Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Notre Dame'ın Kamburu
Bana okumayı sevdiren, aşkı, trajediyi, isyanı iliklerime kadar yaşatan bu kitabı 18 sene sonra yeniden okudum.Phoebus, Frollo,Gringore,Quasimodo ve tabi ki çingene kızı Esmeralda arasında yaşanan umutsuz bir aşk hikayesidir.Yazar Notre Dame katedralinde gezinti yaparken duvara kazınmış bir yazı görür "KADER".Bu kitap duvardaki o yazının hikayesidir.Çok ağır din eleştirisi içerdiğinden Vatikan bir dönem Victor Hugo'yu afaroz etmeyi bile tartışmıştır.
Baskı: Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku bir İlhami Algör romanı...Ruhundaki eksiklikleri gören ama bu eksikliği dolduramayan insanların romanı.Kimsenin anlamadığı derin tutkular yaşayan ve tutkusunu yalnızlığıyla harmanlayan insanların romanı."söz gelimi testere ile kesseler sırıtan" insanların romanı."film bitmiş de herkes salondan çıkarken, aklı son sahneye takılı kalmış, koltuğuna çakılı adamlar"ın romanı.Durmadan "tel cambazının tel üstündeki durumu"nu anlatır şiiri hatırlayanların ve Turgut Uyar'a selam çakanların romanı.Sonunda bitse ne olur, bitmese ne diyenlerin romanı.Ve elbette benim romanım... "nereye gidiyorsun çocuk, dedim içimden, büyümeye mi?"
Baskı: Kabil
Saramago'nun son kitabıdır KABİL.Ademin iki oğlundan biri olan Kabil kardeşi Habil'i öldürür ve tanrı tarafından sürgüne gönderilir.Bu sürgün zamandan ve mekandan bağımsız bir sürgündür.Kabil'in sürgün hayatında karşılaştığı ilahi karakterler ile arasındaki diyaloglar ironik şekilde tanrı fikriyle dalga geçmektedir.Yayınlandığı hemen hemen her ülkede ciddi tartışmalara yol açmış olan bu kitap Saramago'nun ölmeden önce tanrı ile hesaplaşması niteliğindedir.
Baskı: Aylak Köpek
Kitap yedi farklı hikayeden oluşuyor ve hepsi de birbirinden karamsar.İlk hikaye Aylak Köpek'te bir köpeğin geçmişe duyduğu özlem ve özgür olabilmesi için geçmişinden kaçışını anlatıyor.Kerec Don Juanı hikayesinde piyasa aşklarıyla alay ediliyor.Beni en çok etkileyen hikaye Karanlık Oda oldu.
Baskı: Heba
Varoluşçuluğun sınırlarını zorlayan Heba'da heba olan hayatlar işleniyor. Bir çok politik-sosyolojik kitabın uğraşıp da anlatamayacaklarıyla baş başa bırakıyor okuyucusunu.Yaşamlarımızın karmakarışıklığı içinde aslında ne kadar sade olduğunu ya da tüm sadeliğine rağmen ne kadar karmaşık bağlarla birbirimize, yerlere ve olaylara bağlı olduğumuzu; yaşanmış-yaşanan-yaşanacak her şeyin nasıl da ilintili olduğunu çok sıradan bir karakter olan ziya üzerinden okuyoruz. Bitirdiğimde göğsüme yumruk gibi oturdu.Anahtar sahibinin hikayesi ile başlayan sızı, kitabın sonuna kadar insanın yakasını bırakmıyor.Hasan Ali Toptaş gerçeği koyuveriyor kucağınıza her satırda.Anahtar sahibi olmanın, kutsalı-toprağı koruma hikayesinin, ödenemeyen borçların ve ödenen bedellerin hikayesi bu.
Baskı: Onlar Hep Oradaydı
Servet-i fünuncuların İkinci Abdülhamit'in baskıcı yönetimine dayanamayıp Yeni Zellanda'ya gitmek istedikleri ama sonradan vazgeçtikleri... Amerikaya ilk gidenin Kristof Kolomb olmadığı ve Kolomb'un haritalarından birinin Topkapı Sarayı'nın harem dairesi'nde bulunması.. 2. Dünya savaşında Amerika'nın Japonya'ya karşı Pasifikte kızılderilileri önemli bir görevde kullanmaları ve hatta onları çatışmalarda korumaları... İstanbul sahil yolunda bir zamanlar yüzüldüğü... 1910 da Meksika'nın 100. kuruluş yılı sebebiyle İstanbul'dan Meksika'ya bir saat kulesinin gönderildiği... Bu böylece uzar gider.Bunlar ve bunlar gibi yüzlerce kısa ama az kişinin bildiği ve çok ilginç anekdotlar sayesinde kitabı okurken çok keyif aldım.Üstüne Sunay Akın'ın akıcı ve samimi üslubu eklenince çok sevilen bir dostla yapılmış bir sohbet tadında bir kitap.
Baskı: Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi
Hayatımda okuduğum en matrak romanlardan biri. Kitap doçent ülkü beyin "aşk: özveri mi, benliği korumak mı ? " başlıklı konferans için karadeniz şehirlerinden birindeki sırtı denize dönük ruh sağlığı hastanesine gitmesi ile başlar. Romandaki yüzlerce kişiyi bulan karakter yumağı ülkü beyin konferans verdiği kürsüde temizlik yapan hizmetliden girer, yıllar önce yaşamış arsa sahibinin tüm ailevi ilişkilerinin detaylarına kadar akar gider. Kitapta beni etkileyen en güzel unsur bir anda cumhuriyet öncesi dönemde iken birden ihtilal dönemine sonra hoop milenyuma gelmişsiniz. Ancak sadece 7 sayfa geçmiş... Tek sıkıntılı unsur ise uzun ara vermeden ve hikayelerden kopmadan okumak şart.
Baskı: Konstantiniyye Oteli
Bütün olarak değerlendirdiğimde edebi olarak çok kalıcı unutulmaz bir tat bırakmadı. Ana karakterler Zehra ve Emre. Romanın işleyişi bu iki ana karakter üzerinden. Ancak kalabalık bir davette renkli, çeşitli konuklar, bu konukların öyküleri, İstanbul'un tarihsel zenginliğine dayanan öykü bolluğu. Toplumsal olarak göç sorunu, bunun sonuçlarının büyük kente yansıması işleniyor, ancak roman gerçek zaman dilimini yani 2014 yılını okura sürekli anımsatıyor, güncelden kopmama yazarın özellikle tercihi olmasına karşın toplumsal olarak göç sorununun 1970-1990 arası etkileri üzerinde duruluyor. İkinci ve üçüncü kuşağın yaşadığı varoluşsal sorgulamalar eksik kalıyor. Bu kalınlıkta bir roman için azımsanamayacak hatalar dikkatli okuyucuyu rahatsız ediyor.Yedi yıldızlı bir otelin açılışında bulunan tüm garsonların,güvenlik görevlilerinin ve kat görevlilerinin tamamının Anadolu'dan yeni gelmiş,saf ve köylü çocukları olması gerçeklik duygusundan uzaklaştırıyor okuyucuyu.Tüm kitaplarını okuyan biri olarak kitabı ortalarda bir yerlere koyuyorum.Zaman kaybı mı?Bence değil.Bu yaz doğru dürüst kitap yok.Alın okuyun ama asla bir kedi bir adam bir ölüm değil.
Baskı: İnce Memed (Özel Basım - Kutulu)
ince memed dünya tarihinde tektir. hakkında onlarca türkü yakılan kahramanlar hep vardı ve çoğunun romanı yazıldı. memed onlardan değildir. ince memed yaşar kemal tarafından "uydurulmuş", kurgulanmış yazılmıştır. ancak bundan sonra hakkında onlarca türkü yakılmış nice efsaneler türemiştir. memed'in mezarları ortaya çıkmıştır 7 - 8 ayrı köyde, görüp tanıştığını idda eden ihtiyarlar türemiştir. fakat bunların hepsi romanın yayınlandığı 1955 senesinden sonra olmuştur. asıl tuhaf olan kurmacadan gerçeğe dönüşen hayali bir karakter olması değildir. uydurma bir karakter için nice nice türküler yazılmış olması da değildir. efsaneden romana geçmeyip romandan efsaneye geçen tek karakter olması da değildir. asıl tuhaf olan bu kitabın yazarın ustalık dönemi işi değililk yazdığı roman olmasıdır.
Baskı: Şeytan Ağacı
...yüzyıllar önce bazı ülkelerde krallar ve yöneticiler , önemli hükümet görevlerine yerli vatandaşları değil de , kuşku çekici yabancıları , o dine sonradan geçmiş kimseleri, siyasal ihaneti sabit olanları, başka yerden kaçıp oraya göçmüşleri, seferlerde çocuk yaştayken esir alınıp toplumda bir yabancı olarak büyüyenleri ,kısacası uyumsuzları geçirirlermiş. bu politikanın dayandığı inanç, tarihi olayların sık sık onayladığı bir inançmış . böyle bir insan daha önceki ilişkilerinden kaçtığı ,onlara ihanet ettiği için , artık oraya geri dönemeyeceğine göre , büyük ihtimalle güvenilir ve sadık bir vatandaş olur, başarıya ulaşmaya çalışır ...
Baskı: Ermiş
biraz hristiyan okültizmi biraz ortadoğu sufizmi ve evrensel değerlerin bağdaş kurup oturuşu bu garip kitabin bizlere bahşettigi müthiş tadin aromasini oluşturuyor. insan eline ilk aldiginda hep dinledigi martavallarin eski bir hengamesini okuyacagini düşünüyor; ama sayfalari degiştirip ince ince elenmiş kelimelerin renklerinde kendi renksizligin farkina varmaya başliyor ve sonra az önce düşündügünden utaniyor. her cümlesi kutsal bir ayet gibi bu kitabin ve cevaplari degil asil bilmedigimiz, ama bildigimizi sandigimiz sorularin ta kendisini veriyor her ayet. düşüncenin acmazlarinda evrensel bir curcunayla boguşurken yaşama dair piriltili bir bilgelik ariyorsa insan, bu kitabin her sayfasini aklinin bir köşesinde tutmali diye düşünüyorum.
Baskı: Doğu'dan Uzakta
amin maalouf'un lübnan'da yaşanan olaylı dönem öncesi dağılan bir grup arkadaşın yıllar sonra grup üyelerinin biri için tekrar lübnan'da toplanması sürecini konu alan romanı. akıcı ve sade bir dile sahip romanı okurken sıkılmayacağınızı düşünüyorum. savaş döneminde her bir dine mensup insanların hayatlarını yansıtmaya çalışan yazar, o insanların o dönemki seçimlerine mantıklı açıklamalar getirmeye çalışıyor. böylece o dönem ülkeyi terkedenin de neden terkettiği hakkında, kalanın neden kaldığı hakkında, kalanın gidene yönelttiği suçlamalar hakkında, gidenin bu suçlamalara karşı verdiği yine mantık süzgecinden geçmiş cevaplar hakkında uzun uzun mektuplar mevcut.
Baskı: Afrikalı Leo
amin maalouf'un ilk romanı. kronoloji takıntılı biri olduğum için aynı zamanda okuduğum ilk maalouf romanı. kurgusal bir otobiyografi, endülüs'de doğan bir arap çocugunun 40 yaşına kadarki, tarihi gerçek karakterlerin de müdahil olduğu yaşamı. özellikle tarih meraklıların bana göre kaçırmaması gereken bir eser. 15. ve 16. yy arasında kuzey afrika, avrupa ve ortadoğu üçgeninde yaşam mücadelesi veren hasan a.k.a. leo'nun başından geçenler sade, sıkmayan, anlaşılabilir bir dille anlatılmış. otobiyografik tarzda yazılan bir eser olduğu için diyaloglar genelde az fakat yazarın bunu ne kadar iyi başarabildiğini görünce keşke daha fazla diyalog olsaymış diyorsunuz. kitabın finali biraz daha ağır kotarılsaymış daha güzel olabilirdi sanki, bunun haricinde beğendiğim bir roman oldu.
Baskı: Ruhi Mücerret
Kitabı okurken bazı yerlerin altını çizmeyi severim ama bu kitapta altı çizilmeyecek tek satır yok neredeyse.Kelime oyunları o kadar şık ve o kadar sık ki bazen bu durum sıkıcı olabiliyor.Çok güzel bir edebiyat oyunu olmuş ama haddinden fazla güzel.
Baskı: Kardeşimin Hikayesi
güzel başlamış ama sonu olmamış bir zülfü livaneli romanı.hatta genel olarak yarım kalan çok yer var.ne ön plandaki cinayetin ne de arka plandaki aşk öyküsünün içine giremiyorsunuz.romanı birinci ağızdan anlatan ahmet'in de amacının ne olduğu ya da amaçsızlığı havada kalıyor.edebi gibi gelmişti ama edebi bir roman olduğu da söylenemez.maalesef ki gazetelerde bahsi geçen plajda okumalık kitap olmaktan öteye geçemez benim için.yine de zülfü livaneli'yi severim,naifliğinden alçakgönüllülüğünden ötürü.emek vermiş yazmış,biz de hakkını verdik okuduk.okunmasın demem,okunsun derim.
Baskı: Gecenin Sonuna Yolculuk
koca kitap ölümden bahsediyor. gerçekten ölümden bahsediyor. bardamu'nün raslantısal yaşamının tek nedeni bu; bir gün ölecek olmak. diyor ki bardamu; "gerçek denen şey bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. bu dünyanın tek gerçeği ölümdür. seçim yapmak gerek. ya ölmek ya da yalan söylemek için. ben kendimi öldüremedim asla!" sessizlik delip geçiyor okuyucunun zihnini. tüm kavramlara ve tüm olgulara ana-avrat küfrediliyor bir nevi. ekliyor; "önlerine geceyi ve gündüzü katmış gidiyorlardı. ve yaşamı. insanlık; kendi gürültüsünden hiçbir şey duymuyordu. sallanıyorlardı. üstelik kent ne kadar büyük ve ne kadar yüksekse o kadar pişkinliğe vuruyorlardı. bir şeyler için çabalamaya değmez. diyorum ya size. değmez. ben denedim. değmedi." felçli gibi hissediyor okuyucu. ruhu mıhlanıyor hayata. ateşten bir varoluş hissedilirken bardamu hislere tercüman olmaya devam ediyor. "ateş" diyor. " bazen işkence eder bazense ısıtır. bu içinde mi yoksa önünde mi olduğuna göre değişir. hayat gibi." susuyoruz uzunca bir süre. konuşmaya gerek yok aslında. hafifçe gecenin içine itiliyor okuyucu. "bir şekilde gecenin içine itilenler eninde sonunda bir yere varıyordur her halde. cesur ol ferdinand. her yerden dışarı edile edile mutlaka hepsini, o pisliklerin hepsini birden korkutan o numarayı bulacaksın. ve o da gecenin sonunda olsa gerek. işte zaten onlar da bu yüzden gecenin sonuna gitmeyi göze alamazlar. alamıyorlar" denildiğinde bu şaheserin isminin nereden geldiği anlaşılıyor. yaşam boyunca aranılan tek şeyin muhteşem bir üzüntü olduğundan bahsederken celine, albert camus'nun o müthiş sözü akla geliyor. "her insanın bir olayı olmalı." "mutsuzum" diyenler akla geliyor sonra. ve o kişilere haddini bildiriyor bardamu; "mutsuzum demekle iş bitmez. insan ayrıca bunu kendine kanıtlayabilmeli. kendini geri dönüşü olmayan şekilde ikna edebilmelidir." yine ölüm konusuna geliniyor. her şeyin sonu olan o duruma. bu kez okuyucuyu ters köşeye uçuruyor üstad. diyor ki; "her şeyin sınırına gelinen nokta vardır. bu nokta bazen ölüm değildir!" her şeyin fazlasıyla ifade edildiği, net bir şekilde öne sürüldüğü şu zaman diliminin insan(cık)larına bir küfür gönderiyor yaklaşık yüz yıl öncesinden; "her şey size fazlasıyla açıklanıyor. sorun bu! anlamaya çalışsanıza biraz. uğraşsanıza. düşünsenize!" duraganlığın boktanlığından bahsediyor sonra. "aynı yerde durduğu sürece nesneler ve insanlar yozlaşırlar. çürüyüp leş gibi kokmaya başlarlar" diyor. biribirine acılarını anlatlanlara konuşarak tecavüz ediyor üstad. "insan dediğin şeyin tek amacı; yıllar süren ekşi bir surata, paramparça bir ruha, örselenmiş bir bedene sahip olmaktır" diyor. sırf bu yüzden de doğaya "kaltak" diye bağırıyor. ölümü evliliğe benzetirken aşk kavramını ortaya koyuyor. "toprak, herkesi kavuşturmaya yarar" diyor, emektar bir çiftçi edasında. "hayat devam ettiği sürece kavuşmak olanaksızdır. sizi oyalayan fazlasıyla renk, çevrenizde hareket eden fazlasıyla insan vardır." olmayan bir hayatta varoluşu bir hayal olarak görüyor. "dünya çoktan ölmüş" derken amacını belli ediyor. "bizler yalnızca onun üzerindeki kurtçuklarız. o boktan koca cesedinin üzerindeki kurtlar. ha bire onun bağırsaklarını kemirip duruyoruz. hem de yalnızca zehirli yerlerini. biz bir boka yaramayız. doğuştan çürümüşüz biz." ne söylenebilir ki bu cümlelerden sonra? hiçbir şey. bir şeyleri sonuca bağlamanın derdinde olanların sessizliğini kırıyor; "gerçek gençlik sevmektir." diyor. "herkesi ayırım gözetmeksizin sevmek." medeniyet saplantısını kafaya takanlara da deli diyor üstad. mutsuz olduğunu söyleyenlere inanmamamızı tembihlerken şu öneriyi sunuyor; "hele bir sorun, hala uyuyabiliyorlar mı? yanıt evetse, her şey yolunda demektir. karşınızdaki koca bir yalancıdır." gitmekten bahsederken o büyük insan, o kadar kararlıdır ki bu kararlılığı iç acıtır; "gidiyorum! giderken gözümün tekini düşürsem, dönüp almam." "insan yaşamda yükselmez. alçalır" dediği an üstad, üryan kalıyor tüm insanlık. çırılçıplak. beni çırılçıplak bırakan bir şaheser. beni yaşadığım sürece alçaltan.
Baskı: Otomatik Portakal
Kitap vahşi bir üslupla kötüye saldırmış, sonunda onun yönetenle işbirliğini yüceltmiştir. Okuyucuya yorum bırakan bu kitap, kötünün tanımı hakkında açık kapı bırakmış olmakla birlikte, hangimiz kötü değil ki hakkında da sorgulama içerir.
Baskı: Ölüm Pornosu
benim palahniuk okurken onun beynine girdiğimi hissetmem dolayısıyla -ki bu bana bir de kafka 'da olur- kendisinin garip takıntıları olduğunu, garip olandan, mesela iğrenç kokulardan, kimsenin ilgilenmediği plastik çiçek işleme sanatından, ne bileyim burnunu karıştırdıktan sonra tatağı yiyen değil de g.tüne sokandan hoşlanması ve onlara karşı bir yakınlık hissetmesi durumu var. kitapları için araştırmasını çok iyi yapıyor. tüm bu garip huyları, yemekleri, işleri çok iyi buluyor. schiller kitap yazmanın bir matematik işlemi gibi olduğunu savunur. bu adam,yani chuck palahluluk (soyadı zor ne yapayım) tüm bu işlemleri kafasından yapabiliyor. bunu daha önce tolstoy'da şolohov'da ve onlar gibi büyük yazarlarda da gördük. işte palahluluk'un aynı klasmanda olduğu adamlar bunlar. ancak kendisinin bile büyük ihtimalle farkında olmadığını düşünüyorum. yeraltı edebiyatı 'ymış. 'sorunlu adamlar' mış. sanki dostoyevski çok normaldi! tolstoy çok normaldi! işte dönememizin kalıba koyma alışkanlığı nedeniyle harcanan bir yazar palahululuk. seçtiği konuların, bir porno yıldızının birkaç saati gibi konuların tolstoy'un kendi döneminde anna karenina'yı seçmesiyle hiçbir farkı yok oysa ki. ikisi de marjinal bu açıdan bakarsak eğer. ikisi de deha, ikisi de kendi istedikleri şeyleri kendi üsluplarıyla söylemekte usta. ancak pahaluluk'daki o 'boşverme'cilik işte tam da bu anda kendini gösteriyor. dananın kuyruğunun kopmaya başladığı, artık araştırmasını yapıp kalemi eline aldığı anda onun benzini olacak şeyi bulamıyor. tolstoy'un toplumsal gerçekleri ve karakterlerinin iç dünyasını yansıtma isteği gibi duygular palahuluk'da yok. kararmaktan, iğrençlikten zevk alma dürtüsü zaten karanlık bir iş olan yazmak ile birleşince git gide dibe batıyor ve o kadar büyük saplantılarla takip ettiği olayları bir çırpıda yazıveriyor. kurtulunmak istenen, şekilden şekle sokan, tuvalette kıvandıran mide bozukluğu gibi aynı. sifonu çekip kurtulmak istiyor bir an önce.
Baskı: Az
vasat. hakan günday'ın bikaç kitabını daha okumuş birisi olarak kolaylıkla söyleyebilirim ki; kendisini mental anlamda tekrarlayıp duruyor. gelişmemiş ve modernize olamamış. öykünün absürd olması bi yana, olay örgüsü ilk kitabından bile daha amatörce.
Baskı: Yedinci Gün
İhsan Oktay Anar'ın roman dilini zorladığı ve büyülü gerçekçiliğe selam çaktığı son romanı. Önce şahsi olumsuz eleştirilerimi sıralamak isterim: - eğer bunu roman olarak adlandırırsak ciddi anlamda kurgu sorunu var. her şeyden önce romanın olmazsa olmazı iskeleti, yani temel bir öyküsü yok. - bunun dışında küçük küçük öyküleri birbirine bağlaması gereken bölümler arası geçiş amatörce ve hatta bazen zorlama. -öykülerde genel itibariyle "son" kavramı olmaması gerekirdi. ama mesela romanın başında yaklaşık 25-30 sayfa anlatılan ve okurun başkahraman sandığı adam ölüyor ve romana katkısı bitiyor. -"roman"ın dilinde de standart yok. romanın başında oldukça ağdalı olan dil sonlara doğru günümüz diline yaklaşıyor. tabi bu kurgunun parçası olabilir. tarihsel sürece paralel bir dil kullanılmış olabilir. ama dildeki bu değişimler okurun romanın içerisine girmesine engel teşkil edebilir. -ilk 50-60 sayfayı tamamen anlayan beri gelsin. pozitif düşüncelerime gelecek olursak: -ilk dikkatimi çeken şey mizah. anar'ın mizahı oldukça sağlam. okurken kahkahalar attığım dahi oldu. -eğer kitaba öyküler bütünü olarak bakarsak, tek tek gayet keyifli ve akıcı. -oldum olası masalsı-efsanevi öyküleri çok severim. büyülü gerçekçilik akımına örnek dahi olabilecek bir sürrealite var kitapta. -sonlara doğru biraç sayfada özetlediği medeniyet tarihine eleştirel bakışı etkileyiciydi. genel itibariyle dilinin zorluğuna rağmen okuması gayet keyifli bir roman.
Baskı: Beyoğlu Rapsodisi
Ucuz bir beyoglu turist rehberi yada beyoğlu tanıtım kataloğu olmaktan öteye gidememiş.Zaman kaybı.Üçüncü sınıf polisiye.
Baskı: Amat
insani adeta baska bir dunyaya dahil eden, bana gore asmis roman.. sahsen yazarin en basarili buldugum eseri oldu. bazi okurlarin sikayet ettigi bilinmedik terimlerle dolu anlatimini hic rahatsiz edici bulmadim ve kitabin hic bir bolumunde ne anlama geldigi hakkinda hic bir fikrim olmasa bile bu neymis yahu diye kelime anlami arastirma geregi duymadim. kitabin, yazarin uslubundan oturu cok surukleyici ve bir yerlerden tanidik gelen, sanki oyle bir kalyonla daha evvel sefere cikmissincasina, okurken "harbiden haa" gibi tepkiler vermene yol acan kisimlari agirlikli.. basiyla sonuyla turk edebiyatinin yuz aklarindan sayilabilecek, azicik tarihe ve masala ilgisi olupta bu kitabi henuz okumamis herkese siddetle tavsiye edilebilecek bir eser.
Baskı: Gizli Anların Yolcusu
rahatsız eden bir şeyler var bu kitapta. ayşe kulin'in nerede durduğunu ne yapmak istediğini (eşcinsellikle ilgili bir mesaj vermeye mi çalışıyor olumlu yönde yoksa bilinmediğini düşündüğü bir konuyu popülerleştirmeye mi çalışıyor?) tam anlamamakla birlikte kitapta olayların gelişimi karakterlerin hayat hikayesi beni rahatsız etti. bora'nın bir istismar sonucu eşcinsel olması, ilhami'nin bora'yı tanımlarken taşradan gelen zengin olma hırsı bulunan genç kızmış gibi anlatması vs. sanki bora'nın hikayesi travmatik olmasa, bu kadar kırılgan, korunmasız olmasa ilhami aşık olmayacak biz de bu aşkı kabullenmeyecekmişiz gibi.