Sumimasen
@Sumimasen

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: İvan İlyiç'in Ölümü

Hayatın anlamsızlığını, yalnızlığımızı, toplumun beklentilerinin kişisel anlamda bize hiçbir şey katmadığı gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarpan bir kitap. İvan İlyiç yalnız öldü. Hepimize olacağı gibi.

Beni Asla Bırakma
8/1002.11.2019

Baskı: Beni Asla Bırakma

Kasvetli ve çarpıcı bir kitap. Okurken hem merak ediyorsunuz hem de bitmesin istiyorsunuz. Genel yorumların aksine ben kaçma girişimi beklemedim. Bir Ishiguro romanından bu tip bir aksiyon beklemek biraz enteresan bile geldi bana. Yazarı bir kenara bırakırsak karakterlerde fazlasıyla bir boyun eğmişlik var. Yani her konuyu halı altı yapıyorlar, kendi aralarındaki konuları bile kolayca sineye çekip düzenin bozulmaması için çabalıyorlar. Herkes aman ağzımızın tadı kaçmasın modunda olduğu için kaçma girişimi beklemedim. Ama bir intihar bekledim. Kitap boyunca sanki ana karakterlerden biri olmasa bile, yan karakterlerden biri ya da ismini ilk kez duyacağımız biri intihar edecekmiş gibi geldi. Açıkçası bunun olmaması şaşırttı beni. Sanırım kitabı bu kadar kasvetli yapan da bu: hiç kimsenin hiçbir baş kaldırma belirtisi göstermemesi. Herkesin her şeyi kabullenmiş olması. Kitap genel olarak aynı tempoda ilerliyor. Ama dili ve zaman zaman şaşırtması oldukça güzel. Okumaya başlamadan önce herhangi bir ön araştırma yapmamıştım spoiler yememek adına ve iyi ki de öyle yapmışım. Tommy en sevdiğim karakter oldu. Bunca boyun eğen insan arasında en baş kaldıranı yine de oydu sanırım. Tüm aykırılığıyla... Sanırım ben de Kath gibi onu hiç unutmayacağım. Ishiguro, Japon edebiyatının biraz dışlanmış bir yazarı. Okurken zaman zaman benim de içimden geçen şuydu açıkçası, eğer bu kitap Kenzaburo Oe'nin eseri olsaydı heyecan kesinlikle daha farklı bir boyutta olurdu! Ya bir cinayet olurdu ya bir intihar ya da bir başka kaos... Her neyse bir eseri başka bir yazara yamamak da doğru değil sanırım. Japon edebiyatı güzeldir!

Baskı: Biri, Hiçbiri, Binlercesi

Marjinal bir kitap. Altı çizilesi cümleler mevcut, fazlasıyla...

Baskı: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

Epeydir Saramago okumamıştım, özleten bir dili var. Ancak şimdiye kadar okuduğum diğer kitaplarından farklı şekilde seyrediyor bu kitap. Saramago'nun kitaplarında genel bir anlatım görürüz normalde, şahıslardan bahsedilse dahi o genel anlatım, insanlığın genel hâlinden detaylar arka planda bırakılmaz. Bu kitapta ise son kısımlarda daha ziyade viyolonselci ile ölümün yaşadıklarını* görüyoruz. Bu anlamda alışageldiğimiz akıştan farklı bir yol izlemiş. Kitaba genel olarak değinmek gerekirse, Saramago'nun diğer kitapları gibi efsane metaforlarla ve ironilerle donatılmış olduğu aşikar. Ölüm gerçeğinin ortadan kalkma ideası, tarih boyunca insanlara mükemmel gelen, insanların defalarca farklı akımlarla peşine düştükleri bir hayal. Ancak yine kazın ayağının öyle olmadığını görüyoruz. Mutlulukla başlayan tepkilerin yerini kaosa bırakması, yöneticilerin ölüm* politikaları, kilise... Hepsi çok güzel işlenmiş. Bilhassa Tanrı ile ilintilenen kısımlar ve göndermeler güçlüydü. Açıkçası ölümün dişil olarak nitelendirilmesi beni şaşırttı. Yabancı dillerdeki artikellerde ölümün artikelinin feminen olduğunu bilmiyordum. Aksine ölümü cinsiyetlendirmek lazım gelirse bunun maskülen olacağını, yani ölümün erkek olacağını düşünürdüm. (tarih boyunca savaşanların, can alanların ve kan dökenlerin yüksek çoğunluğunun ön planda erkek olduğunu bildiğimizden ve diğer pek çok şeyden olsa gerek, belki de pek çok kişi de bu şekilde düşünmektedir) Binaenaleyh kadın olması beni bir süre şaşırttı. Ölümün kadın olması kendini en çok finalde gösterdi kanımca. Zira ölüm bir erkek olsaydı da belki yine âşık olduğu kadını kendisinden* kurtaracak ancak onunla birlikte olduktan sonra fani kadın uyurken evi terk edip gidecekti. Yani kadın olan ölümün aksine, eflatun mektubu yaktıktan sonra uyuyan faninin yanına gidip sarılmayacaktı. Belki de seksist olan benimdir, bilemiyorum. Ama ölümü kadın olarak nitelendiren insan bilinçaltından da, Saramago'ya finali bu şekilde yazdıran kabul görmüş "kadın duygusallığı" gerçekliğini yaratan algıdan da daha fazla seksist olduğumu zannetmiyorum.

Utanç
10/1010.10.2018

Baskı: Utanç

Enteresan bir kitap, bir o kadar da sürükleyici. Başlarda David'in tutumu bana Camus'nün Yabancı'sını hatırlattı. Ama sonradan sonraya David'in aslında çoğumuz gibi alelade arzularının, alelade avunmalarının olduğunu fark ettim. Kast ettiğim genç bir kızı arzulaması değil. Arzulamayı arzulaması. Bu sayede acziyetini gidermeye çalışması, bir şekilde avunup hayata tutunmaya çalışması. Hatta bunu zaman zaman kabul etmesine rağmen, temelli bir inkar halinde olması. Bağımlılıkların temelinde de evvela bir şeylerin üstünü kapatma çabası yok mudur? Acıların, anıların, geçmişin, stresin, tutunamayışın... Ve bu düşkünlükler sadece sigara, alkol gibi şeylerle sınırlı değildir. Cinselliğe de düşkün olabilir insan, David gibi. Ve bunun için işinden dahi olabilir, hatta kılını kıpırdatmadan, David gibi. David karakteri, anlamakta zorluk çekilecek ve ötelenecek bir karakter gibi dursa da aslında monologları, ruhunun kirlilikleri, akademisyen de olsa iç dünyasıyla asla bir baltaya sap olamayacak olması lâkin tüm bunlara rağmen Lucy'yi sarıp sarmalayışı ve babalık yaparken(her ne kadar kendisi bunu yapamadığını düşünse de) gösterdiği tavırları, hayvanları neredeyse bir "eşya" olarak gören söylemlerine rağmen ölülerine dahi saygı, hatta fazlaca saygı duyuşuyla, kısacası tüm tenakuzlarıyla içimizden biri. "Öyle bir utanca bulandım ki, bundan kendimi kurtarmam pek kolay olmayacak. Benim yadsıdığım bir ceza değil bu. Verilmesin diye sızlanmıyorum. Tam tersine, her gün yaşıyorum bunu, utancı varoluş konumum olarak kabul etmeye çalışıyorum. Belli bir süreyle sınırlanmadan, utanç içinde yaşamam Tanrı için yeterli mi sizce?" Ve Lucy'nin dünyası... İşte o içimizden biri değil. Hayata bakış perspektifi anlaşılmakta güçlük çekilecek bir karakter. Susarak mücadele eden, belki de pasif direnen. Yine de direniş, direniştir be Lucy, bilhassa Afrika gibi bir yerde kimse böyle direnemezdi. Güzel kitaptı, çok güzel.

Hayvan Çiftliği
10/1019.04.2018

Baskı: Hayvan Çiftliği

Her ne kadar "reel" sosyalizme yönelik bir hiciv de olsa, okuduklarım bana hiç yabancı gelmedi. En makul gözüken insanın dahi gücü ele geçirdikten ve bir şeyler yapmaya muktedir olduktan sonra nasıl bir canavara evrildiğini, güzellikler vaadettiği insanları nasıl örselediğini ve ötekileştirdiğini, düşman addettiğiyle tabiatı(egosu) gereği dost olmakta bir sakınca görmediğini metaforik bir anlatımla gözümüze sokuyor, içimize işliyor. Güçlünün yanı sıra kendilerini güçsüz konuma sokanlar da fazlasıyla tanıdık. Evvela Boxer... Benliğini, hayvanlığını, bireyliğini hiçe sayma pahasına muktedire tabii olan Boxer. En çok ona üzülmedim okurken, yazık olmaz Boxer'lara. Koyunlar zaten mâlum...

Kibrit Çöpleri
8/1023.11.2017

Baskı: Kibrit Çöpleri

Tam bir vapur kitabı, kısa soluklu ama bir o kadar Murathan Mungan klasiği.

Baskı: Toza Sor (Arthur Bandini, #3)

Arturo Bandini, hüznünü mizahla harmanlayan; kendine acımasıyla, alelade herhangi bir yerde kendine kapanıp rahatlayana kadar ağlamalarıyla, her şeye rağmen sevdiği kadının sevdiği insana dahi merhamet duyup onun için sabahlara kadar uğraşmasıyla ve ağlayan bir insanı teselli etmek için kendi acziyetlerini ortaya dökmesiyle insanın ne demek olduğunu okuyana hatırlatan güzel yürekli adam. O hafif burnu büyük triplerinin dahi altında yatan mücadeleyi unutmayacağım. Arturo Bandini: ne balık ne de kuş*

Grev
9/1025.10.2017

Baskı: Grev

Yazılışının üstünden on yıllar da geçse değişmeyen Türkiye gerçeklerini anlatan güzel bir kitap. İşçi-işveren ilişkileri, paranın insanlar üstündeki kudreti, bitmek bilmeyen hükümet-muhalefet çıkmazı, koltuk sevdası, toplumun kadına bakışı, ekonomik girdaplar içinde insanın yitip gidişi... Fazlasıyla güzel, gerçekçi, akıcı bir anlatım.

Baskı: Mutsuz Çocuklar Ülkesi

Deli Çocuğun Güncesi'nden daha samimi, daha içten buldum bu kitabını. Çoğumuzun yaşadığı şeyleri içten, yalın bir dille anlatmış. Bir çırpıda bitiveren, tam bir vapur kitabı. Annesiyle ilgili anlattıkları, İstanbul ile ilgili aşırı gerçek tespitleri, çocukluğundan beri süregelen naifliği ve anıları kitabı çok güzel kılmış. Ama ben en çok platonik aşkı anlattığı kısımları sevdim. hani illa sevince sevişmek gerekmiyordu, platonik de olabilirdin*

Baskı: Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir

Kızıl Emma, inandıklarını da inanmadıklarını da korkmadan haykıran kadın. Anarşizm, vatanseverlik, kadın olmak, ahlâk, liderler, savaşlar, din, azınlıklar, özgürlükler ve bunların başı çektiği nice şeylere temas eden fevkalade bir kitap. Altı çizilesi pek çok cümle mevcut ama kitaba dair şu kadarını söyleyebilirim ki, eğer dünya görüşlerinize uyuyorsa başucu kitabı niteliğinde, uymuyorsa yine de okunması gereken, ufkunuzu açan bir kitap olacaktır. Zira kendisi geçen yüzyılda kalsa da, değindiği şeyler hiç yabancı gelmeyecektir.

Yabancı
10/1026.08.2017

Baskı: Yabancı

Çok güzel bir kitap. Arka kapağı okuduğumda soğuk kanlı bir karakter hayal etmiştim, ama okuduktan sonra anladım ki Meursault'u tanımlayan doğru kelime soğukkanlı da değil. Öylesine kayıtsız, öylesine soyutlanmış ki dünyadan, onun neden bir "yabancı" olduğunu anlıyorsunuz. Etkisinden kurtulması gereken hisleri, baskısından kurtulması gereken bir inancı yok. Herkese eşit mesafede, bir yabancı gibi bakıyor dünyaya. Biz normal(!) insanlardan farklı olarak suya sabuna dokunurken düşünmüyor, pişmanlık yahut merhamet duymuyor ama nefret de etmiyor. Güneşin dayanılmaz sıcaklığı sebebiyle suç işliyor ve kendisini uzun uzadıya açıklama ihtiyacı bile hissetmiyor. Her şeyi sadece hayati ihtiyaçlara indirgemiş, arınmış, sahiden bir yabancı. Kesinlikle unutulmaz kitap karakterlerinden. Yargılama bölümü çok güzeldi, özellikle Meursault'un kendisi hariç herkesin kendisinden bahsettiğine şaşkınlığını anlattığı kısım ve savcı... Ve ihtiyar Salamano ile köpeği... Meursault her ne kadar kayıtsızca anlatsa da, belki de en çok bu adamın hikayesine üzüldüm diyebilirim.

Eroin Güncesi
10/1028.07.2017

Baskı: Eroin Güncesi

Kanat Günerle ilgili yazılar okumuştum daha önce, kitabını çok merak ediyordum, nihayet okuma fırsatı buldum ve kesinlikle okuduğum en unutulmaz kitaplardan biri oldu. Eroine dair birkaç roman daha okumuştum şimdiye kadar, fakat en farklısı, en güzeli, gerçeği bu kitaptı. Kendi ağzından, olduğu gibi, aşama aşama anlattığı ve elbette bizzat yaşadığı için. Ve hemen burnumuzun dibindeki yerleri anlattığından olsa gerek. Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız, bahsettiği yerleri bileceksiniz ve başka bir gözle okumaya başlayacaksınız kitabı. Sevilesi, çok sevilesi bir insanmış belli ki. Yaşadığı sevgisizliklere, arayışlara rağmen hiçbir insana kötülük yapmamak için kendisiyle ettiği mücadeleden belli. Kimi zaman pişmanlıklarından, kimi zaman duyamadığı, hissedemediği pişmanlık veya elemin getirdiği acıdan anlaşılıyor, ne güzel yürekli bir insan olduğu. "Hep ama hep aynı şeyi yaptım, sevgi aradım, sevgi istedim. Tatminsiz, doyumsuz, isterik bir şekilde, en çok sevgiye ihtiyaç duydum." "Neyse ki aklım hâlâ başımda, sahneye girmem gereken yeri ayarlayamadım ama çıkmam gereken yeri biliyorum. Kendinize iyi bakın, kötü alışkanlıklardan uzak durun." Kanat Günerle ilgili söylenecek çok şey vardır, lakin ben kendisi için bir şey yapamasa da, geride kalanlar için, insanlık için çok şey yaptığını düşünüyorum. Her şeyden önce bu kitabı tamamlayarak(kendisinden çoktan vazgeçmiş olmasına rağmen), toplumda pek çok insanın içinde bulunduğu ailevi sorunları göz önüne sererek ve bu uçurumdan nasıl yuvarlandığını göstererek yaptı bunu. Her şeyi olduğu gibi anlatarak, çok güzel alt metinlerle yaptı. Ve Ali Kemal'in isteğini, "En azından şu lanet toplumun bir hatunun hiç kimsenin orospuluğunu yapmadan, canının istediği her şeyi yapabildiğini görmesi lazım. Göster onlara! Belki yaptıkların doğru değildi ama sen istedin ve tek başına sen yaptın, ödün vermeden, dürüstlüğünü yitirmeden, özgürlüğünden vazgeçmeden ve en önemlisi insanların birbirine oynayıp durdukları ikiyüzlü, basit, çirkin, küçük oyuncukların hiçbirinde oynamadan, paranın kudretine karşı koyarak yaşadın." İsmin kadar güzel bir yerdesindir umarım bu kez Kanat!

Eldivenler, Hikayeler
9/1027.07.2017

Baskı: Eldivenler, Hikayeler

Murathan Mungan'ı severim. Dili alışılmıştan çok farklı olmasa da kitaplarını okumayı seviyorum, farklı bir hüzün uyandırıyor bende. Kitaptaki tüm hikayelerde bir yarım bırakılmışlık hissi vardı, çaresizlik, insanın kendini bulamayışı... Kitaplarının geneline zaten bunlar hâkim ancak bana kalırsa Mungan'ın farkı, kendi içindeki kısmi tekrarına rağmen okuyucuda "ee yine mi aynı şeyler," hissi uyandırmaması. Yani yazdıkları bana monoton gelmiyor, ustalık eseri olsun olmasın ilgiyle okuyorum kitaplarını. Bu kitabını da çok sevdim ancak bana kalırsa ismi "Eldivenler, Hikâyeler" yerine son hikâyenin adı olan "Geçici Kesinlikler" olmalıydı. Çünkü en güzel, en vurucu hikâye son hikâyeydi. Altı çizilesi çok güzel cümleler vardı. Ufacık bir kısmı: "Güzel, yakışıklı, alımlı, çekici olmanın diğer insanların üstündeki gücünü fark eden kadınlardaki, erkeklerdeki beden körlüğünü şimdi anlıyorum. Artık ben de fark edilmediğimde. Görülmediğimde. Yok sayıldığımda. Yaşam boyu fark edilmemiş, dikkat çekmekte başarılı olamamış; aşkları, sevgileri, bedenleri, duyguları başkaları tarafından görülmemiş hep yaşamın kıyısında yürüyen insanları şimdi anlıyorum. 'Görmüyorsun beni, fark etmiyorsun, yanımdan geçip gidiyorsun her seferinde, yanımdan geçip gidiyorsun.' " "Hayat, onun için hep bir uzaklık demekti. Onu içine almayan, hep kıyısında durduğu bir şey."

Bir Son Duygusu
8/1029.06.2017

Baskı: Bir Son Duygusu

Beklediğimden farklı çıksa da güzel bir kitaptı. Yalın, duru diliyle okuyucuyu hem düşünmeye hem efkara itiyor. En dahi kitap karakteri olmasa, hatta kendisi dahi farkında olmasa bile Tony Webster kendi içinde bir filozof, belki hepimiz kadar, belki hepimizden biraz daha fazla. Julian Barnes'ın okuduğum ilk kitabı, diğer kitaplarını da okuyacağım. "Siyasal ve tarihsel değişiklikler eninde sonunda nasıl hayal kırıklığına uğratıyorsa, yetişkinlik de hayal kırıklığına uğratıyor. Hayat da öyle." Sonu ise benim için şaşırtıcıydı, kitapların muhakkak bir sona ermesini beklemediğim ve arzulamadığım için tatmin olmadım diyemem. Ve satır aralarında da olsa, pişmanlığın en güzel anlatıldığı kitaplardan biri oldu benim için.

Yüksek Topuklar
9/1004.11.2016

Baskı: Yüksek Topuklar

Murathan Mungan'ın kalemini çok seviyorum, o yüzden kütüphanede ismini görmemle gözlerimin ışıldaması bir oldu diyebilirim. Kitap kadınlığın, çocukluğun,(Tuğde'nin değil tabi ki, Nermin'in çocukluğundan söz ediyorum) eşcinselliğin dolambaçlı, bir miktar hüzünlü yolculuğuna çıkarıyor bizi. Nermin'in üstüne sinmiş efkardan, bir tutam mizahla birlikte fazlaca payımızı alıyoruz. En çok annesinden bahsettiği bölümde duygulandım sanırım, sırf ailesiyle olan hikayesini okumak için dahi bir köşe atılarak ertelenmeyecek bir kitap. Diliyle, akıcılığıyla çok güzeldi.

Baskı: Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk

Okuduğum ilk Genazino kitabı ve bu kitaptan sonra yazarın diğer kitaplarını da de edinme kararı aldım. Çok özgün bir kitap. Warlich 'in; hayvanların dünyasını sık sık insanların dünyasıyla örtüştürmesi, her gün gördüğümüz günlük hayatın sıradan akışını anlatımı, melankoli atakları, hayata bak(amay)ışı... Bu kadar güzide bir anlatıma dilin sade oluşu da kitabı daha nitelikli kılmış. "Mutluluk uğruna böyle bir mücadeleye gerek kalmamalıydı." Unutulmayan bir kitap karakteri olarak: Gerhard Warlich Unutulmayan en güzel hayal olarak: Warlich'in Yatıştırma Okulu*

Siyah Süt
10/1027.06.2016

Baskı: Siyah Süt

Evet, cidden "vasat" bir kitap(!) Zira kadın yazarlar evvela kadın sonra "yazar" dır değil mi? Kadın yazarlara karşı derin bir ön yargı olduğunu gördük yine , şaşırdık mı, tabi ki hayır. Sıkıcı gelebilir, sürükleyici gelmeyebilir, karamsar olabilir, ancak "iğrenç" nedir? Edebiyat dünyasında onca "iğrenç" (ne kast ediliyorsa artık, kullanımı bu kadar kolay bir kelime olduğuna göre ben de hoyratça kullanayım!) anneliğin, kadınlığın, erkek egemen toplumdaki kadının getirildiği durumun ve bunun yaman çelişkilerinin anlatıldığı bir kitaba "iğrenç" diyen bir zihniyete anca gülerim. Hatta onu bile yapamam. Yalnız kadın yazarlara değil dişi olan her şeye karşı bir ön yargı var zaten bu dünyada. Ve tabi ki ülkede. Öyle ki mesleklerin bile cinsiyeti var. Hâkim bey olur, hemşire hanım olur. Anaokulu öğretmeni ille de kadın olmalıdır! İnşaat mühendisi kadın olur mu yahu, elinin hamuruyla ne inşaatı! Ha doktorluk da erkeklere daha iyi gider. Benim oğlum kendisinden az maaş alan hanım hanımcık(!) bir kızla evlensin, ee zira kadın dediğinin maaşı az olmalıdır. Ben bu kitaba bayıldım. Bunun gibi daha nice kitaba da bayıldığım gibi. Çünkü kadınım, ne yaşadığımızı, kimi zaman yaşayamadığımızı ancak biz kadınlar biliriz. Elbette erkeklerden de bunu anlayanlar vardır, ayrım yapmanın ya da bölücülüğün bir anlamı olmadığı için kadın-erkek herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Kadınların dünyası vs erkeklerin dünyası gibi bir olgu yaratmak yerine hepimizin "insan" olduğundan hareketle yola çıkarsak, hepimizin "aynı" olduğundan yola çıkarsak belki(sanmıyorum ama) bir şeyler aşılır. Kendi cinsini ötelemeye kalkmayan, yahut "kadınlar çiçektir" mesajı vermeyen bütün kadın yazarlarla gurur duyuyorum. Hobbes "insan insanın kurdudur" der, lakin en çok kadın kadının kurdudur sanki. Sözün özü okuyunuz, okutunuz. Evet size belki sıkıcı, karamsar, yavaş tempolu gibi gelebilir(bana öyle gelmedi), ancak kesinlikle iğrenç değil!

Baskı: Yalnız Seni Arıyorum – Nahit Hanım'a Mektuplar

Orhan Veli, güzel yürekli edebiyatçı. Kısacık ömründe neler neler yaşamış, neler çekmiş, bu kitap da sevdasını, sancılarını gözler önüne seriyor. Okurken sık sık "vay be," dedim, böyle bir sevda olamaz dedim, ne de güzel anlatmış, ne de güzel sevmiş. İç burkan bir kitap; mektuplar aslında insanın mahremi olması yönüyle belki pek çok okur tarafından benimsenmese de mektup kitaplarını bir ayrı seviyorum ben. Edebiyatçıların edebiyatçı olmayan yönlerini görüyoruz, daha doğrusu esas edebiyatçı yönlerini görüyoruz, esas derinliklerini... Orhan Veli'yi hayat hikayesiyle, kişiliğiyle, edebiyata yön verişiyle bir ayrı severim. Ama bu kitaptan sonra diyorum ki, en çok da sevdasıyla severim. Ah Nahit Hanım, bilseydin keşke değerini. Dünya sizlerin etrafında dönüyor gibi ya, Orhan Velilerin hatrına dönüyor aslında.

Z Raporu
8/1006.04.2016

Baskı: Z Raporu

Ali Lidar'ı ilk kez okudum. Ot'tan bir aşinalık var tabi ama kitabını okumak ziyadesiyle daha farklı bir haz veriyor. Dili samimi, anlattıkları içten; hayatı olan realizmiyle süssüz püssüz olduğu gibi değerlendirmiş. İnsanın içine dokunan, acıtan bir kitap. "Eğer okursan bunları bir gün, ne olur içinden güzel şeyler geçir." Güzeldi, her yazar elbette kendine özgüdür lakin benzerlerine oranla bir tık daha önde, daha içten, ya da ifade edişi bana öyle geldi diyelim.

Yeşil Yol
10/1001.04.2016

Baskı: Yeşil Yol

Harika ötesi bir kitaptı. Altı çizilesi o kadar cümle var ki, defterime yazarken ben de Edgecombe kadar yoruldum.

Yargıç ve Celladı
10/1018.01.2016

Baskı: Yargıç ve Celladı

Çok güzel bir kitap. Zekice kurgulanmış, adalete, sisteme, böyle geldi böyle gidecek olanlara muazzam atıflar var.Günümüz polisiyeleri gibi değil, heyecan belki o kadar dorukta da değil ama yine de muhakkak okunası, heyecan arayışından çok, güzide bir kitap olduğu için sırf.

Baskı: Çavdar Tarlasında Çocuklar

Kitaba başlamadan önce kitaba dair bir ön bilgim yoktu. Beklediğimden çok farklı çıktı, epey şaşırdım. Hüzne yakın klasik bir hava bekliyordum esasında ama Holden'ın mizah yüklü anlatımıyla yer yer insanın içini yakan hüznü birleşmiş, çok, çok samimi bir kitap ortaya çıkmış. Her kitap bir değildir, her kitaptan aynı dili, aynı edebiliği beklemiyorum şahsen, bazı kitapları kimi zaman anlatımlarından, kimi zaman içindeki karakterlerden unutamayız ya hani, bu kitap ikisi açısından da unutulmazdır benim için. Okurken genelde çok güldüm ama yer yer gözlerimin dolduğu da oldu. Holden Caulfield! "Yemin ederim, ben deliyim."

Erken Kaybedenler
6/1003.01.2016

Baskı: Erken Kaybedenler

2016'ya Emrah Serbesle başlamış oldum. Daha önce kendisini okumuşluğum yoktur, beklediğimden farklı çıktı. Açıkçası daha edebi bir dil bekliyordum, Barış Bıçakçı gibi misal. Ama bol argoya vuran, güldürü ögelerini daha üstte tutan bir yazar. Kitabı sevdim ama aman illa okuyun okutun tarzında değil, zira yazarın -bu kitaba dair- kendisinin de böyle bir iddiasının olduğunu zannetmiyorum. En çok 'Anneannemin Son Ölümü' hikayesini beğendim. 'Alçakgönüllü Arzular' ı okurken de çok güldüm. Güldüren, zaman zaman da hüzünlendiren hoş bir kitap.

ÖncekiSayfa 1 / 3Sonraki