkadaşının ölümüne sebep olduğuna inanıyor. Bülent, Uğur’a bir sebepten kırılıp gitmiş ülkeden, orada kanser olmuş. Bu düşlerin verdikleri dışında nasıl bir kişiliği var ancak diyaloglardan anlıyoruz. Aynı belirsizlik hem Mümtaz bey hem de İhsan için var. Hepsi de hem okuyucuyu hem birbirlerini şaşırtan sözler söylüyorlar. Kitabın geneline sirayet eden bir belirsizlik hali var. Bir yandan üç adamın arasındaki gerilimsiz ilişki bizi rahatlatırken diğer yandan sohbetlerinde ortaya çıkan ölüm, intihar gibi konular tedirginlik yaratıyor. Tüm bunların yanında Yılmaz beyin gizemli tavırları da var. Eve gelişiyle birlikte üçlünün huzuru bozuluyor. Tavırlarından üçü de anlam çıkaramıyor. Bu kadar belirsizliğe rağmen kitap kendini büyük bir hızla okutuyor. Gizemin peşinden nefes nefese gidiyorsunuz. Bilge Karasu’nun söyleyişi farklı, kelime seçimleri alışıldık değil ama bunlar hızı kesmiyor. Hızla takip edilen gizemin ötesinde yazar var olmaya, ölmeye, yazmaya, kurguya, oyunlara dair çıkarımlar sunuyor. Kendi adıma bunların hepsini yakaladığımı sanmıyorum; ama bu benim hikâyeden ve dilden keyif almamı engellemedi. Gelelim Karasu’nun diline: Karasu’nun dili okurluğunuzu yeni baştan ele almanızı gerektiren yeniliklerle dolu. Örneğin, kitabı okurken fark etmesek de Karasu, çağdaşı O. Bener gibi “ve” bağlacını hiç kullanmıyor. Bunu çocukça bir karşı duruş olarak yapmıyor tabi. “Ve”nin yokluğunu anlamıyorsunuz bile. Sonra kimi sert sessizleri kendince yumuşatması var: “düşteki adamı görmeğe başladı.” “Yemeğini, südünü vermeğe davrandığımda yanımda bitiverir.” Ve Vüs’at O. Bener ile Bilge Karasu’nun en sevdiğim yanı: Az bilinen Türkçe kelimeleri metinlerinde kullanmaları ve kimi sözcüklere farklı yaklaşmaları: Karasu’nun “Savut, şıpınişi, yolak, yedmek, esenleşmek” gibi sözcükleri kullanması. Yahut “anımsamak” yerine “ansımak”, “kımıldamak” yerine “kıpışmak”, “eziyet” yerine “üzgü”, “ritim” yerine “düzün” sözcüklerini tercih etmesi dilin sıradanlığını kırıp yeni bir bakışla dilimize yaklaşmamızı sağlıyor. Bu sözcükler yazarın uydurduğu sözcükler değil, Türkçe’mizde az tercih edilenler. Ve birkaç alıntı: “Kaygı da korku gibi kendi memesinin oburudur.” s. 23-24 “Sözünün uzunluğundan ürkmüş gibi duruverdi.” s. 83 “İnsanların, mutlu oldukları için bu mutluluğun içindeyken canlarına kıydıkları olur mu?” s. 86 “Yarasalar, baykuşlar, kediler, gece karanlığının yaratıkları güçsüzlük anlarımızın uğursuz düşmanları, öncesiz bir korkunun kapkara ışınlarıyla çevreliyordu uyuyan adamı. 'Usun uykuya dalması...' diyordu resmin altında Goya, '... canavarlar üretir.' “ s. 99 “Ne var ki, bu durumda bile, ancak bir kez yapılabilecek bir şeyin ‘vakti gelmişliğine’ karar vermek güç olsa gerek. Kaldı ki canına kıymayanın, kıymadığı sürece de olsa, canına kıyandan uzaklığı, hiçbir zaman kapanmayacak, kapanmak ne! Hiç kısalmayacak bir aralık… Bilmemiz, olanaksız bir şey. Bildiğimizde de…” s. 125 "Biraz sonra, 'Asıl mutluluk bu olsa gerek,' dedi, 'ulaşmağa can attığımızın biraz öncesi…' " s. 131

Mevki Uygarlığı
8/1022.04.2015

Baskı: Mevki Uygarlığı

Çok iyi bir bilimkurgu romanı. Yüzey hikayede hareket hiç durmazken ard hikayede bambaşka şeyler anlatıyor. Her iyi bilimkurgu kitabı gibi günümüzü tahlil edip yaklaşan tehlikelere karşı farkındalık yaratıyor. Kitabın sonuna doğru hikaye yavaşlasa da sona vardığımızda zirvesine ulaşıyor. Çevirisi muhteşem: Belma Aksun öyle güzel çevirmiş ki kendi dilime yeniden saygı duydum. Dimağı dert bulmasın.

Baskı: Hiç Kimse Sıradan Değildir

Sıcak bir kitap. Mutlulukla okudum. Sade ama güçlü. Ve müthiş bir hızla okunuyor. - “Biliyorum,” dedi kız. “Ed Kennedy.” Sesi tiz ama yu­muşaktı; o kadar yumuşak ki insan içine yuvarlanabilirdi. (s. 83) - "Evet, iyi şanslar, Sophie,” dedi babası. Sophie. Hoşuma gitmişti. İsmi zihnimde dikkatle kızın yüzüne yerleştirdim. Uyum mükemmeldi. (s. 86) - Sabahlar el çırpıyor gibiydi. Beni uyandırmak için. (s. 97) - Ama hâlâ bekliyordum. Kapı biraz daha açıldı ve karşımda biri belirdi. Küçük kız. Kız önümde durmuş, yumruğuyla gözünü uykunun esa­retinden kurtarmaya çalışıyordu. (s. 101) - Her şey dökülmüş süt gibi ağzımdan saçılıyordu. (s. 152) - Sadece oturuyorduk. Audrey ve ben. Ve huzursuzluk. Aramıza sıkışmış halde. “Sen benim en iyi arkadaşımsın, Ed,” dedi sonunda. “Biliyorum." Bir erkeği bu sözlerle öldürebilirsiniz. Silaha gerek yok. Mermiye gerek yok. Sadece bu sözler ve bu sözleri söyleyecek bir kız ye­terli. (s. 152-153) - Kalp atışlarım kulaklarımda zonkluyordu. Önce teza­hürat yapan bir kalabalık gibiydi, sonra sakinleşerek dizgin­siz bir alaycılıkla tebrik eden tek bir kişinin alkışına dönüştü. Şak. Şak. Şak. Aferin, Ed. Çok güzel vazgeçtin. (s. 168) - “Neden ben?” diye sordum, Tanrı’ya. Bir şey söylemedi. Güldüm ve yıldızları seyrettim. Yaşamak güzeldi. (s. 211)

2666
10/1031.03.2015

Baskı: 2666

Bu kitap dopdolu bir edebiyat sevgisiyle, kitap sevgisiyle, yazma ve okuma eylemine duyulan aşkla yazılmış. İçinde sizi hemen saran büyük bir gizeme ve etkileyici bir dile sahip. Daha ilk 200 sayfada anlıyorsunuz ne denli büyük bir eser olduğunu, çok büyük bir keyifle okuyorum. Çevirmen Zeynep Heyzen Ateş'in de ellerine sağlık, kusursuz bir çeviri yapmış, akıp gidiyor, hiç rahatsız etmiyor. Kitabın yarısından çoğunu okudum hala da devam ediyorum. Bu devasa eser hakkında yazılan tüm övgülere katılıyorum. Bir hayli uzun süredir (5-6 ay olmuştur) okuyorum. 5 ana bölümden oluştuğu için araya başka kitaplar almakta mahsur görmedim. Bunu 2666'dan sıkıldığım için yapmadım, sadece hemen bitmesini istemedim. Bu yaklaşık 1000 sayfalık eser öyle büyük br hızla ilerliyor ki hayran olmamak elde değil. Kimi yerlerde 2666 için "Bolano ölümle yarışarak bitirdi" deniyor ve bana kalırsa kitabın kendi hızı göz önünde bulundurulunca bu çok doğru. Stephen King'in de dediği gibi “Bu doğaüstü roman tasvir edilemez; bütün ihtişamıyla yaşanması gerekir.” O kadar devasa ve yaşam dolu ki anlatmak imkansız. Bu kadar uzun süre birlikte olmak kitapla aramda bir bağ geliştirdi, kitaplığımda o sarsıcı heybetiyle her gün beni selamlıyor, beni oku diyor. Her sayfasını büyük bir merakla hiç sıkılmadan okuyorum. Ve bundan sonra Bolano ne yazmışsa okumaya çalışacağım. Bir de çeviri konusunu açmak istiyorum ki Zeynep Heyzen Ateş muhteşem br çeviri yapmış, öyle akıcı öyle güzel bir sesle çevirmiş ki kitabı çeviri kokusunu almak mümkün değil. Kitabın cüssesini düşünürken bile ne büyük bir çeviri emeği olduğunu farkediyorsunuz; hele ki böylesi devasa bir edebi eser ne kadar zor bir çeviri süreci gerektirir. Ama Zeynep hanım, kusursuz bir iş çıkarmış okuduğum bölüme kadar hiç cümle düşüklüğü yahut baskı hatası görmedim. Kısacası kitap hakkında yapılan yorumlardan birine tüm kalbimle katılıyorum: "2666, en yalın ifadeyle, yirmi birinci yüzyılın ilk gerçek başyapıtıdır.” --- 4. bölümü de bitirdim. Son bölümü daha sonra okuyacağım. Muhteşem bir eser. Devasa bir eser. Sizi içine alıyor, orada yaşatıyor, kendisine alıştırıyor. Mutlaka okuyun. 4. Bölümde 300 sayfa boyunca yüzlerce kadının ölümünü ve ara hikayeleri okudum. İnanılmazdı. Son bölüm ilk bölüme bir nebze daha bağlantılı. Mükemmel 4 roman okudum diyebilirim. Zaten Bolano bu 5 romanın ayrı ayrı ve birer sene arayla yayınlanmasını istemiş. Ben de onun dileğini yerine getirip 5 ayrı roman olarak okuyorum. --- Ve son bölümü de bitirdim. Önceki bölümleri çok güzel bir biçimde bağlayan tatmin edici bir bölümdü. Tabi tüm bölümler gibi bağımsız bir kitap gibi de okunabilir. Büyük bir boşluğa düştüm, çünkü 1 yıldan uzun süredir 5 kitabı ayrı ayrı zamanlarda okudum ve kitap benim için arada bir konuştuğum iyi bir dost gibi olmuştu. Çok sevdim. Mutlaka tavsiye ederim.

Enigma
8/1016.02.2015

Baskı: Enigma

Çok iyi bir romandı. Birbirinden farklı dört kişinin birbirine edebiyat tutkusu ve aşkla bağlanışını anlatıyor: Varlıklı bir Japon kadın, Katalan bir edebiyat öğrencisi, İspanyol bir kiralık katil ve bir edebiyat profesörü.

ÖncekiSayfa 1 / 6Sonraki