
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Cyrano De Bergerac
Edmond Rostand’ın 17. yüzyılda yaşamış şair, oyun yazarı ve silahşör Savinien Cyrano de Bergerac'ın hayatından esinlenerek yazdığı ve tiratları ile tiyatro tarihine geçen eseri. Ülkemiz tarihine geçişi de muhtemelen “burun” detayı sebebiyle II. Abdülhamit tarafından sahnelenmesinin yasaklanmasıyla oluyor. Oyuna adını veren Cyrano de Bergerac başkaldırının timsali olduğu gibi Rostand’ın yazarlık hayatında karşılaştıkları ve maruz kaldıklarına da bir cevap sanki. Adeta asaletin ve gururun vücut bulmuş hali olan Cyrano’nun kendisini küçümserken aslında karşındakini yerin dibine sokma becerisi ve özellikle manzum atışmaları bir hayli güldürse de finali gözleri nemlendiriyor. Kesinlikle büyük etki bırakan ve unutmanın mümkün olmadığı bir karaktere sahip oyunun Fransız Edebiyatında yeni bir çağ başlatmasına şaşmamak gerek. “Varsın, küçücük olsun fütuhatın (zaferlerin), fakat bil, Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.”
Baskı: Küçük Ahşap Ev
Kitaba adını veren ilk öykü olan Heybeliada'nın bugünkü adıyla Lozan Zaferi caddesi üzerinde yer almış Küçük Ahşap Ev’in öyküsü bir nevi anı derlemesi. Olaylar ve ufak değişikliklerle birlikte kişiler gerçek. Akıp giden zamana direnen bu sevimli ev, değişen sahipleriyle birlikte adanın bir döneminin tarihçesini oluşturuyor. Diğer öykülerde ise bazen bir ev, bazen bir ada kedisi, bazen de bir adalının yaşamı yer almakta. Hikayelerin ortak noktası ve kitabın da temeli Heybeliada yani. Sade, temiz ve akıcı bir dile sahip öyküler ada havasını yoğun bir şekilde hissettiriyor.
Baskı: Türk Masalları
Macar Türkülog Kunos’un 5 yıl boyunca Anadolu’da yaptığı araştırma gezileri sonucu derlemiş olduğu halk masallarından oluşan bu kitap, uyku öncesi için birebir. Zira Türk masallarının diğer ülke masallarından en büyük farkı, neredeyse hepsinin mutlu sonla bitmesi. Bir diğer dikkat çekici nokta ise Rus Masalları ile benzerlikten öte aynı figürlerin kullanılması. Ayrıca zengin hayal gücü ve canlı tasvirlerle bezenmiş bol maceralı masallarda sabır, erdem ve dürüstlük en çok öne çıkan vurgular. Kitabın sonunda yarı Türk unsurlara sahip dört tane de Romen masalı yer almakta.
Baskı: Ölüm Oyunu
Christie romanlarında sıkça karşımıza çıkan bakmak ile görmek arasındaki fark sorununun iyice belirgin olduğu maceralardan biri. Gerçekten de göz, en kolay yanıltılan duyu organı olsa gerek. Hem “en iyi saklanma yöntemi göz önünde olmaktır” taktiği hem de algıyla oynama yöntemi başarıyla kullanılmış. Türün sıkı okuyucuları için çok sürprizli olmasa da akıcı dili sayesinde kendini merakla okutturuyor.
Baskı: Yüzbaşının Kızı
Kazak ayaklanmasını konu alan bir dönem romanı. Pyotr Andreyich Grinyov karakterinin mektuplarından kurgulanarak Rusya’nın içinde bulunduğu karmaşayı saf bir aşk eşliğinde aktaran eser, son derece yalın bir dile sahip. Bu yalınlık eseri daha gerçekçi kılmış. Karakterlerin sahiciliği de bir diğer etkileyici yanı. Tabi olaylar çok hızlı geliştiği ve zaman atlamalarıyla tesadüfler birbirini kovaladığı için bazı okurlarda özet geçilmiş hissi uyandırabilir. Ama tüm dönem eserlerinde olduğu gibi unutulmaması gereken konu, kitabın kendi çağında değerlendirilmesi gerektiği. Yani kendi dönemindeki eserlerin çoğunun aksine ağdalı dilden uzak oluşu, karakterlerin netliği, tasvirlerin sade gerçekçiliği, olayların çok teferruatına girmeden ana fikrin kesin bir şekilde ortaya konulması ve hatta konunun uzatılmamasıyla tamamen çağdaş bir roman örneği. Ki zaten Puşkin de Modern Rus Edebiyatı’nın kurucusu kabul edilmektedir. O yüzden kitabı, kendi döneminde yeni bir edebi akım başlattığını göz önünde bulundurarak okumak gerek.
Baskı: Aylak Adam
Öncelikle Türk Edebiyatı’na yön vermiş böyle eserleri kendi dönemini göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerek. Bugün sahip olduğumuz çeşitlilikte ve ulaşabildiğimiz neredeyse tüm dünya eserleri arasında dikkat çekmeyen bir açıdan, teknik ya da içeriği ilk kez kullanıyor olması gibi bir öneme sahip olduğu unutulmamalıdır. Ki Aylak Adam C. de Raif Efendi ile başlayan, “varolmak ile yaşamak arasındaki farkı" sorgulayan ve sorgulatan bir karakter olarak edebiyat tarihinde haklı bir yere sahiptir. Fakat bu eser günümüze de pekala uyumlu. Gelir düzeyi ne olursa olsun hangimiz ne kadar özgün kalabiliyoruz? İş, okul, hayat mücadelesi ya da ailevi sorumluluklar varken kaçımız bırakın aradığımızın peşinden gitmeyi, neyi aradığımızı kendimize sorabiliyoruz? Ben de C. karakterinin züppeliğini sevmeyenlerdenim. Bununla birlikte o “ihtimali” aramaktan vazgeçmemesine de imrenmedim değil. Bir de şu var ki batıya dönük Çağdaş Türk Edebiyatı'nın ilk dönem eserlerinden sayılabilecek bu romanda konuyu sadece amiyane tabirle “karı kız peşinde koşmak” olarak algılamamak gerek. Burada tek aranan Maria Puder tarzında bir kadın değil. Genel olarak hayatın tüm alanına yayılmış bir arayış, bir yabancılaşma söz konusu. Ayrıca C. ile B. nin yollarının bir türlü kesişmemiş olması ve kapanış cümlesinin çarpıcılığı kitabı ayrı bir yere taşımak için yeterli sebep. Tüm bunlara rağmen Türk Edebiyatı'nın üç uyumsuzundan hangisi deseler yine ve hep Selim Işık derim.
Baskı: Hürrem
Boleyn serisini okuyupta bizde niye böyle romanlar yazılmaz derken, Hürrem oldukça iddialı bir şekilde bu arzumuzu karşılamış. Anlattığı müthiş saltanata, görkeme karşın oldukça sade bir dille yazılmış. Uzun anlatımlardan kaçınıldığı için sayfa sayısına rağmen sıkmadan hızlı bir şekilde okutturuyor kendini. Kurgusuyla, hikayesiyle tarihi roman diyemesek de yazarın kendisinin de belirttiği gibi gerçekten yola çıkılarak esinlendiği için tarihi kurgu roman diyebileceğimiz bir eser çıkmış ortaya. Tabi bu kadar çeviriyorum madem neden kendim yazmayayım havası da fazlasıyla hissediliyor. :)
Baskı: Aradım Yaz Dediniz
Sait Faik Hikaye Armağanı kazanmış olan kitap, süslemeden uzak sade diliyle dikkat çekiyor. İç sesler bazen uç uca eklenip Oğuz Atay havasında sel olup akıyorlar. Hikayelerin yazım tekniği ve dil kullanımları birbirinden farklı. Bu biraz dikkat dağıtsa da ortak bir paydada buluşup kadınların sesi oluyorlar. Özellikle öfke tasvirleri başarılı.
Baskı: Sevdalinka
Adının hakkını vererek bir sevdayı hatta kara sevdayı temel alarak Bosna’nın hüzünlü tarihiyle sarmalanmış bir roman. Aynı ailenin içinde olsa bile birbirinden farklı karakterleri, tıpkı Bosna’nın yüzlerce yıl bir arada yaşamış her renkten insanları gibi. Dar çerçevede aile içindeki farkı görüşler, kızgınlıklar, kırgınlıklar vs. daha geniş çerçevede hep bir arada yaşamış insanların siyaset ve aşırı görüşlerle ayrışmalarına dönüşüyor. Yugoslavya’ nın sürekli içten içe kaynayarak bir kazan gibi yıllarca fokurdayıp yakın tarihimizde sonunda taşmasını ve federeyle birlikte insanların parçalanışını gözler önüne seriyor. Ve savaşın, soykırımın korkunç yüzünü bir kez daha gösteriyor. Bazı yerleri okurken insanın boğazı düğümleniyor. Teknik olarak ise yarıya kadar kopukluk hissi veren kısımlar var. Son çeyrekte oldukça hız kazanmasına rağmen Boşnaklar bölümü damdan düşer gibi giriyor. Burhan anlatmaya başladıktan sonra geçilseydi daha şık olabilirdi. Bir de ne soy varmış Ayşe Kulin’ de yahu.
Baskı: Patasana
Ahmet Ümit’in, Agahta Christie tarzı kurgusunun daha ağır bastığı eserlerinden. Yani bir köşke değil de bir kazı alanına toplanmış şüpheliler mevcut. Katilin dışarıdan biri mi yoksa içlerinden biri mi olduğu sorunsalı belli bir noktaya kadar başarıyla korunmuş. Sanırım yazarın öykücülüğü de bu romanla başlamış. Yani öykücülükten kastım polisiye ile harmanlayışı. Yazıttan aktarılan kısımlar gerçekten güzeldi. Yer yer tarihi bir yazıttan aktarılıyor olmasına karşın günümüzde kullanılan tabirler göze çarpmıyor değil. Fakat bu yerli, yabancı hatta hatırı sayılır üne sahip birçok yazarın düşebileceği bir hata. Bununla birlikte gayet iyi kotarılmış masalsı bir anlatım var. Yazıt ve bölümlerin son cümlesinde geçen kelimelerin diğerini başlatan cümleler içinde de geçmesi hoş bir detay. Yazıtın öyküsü çok trajik ve ne yazık ki insanlık hakkındaki tespitler sonuna kadar doğru. Ana olaydaki kurgu ise yer yer tekrara düşmekle birlikte özellikle Yüzbaşı Eşref’in anıları gayet çarpıcı. Final ise oldukça cesur bir fikir. Desteklemem mümkün değil ama sadece bir kurgu adına bu çıkışı beğendiğimi belirtebilirim.
Baskı: On İkiye Bir Var
Sait Faik Hikaye Armağanı’nı alan ilk kitap olan eserde, Haldun Taner’in keskin mizahlı temiz kaleminden yedi öykü yer almakta. En çarpıcı olanı şüphesiz kitaba ismini veren On İkiye Bir Var isimli öyküsü. Genelde buruk bir hava taşıyan hikayelerde ortak nokta olarak varoluşçuluk etkisi gözleniyor.
Baskı: Cadılar Bayramı Ağacı
Cadılar Bayramı geleneğinin kökenine bir yolculuk. Fakat öyle bir yolculuk ki Antik Mısır’ın Krallar Vadisi’nden Ölüler Tanrısı Osiris’e, Druidler’den Engizisyon’a, Notre Dame’dan Meksika’nın Ölüler Günü’ne yok yok. Günümüzde bir başka tüketim çağı eğlencesine dönüşmüş olsa da aslında bayramın gerisinde her çağdan bir sonraki kültüre çeşitli şekillerde aktarılan ölüm ritüelleri ve büyücülük gelenekleriyle, büyük bir birikimin yattığı fark ediliyor. Böyle ürkütücü unsurlar içeren bir macera için çocuk karakterler seçmesi, yazarın ölüm karşısında herkesin eşit olduğunu vurgulamak istemesinden sanırım. Tasvirlerin canlılığı ve gotik detaylarla süslenen maceranın asıl teması ise dostluk.
Baskı: Ölüm Çığlığı
Miss Marple’ın yer aldığı ilk romanmış. Agatha Christie aslında Poirot gibi bir seri kahramanı yaratmak istememiş fakat Miss Marple da oldukça hızlı bir giriş yapmış edebiyat dünyasına. Hikayedeki cinayet bir hayli karmaşık ve çözümü güç türden. Katil konusunda çok başarılı şekilde yanıltıyor. Bununla birlikte Miss Marple’ın sonuca ulaşma şekli beni pek de tatmin etmedi. Dikkati takdire şayan olsa da bazı tesadüflerin “fazla” tesadüf olduğu görüşündeyim. :)
Baskı: Füreya
Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’ın olağanüstü yaşamına bir bakış. O kadar dolu bir yaşam ki yoruma dayalı bir biyografi değil ansiklopedi olur. Öyle bir aileden geliyor ki ikinci eşi Kılıç Ali, dayısı Halikarnas Balıkçısı. Yani hakkındaki ne yazılsa okunacak bir yaşam. Ki yazarın asıl başarısı da ilgi çekici hayatları yakalamasında bence. Yine de bilmeyenlere tanıttığı hayatlar ve akıcı diliyle kendini okutturmasını biliyor. Cumhuriyeti benimsemiş bir Osmanlı ailesi olarak Türk Sanatı’na müthiş katkılarda bulunan ailenin her bir ferdi ayrı kitap konusu olur aslında. Zaten Kılıç Ali ve Cevat Şakir başta olmak üzere odak noktası olan birçok şahsiyet var. Şüphesiz en ilgi çekici kısımlar ise Atatürk hakkında olanlar. Bu kadar iz bırakıcı bir hayatta böylesi bir aileden gelmenin etkisi yadsınamaz. Alınan eğitim, yetişilen ortam, ekonomik güç vs. hepsi yaratım gücünü ortaya çıkaran önemli detaylar. Yine de hepsinin üstünde yetenek var ki işte onu gerçekten varolmadığı sürece hiçbir şey ortaya çıkartamıyor.
Baskı: Anayurt Oteli
Dönemine göre oldukça cesur bir dille yazılmış yoğun bir psikolojik roman. Aslında zor bir roman. Gerek antikahraman diyebileceğimiz Zebercet karakterinin bilinç akışı tekniği ile müşerref olduğumuz kafasının içiyle, gerek otelin tabelasıyla sıkça vurgulanan mezar metaforuyla, gerekse boğulma temelli ölüm tasvirleriyle bir hayli boğucu. Fakat aynı zamanda çekici bir roman. Yazım dilindeki süslemeden uzak yalın sertlik insanı etkiliyor. Kuvvetli yalnızlık betimlemesi, o içe kapanıklıktan öte dünyaya kapanıklık ve yabancılaşma duygusu çok başarılı yansıtılmış.
Baskı: Uçurtma Avcısı
Çarpıcı hikayesi bir yana sade anlatımıyla akıp giden bir roman. Amerikan rüyası biraz abartılmış ve hikayedeki birçok olay Yeşilçam’a alışkın bünyeleri şaşırtmıyor aslında. Ama tüm bunlar kitabın etkileyiciliğini azaltmıyor. Özellikle Hasan karakteri Afganistan’ la aynı kaderi paylaşıyor sanki. İç acıtıcı , hayata dair çok önemli izlenimlerin bulunduğu birkaç kez daha sindirerek okunulması gereken bir kitap.
Baskı: Rus Masalları
Gerçekten tam da uzun ve karlı kış gecelerine yakışır ürkütücülükte masallar. Rus masalları, Uzakdoğu masallarına göre daha gotik bir havaya sahip. Korkunç büyücüler, cinler ve vampirler en öne çıkan konular. Rus kültürünün tanınmış figürlerine de yer verilen skazkalarda (halk masalı) toplumsal eleştiri ve göndermeler de bolca yer alıyor. Ralston’un ciddi araştırma sürecinden geçtiği belli olan titiz derlemesiyle, masalların arasındaki açıklamalarda hem Rus kültürüne dair önemli bilgilere hem de farklı kültürlerle karşılaştırmalı olarak masalın kaynaklarına değiniliyor. Bu açıdan özellikle kuzey ülkelerinin masallarının birbirine yakınlığı fark ediliyor. Ayrıca demirci gibi Anadolu'da da rastlanan figürlerin olması dikkat çekici.
Baskı: Cehennem (Robert Langdon, #4)
Dan Brown, Kayıp Sembol'deki hatasını telafi edip tekrar rotayı Avrupa ve özellikle de İtalya'ya çevirmekle en doğrusunu yapmış. Hele de ölmeden önce görmek istediğim yerlerden biri olan Floransa'yı haritasız yolumu bulduracak kadar anlatması benim için ayrı bir hoşluk. Anlaşıldığı üzere roman yazarın diğer eserleri gibi seyahat rehberi olarak da kullanılabilir. Bazı yerlerde o kadar tasvir ve bilgi bombardımanı var ki olay neydi niye koşturuyorlardı unutuyor insan. Bu birinci eksi. İkinci eksi tüm hengamenin yanılmıyorsam 3 gün içinde gerçekleşmesi. Üstelik oradan oraya koşturmalarının çok da bir anlamı olmuyor zira gittikleri yerler genelde baştan beri ellerinde olan ipucunu doğrulamaktan başka bir işe yaramıyor. Langdon'ın ancak yerinde görünce devreye giren görsel hafızasının ceremesini okuyucular çekiyor yani. Ayrıca Dante'nin değiştirilmiş mısralarında adeta kafaya kakılan Ayasofya vurgusuna rağmen Türk okuyucular spiral metni ilk gördükleri andan hatta ondan da önce arka kapağı okudukları andan itibaren Yerebatan Sarayı'nı tespit edebilirler. Bu da bir yerden sonra ee hadi bulun da gelin artık duygusu yaratıyor. Bunların hepsi bir yere kadar tolere edilebilir tabii. Ancak, romanın en büyük eksisi sonunda hiçbir şeyi engelleyememiş olmaları ve dünyanın sonunu getirecek derecede düşman olarak belletilen adamın neredeyse haklı çıkarılması oldu. İşte bu gerçekten hayalkırıklığı yaratıyor. Bu olumsuzlukların dışında akıcılıkta ve sonu hüsran olsa da merak unsurunda bir sorun yok. Dolayısıyla bunların hatırına ve biraz da Kayıp Sembol'de Kartal Cezaevi ile anılan İstanbul'a şanına yakışır bir curcunayla dönüş yapılmasından ötürü kayırarak, yazarın eserleri arasında 4. sıraya koyuyorum.
Baskı: Sevda Dolu Bir Yaz
Füruzan’ın özenli Türkçesiyle dikkat çeken öykü kitabı. İlk bölümü Sevda Dolu Bir Yaz, buruk bir baba-kız hikayesi. İstenmeyen ve şartlanarak büyütülen bir çocuğun gözünden İstanbul’un son köşklü yaşamlarına bir bakış. Büyüdüğünde bile itiraz etmeden, sorgulamayı hiç düşünmeden, adeta hatıralarında yaşayıp giden karakterin öyküsü Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmekte. Şarkılar Kitabı olarak adlandırılan ikinci bölüm ise Birinci Yaz Şarkıları ve İkinci Yaz Şarkıları olarak ikiye ayrılmış. Birinci Yaz Şarkıları, isminin ağırlığını taşıyan ve hayalgücüyle hayranlık uyandıran Şemsigül Şehrazat Debrecenli’nin sevgi dolu çocukluk hatıralarıyla dolu. Bu kısım zarif betimlemeler eşliğinde ve Şehrazat’ın trajediyle sarsılmış ailesinin güzelliğiyle tam bir yaz sıcaklığında akıyor. İkinci Yaz Şarkıları ise sanki yaşamın yozlaşmasını vurgulamak istercesine çok hızlı bir şekilde adeta aceleye gelmiş hissiyle geçiyor. Şehrazat karakterinin çektiği yokluk ve zorlukların etkisiyle büyüdükçe şaşılacak derecede duyarsızlaşması dikkate alınırsa bu hızlı geçiş yazarın bilinçli tercihi gibi duruyor.
Baskı: Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu"
Aslında bir kendini arama yolculuğu. Fakat hikayede peşine düşülen kitap o kadar merak uyandırıcı ki ilk bakışta final maceraya göre zayıf kalıyor. Bütüne bakıldığında ise tam da çıkış noktasını tamamlayan şekilde sonlanıyor. Nihayetinde cevap aramak bir tutku ve cesaret işidir, bu yüzden insan yüzleşebildiği kadarını bulur ve yaşar. Kitap günlük tarzında yazıldığı için zaman zaman karakterin düşüncelerinde boğuluyorsunuz. Ağırlıkla Osmanlı topraklarında geçen seyahatler ise gerçekten masal tadında. Maalouf tarzı olduğu üzere yine arka plana birçok önemli tarihi olayı yerleştirmiş. Büyük Londra Yangını’ndan Konya’daki veba salgınına, Sabetay Sevi’nin ortaya çıkışından Hollanda-İngiltere Deniz Savaşları’na kadar 17. yüzyılın en bilindik olayları kitapta yer alıyor.
Baskı: Faust
Yazım sürecinin yazarın hayatına yayıldığını her satırında belli eden bir eser. Başlarda daha sade ve odaklı olan konu, ortalardan itibaren gösteriş ve coşkunluk kazanarak geniş bir yelpaze gibi açılıyor. Bu da çokça belirtildiği gibi sahnelenmekten ziyade okumak için yazılmış bir oyun olduğu duygusunu pekiştiriyor. Modern insan tragedyası olarak anılmasının da haklı bir nedeni var. Zira Faust’u yazıldığı çağda düşünürsek, Yeniçağ’dan Yakınçağ’a geçiş döneminde araştıran, sorgulayan ve aradığı cevabı bulmak için şeytanla bile antlaşma yapabilen bir insan figürü oldukça sarsıcı etki bırakmış olsa gerek. Tabi günümüzde göndermelerin tümünü anlamak mümkün değil. Yine de kendisinden sonraki olaylara bile yorumlanabilecek evrensellikle çıkarımlar var. “Bugün yapılmayan, yarın yapılmamıştır, Ve ziyan etmemeli bir tek günü bile” S.22
Baskı: Az Şekerli
Üstadın vefatından sonra yayınlanan son hikayeleri ve daha önceki hikayelerinin derlemesi. Ek olarak şenlikli bir röportajı yer alıyor. Fakat röportajın sivriliğinin aksine özellikle kitabın başlarında yer alan son öykülerinde adeta bir vazgeçmişlik, bir veda havası fark ediliyor. Öyle ki artık öfkesi bile dinmiş, kelimelerine dinginlik gelmiş sanki. Behçet Necatigil’in zarif vedası Anlamak şiirinde dediği gibi “Anlamak boyun eğiş.” olsa gerek...
Baskı: Kızılderili Masalları
21 masaldan oluşan bu derlemede Kızılderililerin doğaya olan bağlılıkları ve özellikle doğa olaylarını yorumlayış şekilleri dikkat çekiyor. Onurlu bir halk olarak masallarında sabır, erdem, cesaret ve adalet gibi kavramlar sıkça öne çıkıyor. Fakat bazı masallar oldukça sert. Kızılderililerin zorlu yaşamlarını yansıtan kimi hikayelerde kan gövdeyi götürüyor. Bu yüzden alt yaş gruplarına pek uygun değil.
Baskı: Kral Lear
Kendi dilinde okuyamadığıma üzüldüğüm bir eser. Tam olarak yazıldığı dönemin diliyle okumak isterdim. Çevirisi bile bu kadar kıvrak bir dile sahipse orijinali nasıl lezzetlidir düşünmeden edemiyorum. Tamamen umutsuz, esaslı bir tragedya. Fakat aynı zamanda keskin bir mizahı var. Gözle görülen aldatıcı gerçeğin yanında ancak kör olunca görülebilen! yalın gerçeğin tezatı çok çarpıcı. Üstad, insan doğasını hemen her yönüyle işlemiş.