Veronika
@Veronika

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Haw
8/1005.02.2017

Baskı: Haw

Kuzeylilerin ve Güneylilerin savaşına tarafsız bir bakış açısıyla yazılmış bir roman Haw. Bu tarafsız bakışın kahramanı ise Mikasa. Mikasa, küçücükken annesi tarafından terk edilmiş, çiftleşmek için ille de aşık olacağı günü beklemiş ve uğruna her şeyi yapacağı aşkı Melsa'yı tam bulduğu anda yitiren bir köpek. Başıboş bir sokak köpeğiyken askeriyeye alınmış ve mayın arama köpeği olarak yetiştirilmiş Mikasa'nın hüzün dolu öyküsünü biraz ondan ve biraz da torununun ağzından okuyorsunuz. Öyle bir öykü ki Mikasa'nın öyküsü, boğazınızın düğüm düğüm olmaması imkansız okurken. Zaman geçişleri çok güzel kitapta. Heves Amca'nın buram buram hüzün kokan hikayesini merak ederken, Mikasa'nın hikayesinin kitabın sonunda düze çıkması için dua ediyorsunuz satır aralarında. Önemli bir diğer anlatıcı olan torununun Melsa'nın da kanını taşıyor olması için büyüttükçe büyütüyorsunuz umudunuzu. Alevli Kalpler çetesinin başına neler geldiği bir soru işareti olarak kalırken, Lafo dedenin sonu gelmeyen masalları gibi bir kitap okuduğunuzu hissediyorsunuz. Adıgüzel'in saf duygularıyla yoğurulurken düşünceleriniz Köpek Cengiz'in merhametli yönü içinizi ısıtıyor. Demem o ki güzel bir kitap Haw. Ve Kemal Varol kesinlikle Çağdaş Türk Edebiyatı'nın içerisinde isminin kalıcı olmasını hak eden bir yazar. Kalemi daim olsun.

Yaprak Fırtınası
8/1003.01.2017

Baskı: Yaprak Fırtınası

Okumaktan haz duyan birinin asla ama asla sıkılmayacağı bir kitap.Yine muhteşem, yine çok güzel. Kendini asarak intihar etmiş kasaba halkı tarafından pek sevilmeyen bir doktorun cenaze töreninden -tören bile denemez aslında, sadece birkaç saat defin için izin bekleme saati- birkaç saati aktarıyor yazar bize. Kasaba halkı geçmişte doktorun sergilediği bir takım davranışlardan dolayı doktora büyük bir kin beslemekte ve bu kin o kadar büyük ki kendileri cenazeyi asla kaldırmaya yanaşmadıkları gibi bir başkası tarafından kaldırılmasına da büyük ölçüde tepkililer. Fakat geçmişte yaşanan bir iyilikten dolayı kasabada saygınlığı olan bir Albay bu cenazeyi kaldırmak için gönüllü, verdiği sözü tutmak istiyor ve bu defin işlemi için yanında kızı ve küçük torunuyla cenaze evine geliyor. İşte o birkaç saat bekleme süresinde büyük bölümü geriye dönüşteki zamanlardan oluşan bir öykü Yaprak Fırtınası. Aynı olayların farklı bakış açılarından anlatılması muazzam, ağızda mükemmel bir tat bırakıyor kitap, şiddetle tavsiye. Büyük usta Marquez'e Tanrı'dan rahmet, kalemine sağlık..

Kuşlar Yasına Gider
10/1027.12.2016

Baskı: Kuşlar Yasına Gider

Buram buram üzerinde merhamet tüten bir roman. Hasan Ali'nin sıradan gibi görünen küçük hayatların ayrıntısını büyük özveriyle ve sıradışı şiirsel diliyle anlatmasını çok seviyorum. Yine mükemmel bir anlatım yine çok güzel bir kitap, su gibi akıp gidiyor. Vaktiniz varsa birkaç saatte bile bitirilebilir ve sizi zerre yormaz. Sevgili Yıldız Ecevit'in de dediği gibi Hasan Ali Türk Edebiyatından geleceğe kalacak en iyi birkaç kalemden biri kesinlikle. Kitaptaki olağanüstü merhametli anne karakteri ve anlatıcı olan inanılmaz ilgili evlat karakteri insanı imrendirecek cinsten. Akrabalar keza öyle. Yine babanın minibüs tutkusu, evin kapısındaki asmayı kestirmemesi, az konuşması, ecel atı, anlatıcıya bir kaybolup bir görünen beyaz gömlekli küçük çocuk kitapta diğer dikkat çeken ayrıntılar. Hasan Ali'nin nakış nakış işlediği kurgudaki güzel ayrıntılar. Kitap babasını kaybetmiş olanlara daha bir dokunur cinsten fikrimce, zira bende öyle oldu. Özellikle kitabın en vurucu cümlelerinden biri olan 'babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır' cümlesiyle. Henüz Hasan Ali'nin büyülü diliyle tanışmamış olanlara kesinlikle tavsiyemdir, evet diğer kitaplarına nazaran anlatımını sadeleştirmiş fakat okuyucuya geçen etkisi asla azalmamış. Kısacası Hasan Ali Toptaş okuyun ve okutun. Sevgiler... "Ben az öteden, onlara bakıyordum o sırada; kısa görünen uzun bir cümleye, etkisi aylar sonra hissedilecek olan hüzünlü bir sahneye ya da derinliği yüzeyine gizlenmiş, kenarları günlük hayatın meşgalesiyle çevrili muhteşem bir resme bakar gibi bakıyordum." (Aralık 2016 12. Basım - Sf. 123)

Mahalle Kahvesi
9/1024.08.2016

Baskı: Mahalle Kahvesi

Günlük hayatta insanlara, küçük ve sıradan olaylara daha dikkati bakmama neden olan adam, Sait Abi'm iyi ki var olmuşsun, iyi ki yazmışsın, yazmasaydın biz de ölürdük.

Bin Hüzünlü Haz
8/1015.02.2016

Baskı: Bin Hüzünlü Haz

Bana hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat, sormazsan biliyorum.

Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)

Kitabı okumayın, kitabı hissedin, yalvarırım. Boğazım düğüm düğüm. Üzerine fazla bir şey söyleyemeyeceğiniz kitaplar vardır, Şeker Portakalı onlardan.

Küçük Prens
10/1022.10.2015

Baskı: Küçük Prens

Benim için şimdi, sen aynı sana benzeyen yüz binlerce küçük çocuklardan birisin. Sana ihtiyacım yok benim. Senin de bana. Senin için diğer yüz binlerce tilkiye benzeyen biriyim. Ama sen beni kendine alıştırırsan birbirimize gereksinim duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun. Ben de senin için dünyada tek...

Ermiş
10/1021.10.2015

Baskı: Ermiş

İnsan olmak üzerine harikulade cümleler. Hiçbir dine vakıf olmamama rağmen beni de can evimden vurdu. Okuyunuz, tek bir seferle yetinmeyiniz, birkaç kez okuyunuz.

Amak-ı Hayal
9/1021.10.2015

Baskı: Amak-ı Hayal

Beni düşündüren kitapları seviyorum. İslamiyetin hakim olduğu bu coğrafyada doğdum ve çevreme aklımdaki soru işaretleriyle bakmaya başladığımdan bu yana bana sunulan dini benimsemek yerine sadece insan olmayı seçtim. Basit yaşayan iyi bir insan olabilmek tüm gayem. Kitapta anlatılan islamiyet çerçevesinde olması gereken insanla benim olmaya çalıştığım insan arasında çok da fark yok esasen. Neden bilmiyorum yazıda doğru her şey, gerçek hayatta hiç de öyle değil. Filibeli Ahmed Hilmi, devrinde Aynalı Baba gibi inandıkları çerçevesinde yaşayan bir adamdıysa onun müridlerinden birisi belki de Raci olabilirdim. Közde kahvemizi birlikte pişirirdik. Neyse kitap güzeldi sonuç olarak. Felsefik, aklıma başka başka düşünceler yığan kitapları gerçekten çok seviyorum. Son olarak kitapta altını çizdiğim cümlelerden sadece biri. "Bu alemde olan her şey benim sıfatımdır.Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı.Ben 'hep'im ya da 'hiç'im.Ben 'hiç'im ya da 'hep'im.Zaten 'hiç' ve 'hep'aynıdır, tek şeydir.Fakat cahil insanlar aynı şeyi iki farklı isimle anıyorlar.

Gölgesizler
10/1009.10.2015

Baskı: Gölgesizler

Ben bu kitaba yorum yapamam. Müthiş sarsıldım sadece, bunu bilin yeter.

Kardeşimin Hikayesi
8/1002.07.2015

Baskı: Kardeşimin Hikayesi

Kitap iyiydi fakat hikayeyi Zülfü Livaneli çıtasında değerlendirdiğimizde çıta biraz düşüyor. Sürekli bir şeyler okuyup izlemeye çalışan biri olarak ben de kardeşler arasındaki noktayı fark ettim. Okumayan arkadaşlar için konuyu açık açık yazamıyorum. Fakat katili tahmin etmek zordu kabul edin, çünkü kitapta katilin maktülle bulunanan hiçbir münasebetine yer verilmemiş ya da ben mi yanlış hatırlıyorum bilmiyorum. Neyse sonuç olarak akıcı, güzel bir kitaptı.

Kör Baykuş
9/1021.06.2015

Baskı: Kör Baykuş

Kesinlikle tekrar okunması lazım, tek okuyuşta hazmı kolay değil.

Gidiyorum Bu
9/1013.06.2015

Baskı: Gidiyorum Bu

Benim Muhsin Ünlü'nün kafasına ulaşabilmem için daha çok koşmam, nefes nefese kalmam lazım. Asaf Halet Çelebi'yi pek bilmem ama Cahit Zarifoğlu'nun birkaç şiirini okumuşluğum var. Birde benim annem henüz ölmedi fakat az daha ölüyordu. Evet konuşmaksızın boğazından hırıltılar çıkararak. Ne tuhaf, anneler gerçekten ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor.

Baskı: Tarihi Değiştiren Bilginler

Ali Çimen'le ilk tanışma kitabım. Eh işte dedirtti, 5-6 günde okunabilecek, önemli bilim adamları hakkında okuyucuyu sıkmadan yüzeysel bilgiler barındıran bir kitap. Bilim dünyasına olan ilgisizliğimden dolayı beynimde en azından önemli bilginler hakkında küçük, dar profiller çizilmesini amaçlayarak aldım elime kitabı.Amacıma ulaştığımdan pek emin olamıyorum çünkü bilginleri art arda okumam hangi buluşun hangisine ait olduğu konusunda biraz kafamı karıştırdı. Bunu notlar alarak engellemeye çalıştım umarım başarılı olmuşumdur, ilerleyen günlerde göreceğiz. Kitabın içinde adını hiç duymadığım kişilere rastlamam şaşırttı beni. -Harizmi gibi- Kendimden utandım.Bunun dışında kitapta beni rahatsız eden tek şey yazarın müslüman olduğu için islami taraflı tutum sergilemesi. Mesela hangi bilgin için söylüyordu hatırlamıyorum, Einstein'dan bilmem kaç asır önce izafiyet teorisini açıklamış. Nasıl desem kitapta hep önemli buluşların ilk müslüman kesim tarafından fark edildiği daha sonra batılı bir bilgin tarafından bulunup tarihte ona mal edildiği parodisi dönüyor. Darwin'i işlerken dünyayı yerinden sarsmış evrim teorisi ile alttan alttan dalga geçme kokusu aldım mesela, hiç hoş olmayan şeyler bunlar.Bir yazarın nesnel bir bakış açısına sahip olması gerekir, hele ki tarihi ele alırken. Bilmiyorum belki ben yanılmışımdır, okuyun ve siz kendi kararınızı verin kitap hakkında.

Balayı
10/1005.04.2015

Baskı: Balayı

Adından dolayı kafamda romantik damgası vurduğum, birkaç bana bir şeyler katacak, tabiri caizse gerçek kitap okuduktan sonra nefeslenebilmek için okuyacağım çerezlik bir kitap sanıp aldığım Balayı, orijinal adıyla Honey Moon bitti.İçimde ılık ılık bir şeylerin aktığını hissederek noktaladım kitabı. Öncelikle yayınevine kitabın içeriğini hiç dikkate almayarak romana bu ismi verdikleri için kızgınım, beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattılar. Neyse kitaba gelirsek roman Honey'in büyük bir tutkuyla bağlı olduğu lunaparkın yok olup gitmemesi için kendince Tanrı saydığı Walt Disney'e yalvarışlarıyla başlıyor.Honey Moon, kitabın ana karakteri küçücük, ufacık, tefecik bir kız ama ruhu kocaman, derin ruhu tüm dünyaya yeter.Honey, küçük yaşta anne-babasını kaybetmiş ve hayatta tek yakını olan silik bir karaktere sahip Sophia teyzesi ve onun küçük ailesiyle yaşamaya başlamıştır.Annesinin ölümüyle nasıl başa çıkacağını bilemeyen Honey, tir tir titrediği o küçücük yaşta canavar eniştesi tarafından lunaparkın en gözde oyuncağı olan hız trenine zorla bindirilir.İşte Honey'in Kara Şimşek ile tanışma hikayesi.İlk başta Kara Şimşek'ten çok fazla korkan Honey birkaç turdan sonra ona iyice alışır ve hız treninin ona verdiği, acıyla başa çıkma duygusu sayesinde Kara Şimşek'e alışılmadık şekilde bağlanır.Honey'in hız trenine binişinin yıllar sonrasında eniştesi ölmüş ve lunaparkın işletmesi silik Sophia ya da aklı bir karış havada olan Sophia'nın kızı Chantal yerine ailenin tek aklı başında üyesi olan küçük Honey'e kalmıştır.Honey, birkaç yıl boyunca lunaparkı iyi bir şekilde idare etmiş, ailesinin geçimini sağlamıştır.Fakat belediyenin lunaparka el koymasıyla işler biranda tersine döner.Ve Honey'in hayatta inandığı tek şey olan lunaparkını kurtarma planları tabiki sadece Tanrı'ya yalvarmakla sınırlı değildir. Honey, henüz 16 yaşında bir çocukken yaşından daha küçük görünen bir çocuk bedenine hapis fakat olgun bir akla sahiptir.Gayet atılgan kızımızın lunaparkı kurtarma planı güzeller güzeli kuzeni Chantal'ı kasabanın güzellik yarışmasına sokarak birinci olmasını sağlamak ve birinciye verilen Amerika'nın en ünlü dizilerinden birinin oyuncu seçmelerine katılma hakkını kazandırmaktır.Böylece kuzenini diziye kabul ettirerek evi saydığı biricik lunaparkını kurtaracaktır.Neler çektiler seçmelere gidene kadar, Bu maceraları okumak isteyenlere bırakmak istiyorum.Neyse bir şekilde seçmelere gittiler fakat bir şeyler ters gitti ve çekilmek üzere olan ülkenin en ünlü dizisinin ana başrol karakterine Chantal yerine Honey seçildi.Televizyonun en ünlü kovboyu olan Dash Coogan sayesinde.Honey, Dash Coogan ile bir baba kızı canlandırdı dizide.Ve bir de Eric var tabi ki.Honey'n görür görmez vurulduğu, karanlık, tehlikeli, yetenekli rol arkadaşı.Honey, yıllar boyunca -dizinin çekldiği birkaç sezon boyunca- deliler gibi Eric'in peşinden koştu durdu fakat hiçbir zaman istediği şekilde Eric'in dikkatini çekmeyi başaramadı.Eric, onunla sadece dizi çekimlerindeki repliklerinin gerektirdiğinde konuşuyor onun dışında kızı görmezden geliyordu.Honey, sevgiye o kadar aç ki gördüğü herkese bağlanmak isteyen bir yapısı var.Fakat Hollywood'un içine girdikten sonra her şeyin, herkesin göründüğü gibi olmadığını anlıyor.İlk başta ona hayatında gördüğü en iyi insanmışçasına güzel davranan orta yaşlı, yakışıklı Dash Coogan bile zaman geçtikçe Honey'i görmezden gelmeye başlıyor.Ve Honey bir zaman sonra deliriyor tabi ki.Kim olsa delirmez?Honey'in o cadılık yaptığı bölümlerde inanılmaz eğlendim.Çekimleri sürekli aksatması, setteki herkesle tartışması, ben olmasam hiç biriniz olmazsınız tripleri... Mükemmeldi.Yazarın nasıl bir üslubu var öyle, hayran kalmamak elde değil. Neyse Honey'in şöhret ve paraya kavuşmasıyle tabiki lunapark kurtarılıyor.Fakat diziyle birlikte değişen yaşamı yüzünden Honey tekrar ait olduğu yere dönmüyor.Kuzeni Chantal ve onun ilk önce sevgilisi daha sonra kocası olan Gordon ile bir hayata başlıyorlar.Kasabada, lunapark arazisinde kalan sophia teyzesini ise şehre taşınmaya ikna edemiyor. Uzun bir süre Eric'in peşinde dolanıp durduktan sonra asla onun kendisine bakmayacağını anlayan Honey genç adamdan vazgeçiyor.Kitabı okurken hangi yaşta olursanız olun Honey'le ergenliği atlatıp onunla olgunlaşıyorsunuz.O, yazarın kara, kuru, çelimsiz olarak betimlediği vüdun birkaç yıl içinde nasıl dikkat çekici hale geldiğini gözlerinizle görüyorsunuz sanki.Evet, evet ben de Eric, honey'in değişimiyle genç kızı fark etmeye başlayacak sevgili falan olacaklar diye düşünmüştüm ama hep birlikte yanıldık.Yazar öyle ters bir köşeye yatırıyor ki okuyucusunu hayran kaldım.Yazar öyle güzel bir büyü içinde aktarıyor ki gelişen olayları 'Aaaa! Olur mu canım, bu da saçmalığın daniskası!' diyemiyorsunuz. Honey Eric tutkusundan vazgeçtikten sonra, kendini bir kadın olarak keşfetme macerasının içine düşüyor ve ilk başlarda bir baba gibi gördüğü Amerikan'nın en azılı kovboyu ve rol arkadaşı olan Dash Coogan'a aşık oluyor.Şunu söylemeden geçemeyeceğim tanıştıklarında başında kasketi bayağı bir yaşlı olarak zihnimde canlanan Dash, ilerleyen bölümlerde Honey'in gözüne farklı görünmeye başladığı andan bu yana benim gözümde de fazlasıyla değişti, yaşlı, egosu tavan o aktör sayfalarda ilerlerken gitti yerine kibar, nazik bir George Colooney geldi.Dash'ı baştan çıkarmak için giriştiği küçük oyunlarını okurken çok eğlendim gerçekten.Ve bu ikili bir araya geldi, tüm tepkilere rağmen evlendiler, Kendilerine güzel bir hayat kurdular fakat bu mutluluk da uzun sürmedi.Evleneli henüz birkaç yıl olmuştu ki Dash elem bir kazada öldü.Honey'in dibe vuruş süreci başladı ve artık genç bir kadın olan Honey evi olan kasabaya, lunaparkına geri döndü.Artık tek derdi, yıllar önce kaybetmemek için bu kadar maceranın içine atıldığı Kara Şimşek'ini çalıştırmaktı.Onun annesinin acısıyla baş etmesine yardımcı olduğu gibi Dash'ın da acısını silmeye yardım etmesini umuyordu.Bu arada evlenip başanmış ve iki küçük kıza sahip Eric'in hayatı da sallantıdaydı.Eski karısı tarafından haksız yere suçlanıyordu ve çocuklarını tamamen kaybetmekle karşı karşıyaydı.Gençliklerinde birbirlerinin hayatına hiçbir şekilde temas etmeyi başaramayan bu iki kişinin hayatı kitabın sonlarına doğru tahmin ettiğiniz şekilde tekrar kesişiyor.Eric, gönüllü olarak Kara Şimşek'in tadilatında çalışıyor ve bir şekilde yakınlaşmaya başlıyorlar.Honey, hala büyük bir aşkla bağlı olduğu Dash'a ihanet etmemek için çok direniyor fakat güzel son.İkisi de çıkmazlardan çıkıp boşluklarını birbirleriyle dolduruyorlar. Ben Suzan Elizabeth Philips'in daha önce Aşk Kapıyı Çalınca isimli romanını okumuştum ama bir şey hatırlıyor musun deseniz kitaptan aklımda kalan tek bir şey yok fakat Honey Moon bambaşkaydı.İçinde her şey bulunan kitap beni benden aldı.Bence yazar bu tür de yazmaya ağırlık vermeli. Kitap çok başarılıydı, herkese tavsiye ederim.Sabırla okuyan herkese teşekkürler, sevgilerimle :)

Baskı: Kurtlara Söyle Eve Döndüm

Kurtlara Söyle Eve Döndüm, bir kitap ancak bu kadar yavaş yavaş içinize işler ve sizi kendine aşık edebilir. Evet kitaba tam anlamıyla aşık oldum. Dayısı ile arasında müthiş bir bağ bulunan küçücük bir kız çocuğunun, June'un ağzından, onun o inanılmaz duygularıyla okuyorsunuz kitabı. Finn -dayısı- hayattaki en değerlisi June'un. Öyle ki Finn'e karşı kimselere anlatamayacağı özel fakat tertemiz duyguları var. Finn'in AIDS'ten ölmesi ve June'un bu acıyla nasıl başa çıkacağını bilememesiyle başlıyor kitap. Bu kaybediş ile bambaşka bir hayatın kapılarını aralıyor June.Dayısının hiç haberdar olmadığı hayatını keşfederken zaman zaman Finn'in neden bunları kendisiyle paylaşmadığına da içerliyor.Finn'in özel arkadaşı olarak adlandırılan Toby'nin yaşamına girmesiyle neler hissetmesi, nasıl davranması gerektiğini bilemeden yalpalayan Timsahçığın -bu Finn'in kitapta June'a hitap şekli- hallerini okurken kimi zaman tebessüm ettim kimi zaman kalbim bir yaprak gibi titredi, gözlerimin dolmamasına engel olamadım. İlk başta dayısının katili olduğunu düşündüğü için Toby'den nefret etmek isteyip daha sonra satır satır o küçük, tuhaf adama nasıl bu denli bağlandığını okumak inanılmazdı. Kimseyle paylaşamadıklarını Toby ile paylaşması, birkaç ay içinde birbirlerine bu kadar bağlanışları... Bu inanılmaz duygu yüklü kitabı okuyabildiğim için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki. Bu arada Finn eşcinsel. Kitap boyunca iki adamın birbirine olan aşkını okumak beni hiç mi hiç rahatsız etmedi hatta bu aşk o kadar derindi ki okuduğum bazı kitaplardaki kadın-erkek aşklarından daha dolu doluydu. June'un zamanla aslında gerçeğin kendinden saklanmasında Finn ve Toby'nin hiç suçu olmadığını öğrenmesi, Toby'nin sonsuz iyilikle dolu kalbini keşfedişi bu sayede son yıllarda uzaklaştığı kız kardeşi Greta ile yakınlaşması... hepsi hepsi o kadar güzeldi ki. Bu arada kitabın bu ilgi çekici ismi ressam olan Finn'in June ve Greta'yı çizdiği son tablosundan geliyor.Tablonun arka kısmına June dışında kimselerin fark edemeyeceği birde uluyan kurt iliştiriyor Finn. O kadar güzel betimlenmiş ki tablo okurken gözümün önünde beliren resme hayran kaldım. Kapakta da tablo resmedilmeye çalışılmış ve dikkatli bakarsanız kurdu orada da görebilirsiniz. Son olarak kitapta okurken boğazımın düğümlendiği, kalbimin titrediği altını çizdiğim yerlerin bazılarını paylaşmak istiyorum. *Ben buruşmuş zamanı hayal etmek istiyorum, kurtlarla dolu ormanları ve kırların kasvetli gece yarısı manzaralarını.Birbirlerini sevmek için seks yapmak zorunda olmayan insanları hayal ediyorum. Seni yalnızca yanağından öpecek insanları.(syf. 89) *Elimden gelirse şayet, hayalet olup Cloisters'a dadanacağım senin için. (syf.230-Finn'in June'a bıraktığı mektuptan) *Bazen zamanın dışına atıldığımı hayal ettiğim bir oyun oynardım.Gerçekten de ortaçağdan gelen ama 1987 yılında gezinen bir kızmışım gibi. (syf. 232) *İnsan çok bilince bazı şeyleri mahvedebiliyordu.(syf. 304) *Yalnızca dünyanın en mutsuz insanları sonsuza dek yaşamayı ister, çünkü hayatları boyunca istedikleri hiçbir şeyi yapamadıklarını düşünürler.Yeterince zamanları olmadığını, hayattan paylarına düşeni alamadıklarını hissederler. (syf.305) *Hayatım bir film olsaydı şimdiye çoktan sinemadan çıkmış olurdum. (syf. 305) *Hayatta hiçbir şey söylemesemde öylesine arayabileceğim tek insan oydu sanki. (syf. 315) *Sevgim öyle büyük ki, kalbim ortadan ikiye bölünecek neredeyse... (Finn'in Toby'e bıraktığı mektuptan. syf. 390) *Kimse öykümüzü bilmiyor, diye düşündüm. Kimse öykümüzün ne kadar acıklı olduğunu bilmiyor. (syf. 408) *Yanlış aşklardan haberim yok mu sanıyorsun June? Utanç veren aşkları bilmediğimi mi sanıyorsun? (syf. 417) Son bir şey daha June'un ortaçağ aşığı bir kız olmasına ve sürekli ortaçağ ile ilgili hayaller kurmasına bayıldım. Birde kitapta en çok hoşuma giden yerlerden biri Finn ile Toby'nin tanışma kısmıydı. Gerçek hayatta olsalar Fin ve Toby'e hemen tutulurdum sanırım bu konuda June'a kızmak imkansız. Yani ilk başta da söylediğim gibi kitaba aşık oldum, hayatım boyunca okuduğum en özel kitaplar arasında yer edeceğinden şimdiden eminim. Yorumumu dayanıp sonuna dek okuyanlara çok teşekkürler :)

Metres
8/1013.01.2014

Baskı: Metres

İçinde tutku, gizem, az erotizm ve gerilim bulunan Amanda Quick romanını bitirmiş bulunmaktayım. İngiltere tarihi hep ilgimi çekmiştir, dönem kıyafetleri, mimari, insanların birbirlerine hitap şekilleri, burnu havada sosyete. İçinde birazda aşk olunca tadından yenmez olur Londra. Aslında böyle yazdığıma bakmayın kitap beni öyle çok çok tatmin etmedi, sanırım biraz fazla beklentiyle okumamdan kaynaklı bu.Ama yine de sevdim. Konuya gelirsek Iphiginia iyi eğitim görmüş, ailesini erken kaybetmesine rağmen kendini iyi yetiştirmiş kendi ayakları üzerinde durabilen genç bir kadındır.Bir gün halasına gelen bir şantaj mektubuyla kendini hiç beklemediği bir meceranın ortasında bulur. Genç kadın sosyeteye sızarak halasına şantaj yapanı bulabilmek için Londra'nın en gözde kontunun metresi rolüne bürünür.Halasına gelen mektupta kontun öldüğü yazmaktadır, fakat kont biraz kafa dinlemek için çekildiği taşradaki evinde kim olduğu konusunda hiçbir fikri olmadığı metresinin sosyetede fırtınalar kopardığını duyunca soluğu Londra'da, Iphigina'nın yanında alır.Öldüğünü sandığı adamı karşısında gören genç kadın Markus'a -kont- yaptığının nedenini açıklamaya çalışsada Markus ona inanmaz fakat Iphigina'nın oyunu devam ettirmesi için yalvarmalarına da kayıtsız kalamaz, çünkü kızdan hoşlanmıştır. Kitap böyle başlıyor, devamında daha da hareketleniyor tabi ki. Şantajcıyı çok kolay olmasa da kitabından başından tahmin etmiştim ben.Ve tahminimde yanılmadım.Ama yazarın kurgusu kolay kolay ele vermiyor konuyu, yani benim tahminim biraz şans eseri tuttu. Kitapta hoşuma gitmeyen birkaç detay var, tabi hoşuma gidenlerde ama ilk önce olumsuzlarla başlamak istiyorum. -Kitabın başında yazar Amelia'nın -Iphigina'nın kuzeni- Iphigina'dan daha güzel ve alımlı olduğunu söyleyerek beni küçük bir hayal kırıklığına uğrattı.Ne bilim insan kitapta tutkusuna tanık olacağı kişinin tüm yan karakterlerden her anlamda üstün olmasını bekliyor ki güzellik aşk romanlarında çok çok daha önemli bir unsur. -İlk sevişmelerinin daha özel ve güzel olmasını isterdim.Tamam Markus kızın bakire olduğunu öğrendiğinde kızıp sinirlenebilir kurallarında birini çğnediği için ama bu kadar abartmasaydı.Zaten adamın o sırada taş kesilip yüzükoyun yatması ve Iphigina'nın onun öldüğünü sanması kısmı tam bir faciaydı. -Kızın bulduğu her fırsatta adama onu sevdiğini söylemesi ve Markus'un kitabın sonuna kadar ağzından onu sevdiğini söyleyen sözcükler dökülmediği için çok öfkelendim.Tamam yazar kitabın sonuna saklamış onu ama napim biraz kzıdım işte. -Historicallerde çok olgun karakterlere alışık değiliz ya da ben değilim.Bilmiyorum benim okuduğum romanlardaki karekterler tasadüfi olarak mı 18-25 yaş arasında değişiyorlardı bilemiyorum ama Markus'un 37 yaşında olduğunu öğrendiğimde yine küçük bir kalp krizi atlatmadım değil, Iphigina da 27'ydi.Tamam Markus dul bir adam, ilk karısını kaybetmiş bir adam ama hiç değilse yaşı biraz kıza yakın olsaydı, 30 falan mesela. -Iphigina'nın Londra'ya gelmeden önceki hayatına değinilen yerlerde kız kardeşiyle evlenen Richard'a bir takım duygular beslediğini de öğrendik.Yazar biraz bu konu üstünde dursun isterdim.Hani biraz kıskançlık olsun Markus'la aralarında isterdim.Richard olması şart değildi, Iphigina'nın muhasebecisi Adam vardı, arkadaşı Hoyt vardı.Az biraz kıskançlık fena gitmezdi hani. -İkilinin -birbirini yeni tanımakta olan ikilinin- cinsel konularda o kadar rahat konuşmaları beni az da olsa rahatsız etti.Tamam birbirlerine karşı bi çekim duydukları su götürmez ama biraz daha üstü kapalı olsalardı.Hoş ne kitaplar okuduk ya neyse. -Kitabın sonunda Iphigina'nın beni sevmeyen bir erkekle evlenemem nazları öldürdü beni.Duyguya o kadar önem veriyorsan adamla ne diye yattın baştan. Birazda hoşuma giden taraflardan bahsedeyim, çok uzatıyorum sanırım ama :) -Markus'un taşrada Iphigina'yı ilk öğrendiği zamanki tavrına bayıldım.Sizin hiç haberiniz olmadan birisi sizin sevgiliniz olduğunu iddia ederek ortalığı birbirine katıyor ve siz hiç açık vermiyorsunuz olayın aslını astarını anlamadan.Çoğu insanın yapamayacağı -yapmayacağı- bir şey, Markus bu konuda tam bir beyefendi gibi davrandı. -Amelia'ya bayıldım, romanların çoğunda ana karakter kızımız yapayalnız oluyor ama burada yanından hiç ayrılmayan yaralı bir Amelia'mız vardı ki hiçbir nedeni olmadan Amelia'yı sevdim, Adam ile olan durumlarına bayıldım zaten, çok çok yakıştılar. -400 küsür sayfalık bir romanda sadece iki kez sevişmeleri oldukça yerindeydi.İçi dışı cinsellikle dolu historicaller oldukça itici çünkü. -Markus ve Leydi Sans arasındaki dostluğa bayıldım, her dönemde bir kadın ve bir erkeğin aralarında duygusal bir yakınlaşma olmadan arkadaş olabileceklerinin kanıtıydı bu. -Hannah'ın kocasının eşini Markus'tan kıskanması çok çok hoşuma gitti, biraz daha derin işlenebilirdi sanki bu konu.Ben sanırım aşk üçgenlerinden hoşlanıyorum :) -Evlendikleri günün gecesinde bile şantajcının peşinde olmaları harikaydı, Iphigina'nın Markus'un zekasına hem hayran olup az biraz da kıskanması, kendi planınınında gayet iyi olduğunu kanıtlama çabaları falan hoştu. Yazar güzel bir kurgu yaratmış, okuduğunuza pişman olmazsınız bence, hele benim gibi uygun bir fiyata bulursanız kaçırmayın derim, sevgiler :)

Baskı: Köpek Düşleri (Wolfe Brothers #1)

İlk Markus Zusak kitabım. Yazarın insanı sıkmayan nasıl akıcı bir dili var öyle.Herkesin ilgisini çok fazla çekmeyecek sıradan bir konuyu hiç sıkmadan anlatmış, su gibi aktı kitap. Kitap birbirleriyle pek sağlıklı bir ilişki içinde olamayan bir aileyi anlatıyor.Daha doğrusu o ailenin en küçük üyesi Cameron Wolfe'in hislerini, çevresini gözlemleyişini. Cameron henüz 15 yaşında, çevresiyle, hatta ailesiyle bile iyi ilişkiler kuramayan bir ergen.En yakını birlikte toplumda yasal ve ahlaki olarak suç sayılabilecek eylemlere giriştiği abisi Rube.Çoğu zaman bu eylemleri gerçekleştirmiyorlar bile sadece planda kalıyor.Planladıkları onlarca soygunun sadece sözde kaldığı gibi. Aslında sadece biraz fark edilmek istiyorlar ve planladıkları şeylerin çıkarlarını çok da göz önünde bulundurmuyorlar.Yapamayacaklarını bildikleri halde dişçiyi soyma girişimleri ve sonucunda oradan çaldıkları paralarla değilde diş tedavisi için randevu alarak ayrılmaları bu iki ergenin aslında neyin peşinde olduklarını bile bilmemelerinin göstergesi. Ya da çaldıkları yol tabelasını ertesi gün götürüp tekrar yerine asmaları aslında ikisininde kötü olamayacak kadar saf olduklarını gözler önüne seriyor. Ya da ablalarını terk etti diye Sarah'ın sevgilisini benzetme planları yapmaları... Veya Cameron'un çocukluk arkadaşına düşünmeden 1 hafta babasının yanında çalışıp didinerek kazandığı parasını düşünmeden vermesi. İki kardeşin bunun yanlış olduğunu bildikleri halde evin arka bahçesinde köpek gibi birbirleriyle dalaşmaları ve yinede aralarındaki bağ. Cameron'ın bir kıza karşı hissettiği geçek duygular, bu duygularla kendini keşfetmeye başlaması. Şans verilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum köpek Düşleri'nin. Cameron'ın rüya bölümleri de çok hoştu, özellikle Hz. İsa ile konuştuğu bölümle, hoşlandığı kızı incitmekten duyduğu korkuyla ormanda koştukları bölüm. Benim hoşuma gitti kısacası, hoş pek kısa olmadı ama :)

Baskı: Aşkın Baharına Uyanmak

İndirimden çok makul bir fiyata aldığım, beni hayal kırıklığına uğratmasından korktuğum ama kitaba başladıktan sonra böyle düşündüğüm için suçluluk hissettiğim, bittiğinde de göğsüme sıkıca bastırdığım bir kitap oldu benim için Aşkın Baharına Uyanmak. Amcasının baskısıyla karlı bir anlaşma sonucu yaşlı bir Almanla evlenen Lauren'in kocasının ölümü üzerine Almanya'dan İngiltere'ye dönüşüyle başlıyor kitap.Dul Lauren kocası tarafından kendine kalan mirası reddederek evine, Rosewood'a döner.Artık bir süre kafasını dinlemek istemektedir, başka bir evlilik yapacaksa bile bunun ilk evliliğindeki gibi bir çıkar anlaşmasıyla değil aşık olduğu biriyle olmasını ummaktadır.Fakat maddiyet düşkünü amcası hiç de Lauren gibi düşünmemektedir, bunun üzerine hemen Dul Kontese koca arayışına başlamıştır.Bir yandan amcasının baskılarına göğüs germeye çalışan Lauren diğer taraftan bırakıp giittiğinden çok daha harap durumda bulduğu ev ile ve Rosewood'un evlat edindiği kimsesiz çocuklarla ilgilenmeye çalışmaktadır.Kitapta çocukların tek tek tanıtılmasına ve hepsinin ilgilerine kadar değinilmesine bayıldım.Hepsi çok sevimliydi. Günler böyle geçerken abisinin ölümü üzerine dük olan Alexsander Cristian her şeyden bunaldığı bir gün yalnız başına ava çıkar.Fakat küçük bir kazayla atı sakatlanır ve arazideki en yakın çiftlik evinden yardım isteyebileceğini umarak Rosewood'a doğru yola koyulur.Alex ve Lauren'in ilk karşılaştıkları an beni bayağı güldürdü.Bizim güzel kontesimizi küçük, inatçı bir domuzcuğa şarkı söylerken buldu Alex.Sonrada domuzun sinirlenip Lauren'e saldırması üzerine onu kurtardı.Ahh, ben böyle her anını yazarsam kitabın yorum sayfalarca sürecek. Neyse Alex beklediği küçük yardımı aldı çiftlikten ve evine geri döndü.Fakat genç adam küçük bir domuza şarkı söyleyen güzel taşra kızını bir türlü aklından çıkaramadı hemde etrafında dört dönen bir nişanlısı olmasına rağmen.Evet Alex nişanlı :( Lauren de aynı şekilde Alex'i bir türlü kafasından atamadı.bu arada hain amcanın varlıklı koca bulma palanları sürüyor.Ethan(amcası) bir şekilde Lauren'i mecbur bırakarak kızı İngiltere'ye götürür ve o sezon sosyetede görünerek iyi bir koca bulmasını söyler.Alex ve Lauren'in bir sonraki karşılaşmaları bir baloda olur.Genç adam onun sosyeteye koca bulmaya gelmesine, Lauren de Alex'in kendine bir dük olduğunu söylememesine sinirlenir.Ama bu gerginlik aralarındaki çekimi hiçbir şekilde kırmaz. Bu arada Lauren'in Alman kocasının yeğeni Magnus da İngiltere'ye gelerek Lauren ile evlenmek istediğini söyler.Kız her ne kadar onunla evlenemeyeceğini söylesede onun peşini bırakmaz ve partilerde, balolarda genç kadına eşlik eder. Lauren Alex'in nişanlı olmasından dolayı ondan uzak durmaya çalışır. Alex de hem siyasi kariyerinden, hem nişanlısından hemde yakında Kontes'in Alman Magnus ile evleneği dedikodularından dolayı kendini dizginlemeye çalışmaktadır ama bu ne mümkündür. Burada bir not düşmek istiyorum.Ben onlarca tarihi aşk romanı okudum ama ana karakterlerin bu kadar onurlu olduğu bir tarihi aşk romanıyla ilk kez karşılaştım.Bu çok güzeldi. Tabiki birlikte oldular ama biz o kadar alışmışız ki ilk sayfadan birbirinin kollarına atlayan karakterlere bu roman öyle değildi ve bence bu özgünlük gerçekten harikaydı. Birde Lauren'in İngiliz edebiyatından alıntıları çok güzeldi.Nasıl güzel bir karakter yaratmış yazar. İşte bir sürü engel çıktı karşılarına ama tabi ki mutlu son. Ahh uzatarak yazardım daha ama okula gitmem lazım artık. Kitabın ilk yarısından sonra Lauren'in inadı beni deli etti derken kitabın sonunda Alex'in inatçı tavrına uyuz oldum ama yine de çok çok güzeldi. Bu tarzdan hoşlananlar tereddüt etmeden gözünüz kapalı alabilirsiniz romanı.

Bakire
9/1023.10.2013

Baskı: Bakire

Neden bilmiyorum ama ben bu kitapta Rex'e tutuldum, o ne masumluktur öyle.Bir bölümde abisi ve arkadaşı Mitch kadar yakışıklı olmadığına değinmiş yazar ama bu yinede kitapta benim kahramanımın Rex olmasını engelleyemedi.Hatta bir ara Abby ile birlikte olmalarının düşünü bile kurdum ama sonu kesinlikle beni hayal kırıklığına uğratmadı. Her şey bir yana gerçekten güzel kurgulanmış bir kitaptı, yazar en ince ayrıntıları bile düşünmüş.Bir çırpıda okunuveriyor.Yazarın diğer kitabıda -fırtına kokusu- elimde olduğu için şanslı hissediyorum kendimi. Ayrıca kitabın kapağına da bittiğimi söylemeliyim, nasıl güzel öyle, çizilip eskir diye ödüm koptu okuduğum 4 gün boyunca. Birde şunu söyleyeyim, yazar Small Plains kasabasını o kadar güzel aktarmış ki bir ara bende neden öyle bir yerde yaşamıyorum diye isyan ettim. Neyse son olarak bu tarz sevenler için ya da bu tarz romanları okumaya başlamayı düşünenler için -benim gibi- Bakire kaçırmak istemeyeceğiniz bir kitap olacak inan bana.Kitapla tanışmak için daha ne bekliyorsunuz, haydi :)

Uğultulu Tepeler
10/1023.10.2013

Baskı: Uğultulu Tepeler

Bittiğinde boğazıma koca bir düğüm olarak oturan kitap. Tarihi roman okumayı çok çok seviyorum.Hele 17-18. yy İngilteresinde geçen romanları.Ama Uğultulu Tepeler bambaşkaydı. O kadar akıcı ki bir hizmetçinin ağzından sadece onun gözlemleri şeklinde yazılmasına rağmen hikayeyi yaşıyorsunuz.O kadar o rüzgarlı bayırlarda hissettim ki kendimi okurken müthiş keyifliydi. Okudukça bana müthiş zevk veren kurgu bi yerden sonra artık bıçak gibi saplanmaya başladı içime.Öyle ki Catherine gece karanlığında mutfağın bir köşesinde olan Heathcliff'ten habersiz Nelly'e aslında sadece onu sevdiğini ama Edgar Linton ile evlenmek zorunda olduğunu söylerken içim buz kesti.Ağlamak istedim ve ağladım da sanırım. Evet Uğultulu Tepeler bir nefret romanı ama aynı zamanda güçlü bir tutkuyu da içinde barındırıyor roman.Neden bilmiyorum yaptığı onca şeye rağmen Heathcliff'ten asla ama asla nefret etmedim, edemedim.Bu çok garip.Catherine'e Heathcliff'ten daha çok kızdım, öfkelendim okurken. Bu arada karakterlerin çocuklarına da aynı isimler verildiği için birazcık isim konusunda birbirine girmeler olabilir okurken ama dikkatli okursanız sorun yaşamazsınız.Ben kitabın başında kiracı aileyi tanımaya çalışırken tahminleri sürekli yanlış çıkınca "ne oluyor ya, nasıl akrabalar bunlar o zaman demiştim?" Kitap çok çok güzel ve ben bu kitabı uzun zamandır okumadan kitaplığımda sakladığıma hala inanamıyorum.Ne salaklık.Okurken bende Uğultulu Tepelerde o güzel fundalıkların arasında yaşamak istedim biran için.O kadar güzel anlatılmış ki oralar. Benim bu kitaptaki kahramanım onca şey yapmasına rağmen hala sevdiğim, tutkusuna aşık olduğum Heathcliff'tir, birde Hareton var tabi, oda kitaptaki 2. kahramanım.Umarım Küçük Catherine ile Grange'de güzel bir hayat sürmüşlerdir.Nelly de başlarında.Joseph ise İncilini okuyarak ölmüştür heralde. Neyse kitap beni büyüledi kısaca.Hayatımın sonuna kadar yanımda olmasını istediğim bir kitap daha bulmanın mutluluğuyla yazımı bitiriyorum, sevgiler :)

Baskı: Seninim (The Brand Clan Serisi, #1)

Seninim bitti. Oldukça akıcı olan bu kitaba ne çok çok bayıldığımı söyleyebilirim nede kitabı sevmediğimi. Öncelikle kitabın erotizm ve konu bakımından Elli Ton serisiyle benzediğini sadece benim düşünmediğime eminim.Hemde bayağı benziyorlar.Haliyle biraz karşılaştırmalı yorum yapmak durumundayım. Elli Ton serisinde hoşlanmayan biri olarak samimiyetle söylemeliyim ki Grey ve Ana çifti karakter olarak daha iyi yaratılmışlar. Fakat Seninim'e beni daha olumlu yaklaştıran şey Elli Ton Serisine göre biraz daha erotizmin vıcık vıcık kitaba yayılmamış olması. Ayrıca kitapta ne kadar da az karakter vardı öyle.Çok fazla dikkatimi çekti bu ayrıntı. Konuya gelirsek Rodrick'in anlaşmayı teklif ettiğinde birazcık daha ahlaklı olmasını isterdim, Lena'nın da hop diye adamın kucağına hemen atlamasını değilde biraz daha ayak diremesini. Ayrıca Rodrick'in ten rengi hakkında ön sayfalarda bir bilgi vermeyen yazar kitabın sonuna yaklaşırken hop bizim yakışıklının Idris Elba'ya ne kadar benzediğinden dem vurmaya başlıyor.Eee oldu mu baştan beri ben Rod'u beyaz canlandırmıştım kafamda. Zaten genel olarak karakterlerin fazla betimlenmemesi bir boşluk yaratıyor okurken.Birde Lena'nın uçarı kardeşi Morgan'dan hoşlanmadım nedense. Japonya'da geçen bölümü sevdim, birlikte ev bakmaları falan oldukça hoştu. Ama genel olarak kitaptan çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim.Çerez niyetine okumak için bir şeyler arıyorsanız tavsiye edebilirim yani. Hikaye kendini okutmasına okutuyor da, kalite dediğimiz şey eksik sanırım.

Baskı: Üremek Aşkın Kusuru

İndirimden umutla aldığım ve beni hayal kırıklığına uğratan kitap. Kitap o kadar sıkıcıydı ki bir ay kadar elimde evirip çevirip durdum.Neyseki yarım bırakmadım ve bitirdim. Konusuna gelecek olursak kitap Joel Miller'in hayatını konu alıyor.New York'un Brooklyn bölgesindeki bir evin banyosunda başlıyor kitap, Lisa -Joel'in kız arkadaşı- elindeki hamilelik testiyle banyoya giriyor ve sonucu kitabın sonunda öğreniyorsunuz. Bu arada yazar Miller'in çocukluğundan kesitler anlatıyor bize.Babasının annesini terk ettiği zamanları ve annesinin bundan nasıl etkilendiğini. Sonra Lisa'dan önceki sevgilisiyle nasıl tanıştığını ve onu ne denli sevdiğini okuyorsunuz Miller'in. Kitapta yazar ona hep ikinci adı olan Miller ile sesleniyor, bir ara Miller'in ağzından da ilk adıyla ona pek seslenilmediğini söylediğini okuyorsunuz. Lisa'dan önceki sevgilisi Blair.Miller Blair ile en yakın arkadaşı olan Grant'ın sevgilisi vasıtasıyla tanışıyor.Blair zengin bir kız ve zaman zaman bunun aralarında bir engel olabileceğinin endişesini duyuyor Joel. Kitabın bana olumlu gelen tek yanı Miller'ın annesinin eşi tarafından terkedilten sonra gösterdiği davranış biçimi.Az biraz kafayı yemiş bir kadına dönüşüyor Bay.Ve ben bunu gerçekten hissettim, öyle bir kadın geldi gözlerimin önüne o bölümleri okurken. Son olarak benim tüm kitaplarda bir kahramanım olur fakat ve bu kitapta sanırım kahramanım karakterlerden biri değilde bu romanı çeviren çevirmen.Bilmiyorum acaba bu denli özensiz cümlelerin sahibi o olabilir mi ama ben bunun yazardan kaynaklandığını düşünüyorum. Okuduğum hiçbir kitaba kötü damgası vurmak istemem ama bu kitap sanki birazcık zaman kaybı gibi benden söylemesi.

Kördüğüm
7/1025.08.2013

Baskı: Kördüğüm

Kördüğüm bitti, Ronnie ve Dylan. Sevdim bu ikiliyi ben. Ama çok çok bayıldığımı söyleyemeceğim kitaba, hoş bir aşk romanıydı. Çıkrık fikri çok orijinal olmuş, yazar iyi düşünmüş. Ronnie'nin güçlü görünme çabası takdire şayandı, Dylan'ın kadını kendisine ilk adıyla hitap etmesine ikna ediş yöntemi çok iyiydi.Kitabın orta kalınlıkta olması ve akıcı olması bir solukta okunmasını sağlıyor.Dylan'ın örgü örme çabalarınada bayıldım, hele iyi bir sevişmeden sonra yatıp uyumak yerine Ronnie'i de ikna ederek yatakta atkısını örmeye çalıştığı bölüm çok hoştu. Ana karakterler kadar yan karakterler de çok hoştu.Gage'den çok Zack'i sevdim ben, ünlü hokey oyuncusunu.Dylan'ın arkadaşından röportaj istediği bölümde iyiydi, Zack'in tepkileri falan.Kadın karakterlerimizdende suskun Jenna'ya bayıldım.Halası Charlotte'e değinmeme bile gerek yok bence, ne tatlı bir karakter o öyle. Kitabın sonuna konmuş, atkıyı ise denemeyi düşünüyorum. Eğlenceli bir kitaptı ama kapağının içeriğinden birazcık daha güzel olduğunu düşünüyorum.

ÖncekiSayfa 1 / 2Sonraki