
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Başkan Babamızın Sonbaharı
Marquez'e ilişkin süslü laflar etmeyi geride bıraktık artık. Yazarın bir şeyi nasıl tasarladığını ve tasarladığını nasıl işlediğini defalarca gördüm. Bu mecrada da bir kısmını anlatmaya gayret ettim. Ancak onca kitabını okuduğum Marquez'in okuru en zorlayan kitabı buydu diyebilirim. Kitapta bitmeyen cümleler sürüp giderken (bölüm sonları dışında nokta yoktu) bir konuşma sırasında konuşmayı yapanın değiştiğini de araya giren noktalı virgül ile anlayabiliyorsunuz. Kısacası pür dikkat kesilip okumam gerekti bu kitabı. Kitabın sonunda da Latin Amerika'da herhangi bir gök cismine adını bağışlayabileceğimiz Marquez'e saygımızı teslim ediyoruz.. Neyse efendim gelelim kitabımıza; Gabriel Garcia Marquez burada bir tiranın hikayesini anlatıyor. Yüzyılı aşkın süregelen yaşama-daha doğrusu yönetme- inadıyla hayatını sürdüren general; ulusun kadim tarihi gibi kendi yazgısıyla birleştirir. Yaşamı boyunca iki defa öldü sanılan fakat ikisinde de ortaya tekrar çıkmayı başaran, halkının gözünde dinsel bir motifle sarmalanan generalimiz mucizenin öteki yüzüdür aslında. Yönetmeyi sürdürebilmek için sayısız kere katliamlara yol açılan emirleri yine o verir. Diğer ülkelerden darbe ile devrilmiş yöneticileri kendi ülkesinde bir ada da kabul eder fakat bunun tek amacı onların hatalarından ders almak ve alay etmektir. Ülkede istediği kadınla seks yapar, bir dedikodu uğruna on binlerce çocuğu gemilere bindirip boğdururken bu emrini uygulayan yüzbaşını da öldürtür. Hayat böyledir, o yönetmek ve otoritesini güçlendirmek zorundadır. Ancak kitabın ilk kısmında sadece bir kez değinilen, sayfaları dolaştıkça şiddetle arttığını gördüğümüz şey ise Marquez'in sıkla kullandığı 'yalnızlık'. Genaralin bu sıkıyönetiminde en güvendiği askerlerin ihaneti -sürekli doğru öngörülerle bunları erkenden susturması- gibi kendisine, karşı devrim planları yapanları yok edip yerine yenilerini ataması ve onlarında ihanetleriyle can sıkıcı bir oyun haline gelen darbe planlarını engelleyip durması. En yakını olan, mütevazi annesinin nasihatlerinin de bir süre sonra annesinin ölümünün ardından generali yalnızlığın kuyusuna atmasıyla generalimiz yalnızlığın kuytularında siestalarda arar çözümünü.. Aşık olduğu Manuel Sanchez'in ve ondan olan tek evladınında bir ihanet sonucu öldürülmesinin ardından general kendini geçmişin sislerinde bulur ve artık istemese bile yüzleşmek zorunda kaldığı kendi aile geçmişini de öğrenir bu sırada. Netice itibariyle Başkan Babamızın Sonbaharı güzel mi güzel bir kitap fakat bir yerden sonra monotonlaşıp okuru zaten zorlayıcı diliyle beraber iyice yorabilir. Ancak yönetimini güçlendirmek adına işlediği cinayetler sadece insanlar olmayan ( evet kendisiyle alay eden papağanlar dahi vuruluyor) ve uçurtma uçurmak yasaklanması gibi olaylarla ulus hakkında hüküm veren son zamanlarına kadar o oluyor. Lakin ulusun annesinin ölümünden sonra başlayan düşüşü de generalin annesiyle olan sıkı bağını simgeliyor.. Beklendiği gibi ritmik Marquez motifleriyle süslü olan bu kitapta yine yer yer sübyancılık yer yer unutkanlık hastalığını görüyoruz yine fakat en güzeli o unutulmaz Marquez dili... Bir sahaftan aldığım kitap 1993 yılında kızı tarafından ayrıca babasına hediye edilmiş.. İşte bu yaşanmışlığı görmekte ayrı bir hoş oluyor...
Baskı: Sırça Fanus
Tanımadan onu anlatmaya başlamıştım aslında. Sonradan ilerledi ve onun o kasvetli trajedisini onu tanımaksızın sahiplenmiştim. İsmini ilk gördüğümde not almış daha sonra hayatını incelemeye başlamış ve Sırça Fanus'u; şiir gibi akıp giden hayatını az buçuk kavramak için okumak istemiştim. İki sene geçti, baskısı tükenmiş kitabına ulaşmaya çalışalı, sahaf festivalleri, fuarlar işe yaramadı araya nadirkitap girdi ve Bursa'daki bir sahaftan getirttiğim sayfaları nemlenmiş kitabıyla tanışıklığımı ilerlettim. Tanımadan önce sevmiştim Kafamın içinde yarattım seni galiba demek istiyorum Sylvia için, ozanların en zarifine hayranlığım (belki de platonik aşkım) sürüp giderken onu her defasında böyle anacağım. O kendi sırça fanusundaki boğuntu hücresinde solmuş çiçekleri toplarken elli yıl sonra aynı sırça fanusta görkemli bir kımıldanma arıyorum bende. O sırça fanus ki saya saya nefes aldırıyor insana ve süresi uzayıp duruyor tik takların. Oto-biyografik roman diye anılıyor Sırça Fanus. Bu şekilde düşünüldüğünde anlamı derinleşiyor ve onun gençliğinin psikolojik gelgitlerine şahit oluyorsunuz. Ölüme adanmış yaşamı kitapta yine bir çift ölümü anarak başlıyor Sylvia. "Rosenberg'lerin" o idamıyla açılıyor sayfalar. Esther ismiyle üniversite öğrencisi bir kızın gölgesine sığınan Sylvia ilk sayfalarda beni şaşırtırken (gerek edebi gerek kurgu açısından) daha sonra Esther'in geleceğe dair kararsız eylemleri, başarısızlıkla sonuçlanan planları, saatleri aşan uykusuzluk problemi ve hepsinin oluşturduğu karmaşık bir düğümle gerçekleşen bunalımıyla sayfalar elinize alışıyor. Esther psikolojik tedavi görmeye başladıkça amansızca gömülüyorsunuz sayfalara. O lanet psikologlara sövüyor, bu dünya da mutsuz olmanın 'delilik' adı altında tespit edilmesinin huzursuzluğunu yaşıyorsunuz. Esther'e uygulanan elektro şoklarla yüreğiniz sıkışıyor, tepesinde iyice daralan gökyüzüne yabancılaşmasına şahit olurken dört duvarla kaplı soğuk klinik odalarında sağlıklı bir akıl yaratma amacına şaşırıyorsunuz. Esther'in tanrıyla oynayabileceği tek kumar olan "intiharı" zorla elinden aldıklarını görürken tekrar tiksiniyorsunuz totaliter yaşamdan, kurumlardan, ailenin ve arkadaşların beklentilerinden. Hayır aslında, o kadar da intihara meyilli değil Esther, sadece yaşayacak kadar hayat dolu değil. Kitap Esther'in sözde tekrar topluma kazandırılmasıyla (muğlakta bırakmış Sylvia) sonuçlanırken sefil aklımla Sylvia Plath'e odaklanıyorum. Wikipedia bilgileriyle yaşamına ışık tutmak istemiyorum ben, sadece onun hissettiklerini merak edip tekrar tekrar sayfaları incelediğimde onunla yaşamayı özlüyorum. O kadar güzel anlatmış ki geçtiğimiz yıl yaşadığım uykusuz günlerime atıfta bulunurcasına; "Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. Gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları..." Ve yine gelecek planlarıma atıfta bulunurcasına sanki kaçamayacağım şeyi vurgulamış şurada da; "Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris'de bir sokak kahvesinde ya da Bangkok'da- hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım." Şiirlerinin bir kısmını okudum, kitaplarını da edinmeye çalışacağım. Geçtiğimiz yıllarda hayatını anlatan bir Sylvia adlı filmi izledim; saçmalıktı. Sonuç olarak tanımak isteyeceğim tek kadın; Tanımadan önce sevmiştim Kafamın içinde yarattım seni galiba
Baskı: Amerika
Kafka nasıl bilinir; karamsarlığı, çekingenliği ve yalnızlığa zorunlu bırakılmış gibi de çevresine yabancılaşmış haliyle. Bir de hamam böceğiyle edebiyat arasında saf bir bağlantı kurmasıyla tabi ki. Ezber aynıdır, hatta kitabı bitirdikten sonra Amerika adındaki eseri için de aynı şeylerden bahsedilmiş. Evet ülkemizde kesinlikle ezberci eğitim var ve bu o kadar normalleşmiş ki aynı şeylerden bahsedip farklı olay ve durumları hep aynı şekilde değerlendiriyoruz. Fazla ekşi okumayın arkadaşlar size naçizane tavsiyem ya da okuyun ama çoook etki altında kalmayın. Neyse gelelim Kafka'nın Amerikasına. Dönüşüm ve Dava gibi yapıtlarının aksine Kafka, o kesin çizgilerle çizdiği yaşam ve kişi tasvirlerinden uzak bir bilinçle yazmış bu eserini. Yani burada diğer kitaplarında kullandığı yabancılaşma, ötekileşme, yalnızlık gibi durumları yalın bir şekilde vermemiş. Aynı mesajları geri plana alarak daha çok yabancı kalma(yabancılaşma değil), çaresizlik ve zamanın ekonomik durumuna atıfta bulunarak fukaralık daha göz alıcı bir şekilde işleniyor. Yalnızlık ise diğer yapıtlarına göre kişinin somut yalnızlığıyla ilintili. Olayımız ise şöyle başlıyor, ülkesinde hizmetçisiyle birlikte olduğu için ailesi tarafından Amerika'ya yollanan Karl adlı henüz 15 yaşındaki karakterimiz yeni kıtaya adım atar atmaz dalgınlığıyla nam salacağa benzer ilerleyen sayfalarda. Neden peki, gemi limana demirlendikten sonra gemiden ayrılmak için bavuluyla hareket eden yaşı küçük aklı büyük karakterimiz Karl şemsiyesini unuttuğu için telaşa kapılır ve bavulunu orada tanıştığı birine bırakarak gemiye tekrar girer. Bu esnada gemi de çalışan ateşçi ile tanışır ve sohbet edip dertleşirlerken ateşçinin iş ile ilgili bir problemini çözmek için idareye giderler (ahh, Kafka ve bürokrasi olmazsa olmaz değil mi). Bu esnada geminin kaptanı ile zor da olsa girişilen bir yakınma esnasında oda da bulunanlardan biri Karl'ın dayısı olduğunu söyler ve orada bulunuşunu da Karl'ın yasak ilişkiye girdiği kızcağızımızdan gelen bir mektup sonrasında tesadüfen olmadığını net bir şekilde belirtir. Dayısıyla karşılaştıktan sonra ateşçiyi istemeye istemeye geride bırakan Karl yine de onu unutur. Artık yeni geldiği kıta da kimsesiz değil üstüne üstlük bir hayli servet sahibi olan dayısının himayesi altındadır. Böylece Amerikan rüyası gerçekleşir karakterimizin, İngilizce dersler alır, binicilikle uğraşır ve son derece pahalı olan piyanosuyla eşe dosta piyano çalmaktadır. Her şey çok güzel giderken bir gün dayısının tanıştırdığı Bay Pollunder, genç Karl'ı çok beğeniyor ve şehirden uzaktaki evde çok sıkılan kızıyla tanıştırmak için evine davet ediyor. Pollunder'ın teklifiyle şaşıran Karl, dayısının itirazına karşın gitmek konusunda ısrarcı olur ve nitekim gider. Pollunder'ın gayet büyük olan evinde ilk andan itibaren huzursuz olan Karl ev ahalisinin de davranışlarından hoşnutsuz olmaya başlar. Ayrıca eve kendisi dışında gelen diğer misafir olan Green'in tavırlarıyla iyice huzuru kaçan Karl gece dayısının evine gitme kararı verdiğinde toz pembe yaşamını aksi yönde değiştirecek bir mektupla geceyi sonlandırır. Dayısının hamiliğinden el çekmesi üzerine yeni kıtada yine yalnız kalan Karl ilk geldiğinde elinde neler varsa yine onlarla Pollunder'ın evinden ayrılır.. Sonrası ise tanıştığı serseri dostlarıyla olan iyi niyetli ilişkisi, iş bulmaya çalışması ve bulması ama hep talihin kendini yaralayacak şekilde işlemesi ile sonlanıyor kitabımız. Kafka'nın kitaplarında pek fazla rastlanmayacak şekilde grevlerden bahsetmiş Kafka. Ayrıca bir otel de asansörcü olarak çalışmaya başlayan Karl'ın otelde çalışan insanların çektikleri, çalışma zorlukları üzerine izlenimlerini de görüyoruz. Daha önce Amerikan Rüyasını yaşayan Karl için Kafka Amerika'yı tüm vahşetiyle önümüze serer ilerleyen bölümlerde. Kitap da genel anlamda erkeklerin baskısı ve kötü etkilere neden olan kişiler olarak yine sahne alıyorlar. Oteldeki aşçıbaşı kadın Karl'ı gayet severken onunla arkadaşlık kurup Karl'a değer veren küçük yaşlardaki kızımız Therese'de babası tarafından terkedilir, Karl'ın da (özellikle babasının etkisiyle ülkesinden sürülmesi gibi). Karl tüm kötülükleri çevresindeki erkeklerden görecektir hatta şişman şarkıcı Brunelda bile kötü bir kadın değildir sadece yaşam sarhoşluğu içerisindedir. Amerika kıtasında ilk tanıştığı ateşçiyi savunurken benzer talihsizliklerle işinden olan, yalnızan ve yalnızlaştığında güven duyabileceği insanları arayan Karl'ın hikayesini Kafka'nın en zayıf hikayesi olarak söyleyebilirim. Hikayenin kurgusunda gözle görülür eksikler ve üstüne düşülmemiş noktalar oldukça fazla. Ama bunları burada söylemek ne kadar doğru, işte onu ayırt edemiyorum. Her neyse, Amerika, hikayenin ilerleyişi açısından dönemine göre bile oldukça kusurlu bir eser ama yazar F. Kafka tabi ki yazar, okunabilir ancak ondan önce tercih edilesi onca eser varken bir süre beklemenizi tavsiye ederim. Son olarak belki Kafka yazmamıştır bu kitabı, Max Brod arada kaynatmış da olabilir =)
Baskı: Anlatmak İçin Yaşamak
Yavaş yavaş Marquez'den okunacak kitap sayısı azalıyor, problem değil aslında bu -zira üstadın kitapları defalarca okunmalı; Yüzyıllık Yalnızlık, Kolera Günlerinde Aşk, Aşk ve Öbür Cinler, Kırmızı Pazartesi başta olmak üzere- Bu kez zihninin depoladığı ya da zihin arkadaşlarının depolayabildiği yaşamının önemli parçalarını kendi öz yaşam öyküsü olarak anlatmış Gabo'muz. Ve öyle bir şey oldu ki bu okuma, yazmış olduğu o büyülü hikayelerinin hepsinin gerçekçi ve resmi bir altyapıdan dönüşüm geçirerek kağıdın üzerinde hürriyete kavuştuğunu belirtmeliyim. Ve çağımızın en iyi hikaye anlatıcısının tanık olduklarıyla bir dönemin Latin Amerikası hakkında ön bilgi sahibi olurken, bir yandan zihninden süzülüp gelen yaşam cümbüşüyle o coğrafyanın insanlarıyla kaynaşıyoruz fakat en önemlisi yazar olma peşindeki birinin açlıkla cebelleştiği, fedakarlıklarla dolu yaşamına uçuyoruz. Duru bir yaşam Marquez'in anlattığı. İnsanların davranışları, tepkileri o kadar gerçekçi ki bizzat sizin tanık olduğunuz olayları size anımsatıyor gibi. Sosyal yaşamı, değiştirdikleri okullar ve ailesi hakkındaki o samimi bilgileri burada paylaşmaktansa ben kitapları ve yaşadıklarıyla olan o ilişkiyle sürdürmek istiyorum bu yazıyı. -Kolera Günlerinde Aşkı okuyanlar ya da filmini izleyenler bilir, Doktor Urbino ağaçtaki papağanı almak üzere merdivenden çıkarken düşer ve yaşamını kaybeder. Marquez'in dedesi de aynı şekilde bir kaza geçiriyor fakat yaşamına engel oluşturan bir kaza olmuyor bu. -Marquez'in annesi ve babası karşı çıkılan bir evliliğin zorluklarla bir araya gelen aşıkları oluyor. Her ne kadar kitabım İzmit'deki evimde kaldığı için hatırlamakta zorlansam da Ursula ve Jose Arcadio Buendia'nın da benzer olaylardan geçtiğini hatırlıyorum. Ayrıca Kolera Günlerinde Aşk'da da benzer bir motif söz konusuydu. Evlilik başa bela imiş anlaşılan o yılların Kolombiyası'nda. -Yüzyıllık Yalnızlığın fantastik kasabası Macondo, Aracataca'daki bir çiftliğin adı. -Muz Fabrikasındaki devlet katliamı gerçekten var olan fakat asla aydınlatılmayan bir olay. -Albay Aureliona gibi dedesinin de gümüş balıklar yaptığı bir atölyesi var. Sadece zaman geçirmek ve sıkıntısını atabilmek için işliyor atölyeyi. -Yüzyıllık Yalnızlığın o efsanevi olayı 'horoz dövüşü' sonrası Jose Arcadio Buendia'nın canını aldığı Jose Prudencio Aguilar olayını okuyanlar hatırlar. Marquez'in dedesi de Medardo Pacheco adındaki bir adamla siyasi bir olay nedeniyle tartışır ve birbirlerini düelloya davet ederler. Günler sonra dedesi adamı öldürür. Yüzyıllık Yalnızlık'daki Prudencio Aguilar'da ölen adamın torunun adı, ve o olaydan yıllar yılı sonra Marquez'le karşılaşıp 3 gün 3 gece boyunca anıları yad ederler.. -Gabo'nun çok güzel olan kuzeni Ena 25 yaşında erkenden hayata veda eder. Belki de Yüzyıllık Yalnızlık'ın güzeller güzeli Remedios, Ena'yı kitapta yaşamıştır, zira o kadar güzeldir ki Remedios fazla gelir yaşamı dünyaya ve rüzgarla taşınıp uçar gökyüzüne doğru. -Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyanlar hatırlar Pilar Ternera ismini. Buendia soy ağacını belirleyen kadınlardan biri olmuştur bu, dul kalıp yalnızlaşan kadın. Marquez'in babannesi 14 yaşında ilkokul öğretmeniyle yatar ve daha sonra hiç evlenmeden beş oğlu ve iki kızı olmuştur. -Marquez'in dedesininde Albay Aureliona gibi başka kadınlardan olan çocukları var ve onlarda ziyaretlerine geldiklerinde evde muhteşem bir karnaval havası oluyor. -Kırmızı Pazartesi kitabını okuyanlar Santiago Nasar'ın nasıl bir ölümle yüzleştiğini hatırlayacaktır. O ölümü de yıllar yılı haber yapmamak için uğraşmışz gazeteci olduğu dönemlerde Marquez. Ölüm anları o kadar benzer ki tekrar hatırladım Nasar'ı. Ölmek kuşkusuz bu dünyada bırakılanlarla sakıncalı bir durum haline gelebiliyor fakat genç ve masum biri öldüğünde sakıncalı olan dünya için oluyor olmalı... Bunlarla beraber 9 Nisan'da politikacı Gaitan'ın öldürülmesiyle başlayan olaylarla başlayan isyanlarla bir ülkenin politik gerilimleri, tüylerimizi diken diken ediyor. Özellikle 60-80 li yılların Türkiyesi akıllara geliyor tüm bunlar olurken. Gaitan öldüğünde o sırada henüz 20li yaşlarında olan Fidel'de Kolombiya'dadır. Ve son olarak bu duru yaşam, Marquez'in eğitim konusunda kendisine yönelik eleştirisi, yüzmeyi bilmemesi, Faulkner'in Ses ve Öfke, James Joyce'un Ulysses eserlerine olan büyük ilgisi ve o kitapları ilk romanına başladığı dönemlerde tekrardan okuyup büyük faydalarını görmesi; benim de pek sevdiğim Mrs. Dalloway'deki Septimus karakteri ve süregelen anılar boyunca insanın onunla ortak olabildiği noktalar yakalaması.. Evet Latin Amerikanın biriciki, bir gün görüşeceğiz, mutlaka olacak bu; nerede veya nasıl olacağı kimin umrunda?
Baskı: Kırmızı Pazartesi
Santiago Nasar... Genç, hareketli kısmen züppe.. Aklıma geldiğinde her zaman üzülürüm Nasar, çünkü savrulan bir küfür gibi onun ismi verilmiştir namus davasında. Peki ya ağızdan çıkan, geçerliliği belirsiz olan o sözün izi ne tür bir yara açar sayfalarda? Santiago Nasar yaralarını kapamaya çalıştığında akan kan, nasıl durmadan oluk oluk akıyorsa okurun bilincinde de aynı şekilde kalıcı bir hatıranın yarasını oluşturuyor Marquez. Haklı ya da haksız, -ülkemizinde içinde bulunduğu durumu da gözeterek- namus dolayısıyla işlense de bir cinayet ne derecede meşru kılınabilir? Yüzyıllık Yalnızlık'dan sonra gelir GABO'nun eserlerinde Kırmızı Pazartesi benim gözümde. Okunmalı; tekrar tekrar.
Baskı: Dublinliler
Etkileyici hikayelerle örülmüş, son hikayenin katkısıyla geri kalan hepsinin bütünlendiği bir kitap Dublinliler. İnsanların maddi veya manevi engeller nedeniyle yaşadıkları tutsaklık Dublin'in boğucu kasveti altında elektrikleniyor. Joyce Dublinlileri anlatırken aslında şehirleşen toplumların yalnız insanlarını da kimi öykülerinde anlatıyor. Ve sonuç olarak Dublinli, Portolu, İstanbullu veya Ankaralı, dini baskıların, milliyetçilik düsturunun baskısı altında her birimiz aynı özellikleri kimi farklı şekillerde yansıtarak aynı şehirlerde birleşmiyor muyuz?
Baskı: 1Q84
Kültürler arası farklılığı, o farklı kültüre ayak basmanızı gerektirmeden fark ettiren toplumlar genelde Asya'dadır. Bu durum beslenme biçimleri, yaşayışları, insanı ele alış biçimleri falan derken uzar gider. 1Q84 e kadar Asyalıların edebiyatta ortaya neler koyup çıkardıklarından bihaber, bir takım filmlerle ve özellikle animeler ve okuduğum mangalarla kültürlerini takip ediyordum. Bir şekilde batı kültürünün etkisiyle yozlaşmış bir kültürle yaşamlarını sürerlerken başka bir şekilde de öz kültürlerine olan gereksinimlerini özellikle medya yoluyla genç kitlelerin zihinlerine aktarıyorlar. Aralık ayında doğum günü hediyesi olarak elime geçen devasa kitap 1Q84'ü daha fazla bekletmemek için okuma aşamasına geçildi ve sona erdi. Kitapta neyin anlatıldığına geçersek, Aomame adlı bir bayan karakter ile Tengo adlı bir erkeğin birbirleriyle pek ilişkisi olmayan yaşamları anlatılıyor. Her bölüm Tengo ve Aomame diye adlandırılmış. Yaşadığı bir takım şeyler nedeniyle kadınlara şiddet uygulayan erkekleri aldığı emirler doğrultusunda kansız ve olaysız bir şekilde öldüren, bir spor kulübünde eğitmen olarak çalışan Aomame kendine güvenen, geceleri barlara gidip herhangi bir erkek kovalayıp cinsel ihtiyacını gideren ve pek fazla arkadaşı olmayan sıradan bir yaşam sürüyor. Aynı şekilde sıradan bir yaşam süren, iri kıyım karakterimiz Tengo, bir dershanede öğretmenlik yaparken bir dergide de editörlük yapıyor ve tek amacı yazdığı bir romanı bitirmek, ayrıca kendinden büyük, evli bir kadınla da ilişkisi var. Bir süre sonra Tengo'nun çalıştığı dergiden Komatsu, 'Yeni Yazarlar Yarışması' için Fukueri adındaki genç bir kızdan gelen bir öyküyü Tengo'dan romanlaştırmasını ister ve endişesine rağmen eğer kız kabul ederse bu riskli oyuna katılmaya gönüllü olur. Olaylarda bu şekilde başlar. 'Pupa Hava' adlı metni düzelten Tengo bu öyküde anlatılan olaylardan etkilenir ve içselleştirip başarılı bir roman haline getirir. Sonrasında 16 yaşındaki kızın yazmış olduğu roman patlar. Kitabın geri kalan kısmını, herhangi bir açık vermeksizin şu şekilde açıklayacak olursam, Fukueri adlı güzel kızımız bir tarikattan kaçmış ve yazdığı öykünün cemaat içinde yaşanan bir takım olayla ilişkisi olduğunu düşünen Tengo'da metni düzelterek kendini olayların içinde buluyor ve Aomeme ile de yolları bir şekilde kesişiyor. Fukueri'nin yazdığı 'Pupa Hava' da ise 'little people' adlı bir halktan bahseden kız bunların havadan pupa(koza) yapmasını anlatıyor. Gerisi entrika, yeşilçam ve çok satılması için yazılmış bir kitap olarak sonlanıyor. Şimdi, normalde pek beğenmediğim bir kitabı burada yazıp uğraşmazdım ama aklıma takılan bazı şeyleri belirtmem de yarar var; - 'little people' ve havadan pupa yapmak güzel şeyler fakat kitabı okurken çok daha farklı şeyler bekliyorsunuz, en azından bahsedilen şeyleri biraz daha öğrenmek falan ama bir şey olmadan kitap bitiyor. - Murakami nedense pek sevilen, yazdıkları övülen bir yazar hatta nobel alması bekleniyor falan ancak inandırıcı diyalog kurmak en temel gerekliliklerden biridir okuru romanda tutabilmek için, ya da tek ben rahatsız oldum bu kitabı okurken diyaloglardan, neden mi; Günlük konuşmalarımızda şöyle konuşur muyuz şöyle bir örnek vermeye çalışayım; "Orhun uykun var senin, gözlerin akşam batan güneşin denizdeki dalgalara vuruşu gibi kızarmış." Şimdi 1Q84'de olan durum bu, Tengo'dan Aomame'ye, Kamatsu'dan Tamaru'ya, hemşiresinden doktora tüm karakterler bu şekilde konuşuyor. Yok yavaşlayan bir tren gibi, uçuşan kuşlar gibi, ateşte yanan kuru yaprak gibi bla bla bla.. Sıkıldım ya da iyi kitaptan az çok anladığına inanan biri olarak ben yanılıyorumdur umarım. - 1Q84 ve Orwell'in 1984'ü arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyordum ve kısmen de olsa bir ilişki okudukça göze çarpıyor, yazar da sıkla bunu vurguluyor. - Kitapta Tokyo adı geçmese Japonya'da yaşandığını anlamayabilirsiniz. Tamamen Batı Medeniyetinin etkisinde olan bir yazar gibi yazmış Murakami. Belki de bizim gördüğümüz çekik gözlü Asyalılar da bizi çekik gözlü olarak görüyorlardır. -10 yaşında iken aşık olduğunuz biri yaşama sebebiniz olabilir mi? -Editör Komatsu'nun yazarlıkla ilgili söylediği bazı şeyleri cidden işe yarar buldum. -Fukueri'ye ne oldu, açıklansaydı ya, kitapta tek bir karakteri sevdim o da buharlaşıp uçtu. -Tengo'nun okuduğu bir kitapta anlatılan 'Kediler Şehri' Hikâyesi kitaptan nadir hoşlanma nedenim oldu. - Murakami'nin Toyotoları, marlboroları, guccileri, ray-banları, arasında gidip geldim. -Bir insan içmeye gittiği yerde kitap okur mu? Yoksa tüm genellemeler yanlış mıdır cidden? Aklıma takıldı işte bunlar, bir süre böyle macera romanlarından uzakta durmak en iyisi olacak. Son olarak 1200 sayfayı aşan kitap okuru meraklandırarak, biraz da elindeki ağırlıktan kurtulması ile de alakalı olarak çabucak sonlanabilir. Fakat akıcı bir roman değil 1Q84, sürekli durağan, ne olacaksa olsun diyerek bitirmek için kendinizi zorladığınız bir kitap. Ya da ben çok abartıyorum. Netice itibari ile hafif paralel evrenler, aşk, hafif kovalamaca, müzik, elitist ve asosyal yaşamın bir arada olduğu bir senaryonun içine balıklama dalacaksınız.
Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık
Gabriel Garcia Marquez tarafından yazılmış destansı bir kitap. İlk okuduğunuzda sıradan bir ailenin yaşam hikayesi gibi başlayan kitap gittikçe genişleyen ailenin yaşadığı bazısı günlük bazısı ise önemli olayları anlatıyor. Dört neslin yaşamını anlatan kitapta karakterlerin büyük bir kısmının Arcadio ve Aureliano isimlerinden türediğini ve bu soy ağacını takip etmenin bazen zor olduğunu belirtmek gerekir, o yüzden kitabın başındaki soy ağacına ilerleyen sayfalarda sıklıkla göz atılmalı; tekrar tekrar. Yazar günümüz dünyasına uyarladığı romanında olağanüstülükleri sıradan bir olaymış gibi anlatıyor. [spoiler] Güzel Remedios'un rüzgara kapılıp cennete gitmesi, Fernanda'nın cinleri ve görünmez doktorlarla olan mektuplaşmaları, en büyük dedeleri Jose Arcadio'nun bir ağaca bağlanıp ömrünü orada geçirmesi ve en yakın arkadaşının hayaletiyle sık sık muhabbet etmesi gibi. Ursula'nın tüm sahiplenmelerine, aileyi bir arada tutma çabalarına rağmen ailedeki herkes yalnızlık sebebiyle sıkıntı çekiyor. Kimi ailedeki bireyleri sevdiğini son nefesinde farkediyor, kimi kendisi yalnız olmak istiyor, kimisi de yalnız olmamasına rağmen anıların getirdiği hüzünle yalnız kalıyor. Evet bu kitapta anılarla ilgili çok ayrıntı var ve kitabı okurken insanı düşündüren unsurlardan biri kesinlikle anılar. Kitapta ayrıca hemen hemen herkes aile bireylerinden bir şeyler gizliyor. Ursula kör olduğunu, Amaranta duygularını, Fernanda kocası ve kendi ilişkisini, Fernanda'nın Papa olmak için Roma'ya yolladığı oğlu orada sefil bir yaşam sürmüş olduğu gerçeğini, Albay Aureliona'da anıların sürüklediği yalnızlığı diğerlerinden gizlemeye çalışıyor. Kitapta ilginç olan çok şey vardı güzel Remedios'un neredeyse tüm yaşamı ilginçti, Albay Aueriliona'nun savaş esnasında değişen kişiliği ve ikizler Aureliona Segunda ve Jose Arcadio Segunda'nun birbirlerinin isimlerini karıştırıp ömürleri boyunca bir diğerinin isimlerini taşımalarının akabinde defin esnasında da tabutlar karısınca aslında doğru şekilde defnedildikleri olay hakikaten trajikomikti. Mıknatısları ilk gördüklerinde şaşıran kasaba halkının üçüncü nesilden itibaren ilerleyen yılların getirdiği neticeyle tren gördüklerinde şaşırmaları, muz fabrikasında işçilerin yaşadıkları şeyler ve öldürülmelerine rağmen bir çeşit oyunlarla alt edilen kasaba halkının kimsenin ölmediğine inanması da kitapta fark ettiğim iğneleyici unsurlardan bir kaçıydı. Elinde sadece baltası olan insan zamanla gelişiyor, devlet Mocando'ya el atıyor, kapital oluşum başlıyor ve işçi örgütlenmeleri de bununla beraber gelişiyor. Kitapta ilginç bir şekilde Türkler sokağı mevcut; hangi amaçla koyulduğunu bilmiyorum fakat bu sokak kasabanın ilk günlerinde en sakin yeriyken ilerleyen nesillerle beraber eğlence yerine dönüyor, bir takım karnavallar burada yapılıyor. İşin bir düşündürücü tarafı da şuydu kendi adıma; uzun yıllar süresince kimse ölmediği için mezar taşı olmayan kasaba ilerleyen yıllarda kimi belirsiz cinayetler, kimi devletin gerçekleştirdiği idamlar, kimi rastgele kimi hastalıktan gelen ölümlerle mezarlığa dönüyor. Ve tüm karakterler geçmişe duydukları özlemle ölüyorlar son Aureliona ve Armanta Ursula dışında çünkü gerçek aşkla beraber olan sadece o ikisi oluyor. Domuz kuyruklu Aureliona'nın kırmızı karıncalar tarafından yenildiği bölümde ki şu söz çok dikkat çekiciydi, "soyun babası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer." nitekim en büyük dedeleri de ağaca bağlanmıştı. Yine kitapta kurşunlanarak idam edilen Arcadio hakkında ki sözlerde yüreğimi burktu. "yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği kişileri aslında ne kadar sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu.[/spoiler] "çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların,yeryüzünde ikinci deney fırsatları olmazdı,"diyor ve bitiyor kitap fakat siz hiç bitmesin istiyor, kitap elinizde öylece kalakalıyorsunuz.
Baskı: Gülün Adı
Gülün Adı, tarihsel ve polisiye olarak nitelendirebileceğimiz bir roman. Orta çağ kilisesinin içindeki çekişmelere ışık tutuyor kitap ve gerçekçi bilgilerle okuyucusunu aydınlatıyor. O döneme damga vurmuş hristiyan tarikatlarının bir kısmı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor yazar. Kitapta olaylar günün belli kısımlarına bölünerek aydınlatıyor. Tan sökümü, öğle, sabah, ikindi gibi. Peki ne anlatıyor Gülün adı bizlere? İtalya'da bulunan büyük bir kilisede işlenmeye başlayan cinayetleri soruşturması için çağrılan William ve çömezi Adso'nun bu cinayetleri aydınlatmak için yaptıkları çıkarımlar, hikayenin işlendiği temel bölümler olsa da yan süreçlerde okuyucunun ilgisini çekebilecek olan konularda işleniyor. Gülmek günah mıydı, Hz.İsa gülmüş müydü ya da İsa yoksul muydu değil miydi, kilise zengin bir bütünlük mü taşımalıydı yoksa yoksul bir yaşam mı sürmeliydi? Ekseriyetle bu sorular soruluyor kitapta ve o zamanki hristiyan topluluğun hangi tartışmalar üzerine yoğunlaştığını görebiliyoruz. Salt İsa'nın yoksulluğunu savunan Fransisken gibi tarikatlar ile İsa'nın mal varlığı olduğunu söyleyen Papa arasında ciddi bir muharebe var. Papa'nın bu düşünceye karşı çıkmasının nedeni de otoritesinin sarsılacak olması zira zengin kilise halk tarafından yozlaşmış olarak görülecek; böylece kiliseye olan güven ve ona karşı duyulan korku ciddi ölçüde zayıflayacaktır. Okuyucu orta çağı kilisenin içinden yaşıyor bu kitapla. Karakterlerimize gelirsek kitap, William'ın çömezi Adso'nun ağzından anlatıyor. William rahip olmasına rağmen orta çağ koşullarına göre gayet aydın bir insan ama yoğun bilgisi nedeniyle bir hayli güveniyor kendisine ve bu da kibir yaratıyor; fakat üstadının olumsuz olarak nitelendirilebilecek tek tarafı da bu. İbn-i Sina o şu bu ayırt etmeden okuyor adam. Adso ise iyi ruhlu ve tanrıdan korkan bir rahip olmasına rağmen bir rahibin işlememesi gereken bir suçu işliyor ama onu kitapta okumanız kanaatimce en doğrusu. Ağır ve uzun tasvirleri nedeniyle okuyuşun zor olduğu bir kitap ama kitap okurum ben diyen ve az da merakı olan biri, bu şahane eseri okumalı zira bir bilgi kaynağı Gülün Adı; herhangi bir yığılma yaşanmadan. Son olarak unutmadan kitabın bir filmininde yapıldığı ve Sean Connery'nin başrolünde oynadığını belirteyim, film de gayet başarılı. Anılmasın tüm öteki mucizeler,susulsun, gökyüzüne egemen oldu gökyüzü, biricik mucizedir bu. Yeryüzü yukarıda,aşağıda gökyüzü, önemsenmelidir bu, biricik mucize,tüm ötekiler üstünde.
Baskı: Mrs. Dalloway
Micheal Cunningham'ın yazmış olduğu 'Saatler' adındaki o güzelim kitabı okuduktan sonra kitabın esinlendiği ve faydalandığı Mrs Dalloway'ı İstanbul Tuyap Kitap Fuarında, çevirisini yapan İlknur Özdemir'in kendisinden satın almıştım. Virgina Woolf, hayatın melankolik tınılarını ve günlük yaşamın tekdüze anlarını imgelerle örüp içimizde yeşerten bir yazar. Bilmiyorum, sanırım beni Marquez ve Sartre ile birlikte derinden etkileyen en güçlü yazarlardan biri. Dili kullanış biçimi, o tasvirlerindeki rastlantısal olmayan uyum; hele 8 Mart'ı henüz yeni geride bırakmışken, Woolf'un hemcinslerine önerebileceğim yegane şey şu ki bir an önce bu kadını okuyun. Sahte feminizm fanatikliğini ölçüsüzce savurup durmadan etrafa, Simone De Beauvoir ve Sylvia Plath ile birlikte kitaplığınızdan veya çantanızdan eksik etmeyin bu hayran olunası İngiliz yazarı. Kitaba geçersek ise; Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiş, kitaba ismini veren Clarissa Dalloway akşam için vereceği büyük bir partiye hazırlık yapmaktadır. Bir zamanlar aşık olduğu Peter Walsh'ın Hindistan'dan gelişiyle beklenmedik bir sürpriz ile karşılaşan Clarissa onunla karşılaştığında çelik gibi tutar sinirlerini fakat Peter Walsh yıpranır ve yıprandıkça kendisi fark eder, çok şey değişip çok şey eksik şeyleri tamamlamıştır. Woolf'un Bilinç Akışı tekniğiyle bu iki karakter arasında gidip gelirken Woolf bizi ters köşe ediyor ve Septimus ve onu sevip İtalyalardan onun için gelen karısıyla tanıştırıyor. Savaş sırasında derin bir tahribat yaşayan fakat herhangi biri tarafından anlaşılma kaygısı güdülmeden kahramanlar gibi karşılanan Septimus, derin bir travma içinde yıpranıp dururken bir psikolog olan Holmes ile görüşmektedir. Fakat Septimus'un zihninde Holmes o kadar kötücül bir telaşa neden olmaktadır ki, onun alaycı ve hükmeden tavırlarına Septimus'da kendi iradesinin varlığıyla karşı koymaya çalışıyor ancak iradesi savaş sonrasında ölüme giden bir mahkumdan farksız. Karısının tüm desteğine rağmen aradığı gerçek desteği psikolojik tedavide görmeyen Septimus desteksiz bir şekilde anlamsız gördüğü hayatı sürdürmektedir. Öte yandan Mrs. Dalloway ise partisini hazırlar, partiye davetliler gelir, eski tanıdıklarla görüşülür, geçmiş konuşulur fakat insanların önem olarak addettiği şeyler kişiden kişiye göre değişmektedir, bir yerde mutlulukla çınlayan kahkahalar sürüp dururken bir başka yerde derin bir çığlık amansızca sürüp gidebilir. Kitabın sonu yıpratıcı, 'Saatleri' okumuş olanlar veya filmini izlemiş olanlar az çok tahmin edebileceklerdir. Son olarak kısa bir süre geçse de okumasını yaptığım bir kitabı daha sağlıklı tanıtabilmek için bitirdikten sonra çabucak yazmam gerektiğini fark ettim zira sağlıklı bir tanıtım olmuyor böyle yine de Mrs. Dalloway tam anlamıyla dört dörtlük bir kitap ve okunmasını ancak tavsiye edebilirim.
Baskı: Cesur Yeni Dünya
Distopya kategorisinin önemli temsilcilerinden Cesur Yeni Dünya'da Aldous Huxley 20.yy başlarında kaleme aldığı romanıyla kuşkusuz gerçekleşmesi en olası 'distopya' örneğini yazmış. Sıklıkla kıyaslandığı Orwell'in 1984 ündeki kadar baskıcı ve totaliter bir devlet yok. Okuyanlar hatırlayacaktır Orwell'in 1984 adlı kitabında her türlü baskıcı rejime karşı olduğunu anlıyordunuz fakat Cesur Yeni Dünya'nın anti-ütopya olduğunu anlamak bile ilk başta çok zor zira burada hastalık yok, savaş yok, işçiler isyan etmiyor burada insanları özgürleştirerek dev bir yetimhaneyi yönetiyor aslında devlet. İnsanlar birbirleriyle konuşuyor, cinsellik konusunda hiç bir kısıtlama yaşanmadan dileyen dilediğiyle beraber oluyor fakat yaşanan bu ilişkiler sırasında sevgili olunması yani duygusal hislerin yaşanması duyulmuş şey değil. Kitabın geçtiği zaman seri üretimi başlatan Ford'dan sonra 632 yılı, toplumsal düzenin sağlıklı koşumu için 2 milyar insanla standart tutulan bir nüfusla üretimi buna göre kontrol eden bir devlet yönetimi. F.S 632 yılında seri üretim halinde insanlar üretilip, çeşitli kimyasallar yardımıyla daha bedeni oluşmadan bu insanların ömürlerini sürdürecekleri sosyal sınıfları, zekaları ve fiziksel özellikleri belirleniyor. Nihai istikrarın sağlanması için biyoloji mühendisliğinin klonlama yöntemi ve bireyin oluşumundan itibaren çeşitli yollarla sağlanan koşullandırma ile her sınıf toplum düzeni içindeki yerini ezberliyor. Bebeklikten itibaren yeni yetişen nesillere hipnopedya(uykuda öğretim) yoluyla tüketim, itaat, mutluluk ve serbest cinsellik telkin edilir. Küçük yaşlardan itibaren gün ve aylara uygulanan belirli bir düzen sayesinde biyolojik gelişimlerini sağlayınca da buna inanır hale geliyorlar. Tüm yaşamları bunun üzerine kurulu ve planlanmış ki insan, inandığı şeyleri inkar etmekten onu sorgulamaktan korkan bir varlıktır. Cesur Yeni Dünya'da yapay yollarla modern bir kast sistemi oluşturuluyor. İnsanların sosyal statülerini belirleyen sınıfları yaşam koşulları iyiden kötüye doğru; Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon olarak sıralayabiliriz ayrıca bu sınıfların artı ve eksi olarak değerlendirilmesi var yani; alfa artı sınıfına mensup bir kişi en üst sınıfı, toplumu yönetip entelektüel bir yapıya sahip sınıfı temsil ederken, epsilon eksi sınıfına mensup bir kişi okuma yazmayı dahi bilmeyen ve sosyal yaşamda asansör görevlisi ya da temizlikçilik gibi alanlarda çalışarak düşünüşe yer bırakmayan işlerde çalıştığını söyleyebiliriz. Fakat bir gama veya epsilon beta ya da alfa olmayı arzu etmiyor, örneğin, " alfaların bir alt sınıfı olan betalara şartlandırma merkezlerinde sınıf bilinci derslerinde otuz ay süresince yüz yirmi kez, haftada üç kere şu cümleler dinletilmiştir; "alfa çocukları gri giyerler. Bizden çok daha sıkı çalışırlar, çünkü korkulacak kadar zekidirler. Gerçekten beta olduğum için öyle mutluyum ki. Çünkü o kadar ders çalışmıyorum. Üstelik biz gamalar ve deltalardan çok daha iyiyiz. Gamalar aptaldırlar ve hep yeşil giyerler. Delta çocuklar da haki giyerler. Yok, hayır hayır. Delta çocuklarıyla oyun oynamak istemiyorum. Epsilonlar daha da kötüdürler. Okuyup yazamayacak kadar aptallar. Üstelik siyah giyerler ki siyah canavarca bir renktir. Beta olduğum için öyle mutluyum ki..." Uykuda öğretimle bu şekilde yetkin güçler küçüklüğünden itibaren belki biri, bir şey belki de tanrının ta kendisi olup aynı şeyleri fısıldayıp durmuş kulağına. Bu telkinlerin etkisiyle yapay mutlulukla yaşayan, mutlu olduğuna kendisine verilen serbest cinsellik, soma adındaki bir uyuşturucunun serbest tüketimi ve rekabetin olmadığı bir çalışma alanı ile inanan bir kitle yığınını hayal edebiliriz. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyinde olan bu anti-ütopyada birey silinmişken geçmişin de kaybolduğu, Shakespeare ve Dante gibi yazarların yasaklanarak geçmişe sempati duyulmasının engellendiğini görüyoruz. Bununla beraber doğumun, ebeveyn olmanın komik olduğu hatta seri üretimin karşısında ilkel görünüp, komik bulunduğu bir gelecek senaryosu Cesur Yeni Dünya. Karakterlere gelirsek ise, Helmholtz Watson, Bernard, Lenina ve yerli John'un ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Helmholtz ve Bernard'ın kitapta dördüncü bölümden itibaren başlayan karşılaşmalarında şöyle bir durum var; Helmholtz fiziksel ve zihinsel anlamda kendi sınıfındakilerden çok üstün. Kimileri onun alfa artı olması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle kendisinin yakışıklılığını kıskanan çok. Onun aksine Bernard ise fiziksel olarak alt sınıfları andırırcasına kısa boylu ve bu sebeple kendisiyle eş sınıftaki betalarla toplumsal yaşamda problemler yaşıyor. Bu iki karakterde bu nedenlerle yalnızlık çekiyor ve toplum içinde, toplum için var olan organizmalar değilde o toplum içinde yalnız olan bireyler olduklarını fark ediyorlar. Böylece insan üretimi yapılan yani yapay üretimle insan klonlanan bir dünyada, duyguların soğurulduğu sistemde yaşarlarken içlerinde bir kıvılcım yakalıyorlar -eksik kalan bir şey- bu şekilde de yakınlaşıyorlar. Bernard'ın gittiği bir çalışmada karşılaştığı modern toplumdan ayrı yaşayan, İsa'ya ve tanrıya inanan kabilelerin birinde karşılaştığı John ise kabilede yaşaması itibariyle doğumla dünyaya gelen, Bernard'ın ilgisini çekip o modern dünyaya alıp götürdüğü bir karakter. Shakespeare okuma fırsatı bulan ve onun eserlerini ezbere bilen, beyaz olması nedeniyle bulunduğu kabilede yalnızlık yaşamış ve yerleşmiş kurallar nedeniyle dışlanmış; o da Shakespeare'e ve annesine sığınmış. İşte bu bölümde okuyucu ilkel ve modern dünyanın makaslandığı yerde kalıyor ve duraksıyor; 'peki ya hangisi?' ya da ' gerçekten mutlu veya özgür bir yaşam yok mu?' Helmholtz güçlü bir karakter izlenimi sererken, kendi içinde yaşadığı çekişmeyle gurursuz davranan Bernard ve saf John'un kaderleri bir noktadan sonra birleşiyor fakat tekrar ayrılıyorlar. İlk paragrafta bahsettiğim özgürleşmekten kastım tabi ki saf bir özgürlük değil, günümüzde de karşılaştığımız gibi özgür yaşadığına inanan kitle yığınları ve özgür olmadığı yönündeki söylencelere itiraz eden kitle yığınları gibi buradaki yaşamda. Hedonist yaşam günümüzde de nasıl önümüze serildiyse Huxley'de inanılmaz bir öngörü ile yansıtmış bunu ve evet, kitap okumayı çeşitli saçmalıklarla reddeden, sokağa tek başına da olsa çıkmayı reddeden ve eve kapanıp pc başında pinekleyen ve gösterişli bir sosyalleşme olgusunu önümüze seren sosyal medya insanlarının şimdiden buradaki kurgunun zeminini oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Baskı: Saatler
Yazarı Micheal Cunningham'a 1999 yılında, Amerika'nın en önemli iki edebiyat ödülü Pulitzer ile Pen Faulkner ödülünü kazandıran bu romana rakip olan eserler nelerdi bilmiyorum, fakat aldığı ödülleri sonuna kadar hak etmiş bir kitap 'Saatler'. 1941 yılında intihar eden Virginia Woolf'un ölümüyle başlayan, ünlü eseri Mrs. Dalloway ile beslenip, ünlü yazarı anarak güzel bir selam yollamış yazar. Kitapta birbirlerinden bağımsız, farklı dönemlerde yaşayan üç kadının hikayesini üç koşut anlatımla sunuyor. Virginia Woolf, 90'lı yılların sonu kent yaşamında yaşayan, editör Clarissa Vaughan ve 1950'li yıllarda yirmili yaşlarının henüz başındaki Kaliforniyalı ev kadını Laura Brown hikayeleriyle var oluyorlar. Hemcinsi bir kadınla beraber olan, vakti zamanında birbirlerini aşka yakın bir tutkuyla sevmiş olduğu, kanser hastası yazar Richard'ın da bakımını üstlenen Clarissa, yazdığı kitap nedeniyle ödül alacak olan dostuna bir parti hazırlamaktadır. Bu partiyi başarıyla sonlandırmanın telaşıyla güne başlayan Clarissa Vaughan, bir yandan davet edeceği konukları seçip, parti esnasında bulunacakları konumları ayarlamakla meşgulken bir diğer taraftan alınacak çiçekler ve davetlilere sunulacak yiyecek ve içecekler içinde alışveriş yapmaktadır. Ama hayattaki her şey planladığımız gibi gitmez, zira kumlar akar durur. Partiye daha saatler vardır, bir saat kalacaktır ve partiden sonra da saat akmaya devam edecektir. Öte yandan Mrs. Dalloway kitabını okuyarak günü açan Laura Brown evleneli henüz bir kaç yıl olmuş ve iyi bir iş sahibi olan kocası ve tek çocukları Richie ile mütevazi bir yaşam sürmektedir. Eşinin doğum gününde hasta olan bir komşusunun, kendisini ziyaret etmesiyle kendi içinde bir takım tutarsızlıklar fark eder. O, kırıldıktan sonra tutkalla yapıştırılmış bir tabak gibi tutkularında ve önünde uzanan yaşama dair beklentilerinde bir takım çatlaklar keşfedecektir, bununla beraber kendisini ve ailesini etkileyecek bir karar alacaktır. Eşcinsel karakterlerden bir diğeri Richard ise annesi tarafından terkedilmiş, hayattaki her şeye küsmüş, AIDS'in pençesinde tüm gerçekliğiyle kitabın en can alıcı karakterlerinden biri oluyor. Saatler imgelerle örülmüş bir kitap. Mrs. Dalloway'ı okumadığım için hikaye ve o kitap arasındaki kesişmeleri kavrayamadım ama hikâyenin sonuna doğru Richard'ın geçmişi, kitabı elinizden düşürecek olan bir rüzgar gibi acımasızca esip geçiyor. Nicole Kidman'ın oscarı kucakladığı, filmi de gayet başarılı buldum; yine de bu güzelim kitabı okuyup ondan sonra izlenmesi naçizane tavsiyemdir.
Baskı: Hurin'in Çocukları
Silmarillion'u okuduysanız eğer Turin'in kederli hikayesini birde buradan okumanın bir ayrıcalığı olmadığını anladığım kitaptır.
Baskı: Mayta'nın Öyküsü
Latin Amerika'nın ateşli doğasını yaşatırken sizi tutuşturup, savrulan küllerin tekrar bir yaşam enerjisiyle toz bulutu halinde size düşünce ve sorumluluk halinde geri dönmesi, Mayta'nın Öyküsü ile mümkün kılınıyor. Mario Vargas Llosa'nın oluşturduğu sade ve dünyada tek başına olan pasif insanın psikolojik ama dokunaklı yansıması, sözcüklerin çınlamalarıyla yerini buluyor. Bir gazeteci, yıllar önce adı bazı olaylara karışmış, Mayta adındaki radikal bir devrimcinin hayat hikayesini ortaya çıkartmayı istiyor. Mayta'nın eş, akraba ve dostlarından duyduğu hikayelerin senteziyle (böylece kendisi yeni bir kurgu yaratacak) bir kitaba dönüştürmek istemesi bizi, Mayta'nın öyküsündeki iç içe geçmiş trajedileri ve örgütsel ilişkilerin yaşadığı çelişkili dinamiklerin sancılarıyla baş başa bırakıyor. Hikayeyi bize anlatan gazeteci, farklı kişilerden yer yer çelişkili ifadeler alsa da kendi kafasında oluşturduğu Mayta'nın ifadesine göre de bir konum belirliyor, yazacağı hikaye ekseninde. Buradan da şunu anlıyoruz ki tarihçi ve araştırmacı olmanın zorlayıcı olması bir yana, karmaşık ve kişiselliğin ön planda olması zihinde oluşan çeşitli sorularla bizi baş başa bırakıyor. Sevgili gazetecimizin Mayta hakkında duyduklarıyla eş zamanlı olarak bir flasbeck misali Mayta'nın yaşadığı olaylara gidiyoruz. Mayta'ya gelirsek, Mayta saf bir idealist. Kişisel hesaplardan ziyade her şeyin, herkesin önündeki birincil önceliği devrim. Mesela inançlı birinin hayattaki önceliğinin cennet olması nedeniyle bunu sakıncalı buluyor zira devrim her şeyin önünde ve kişinin özünde olmalı. Yaşadığı hayat boyunca ideolojinin sürüklemesiyle beraber çeşitli örgüt ve grupların içerisinde yer alıyor. Bir köyde görev yapan bir teğmenle dostluk kurduktan sonra hayatının en ateşli kararını veriyor ve buna ilgisiz yaklaşan kendi örgütünü, örgütçülüğü sorguluyor. Bunca zamandır nerede yanlış yaptıklarını idrak ettiğinde örgüt içerisinden herhangi bir dostu olmaksızın tek başına köyde devrim yapmaya gidiyorlar. Kitapta özellikle kışlanın işgal ediliş bölümü var ki gülsem mi ağlasam mı kararsızlığını yaşadım ve daha çok güldüm. Netice itibarıyla Mayta'nın Öyküsü şahane bir kitap, fakat ikinci kez okuduğum Mario Vargas Llosa'nın baş karakterini yine eşcinsel olarak okuyucuya sunması bende yazara karşı itici bir unsur yaratmış oldu. Oldu da yine de yazdığının hakkını vermek lazım. Son olarak kitapta örgütlere yönelik eleştirilerin son derece yerinde olduğu da belirtilmeli, zira ideoloji ekseninde bölünen örgütlerin daha sonra kendi iç hesaplaşmaları nedeniyle farklı farklı dallara tekrar bölünerek, onlarca ayrı koldan siyaset gütmesinin sağlıksız biçimini yaşıyor Mayta ve onun yaşadıklarını gören bizler de bu yaşama seyirci kalıyoruz.
Baskı: Silmarillion
Fantastik kurgunun temelini Antik Yunan mitolojisi oluştursa da hayalindeki dünyayı günümüz gerçekliğinden farklı bir şekilde ele alan Tolkien, belki de o zamanlar bilmiyordu, yaptığının edebiyata ve günümüze damga vuran bir Orta Dünya gerçekliği olacağını. Kafasında öyle bir şey icra etmiş ki üstad; Yunan ve Fin mitolojisinden yararlanmasına rağmen onlardan çok da farklı olan düşünü Silmarillion'da kurgulamış. Büyük bir kitlenin Yüzüklerin Efendisi dolayısıyla takip ettiği Silmarillion'da, öncesine işaret ediyor Tolkien bizlere. Frodo yüzüğü ateşe atmadan, yüzük için savaşlar yapılmadan hatta yüzükler yapılmadan asırlar öncesine gidiyoruz. Yaşanan her bir olayın arkasında ne tür acılar yaşandığını ürpererek okuyoruz. "Başta Eru vardı, elfler IIûvatar derler adına,"diye başlıyor büyü, okurken bitmesin istiyorsunuz bu hikâye; yer yer artan kalp çırpıntıları arasında, yer yer tebessüm eden bir yüzle ya da gözleriniz ıslanmaya yakın halde o şiirsel bütünlüğe öyle bir kapılıyorsunuz ki söylenmesi mümkün olmayan bir sözcük lazım geliyor. Turambar Turin'in kederli hikâyesinde bam telinize vuruyor Tolkien, elflerin son yüce kralı Fingolfin'in kötülüğün sureti Melkor'a atını sürdüğünde içinizde cesaretli bir şarkı vuku buluyor. Elflerin değerleri Silmariller çalındıktan sonra, kötülüğe duyulan hiddetten yaptıkları kardeş katliamı asalet timsali elfleri sorgulatıyor bizlere ve Beren'le Luthien aşkı, fedakârlığın imgesi olup, aşkın bizim reel dünyamız için özlem duyduğumuz bir sembol olduğunu fark ediyorsunuz. Anlatımına gelirsek, kitap içinde çok isim ve bir çok aile var; ayrıca bu ailelerin ve bu isimlerin değişik olan farklı isimleri de var. Bu sebeple okuyucunun ya pür dikkat okuması lazım ya da ikiden fazla okuması gerekli ama değecektir bu okuyuşların her biri. Şiirsel anlatım kitabın her anında hissettiriyor kendini, alıştıktan sonra bu anlatıma bağlanacağınızdan kuşkum yok. Bir tarih kitabını okuduğunuzu hissediyorsunuz Silmarillion'da, her bir anı yaşayarak. Ayrıca kitapla ilgili olarak Blind Guardian, Nightfall in the middle-earth albümünün tamamını Silmarillion'a adamıştır ve şarkılarıyla vuku bulan önemli olayları, farklı bir bakış açısıyla ele almışlardır.