
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Sinek Isırıklarının Müellifi
Barış Bıçakçı küçük, kırılgan, naif hayatların yazarı. Bu kitabında da o küçük dünyada kayboluyoruz, boğuluyoruz. Asıl olan kitabın konusu değil; o iç dünyanın, karakterin düşleri, düşünceleri. Bu yüzden Barış Bıçakçı kitabı tekrar tekrar okunabilir. Her okunuşunda da yeniden farklı şekilde içselleştirilebilir. Bu durum biraz durgunluk bırakıyor insanda. Bu kitapta biraz Cemil, çokça Nazlı olmak var benim için.
Baskı: Akışı Olmayan Sular
Akışı Olmayan Sular, 2. el eşya satan bir dükkanda isminden etkilenip aldığım bir kitap. Uzunca bir süre okunacak diğer kitapların arasında sürünmeye devam etti. Bir gün elime alıp incelediğimde, artık okumaya hazır olduğumu hissettim. Belki de bir kitabı, onu okumak için gereken en iyi ruhsal durumda okudum. Dili, hikayelerin işlenişi -bir el işi edasıyla-, karakterler orijinal ve samimi. Tasvirlerde kendimi gördüm, hissettim. Kitap, beş hikayeden oluşuyor. Her bir hikayede bir oğlan çocuğunun aşkı anlatılıyor. Son hikaye hariç. Son hikayede ise bir kız çocuğu var. Benim de en sevdiğim hikaye bu oldu tabii. Erkeklerin anlatıldığı dört hikayeye gelirsek; her biri farklı bir imkansız aşk. Farklı bir çocuksuluk var her birinin içinde. Güzel satırlar ve ulaşılamaza dayanılmaz özlem. Bu son hikayemiz için de geçerli aslında. "Bitmiş Zamana Dair", bir kız çocuğunun, köklü bir ailenin son üyeleriyle geçirdiği zamanı anlatıyor. Eski zenginliklerin giderek yitmesi ama o hayatı yaşamaktan vazgeçemeyen ve modern hayata uyum sağlayamayacak bir aile ile modern hayatın griliğinden kaçmaya çalışan bir kız çocuğu. Eskiler ayrı güzelmiş dedirten bir yaşama bu. İlerde daha çok Pınar Kür okumak isterim. Kadın yazarlarımıza ağırlık vermek gerek. "Yani, dünya onun dünyası, ben oyuncaklar kadar cansızım -ya da onun canlandırdığı ölçüde varım." "Peki, yaşamak nerede? Ve neden şimdi sırtüstü yatıyorum, boynu bükük, bıçaklanmış çiçekler gibi?"
Baskı: Karpuz Şekerinde
Richard Brautigan'ın 1968 yılında yazdığı hafif bir kitap. Sürreal bir anlatıma sahip. Okurken sık sık "ne garip şeyler ya bunlar" demekten kendimi alamadım. Uzak zamanlarda, benÖLÜM denen bir kasabada yaşayan adını bilemediğimiz bir yazarın kitabıdır, Karpuz Şekeri. Kasabadaki her şeyin karpuz şekerinden yapılması, alabalıkların uçuşu, nehirlerin kıvrılışı, unutulmuş işletmeler, kaplanlar ve her gün farklı renk doğan güneş gibi bir çok ilginç şey var bu kitabın içinde. Yazarın diğer kitaplarındaki gibi çocuksu bir dili var. Okuması gayet kolay. Zaten kısa kısa bölümlerden oluştuğu için kolayca bitiyor kitap. Kitabın en beğendiğim bölümü ise tabi ki "Benim Adım" oldu: "Sanırım kim olduğumu merak ediyorsun ama ben sürekli bir adı olmayanlardanım. Adım sana bağlı. Aklından geçtiği gibi seslen bana. Eğer uzun zaman önce olmuş bir şeyi düşünüyorsan, diyelim biri sana bir şey sormuştu ve sen de cevabı bilmiyordun. İşte benim adım o. Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış "hatam için üzgünüm" dedin ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın. İşte benim adım o. Belki çocukken oynadığın bir oyundu ya da yaşlanıp da camın kenarında otururken, aklına öylesine gelen bir şey. İşte benim adım o. Ya da bir yerlerde yürüdün. Her yerde çiçekler vardı. İşte benim adım o."
Baskı: Bu Böyledir
Eski kitaplar arasında denk geldiğim naif bir hikayeler bütünü. Mustafa Kutlu sade ama etkileyici. Hiç, hiç, hiç. Kapağında Arapça üç kere hiç yazan bu incecik kitap, içimi ısıttı, burktu ve düşündürdü. "Benim kronolojimi biliyor musun sen?"
Baskı: Tepki
1980 yılında yayınlanmış Stephen King klasiği. Lise yıllarımda olsaydım çok daha fazla etkilenirdim. Ama içten içe hep lise zamanlarındaki Stephen King hayranlığıyla okudum kitabı. Yazar, orijinal bir hikayeyi sürükleyiciliğini kaybettirmeden işliyor. Ne olacağını merak ediyorsun. Bir sonraki olayı tahmin etmeyi beklemeden okuyorsun. Tamamın yazarın kontrolü altında durum. Bu çok güzel. Edebi olarak değil de hayal gücü ile seni içine çekiyor. Belki de bu yüzden beyaz perdeye veya televizyona aktarılan eserleri bu kadar çok. Gerginliği, dantel gibi işliyor ve hissetmemek imkansız. Karakterler güzel işlenmişler ancak nedense hep biraz daha ayrıntı istedim. Ve biraz felsefeden eksik gibiydi. Stephen King'in roman içine ara ara yerleştirdiği düşünceler hani. Okumakta geç kalmış olduğum bir roman. Korku - gerilim her zaman hoşlanmış olduğum bir tarz olsa da sanırım zamanla insan eski tadı alamıyor.
Baskı: Ziyan
Hakan Günday'a Azil'den sonra bir ara vermiştim. Azil benim için en iyisiydi. Ve bu kitabın Azil ile ilgili olduğuna dair bir kaç ipucu aldıktan sonra okumaya karar verdim. Okumaya başladığımda bir kez daha şaşırdım. Hakan Günday, sanki, kimsenin yazmaya yanaşmadığı yerlerde yazıyor. Kitap askerlik ile başlıyor. Soğuk ve şizofreni. Az'da olduğu gibi Doğu ile şaşırtıyor Günday. Gene güçlü cümlelerle etkiliyor okuyucuyu. Kendi dilinde, kelimeleriyle klasik bir Hakan Günday yapıtı. -Azil ve Ziyan ile ilgili spoiler içerebilir.- Ancak Azil'deki belirsizlik, bulantı, kayboluş burada yok. Tatmin edici bir bağlantı yok kitaplar arasında. Bir çift Stan Smith yeterli değildi benim için ya da bütün o keskinliği ile askerlik, Ekber, soğuk hiç yaşanmamış değildi. Gerçek olarak kalmalıydı. Azil bir çıkış olmamalıydı. Zekice değildi Azil'de olduğu gibi. Yeterli olmayan bir şeyler vardı. -Azil ve Ziyan ile ilgili spoiler içerebilir.- Ecce Homo!
Baskı: Sünepe
Gecü ile meslektaşız. Ve kendisi gibi ben de akademisyenlik yolunda ilerlemek istiyorum. Yaş olarak aramızda da çok fark yok. Bütün bunlar, Gecü'nün cümleleri ile birleşince kendimi okuyormuşum gibi hissettiğimi söylemem yanlış olmaz. Çok samimi, çok tanıdık bir anlatımı vardı. Söylenmişler tekrar edilmiş ama kendi adına. Küçük oyunlar oynamış kelimelerle ama bir mahçuplukla. Biraz burukluk var içinde. Bazı bazı güldürdü bile. Biraz toyluk var, bir de şiirleri daha iyiymiş sanırım. Okuyup onu da göreceğiz. Sondaki hikayeleri ben de pek beğenmedim. Selim Işık, Antoine Roquentin ve Sünepe. Hepsini arka arkaya tanıdım. Hepsini ayrı ayrı yerleştirdim göğsüme.
Baskı: Büyük Umutlar
İlk kez 1861 yılında yayımlanmış okuması zor bir roman. Klasiklere yönelimi, maalesef, olmayan biri olarak benim için zor bir ilerleme oldu. Açıkçası, kitabı okumaya hevesim romandan esinlenilen South Park'taki Pip karakteri oldu. Bu kadar dalga geçilen hikayeyi bilmek istedim. Kitap ne kadar ağır da olsa okuması zevkli. Zamanını yansıtması, mekan tasvirleri, olayların akışı ilgi çekici. Uzak da olsam, klasikler böyle oluyormuş dedim bir kez daha. Zamanını etkileyen ve mimleyen bir eser. Ancak belki çevirisinden, belki de orijinal yazım dilinden kaynaklı okuyucu ile roman arasında bir mesafe oluyor. Anlaşılması güç durumlar ve garip bir anlatım. Ayrıca, Miss Havisham gibi bir karakter kesinlikle değerli. 2012 yapımı filminde bunu role çok yakıştırdığım Helena Bonham Carter oynuyor.
Baskı: Kutsanma Ayini
İngiliz yazar Clive Barker'ın 1996 yılında yazdığı fantastik, gizemli roman. Çok zaman önce, hikayelerden oluşan Kan Kitapları'nın ilk üçünü okumuştum. Korku-fantastik türünü seven biri olarak, o karanlık atmosferin yaratıcısına hayran olmuştum. Romanda ise bir tutukluk vardı. O atmosferin buğusu fazla boğucuydu belki de. Kitabın sayfalarını çevirirken çoğu zaman, sadece sonunun ne olacağını merak ettim. Bırakmayı bile düşündüm ama gizemi beni içine çekmeyi başardı. Konunun orijinalliğinden fazlasıyla etkilendim. Hikayenin ilerleyişi yavaş olsa da, karakterlerin dönüşümleri yerindeydi. Konuya çok fazla girmek belki doğru olmaz ama spoiler vermeden bir cümleyle bahsedelim. Will adında eşcinsel bir fotoğrafçının yolculuğu anlatılıyor. Doğaüstü olaylar, aşırıya kaçmadan, romana iyice yedirilerek verilmiş. Bütün gizem bu noktada. Çocukluğundan, yetişkinliğine kadar başkahramanımızın hayatını şekillendiren ve arka planında kalmaya devam gizem. Ve aydınlanması çok parlak oluyor bu gizemin. Evet, kitabın sonunu çok beğendim, varoluşun açığa çıkarılışı hoşuma gitti. Clive Barker'ın kendi türünde sağlam bir yazar olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Kutsanma Ayini beni tam olarak tatmin etmemiş olsa da, diğer kitaplarından beklentimi düşürmedi.
Baskı: Şibumi
Felsefi ve sosyolojik olarak güçlü tespitlere sahip macera/polisiye roman. Trevanian, nam-ı diğer Rodney William Whitaker'ın, okuduğum ilk kitabı. Açıkçası kitap içine çok geç çekti beni. Yaklaşık bir yüz sayfayı kitabı bırakma eşiğinde okuyarak geçirdim. Daha sonra ise büyük bir ivme ile olaylar hızlandı. Yazarın yer yer Yahudi sempatizanlığı, Arap ve ABD düşmanlığı ve diğer Avrupa ülkelerine ağır eleştirileri bana gereksiz gelse de ilgi çekiciydi. Baş kahramanın aşırı nitelikli ve donanımlı biri olması olayın inandırıcılığını azaltıyor benim için. Ama bir yandan da, kahramanımızın yaşam öyküsü anlatıldıkça sempati duyuyor hatta özenebiliyorsunuz bile. -Spoiler barındırır.- Kitapta yer alan mağaracılık maceralarını benim için çekilebilir kılan tek şey LeCagot idi. Kitabın içinde bir harita bulunmasına rağmen kafamda olayları canlandırmam çok zor oldu. Kitabın en sevdiğim kısımları Nicholai'nin hapishanede ve Japonya'da geçirdiği zamanları oldu. Kitapta olay örgüsünün tahmin edilebilir olması ise eksi bir yan daha oldu. Hannah'ın ve LeCagot'un ölümü barizdi. Ama Bask şairi üzdü tabiki de. -Spoiler barındırır.- Biraz James Bond havası olduğunu da belirtmem gerek. Filmi var mı yok mu bilmiyorum ancak eğer çekilirse güzel bir macera filmi olabilir, Hollywood için. "Biz şiddeti ve ölümü sanki aynı güdünün iki görünümüymüş gibi düşünürüz. Oysa ölüm, şiddetin tam tersidir. Çünkü şiddet her zaman, yaşamak için verilen bir mücadeledir. Bizim felsefemiz hayatı yönetmeye dönüktür. Seninki ise ölümü yönetmeye dönük. Biz anlaşılmak isteriz, sen gurur istersin..."
Baskı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Barış Bıçakçı'nın okuduğum ikinci kitabı. Kitabı bitirdikten ertesi gün sonra filmini de izledim. İyice yerleşti içime. Ankara'sı ile, müziği ile, naifliği ile. Şimdi, bu hikayenin rahatsız edici bir yanı var. İlk başlarda ısınamadım bu yüzden, okumakta direndim ve suçladım kendimce yazarı. İki adamın, bir kız çocuğuna aşık olması. Bu cümle, bu kitabın özeti olamayacak kadar çirkin. Ama yazar bunu öyle bir yazmış, duygusallaştırmış ve derine indirmiş ki saflaşıyor ve yumuşuyor bu gerçek. Biraz çocuksulaşıyor. Sanırım, mükemmel bir dostluk, en fazla bu samimiyetle anlatılabilirdi. Ender ile Çetin'in dostluğu, benim için ayrı bir ulviyete sahiptir. Barış Bıçakçı'yı ve bu romanı sevme sebebimdir. Taze fasülyeyi sevme sebebimdir. Altı çizilecek çok satır, üzerinde konuşulacak çok ayrıntı var. Bir de Reşit Bey'in güzel bir doğu-batı anlatımı var yaşamak ve yaşamamak üzerine. Tatlı, sakin (bknz: hamur işleri) ve sade hayatlar.
Baskı: Aramızdaki En Kısa Mesafe
Barış Bıçakçı'nın okuduğum ilk kitabı. Çocuksu bir güç ile kaleme alınmış naif anı parçaları. Biraz kopukluk var. Biraz da burukluk. Kitabın kronolojik ilerleyişi ile dilde de çocuksuluktan edebileşmeye doğru bir yönelim var ama bu anlatımı basitlikten çıkarmaya yetmiyor. İşin biraz da hileli yanı bu: Dil düz iken anlatılan olayların saflığı gün yüzüne çıkıyor. Barış Bıçakçı, sanırım biraz, acı ve küçük gerçekleri okuyucunun yüreğine yerleştirmeyi seviyor. Yer yer gözlerim doldu. Kısa ama öz derler ya. İşte öyle bir şey var bu kitapta. Aile ilişkileri, arkadaşlıklar... Hepsi tanıdık. "Acı çekiyordu babam. Zihinsel bir acı. Öte yandan ona göre, zihinsel dünyasında ve günlük hayatında acı veren kopuşlar yaşamayanlar, buna cesaret edemeyenler, insanı aptallaştıran bir sürekliliğin esiri oluyor, bunun sonucunda da zamanın geçişine, yaşlanmaya ve ölmeye akıl erdiremiyorlardı. Oysa babam her şeye akıl erdirmek istiyordu."
Baskı: Parfümün Dansı
Amerikalı yazar Tom Robbins'in okuduğum ilk kitabı. Kapaktaki Pan figürünün kaynağı ise kitabın ön sayfasında yer alan anıda anlatılmış. Benim için çok hoş bir ayrıntı oldu bu. Kitap dolu dolu ve yoğundu. Benim için uzun bir yolculuk diyebilirim. Okuması zaman aldı. Hikaye bir kaç koldan ilerliyor ve güzel bir sonuca ulaşıyor. Kurgu başarılıydı ancak yer yer dağılmalar, duraklamar vardı. Alobar ile Kudra'nın en sevilen karakterler olarak anılmasını ise aralarındaki mistisizme bağlıyorum. Benim en etkilendiğim karakter ise sanırım tavşan Marcel le Fever oldu. Kitapta merak unsurunun çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Pancarın akıbeti, Alobar ile Kudra'nın ölümsüzlük yolculuğu, Bandaloop'ların gizemi... Bunlar sürükleyici kılıyor örgüyü ama gene de bir şeyler eksik gibiydi. Tabii, bütün o uçuk, zekice ve gülümseten betimlemelerle dolu olması ise bunu kapatıyor. Bir farkındalık katıyor kitap, ölüm üzerine. Üzerinde düşünülüp tartışılması gereken bir felsefe var. Beni uyandıran paragraflar. Koku, belki de beş duyu arasında en gizemli olanı. Yazar ise kokuyu ölümsüzlüğün ipi olarak resmetmiş. Bir bağ.
Baskı: Korkma Ben Varım
Yazarın girift bir şekilde dizayn ettiği ikinci romanı. Dublörün Dilemması ile kendine özgü bir yapı/format oluşturan yazar, bunu geliştirmiş. Tabii belirli sınırlar içerisinde. Ama mimarisi zor olan bu metini okumak da akıcılığı sekteye uğratıyor. Ciddiyeti bir kenara bırakırsak bu roman Murat Menteş'in diğer iki romanına göre zorlayıcı ama zevkli koşusturmacasıdır. (Oyunu expert modda açıp kazanmak gibi) Karakter isimlerinin muzipliği, tesadüflerin ritmi ve bunun gibi küçük noktalar kitabı güzel kılıyor. Karakter bolluğu biraz kafa karıştırsa da anlaşılmayacak kadar değil. Altı çizilesi satırlar, ip üstünde kelime oyunları, karaktere özgü tekerrür eden söylemler... Menteş'in klasikleri sayılabilir artık bunlar. Kitabın içeriğine gelirsek eğer, öncelikle, karikatür kısmına bayıldım. Orjinal, güzel değerlendirilmiş ve başarılı bir fikir olmuş. Ersin Karabulut'un çizimi de çok yakışmış. Kitap dört ağızdan yazılmış ama benim en sevdiğim bölüm Müntekim Gıcırbey'inki oldu. Şebnem Şibumi sıktı, Hayati Tehlike yordu. Fuat Atıf Tufa ise daha çok sunuculuğu yapmış gibiydi.Murat Menteş'in son yazmakta başarısız olduğunu düşünüyorum. Üç romanında da sonlar kestirilebilir ya da etkisizdi benim gözümde. Bir romanın sonu, içerik, akıcılık ve üslup kadar önemli olmalı.. Unutmamak için mühim bir nokta. Murat Menteş'i ilk defa okuyacak biri için önerebileceğim roman değil ama biraz mizah, biraz macera sevenler için denemeye değer.
Baskı: Dublörün Dilemması
Murat Menteş, birden farklı kahramanın gözünden olay örgüsünü inceleyen; parlak ve zekice bir planı işleyen; yer yer kelimeleri ve cümleleri ile okuyucuyla oynayan cambaz bir yazar. Eğer film olsaydı bu okuduklarımız çok tanıdık gelirdi eminim ki. Mizahi yanı da güçlü olan yazarımızın bu kadar ünlü olmasına şaşırmıyorum. Çünkü insanlar eğlenceyi hayatlarının temeline alıyor ve bu kitaplar eğlendiriyor. Ve bunu "güldürürken düşündüren" klişesi ile sağlıyor. Bu kötü değil, aksine sevimli. Tabi herkesin sempatisini toplamayabilir. Yazar hakkında asılsız çıkarımlar yaptıktan sonra kitaba gelebiliriz. Kabul etmeliyim ki Ruhi Mücerret'ten daha iyi bir hikayeydi. Bunun sebebi karakterleri daha samimi bulmamdan kaynaklanıyor. -Spoiler- Nuh Tufan'ın Çöplük fikri, İbrahim Kurban'ın saydığı ihtimaller ve Habip Hobo'nun "Bir erkeğin hayatında...." ile başlayan cümleleri. Her bir karakterin bölümünde kendine özgü ve tekrarlı olan şeyler, beni karaktere daha çok bağlıyor. Ruhi Mücerret'te olaylar silsilesi iki ağızdan anlatılırken, Dublörün Dilemması dört ağıza bölünüyor. Bu karakterleri daha fazla tanıma imkanı demek. Karakterlerin kitaplar arasında yolculuk yapması (bknz: Habip Hobo'nun gizliajan olarak Ruhi Mücerret'te görünmesi) ve bol bol genel kültür göndermeleri benim hoşuma giden şeyler. Bazı kimseler bu genel kültür göndermelerinin, okuyucunun gözüne sokulduğunu ve itici olduğunu düşünebilir ama ben bilmediğim şeyleri öğrendiğimi düşünüyorum. (Avunmak) Sonunu beğenmediğim bir kitap oldu. Çok yavandı. Ruhi Mücerret de öyleydi. Bu kadar iddiali yazıp böyle sonlar yazmak hayal kırıklığı resmen. Son satırdaki bilmeceyi çözebilen varsa beni de aydınlatsın. -Spoiler- Genel olarak akıcı olduğu söylense de buna katılamıyorum. Bazı kelimeler, cümleler ve paragraflar okurken beni çok yordu. Ancak tekrar tekrar okuyunca oturtabildim. Filmi çıksın da izleyelim diyorum. Hatta Onur Ünlü yönetse ne güzel olur. Absürt mizahın aksiyonla, felsefeyle harmanlanması işte. Güzel şeyler bunlar.
Baskı: Ruhi Mücerret
Afili Filintalar yazarı Murat Menteş'in yayımlanan son; benim ise okuduğum ilk kitabı. Sanırım biraz tersten başlamış oldum Murat Menteş kitaplarını okumaya zira, bir çok kişi yazarın önceki kitaplarının daha güzel olduğunu söylemiş. Ben ise bu kitabı çok sevdim, yazarı sevdirdiği için. Kapağına tav olduğumdan mıdır bilmiyorum ama, elime ilk bu kitabı almak istedim. Murat Menteş, kelimeleri oyun hamuruymuşçasına şekillendiren bir yazar. Çok nazik; bazen de kafa yoran. Mizah desen, sık sık gülümseten, bazen de kahkaha attıran bir seviyede. Karakterlerin isimleri de kişilikleri de ayrı bir dünya. Olay örgüsü ise çok sürükleyici. Her bir karakteri dünyasından dinliyoruz olayları ki bu çok çekici geliyor bana ve kısa kısa bölümlerden oluşması da kitabı okurken mola vermiş hissi yaratıyor. Bilmediğim kelimeler çok sıktı, bu da öğretici bir yan diyelim. Çokça not alınası, felsefeli cümleler ve diyaloglar vardı kitapta. Ruhi Mücerret'in mezar taşına yazdıracağı cümle ile Civan Kazanova'nın eğer olmasaydı icat edeceği şeyler kitaptaki en hoş satırlardı. Uçarı bir kitap. Edebi olarak da ele alırsak kelime oyunları yetmez. Bazı bazı yoğun aforizmalar, -her ne kadar altı çizilesi, tekrar tekrar okunası olsa da- kitabı ciddi bir noktaya taşımaya yetmemiş. Ama yazarın huyu bu, belli. Bu da güzel bir şey bence. Bu kitabı okurken aldığım zevk, bu çetenin diğer üyesi Alper Canıgüz'ü okurken aldığım zevk ile aynı. Birbirlerine ne kadar benzeseler de, birbirlerinden farklılığını okuyunca anlıyorum. Güzel yazarlar, güzel yazıyorlar.
Baskı: Eğlence Parkı
Stephen King'in eski romanlarından sanmıştım. 2013 yılında basıldığını öğrenince şaşırdım biraz. Nedense o eski Stephen King havasındaydı. Sanırım olayların geçtiği zamandan kaynaklı. Söylemek istediğim ilk şey ülkemizde basılmış versiyonun kapağı. Lunaparkta çalışan Hollywood kızlarından olduğunu anlayabiliyoruz ama keşke kitabı bir okusalarmış çizim yapmadan önce. Çünkü o kadar alakasız ki. Kitabı okurken ara sıra kapağa bakıp olay örgüsünü kafasında canlandıran biri olarak bunu sinir bozucu buldum. Olması gereken kapak da şudur: http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/b/b1/Joyland.jpg Bu konudaki mızmızlanmamı bir kenara bırakırsak, kitabı başarısız bulmadım. Kendini kanıtlamış bir yazar olan Stephen King, bu romanı, bu şekilde kaleme almak amacındaydı zaten diye düşünüyorum. Konusu itibariyle, 21 yaşında, kalbi kırık bir oğlan çocuğunun bir yaz tatilinde lunaparkta çalışması diyebiliriz. İlk bakışta polisiye katılmış doğaüstü bir gerilim romanı olacağını düşünmüş olsam da yanılmışım. Stephen King'in gerginliği, ürkütücülüğü ya da gizemi yoktu bunda. Durgun bir anlatım, tahmin edilebilir olaylar.... Peki, neydi Stephen King'in amacı? Okuyucunun kafasında canladırabileceği parlak detaylar, lunapark lisanı ve hayata kahramanımızın gözüyle bakabilmek. Genç ve kalbı kırık o oğlan çocuğunun hayatındaki önemli bir kesiti bize yaşlanmış haliyle anlatmasını dinlemek. Basit ama samimi. Belki vaat ettiği kadar etkileyici değil ama bir şeyler bu kitabı sevmemi sağladı. "When you're twenty-one, life is a roadmap. It's only when you get to be twenty-five or so that you begin to suspect you've been looking at the map upside down, and not until you're forty are you entirely sure. By the time you're sixty, take it from me, you're fucking lost."
Baskı: Harry Potter ve Ölüm Yadigârları (Harry Potter, #7)
Harry Potter serisinin sonu. Bu kitap beni büyük bir çıkmaza sürükledi. Yazara bir yandan kızarken, bir yandan da beni bu dünyayla tanıştırdığı için minnettar oldum. Kitabın son sayfasını kapatırken bir Muggle olduğum gerçeği, Hogwarts'tan gelen bir mektuba hiçbir zaman sahip olamayışım ve o büyüden, sihirden ayrılışım bana burukluk veriyor. Muhteşem bir evrenle tanışıp sonra dışlanmak hissini kabullenmek zor gerçekten. Eğer salt kitap hakkında konuşmak gerekirse, bazı ölümler çok gereksizdi. Hatta amaçsızdı diyebilirim. Bunu sevdiği karakterler öldüğü için çemkiren bir okuyucu olarak değil; bu ölümlerin sadece vurucu olması istendiği için gerçekleştirilmiş olduğunu düşünüyorum. Kitap olaylar yönüyle, akışıyla çok tatmin ediciydi. Ancak son 200 sayfada bütün gizemlerin çözülmesi, arka arkaya düğümlerin açılması alelacele yazılmış hissettirdi maalesef. Kitabın sonunda 19 yıl sonrayı anlatan iki sayfalık yazının basitliği ise hayalkırıklığı diyebilirim. Bunlar çok da önemli değil açıkçası. Çünkü ben bu seriye tam anlamıyla bağlandım diyebilirim. Aradaki 19 yılı okuyabilmek isterdim. Serinin hala devam etmesini isterdim. Her şeyi öğrenmek isterdim. Ama bir maceranın daha sonlandığını kabul etmek gerekiyor. Zamanla o da olacak.
Baskı: Hobo
Hobo kavramını, yolları, yolculuğu, farklı bir kültürü ve yaşanmışlığı yansıtmaya çalışmış bir kitap. Amerika'yı, trenleri ve uçuk bir jargonu gösteren kitap. Belki çeviriden, belki de yazarın gerçekten başarısız olmasından kaynaklı sevemedim bu kitabı. Güzel malzeme var, karakterler ilgi çekici ama yazarın dili ve anlatımı çok zayıf. Okuyucuya o duyguyu -yolu, yolculuğu, trende bir kaçak olmanın heyecanı, rüzgarın hızı, yarının belirsizliği- hissettirememesi çok üzücü. Yaşanmış ama yaşattıramayan bir roman. Hakkında söylenecek çok şey var aslında. Çünkü çok başarılı olabilecekken, bir zaman kaybına dönüşen kitap, tek kelimeyle üzer.
Baskı: Azil
Hakan Günday'ın iyilerinden. Belki de en iyisinden. Malafa ve Zargana'dan sonra düşen çıtayı alıp ikiye kıran bir kitap. Felsefe, bilim ve sosyoloji ile dolu. Ya çok sevilecek ya da nefret edilecek kitaplardan. Bu kitabı sevmemdeki ana unsur sanırım belirsizlik oldu. Muammanın içinde Azil ile sahneler ve mekanlar arasında sürüklenmek, bir filmin içindeymişim gibi hissettirdi. Kitabın bilmeceli yanı, yazarın, okuyucuyu olayların gerçekliğiyle sınamasıydı. -Spoiler- Kurallar; -Aynı zihinde yer alan karşıt düşünceler birbirini yok eder ve ışığa dönüşürler. -Her şey ve herkes ışık yayar. Sonuç, nedenlerin aydınlattığı noktada, nedense sonuçların aydınlattığı noktadadır. -Her düşünce bir diğerini doygunlukları ve aralarındaki uzaklık ölçüsünde çeker. -Düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur. -Düşünceler ışık hızında hareket eder. -Zaman, var olan bütün etkenler ölçüsünde değişkendir. -Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir. -Düşünceler, duyguların çekim alanlarına girince bükülürler. Bu kuralların yanı sıra, kitabın içinde yazılan kitaplar da Günday'ın kaleminden çıksa çok güzel olabilecek malzemeye sahip. Özellikle kargo paketi hırsızının psikolojisi çok güzel anlatılmıştı. Ve bir de sosyal deneyler vardı. İnsanların gerçekten ne kadar kötü olabileceğini ispat edebilmek için çarpıcı fikirler. Bu bölüm beni biraz karamsarlığa sürüklemedi değil. Romanın felsefi yanından sonra olay örgüsüne geçiyoruz bir anda. Çok hızlı gelişiyor her şey ve bu yüzden muhteşem bir akıcılık söz konusu. Kitabın sonlarına doğru sayfaların arasına giren Yahya'nın daha fazla satır sahibi olmasını isterdim. Bu yüzden kitabın sonunun aceleye getirilmiş olduğunu düşünüyorum. Evet, Azil için olması gereken son buydu: Toplum tarafından linç edilmek. Ama Hakan Günday'ın "doğru" sonlar getiren bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Biraz daha farklı olabilirdi. -Spoiler- Genel olarak bir kez daha Hakan Günday'ın başarılı olduğunu düşünüyorum. Sevilmesi her ne kadar zor bir yazar gibi görünse de en azından yaratıcılığı takdir etmemek, haksızlık olur.
Baskı: Ruhaltı
Bahadır Baruter ilginç bir karikatürist. Mizahi yanı zayıftır ama düşündürür. Lombak ve Penguen dergilerinde bir süre denk gelsem de çizgisinden bir türlü hoşlanamadım. Bu resimli edebiyat denebilecek eserde Baruter bıçaklarla, fillerle, salyangozlarla ve geçitlerle (özellikle piramitler) kendini birazcık tekrarlamış diyebilirim. Karakterlerin ve aslında her şeyin, sürekli bir başkalaşım halinde olması ve bunu siyah-beyaz şekilde anlatımı etkileyici. En çok hoşlandığım çizimler kitabın kapağındaki ve en sondaki 32. çizim oldu.
Baskı: Blacksad
Daha çok Zagor, Büyülü Rüzgar vb. tarzlarda çizgiroman okuyan biri olarak bayıldığım eser. Antropomorfik çizimi ile beni büyüledi diyebilirim. Suluboya ile muhteşem işler başarılmış. Ve mimikler ise efsane. Öyle ki bazı karelerin fotoğrafını çektim. Kuşe kağıda baskı ve sert kapak ile de lezzetli, başarılı bir çalışma olmuş. Kitapta başkahramanımızın, yani John Blacksad adlı kedimizin, iki macerası yer almakta. Blacksad bir dedektif ve kesinlikle çok havalı. Olayların işleyişi her çizgiromanda akıcı ancak karedeki ayrıntıları incelerken kurgudan geri kalıyor insan. İkisi de mükemmel. İkinci öyküyü çok daha fazla sevdiğimi belirtebilirim. Çizgiroman seven herkesin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Sanırım toplam beş cilt var ve ülkemizde şu an sadece ikisi yayınlanmış durumda.
Baskı: İstanbul'da Bir Zürafa
Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı. Genel olarak okuduğum tarz kitapların dışında ve bu kitabı okuma sebebim de lakabı zürafa olan bir dostum. Buralarda dolanırken ismini görüp hoşuma gidince hediye olarak edinmeye karar verdim. Kitap, yoğun bir araştırmanın ürünü. Verdiği bilgiler tarihi, coğrafi, edebi, felsefi... Yani her bakımdan doyurucu ve dolu dolu. Sunay Akın'ın bunu okuyucuya anlatış biçimi biraz yorucu ama asla sıkıcı değil. Kitabın paylaştığı bilgiler tek bir konuyla alakalı değil ama genel olarak hayvanlar hakkında ilginç anekdotlar ekseninde ilerliyor. Bazen kafa karıştırıcı biçimde aşırı bilgi yüklemesi yaşadım ben. Bazı bazı tarihler ve bağlantıları anlayabilmek için cümleyi tekrar okumam gerekti. Bu tarz bir kitap okurken çok eğlenceli ancak kitabın kapağını kapatınca unutulan bilgilerle -hafızamın yeteri kadar güçlü olmaması kaynaklı- tatminsizlik hissi yaratıyor. Gene de Sunay Akın'ın iyi bir araştırmacı olduğu inkar edilemez.
Baskı: Malafa
Günday'ın kendine has tarzının dışında farklı bir kitap. Okuduğunuz zaman "Evet, bu bir Hakan Günday kitabı" diyebiliyorsunuz ama gerek kurgusu ve konusu gerekse argo dilin kullanımıyla yazarın diğer kitaplarından çok farklı, tabiri caizse dışlanmıştır. Kitap, koca bir tezgahı açıklamak için yazılmış.Konusu itibariyle fazla alakasız. Tezgahlar, satmak, entrikalar... Tam bir film tadında aslında. Ama yazarın özünden eksik.Vurucu değil, felsefi yanı bir kaç paragraf hariç vasat. Ama kelimeler ve Kozan'ın satmak için kurduğu cümleler tatmin edici. Kitap, yazarın akıcılığına sahip ama bu heyecandan ya da şaşırmaktan değil, olayların bir sonuca bağlanmasına beklemekten. Ki gelen son ise kendini belli eden, tahmin edilebilir şekilde oldu. Kitapta yer alan ve kuyumculukta kullanılan argo kelimeleri merak edenler için şöyle güzel bir derleme var: https://ajunugkezeyi.wordpress.com/2013/07/15/malafa-argo-sozlugu/