MURATAYDIN94
@MURATAYDIN94

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Sokrates'in Savunması

Kitap, bir-iki saatte bitirilebilecek (82) sayfa sayısında. Kısa zamanda bitirebileceğim bu baskıyı seçtim ama daha geniş bir zamanda tam metin olduğunu (ya da en azından daha doyurucu olacağını) düşündüğüm İş Bankası kültür yayınlarında yer alan diğer baskısını okumayı düşünüyorum. Bu baskıda, özellikle ilk bölümde kullanılan ve yoğunluğunu aşırı bulduğum felsefi terimler -ki bunların yerine daha uygun ve anlaşılır sözcükler kullanılabilirdi- okumayı biraz güçleştiriyor. Ancak ilerleyen bölümlerde, Sokratesin savunmasının yer aldığı kısımlarda bu sorun ortadan kalkıyor. Sokrates, dinsiz olduğu, gençleri yoldan çıkardığı, devlet yönetimindeki insanlara hakaret ettiği iddiasıyla yargılandığı mahkemede ölüme mahkum ediliyor ama yaptığı olağanüstü savunma tarih önünde kendisini ölümsüzleştiriyor. Savunmasını ölümden korktuğu için değil, haksızlığa engel olmak için yaptığını söyleyen Sokrates; neden siyaset kurumunda yer almadığı, bilgi ve erdemin ne olduğu, iyi ve doğru bir insanın nasıl olması gerektiği, ölüme bakış açısının ne olması gerektiği gibi konularda kâh tebessüm ettiren, kâh düşündüren, kâh hüzünleniren çarpıcı ipuçları veriyor, savlar ortaya koyuyor. Bu baskıyı ya fikir sahibi olmak, ya da tam metin için ön okuma yapmak maksadıyla okuyabilirsiniz. Bence, her iki durumda da okumaya değer. Keyifli okumalar dilerim...

Dinle Küçük Adam
7/1030.10.2019

Baskı: Dinle Küçük Adam

Doğrusunu söylemek gerekirse kitabı önemli fakat gene de beklentilerimin altında buldum. İçeriğe girmeden önce şekil açısından dikkatimi çeken bir konuyu ifade etmek istiyorum. Kitapta anlamını kâh sezinlediğim kâh fikir yürütemediğim sözcük ve terimler var; sayrı, sağaltmak, smörgasbord, dirimli gibi. Editör notlarıyla veya daha uygun kelimelerle bunlar daha anlaşılır kılınabilirdi diye düşünüyorum. Kitap yazarın muhataplarına çektiği bir "nutuk" şeklinde kaleme alınmış. Ancak okur için sayfalarda ilerlemek biraz güç. Bence bunun asıl nedeni kitabın akıcı olmamasından ziyade, yazarın kullandığı üslûp ve hitap tarzı. Yazar aslında her ülkeden, her düşünceden, her kesimden insanlara hitap ediyor olsa da, kitap boyunca sürekli sert ifadelerin, sert eleştirilerin -dolaylı da olsa- muhatabı olmak okuyucuyu biraz rahatsız ediyor. Yazar, bazen özel bazen de genel düzlemde yaşadığı, gözlemlediği yanlışlıkları, haksızlıkları ifade ederken kendi içinde de bazı çelişkiler yaşamış gibi. Aslında bu noktayı mazur görmek mümkün. Kendince bazı haksızlıklara uğramış, şiddete maruz kalmış, sürgün edilmiş, bilimsel çalışmaları hiçe sayılmış bir kişi olarak yazar insanların gerek kendisine, gerekse hakkını savunamayacak derecede güçsüz diğer insanlara, topluluklara yaptığı haksızlıklara karşı duyduğu kırgınlığı ifade ediyor. Ancak bu kırgınlığı ifade şekli zaman zaman öfke boyutuna varıyor. Üsluptaki sertlik dışında yazarın tutunma noktalarının ideolojik unsurlar içermesi doğruyu anlatma ve gösterme çabasını baltalıyor. Bir başka deyişle, yazarın ve kitabın felsefi derinliği ideolojik söylemlerin gölgesinde kalmış (En azından bu benim şahsi düşüncem). Öte yandan, yazara ve kitaba tümüyle haksızlık yapmama adına şunları da belirtmek lazım. Yazar eserin genelinde, insanların kitle psikolojisine nasıl körü körüne teslim olduklarına ve egemenlerin de kendilerine devredilen yetkileri istismar etmeye eğilimli olduğuna dikkat çekiyor. Kitabın adı biraz itici ama yazar eserin giriş bölümünde "sıradan, adi adam" anlamındaki bu yakıştırmanın dönemin devlet adamları, aristokratları, burjuvazisi ve filozofları tarafından yapıldığını ifade ediyor. Yazar ise küçük adam tabirini; kendini yönet(e)meyen, eğitmeyen, özeleştiri yapmayan, sahip olduğu sorumluluğu üstlenmeyen, kendi geleceğini gönüllü olarak egemenlerin iradesine teslim edenler için kullanıyor (Bu tanımı daha da genişletmek kitabın devam eden bölümlerinde mümkün). Yazarın eleştirdiği onemli konulardan biri yöneticilerin "bireysel özgürlük", "insana saygı" gibi kavramları rafa kaldırıp bunun yerine "ulusal özgürlük", "devlete saygı" kavramlarını öncelikli kılması. Bir diğeri de küçük insanların mutluluğu dilediği halde kendilerini sağlama almayı daha çok önemsemesi. Nazilerin cezalandırılmadan önce pek cok insanı katletmesine seyirci kalınması, doğanın korunması yerine doğanın değiştirilmesi, 1. Dünya savaşından sonra uluslararası yolculuklarda pasaportun zorunlu hale gelmesi, ineğe kutsiyet atfeden Hinduların Müslümanlarla savaşması yazarın eleştirdiği diğer konular arasında dikkat çekenler. Kitabın bence en güzel yanı ise son bölümde yer alan şu ifadeler: "Hayatı güzel ve mutlu yaşamak her şeydir. Korkulu ruhlar seni yolundan alıkoysa bile, yüreğinin sesini dinle. Hayat sana acı çektirse de duygusuzlaşma!".

Cesur Yeni Dünya
9/1030.10.2019

Baskı: Cesur Yeni Dünya

Kitabı okurken oldukça zorlandım. Hatta bir ara bırakmayı dahi düşündüm ama, kitabın önsözünün ilgimi çekmesi ve hikayenin sonunu öğrenme isteğim sayesinde güçbela da olsa bitirdim. Yazarı Aldous Huxley, bildiğim kadarıyla bir biyolog, genetik uzmanı veya kimyacı değil ama romanın büyük kısmında baskın biçimde yer alan bilimsel terim ve ifadeler, hikayenin takibini biraz zorlaştırıyor. Ama hakkını teslim etmek lazım; zor okunan ama çok kaydadeğer bir eser. Eserin adı, Shakespeare'in Fırtına adlı bir eserinde yer alan ve aslında o dönemde "güzel yeni dünya" anlamında kullanılan "brave new world" repliğinden esinlenerek verilmiş. Distopya tarzında yazılmış bir roman olan Cesur Yeni Dünya'yı anlamak için eserin yazıldığı dönemde özellikle Amerika'da yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmelere (Büyük Buhran, Ford'un üretim stratejisi, A.B.D.'nin giderek etkin bir konuma sahip olması, vb.)göz atmak gerekiyor. Cesur Yeni Dünya, pek çok ülkeyi etkilemiş olan büyük ekonomik buhranın yaralarının sarılmaya çalışıldığı 1932 yılında kaleme alınmış. Genel hatlarıyla hikaye şöyle: Olay, F.S. (Ford'dan Sonra) 632 yani 26. yüzyılda Londra'da geçmektedir. Cesur Yeni Dünya artık kendini savaş, yoksulluk, hastalık, vb. durumlardan kurtarmıştır. İnsanlar biyolojik müdahaleler sayesinde yaşlılığın olumsuz etilerini yaşamaksızın ölmektedir. İnsanlar doğum yoluyla değil, gen mühendisliği yöntemleriyle özel ortamlarda kuluçka yoluyla üretilmekte, anne-baba kavramından habersiz olarak büyümektedir. Karakteristik özellikler genetik yollarla belirlenmekte; üretim kalitesine göre insanlar Alfa, Beta, Gamma, Delta ve Epsilon şeklinde sınıflara ayrılmaktadır. Sınıflar ihtiyaca göre farklı genetik kodlarla donatılmakta, toplumsal düzeni kolayca sağlama adına ise sınıflar arasında nefret teşvik edilmektedir. Tek-eşlilik, aile, kardeşlik kavramları artık geçerliliğini yitirmiştir. En büyük erdem ise tüketim olmuştur. İstikrar görünürde sağlanmıştır ama karşılığında insanların standartlaştırılarak benlik ve aidiyet duygularının kırılması gerekli görülmüş; bu da hedonist (haz-merkezli) bir yaşam tarzının telkin edilmesi ile sağlanmıştır. Cinsel açıdan geçerli motto ise "Herkes herkes içindir" şeklinde belirlenmiştir. Bireyselliğin en büyük tehlike olarak görüldüğü bu düzende tek tanınan özgürlük, zamanını keyifli geçirme özgürlüğüdür. Bireysel duygu ve kaygıların köreltilmesi ise "soma" adı verilen "ilaçların" düzenli olarak kullanılmasının sağlanması ile gerçekleştirilmektedir. Tarih, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, duygusal yakınlaşma ve romantizm toplum düzenine zarar vereceği düşüncesiyle yasaklanmıştır. Hristiyanlığın sembolü olan haç işaretinin üst kısmının atılmasıyla elde edilen T ise yeni inanç sistemini temsil etmektedir. Bu düzene uymak istemeyenlerin tek alternatifi vardır. Tek eşliliğin yaşandığı, insanların doğumla dünyaya geldiği, yaşlanarak Ayrık Bölge'de yaşamak... Final bölümünde "Vahşi" ile Denetçi arasındaki diyalogda, oldukça önemli mesajları bulmak mümkün. Kitap zaten baştan sona kült bir eser ama öne çıkan bölümlerini spoiler vermemek adına söyle sıralayabilirim. - Yazarın kendisi tarafından 1946 yılında yazılmış olan Önsözün tamamı (özellikle ilk paragrafı, 19, 25, 26, 27 ve 28'inci sayfalar), - 16 ve 17'nci bölümler, - 1993 yılında David Bradshaw tarafından yazılmış olan Sonsöz (257-266 arasındaki sayfalar) Toplumların nasıl kimliksizleştirildiği, kolay yönetilmeleri adına elitlerce nelerin yapılabileceği, tarihin neden totalliter yönetimler tarafından yok edilmeye çalışıldığı, tüm bu süreçte medyanın ve eğitimin rolü, refah tiranlığı gibi konularda önemli ipuçları bu bölümlerde çok çarpıcı biçimde ele alınmış. Günümüzden neredeyse bir asır önce, yazarın ortaya koyduğu öngörüler gerçekten müthiş; bunların önemli ölçüde şimdiden gerçekleşmiş olması eseri daha da önemli kılıyor. Eser 1980 ve 1998 yapımı iki sinema filmi ile beyaz perdeye de uyarlanmış. Sonuç olarak, kayda değer bir kitap okumak istiyorsanız; buyrun aradığınız kitap burada...

Satranç
7/1030.10.2019

Baskı: Satranç

Bir çırpıda ilgiyle okunabilecek, bitirildiğinde ise yarım kalmış hissi veren bir eser. Hikayenin ana konusu; satrançta Allah vergisi bir yeteneğe sahip olan taşralı bir genç Mirko Tzentovic ve Hitler'in Avusturya'yı işgali sırasında esir tutulan Dr.B. arasındaki satranç maçı. Satranç Mirko'nun belki de tek becerikli olduğu konu olduğundan, Mirko sosyal iletişimi zayıf bir genç. Erken yaşta satranç şampiyonu olması ise egosunu fazlasıyla okşamıştır. Dr.B. ise Gestapo tarafından psikolojik baskı dolu bir esaret sürecine maruz bırakılmıştır. Esareti süresince okuyabildiği tek kitap, bir satranç kitabıdır. Satranç, Dr. B. için ilk başlarda çok etkili bir zaman geçirme enstrümanı olsa da; bir süre sonra saplantı haline gelmiştir. Bir gemi yolculuğunda karşılaşan bu iki karakter, iki ayrı satranç dehasıdır. Karakteristik farklılıkları, satranç konusunda sahip oldukları yetenekleri ve oyun tarzlarını da farklı kılar. Eser çok berrak ve akıcı bir üslupla yazılmış. Karakterler ise oldukça özgün ve çok iyi biçimde tasvir edilmiş. Stefan Zweig bu kitabı yazdıktan sonra intihar ederek hayatına son vermiş. Belki de hikayenin yarım kalmış bir görüntü içinde sona ermesi, yazarın çalkantılı ve buhranlı bir dönem yaşadığının göstergesi. Hikaye gibi, yazarının hayatı da yarım kalmış... Bu bağlamda yazarın kendi bunalımlarımı, kırgınlıklarını Dr. B. karakteri ile ifade ettiği söylenebilir. Keyifli ve güzel okumalar dilerim...

Baskı: Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Kitap, uzun yıllar Fin toplumu içinde yaşamış Rus yazarı ve aydını Petrov'un yazdığı; genelinde bir toplumun maddi, manevi ve kültürel olarak nasıl kalkınabileceğini anlatan bir eser. Tarihinin önemli bir bölümünde İsveç ve Rus egemenliği altında yaşayan Finlandiya'nın eğitim başta olmak üzere ekonomi, kültür, tarım, sağlık ve toplumsal yaşam düzleminde gerçekleştirdiği büyük ve destansı hamle bu kitabın ana konusu.. Daha önce tabiri caizse geçiştirerek göz attığım kitabı bu sefer daha özümseyerek okurken, her zaman alışageldiğim şekilde önemli gördüğüm satırların altını çizerek bir süre devam ettim. Sonrasında ise kitabın her bir satırının çok anlamlı ve değerli olduğunu gördüm. Fin toplumunun neredelerden bugünkü seviyesine geldiğini okurken; bir yandan da tarih sahnesindeki konumunu ileriye, refaha, gelişime, yükselişe taşıma düşünce ve çabasında olan diğer toplumların yapması ve yapmaması gereken şeylerin ipuçlarını buluyorsunuz satır aralarında. Toplumun eğitim ve kültür seviyesini geliştirmek, refah düzeyini artırmak isteyen yöneticiler, memurlar! Görevini layıkıyla yapmak isteyen öğretmenler, anne-babalar, doktorlar, mühendisler, ticaretle uğraşanlar ve her meslek grubundan sorumluluk bilincindeki insanlar! Çocuklarını en iyi şekilde yetiştirme azmindeki anne ve babalar! Ülkesini sevdiğini ve bunun için her zaman ve konumda bir şeyler yapılabileceğini düşünenler! Bu kitabı mutlaka tekrar tekrar, sindire sindire okumalısınız. Sanırım daha fazla açıklamaya gerek yok. Okurken kitabın kendi kendisini en iyi şekilde anlattığını göreceksiniz. Bu kitabı önemli kılan bir başka husus da; Atatürk'ün başucu eserlerinden biri olması ve okunmasını tavsiye etmesi... (Son bir önerim: Kitap bugüne kadar pek çok yayınevince basılmış; bazı yayınevleri kitabı kuşa çevirerek yayınlamış. Tam metin olanını bulup okumanızın daha yerinde olacağını değerlendiriyorum.) Keyifli okumalar...

Baskı: Otuz Milyon Kelime & Çocuğunuzun Beynini Geliştirin

Kitap bir çırpıda okunabilecek derecede akıcı ve kolay değil. Ancak içerik öncelikle eğitim-bilimcileri ve çocuğunun zihinsel gelişimi ve eğitimdeki başarısı için somut ve bilimsel caba göstermeyi kendine görev edinmiş ebeveynleri ilgilendiriyor. Eğitim kalitesi açısından dünya genelinde 30'lu sıralarda olan A.B.D. açısından önemine dikkat çekilen içerik, bence ülkemiz açısından daha da önem kazanıyor: Çocukların özellikle 0-3 yaş arasındaki dönemde duyduğu sözcükler zihinsel gelişimleri için çok önemlidir. Duydukları kelimeler ne kadar çeşitli, olumlu, teşvik edici olursa gelecekte başarılı olma oranı o oranda yükselir. Bu durum, sonraki yaş grupları için de önemli ve geçerlidir. Çocuklara teşvik amacıyla yapılacak övgüler zekaya değil çabaya yapılmalıdır. 2-7 yaş arasındaki çocukların kendi kendine konuşması çoğunlukla bir davranış sorununu değil, gelecekte daha yüksek bir sosyal beceri düzeyini işaret eder. Çift dilli olmak (yabancı dil bilmek) çocukların zihinsel gelişimine ve başarısına katkı sağlar. Bebekler akıllı doğmaz; onlarla konuşan ebeveynler onları akıllı yapar. Çocukların zihinsel becerilerini geliştirecek zengin bir kelime dağarcığına sahip olması 3 K (KAVRAMA, KONUŞMA, KARŞILIKLI YAPMA) süreci ile gerçekleştirilebilir. Yukarıdaki önemli bilgiler ve daha fazlası kitapta mevcut. Kitap, bir pediatrik koklear implant cerrahı olan fakat sonraları çocuk eğitimine ve sosyal bilimciliğe geçiş yapan Dr. Dana Suskind tarafından yazılmış. Kitapta örnek olaylarla konu desteklenmiş. Sonuç olarak, tavsiye ederim.

Fahrenheit 451
8/1030.10.2019

Baskı: Fahrenheit 451

Kitapları sevdiğini iddia eden; okumanın ve düşünmenin erdem olduğuna inanan, bugünkü bencil ve hoyrat yaşam trendi devam ettiği sürece gelecekte neler yaşanabileceğini ve televizyonun insanları nasıl fikir esareti altında tuttuğunu merak eden herkes okumalı bence... Ya da "ben böyle mutluyum; kalsın..." diyenler; aynen devam!...

Dirilt Kalbini
9/1030.10.2019

Baskı: Dirilt Kalbini

Kitabın yazarı Nouman Ali Khan eğitimine Suudi Arabistan'da başlamış, Pakistan'da sürdürmüş ve A.B.D.'nde tamamlamış. Müteakiben yerleştiği A.B.D.'nde Arapça dersleri vermeye başlamış. Bana göre kitabın tek eleştirilecek yani, yazarın okurun temel seviyede Arapça bildiğini varsayması ve ele aldığı konularda sık sık Arapça ifadelere yer vermesi. Ancak bu gerçekten eleştirilmesi gereken bir husus mu yoksa normal mi karşılanmalı bilemiyorum. Belki de benim Arap diline oldukça yabancı olmamdan dolayı bu izlenime kapılmış olabilirim. Ancak şunu da eklemeliyim ki; okuduğum ve gördüğüm kadarıyla çevirmen yapmış olduğu mükemmel çeviriyle, okurun anlamasını azami derecede kolaylaştırmış. Bunun dışında kitap tekrar tekrar okunmaya değer. Hatta dini konulara ilgi düzeyinize göre başucu eserlerinizden biri de olabilir. Benim en çok beğendiğim husus, yazarın bilindik konuları yeni bir üslupla okuyucuya aktarması. Tıpkı Mevlana'nın "yeni bir şeyler söylemek lazım" dediği gibi... Durum böyle olunca; okur kitabı okurken yazarın samimiyetine inanıyor, ona güveniyor ve bu yazar-okuyucu etkileşiminden gerçek anlamda istifade ettiğini hissediyor. Bu da kitabın okunmasını sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Yazarın üslubundaki en çok takdir ettiğim husus; dini hassasiyetleri tehdit içerikli söylemlere odaklanmış biçimde değil, nasihat verir biçimde değil, halden anlayan ve okur ile hemhal olan bir tarzda aktarıyor olması. Vurguladığı konular özünde hep olumlu, teşvik edici, cesaret verici ve ilgi uyandırıcı. Hani "dost acı soyler" deyip, konuyu cehennem korkusu etrafında dolandırararak itici nasihatlerde bulunan tipler vardır ya; yazar bunun tam aksine, hedef okur kitle ile gerçek bir empati kurma yolunu seçiyor. Bu bağlamda bir itirafta bulunayım; Arap bir yazarın İslamiyeti böyle modern, olumlu ve sempatik bir tarzda anlatması beni başlangıçta çok şaşırttı; sayfalar ilerledikçe yazarın konulara pozitif yaklaşımı ve anlatım üslubu beni kendisine hayran bıraktı. Bu kitapta şu sorular için doyurucu cevaplar bulmak mümkün: - Dua nasıl edilmeli? - Şükrün önemi nedir? - Günümüzün kronik hastalıklı ruhları doğruyu nasıl bulabilir? - İlişkilerimize gerekli özeni nasıl göstermeliyiz? Saygı ve empatinin bu açıdan yeri nedir? - Kız çocuklarına hak ettikleri değer veriliyor mu? - İslâm dininin ve mensuplarının imaj kaybı nasıl giderilebilir?

Anayurt Oteli
7/1030.10.2019

Baskı: Anayurt Oteli

Bu kitabı değerlendirirken bence birkaç ayrı pencereden bakmak lâzım. Yazarın hikayeyi kurgulama ve örüntüleme şekli gerçekten ince ve kıvrak bir zekayı gösteriyor. Kronolojik bir tekdüzelik görüntüsü içinde örgülenen olaylar, giderek ilginç noktalara evriliyor. Akıcı ve okurken keyif veren bir kitap değil. Bazen birinci viteste seyreden olaylar bakmışsınız geri viteste, bazen de aniden beşinci viteste. Dumura uğruyor insan. Bazen okuyucu olayın neresinde olduğunu unutuveriyor. Karakterler ise itici ve iğrenç. Efendi ve saygılı görünen bir Zebercet'in ne kadar saplantılı olabildiğini, insanların ne kadar büyük sapkınlıklar (enses istismarlar, oğlancılık vb.) içine düşebileceğini; sarsılarak, tiksinerek görüyor okuyucu. Edebiyat sanatı açısından bir değer ifade ediyor olabilir ama gençlerin ve öğrencilerin gönül rahatlığı içinde okuyabileceği klasik anlamda bir klasik eser kesinlikle değil. 18+ ikazı ile birlikte kullanımı uygundur.

İnci
8/1030.10.2019

Baskı: İnci

Gazap Üzümleri ile Fareler ve İnsanlar adlı iki büyük eseri kaleme alan John Steinbeck'ten bir başka önemli yapıt. İnci... Bir inci avcısı olan Kino, bir akrep sokması sonucu zehirlenen bebeğini parasızlıktan dolayı doktora gösteremez. Yoksulluğun tam canına tak ettiği bir anda, eşi benzeri olmayan büyük bir inci bulur. Kino'ya şansının döndüğünü düşündüren bu inci, hiç beklemedikleri şekilde aileye yıkım getirir. Eserde öylesine yalın, öylesine duru bir anlatım var ki; okuyucu ümit, masumiyet, hayal, kaybetme korkusu, hırs gibi farklı duyguların sarmalı içinde hikâyedeki gezintisini soluk almamacasına bir çırpıda tamamlayıveriyor. Kitabı bitirinceye kadar elinden bırakamıyorsunuz. Ölçüsüz ve kontrolsüz hırs ile sahiplenme duygusunun maksadına tamamen ters bir sonucu beraberinde nasıl getirebileceğinin muhteşem hikayesi. Güzel bir eser, keyifli bir okuma, ibretli bir son. Tavsiye ederim....

Tutunamayanlar
10/1030.10.2019

Baskı: Tutunamayanlar

Tutunamayanlar, ilginç bir şekilde hem en çok okunan, hem de en çok yarıda bırakılıp vazgeçilen eserler arasında. Eseri baştacı edenler gibi okunması çok zor olduğu gerekçesiyle eleştiren okuyucuların sayısı da bir hayli fazla. Özetlerken spoiler verme kaygısını belki de en az yaşatan romanlardan birisi. Çünkü; Tutunamayanlar, akıcı ve sürükleyici olaylar örüntüsünden daha çok; monologları, 1930-1960’lı yıllar arasındaki siyasi, tarihsel ve sanatsal iklimin ince mizah örnekleriyle hicvedilmesi, insan ruhunu neredeyse tüm maskelerinden arındıracak şekilde mercek altına alması ile ön plana çıkmakta. Post-modern bir tarzda yazılmış roman, yapısal olarak çok-katmanlı biçimde kurgulanmış; romanın genelinde baskın yazım tekniği olarak ise bilinç akışı yöntemi kullanılmış. Tutunamayanlar’ı aşk ve polisiye romanı olarak ifade etmek mümkün. Polisiye derken; Turgut’un kendi kişisel dünyasında yaptığı yargılama ve değerlendirmelerden bahsediyoruz; klasik anlamda somut delil ve olaylardan değil. Romanı çok kısa biçimde şöyle özetleyebiliriz: Genç mühendis Turgut Özben, yakın arkadaşı Selim Işık’ın intihar haberiyle sarsılır. Selim’in arkadaşları ve annesiyle ayrı ayrı görüşerek arkadaşını intihara götüren süreci aydınlatmaya çalışır. Bu çabası Turgut’un Selim’e dair şimdiye kadar fark edemediği hususları görebilmesinin yanı sıra, kendi iç dünyasındaki açmazları ile de yüzleşmesini sağlar. Bu bağlamda iç-içe örüntülenmiş olarak Turgut’un, Selim’in, Günseli’nin, Süleyman’ın (Kargın) notları ve diğer arkadaşlarının anlatımlarının yer aldığı bölümlerin bir araya gelerek vücut kazandırdığı eser, okuyucuyla buluşmakta. Bu iç-içe bir başka deyişle çok-katmanlı kurgunun merkezinde Selim Işık var. Romandaki karakterlerin temsil ettiği profillere göz atacak olursak; Selim IŞIK; ailesi tarafından özenli hatta kendisini bunaltacak kadar hassas bir tarzda yetiştirilmiş bir mimar. Naif, hassas kişilikli, çağın burjuvaziye tavır alan aydınlarından fakat toplumca dışlanmış insanların sembolü olan bir figür. Turgut ÖZBEN, Selim’i intihara sürükleyen nedenleri araştırırken kendi ile bir iç hesaplaşmasına da girişir. Bu hesaplaşmada sürekli diyalog halinde bulunduğu kişi, kendi iç sesi olan Olric. Turgut da Selim gibi bir Tutunamayan. Ancak Selim kadar idealist değil. Süleyman KARGI, Selim ile geçirdiği yılları Turgut’a aktarırken daha çok felsefi kişiliği ile ön plana çıkan bir karakter. Her ne kadar o da Selim gibi bir Tutunamayan olsa da, Selim gibi intihar etmek yerine mücadele etmeyi tercih ediyor ve Selim’in fikir dünyasını oldukça etkiliyor. Metin KUTBAY, Selim-Turgut-Süleyman üçlüsünün karşısında yer alan bir Tutunan. Tutunanlar romanda dönemin burjuvasının çarpık kişiliğini, sahte değerlerini ve çirkinliklerini üzerinde toplayan Metin ile temsil edilmekte. Romanda J.J. Rousseau’dan Kafka’ya, Don Kişot’tan Oblamov’a, II. Abdülhamit’ten Atatürk’e kadar çok geniş bir karakter yelpazesine rastlamak; matematik, tarih ve edebiyattan yana zengin bir felsefeyi gözlemlemek mümkün. Turgut’un kendi iç-sesi Olric ile diyalogu, bana Leyla ile Mecnun romanındaki İsmail abi karakterini hatırlatıyor. Turgut’un bir tren yolculuğundan sonra ortadan kaybolması dışında, roman belli bir somut sonuçla bitmiyor. Sanki gizem vermek için özellikle yarım bırakılmış gibi… Kitabı çok karmaşık ve anlaşılmaz bulan okuyucuların ya bu nedenle hiç okumaya girişmediği ya da okumaya başlayıp sonunu getiremediğini duyuyor, okuyoruz. Kitabın sürükleyici olmasını beklemenin bu kitaba biraz haksızlık olduğunu düşünüyorum. Tutunamayanlar gibi bilinç-akışı yöntemi ile yazılmış eserlerde akıcılık, heyecan, sürükleyicilik, dinamizm asıl öncelik değil. Benim gördüğüm ve algıladığım kadarıyla insanın ruh halinin maruz kaldığı düşünce ve his bombardımanlarının özgün, yalın ve doğal biçimde yazıya aktarılması (460-537. sayfalar arasındaki bölüm buna bir örnek). Şahsen ilk okumada Tutunamayanlar’a tamamen tutunabildim diyemem ama en azından keyifli bir tanışma olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten kült bir eser, özgün bir eser. Kitabı okurken veya okuduktan sonra, sokakta karşılaştığınız insanların ya ruh halini maskesinden Selimvari şekilde arındırdığınız ya da o insanların Selim’e yaptıkları gibi sizi de görmezden geldiği hissine kapılmanız mümkün. Kimbilir belki de kendinizi Tutunanların arasında da hissedebilirsiniz. Sizin Olric’iniz kim bilir size neler söyleyecek?... Yukarıdaki bilgilerin biraz olsun yardımcı olacağını ümit etmekle birlikte; kitabı okumaya başlamadan önce kitapla ilgili özet, inceleme, değerlendirme içeren blog yazılarına ve videolara göz atılmasını; bilinç-akışı yazım tekniğinin ne olduğuna kısaca bir göz atılmasını, hatta bunun sonrasında mümkünse tekrar okunmasını öneriyorum. NOT: Aşağıda, ilgilenenler için kitapta önemli bulduğum bölümlerden bazı alıntılar mevcut (Bu alıntıları Alıntılar sekmesinde tek tek de bulabilirsiniz; burada hepsini birarada listelemek istedim) “Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.” "Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor..." “Bir insanı diğerinden ayıran hususiyet nedir? Dış şartlar mı? Olamaz. Nedir o halde? Kazanç ve kayıp hakkındaki telakkisidir.” “Kötülükten ancak kötülük çıkar. Bayağılık insan ruhunu öldürür. Elbette, çok gelişmiş milletler, kötülükten de bir şeyler çıkarıp, onu az gelişmiş milletlere ihraç etmek yolunu bilmektedirler. Kötülüğü rasyonalize edip, ya da sanat eserlerinde dondurup, hayata ait bir canlılık bulmaktadırlar kötülükte. Burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır.” “Sınıfta tahtaya kalktığım zaman, gene şiirleri en iyi ben okuyordum; çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını...” “Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.” “Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için...” “Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim.” “Önce, neden Batı kültürünü alıp soysuzlaştırdığımızı sanıyoruz? Batı, bizim kültürümüzü alıp soysuzlaştırmış olmasın?” “Sonsuzluk da ölüm kadar ürkütücü bir gerçektir. Sonsuzluk, yalnız Allah'ın dayanabileceği bir güçlüktür.” “Büyük kelimelerden her zaman kaçındı ve büyük kelimeler kullandığını gördü. Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu. Bütün insanlar, ellerini uzatarak işaret parmaklarıyla suçladılar onu, kelimeleri yüzünden...” “Güzeli anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürüyordu onu...” “Zaten hiçbir zaman kelimelerin anlamını doğru dürüst bilemedim.” “Büyük şehirlerimizde dine bağlılığın özellikle küçük burjuva ailelerinde zayıf olması, din terbiyesinin verilmesinde gösterilen ihmal, çocukların daha çok taşradan gelen hizmetçilerin efsaneleriyle yetişmesine sebep olmuştur.” “Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan...” “Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.” “...Masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar... İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz...” “Çirkinlik ne kadar kolay!” “Her şeyi basite indirgemekle, aslında işin kolayına kaçıyoruz Kenan. Meselelerden kaçıyoruz. İkinci sınıf pastanelerde başını ellerinin arasına almakla, burnunu karıştıran garsona kızmakla hiçbir meselenin üstesinden gelemezsin.” “Oblomov gibi geviş getiriyoruz hayallerle.” “ "İşler nasıl gitti?" … “İyi” dedi. Eksik bir karşılık. Bazen, eksik karşılıklar da fazlaları kadar tehlikelidir.” “Ölümü bilerek yaşamak istiyorum Olric. Yaşamanın anlamını bilmek için, ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum.” “Tabiat, sırlarını bakmasını bilene açıklarmış. Yorulmadan, bıkmadan, görünüşe kapılmadan bakmalıyım ben de. Yenilgilerden usanmamalıyım.” “Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. Oturacağım ve bekleyeceğim. Yerinde oturan Selim'e değer vermeyenlerin, Selim'in gözünde de değeri yoktur.” “Dünyada bir tane kahraman bulunmalı. Tek başına yaşayanlara cesaret vermek için...” “Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır.” “Aydınlardan başka hiçbir kalabalık kendi hakkında yazılan eserleri okuyacak sabrı göstermez.” “İnsanları artık olmaları gerektiği gibi düşünmek istiyorum. İnsanlar artık aydınlara verdikleri umumi vekaletnameyi geri alsınlar istiyorum.” “İnsanlarla görüşmek istiyorum: acaba kabul günleri ne zaman?...” “Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım; mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım...”

Baskı: Yol Ayrımındaki Türkiye: Ya Özgürlük Ya Sefalet

Selçuk Şirin, Türkiye'nin eğitim imkanları çok kısıtlı ve kalitesinin düşük olduğu bir bölgesinden ODTÜ'yü kazanmış, sonrasında ABD'nde yüksek lisans ve doktorasını tamamlamış oldukça başarılı bir akademisyen. Yol Ayrımındaki Türkiye - Ya Özgürlük Ya Sefalet, bir oturuşta bitirilecek yalınlık ve akıcılıkta, fakat üzerinde tekrar tekrar düşünülmeye değer içeriğe sahip bir kitap. Kitap, yazarın ulusal bir gazetedeki yazılarının birararaya getirilmesiyle ortaya çıkmış. Kitabın ana konusu, 2008 yılından itibaren kalkınma ivmesini kaybeden Türkiye'nin orta gelir tuzağından kurtularak yeni bir kalkınma hamlesini gerçekleştirebilmesi için yapılması gerekenler. Kitapta çoğunlukla uluslararası ölçekte anlam ifade eden endekslerde yer alan eğitim, teknoloji ve ekonomi alanındaki somut veriler ışığında Türkiye, diğer ülkelerle karşılaştırılıyor ve mevcut durumun resmi ortaya konuyor. Bence kitabı okuması keyifli, anlaşılır ve güvenilir kılan en önemli husus, yazarın bu şekilde "veriye dayalı karar verme kültürü"nü öne çıkarması. Doğru söylemek gerekirse mevcut resim çok iç açıcı değil ama alınması gereken tedbirler ve izlenmesi gereken yol haritası en azından birşeyler yapılabileceği konusunda ümit verici. Kitapta değinilen konulardan en çok dikkate değer bulduklarım; * Dünyada ve Turkiye'de ekonomik büyüme, kalkınma ve eğitim, * Reel büyüme ve nominal büyüme, * Orta gelir tuzağı, * Kalkınma gerçek anlamda nedir, nasıl gerçekleştirilebilir? * Katma değer ekonomisi, * Yerli otomobil üretimi Türkiye için ne kadar rasyonel bir hedef? * Yapısal reformların kalkınma açısından önemi ve gerekliliği, * Göçmen sorunu ve atılması gereken adımlar, * Eğitimde neredeyiz, nerede olmalıyız? * Kadına şiddet, * Egitimde Finlandiya örneği, vb. Kitaba yönelik tek olumsuz değerlendirmem şu olacak: Kitap editöryal açıdan 5 ana bölümden oluşsa da içerik açısından Kalkınma, Toplumsal Sorunlar, Siyaset İklimi - Seçimler ve Eğitim olmak üzere dört bölümden söz etmek mümkün. İçerikte yer alan analiz ve değerlendirmelerin belki de tamamının altına imza atar hatta alkış da tutarım ama Toplumsal Konular ve Siyaset ile ilgili bölümler bir başka kitapta yer alsaydı daha iyi olacakmış diye düşünüyorum. Nedeni ise bu kitaba Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı eserin yerli sürümlerinden birisi olma misyonu atfetmem olabilir. Bunun dışında kesinlikle okunmasını tavsiye edeceğim önemli bir kitap. Kitabın son baskısının 2016'da çıktığı düşünülürse; içerikte alan analiz ve değerlendirmeler önümüzdeki dönemlere de ışık tutacak nitelikte. Okunmasını şiddetle tavsiye ederim.

Baskı: Martı Jonathan Livingston

Martı Jonathan Livingston (orjinal adı: Jonathan Livingston Seagull), Richard Bach'ın masalımsı ve ilham verici eseri. Hikayenin kahramanı Jonathan Livingston; sınırlarını zorlayan, sadece karnını doyurmak için uçmayı kabullenmeyen, mükemmeli bulmak için sürekli arayışta olan, yüreği öğrenme ve öğretme arzusuyla dolu bir martı. Sürüsünün rutinlerini terkedip düzeni bozduğu gerekçesiyle sürüden kovuluyor ve kendisini büyük fiziksel ve ruhsal değişimler yaşayacağı bir serüvende buluyor. Jonathan'ı kâh öğrenirken, kâh öğretirken, kâh les ederken, kâh zincirlerini kırarken gördüğümüz bu serüven, oldukça derin duygular ve ilham verici bir felsefeyi içinde barındırıyor. Jonathan'ın mükemmeliyet arayışına tanık olduğumuz bu hikaye; eğitimin, öğrenmenin ve öğretmenin kutsal olduğunu ve sevgiyi göstermenin en doğru yolu olduğunu yalın ve duru biçimde anlatıyor. Öğretmenliğin gerçekten de ne kadar kutsal olduğu hatırlatılıyor adeta bir kez daha satır aralarında... Bu muhteşem eseri okurken, Küçük Prens isimli bir başka şaheseri de hatırlıyorsunuz inceden inceden... Aşağıda yer verilen alıntılar bile kitabın ne kadar kayda ve takdire değer olduğu nu fazlasıyla gösteriyor. Kitapta bol bol martı resmi de görüyoruz; hattâ gereğinden de fazla. Kitabın belki de tek olumsuz yanı bu. Kitapların hayat değiştirdiğine değil; hayatını değiştirmeyi veya daha güzel kılmayı gercekten isteyen insanlara farklı, yeni ve faydalı bakış açıları sunduğuna inanan bir okuyucu olarak; kendine ilham arayan, yaşamanın asıl amacı hakkında tereddüte düşen gencinden yaşlısına herkese bu harika eseri kesinlikle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim. ◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇ "Öğrenecek ne çok şey var!..." "Sürü içinde sıradan bir martı olmaya karar vermek, kendini daha iyi hissetmesine neden olmuştu. Artık onu öğrenmeye iten gücü umursamayacak, doğasına meydan okumayacak ve dolayısıyla başarısızlığa uğramaktan korkmayacaktı." "Yaşamak için ne çok neden var! ... ... Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz!..." "Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi..." "Martı Jonathan bezginliğin, korkunun ve öfkenin bir martının ömrünü kısalttığını, bunları zihninden uzaklaştırdığında ise hoş ve uzun bir yaşam sürebileceğini de fark etmişti." "Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı.Şimdi de aynı kural geçerli, tabii ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız.Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar.." "Cennet bir yer, bir mekan değildir, bir zaman dilimi değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir." "Kural; gerçek doğasını, bilinen tüm rakamları aştığı, zamanın ve mekânın ötesine geçtiği zaman yaşayabileceğini bilmesiydi." "Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek." "... Ve onun sevgisini gösterme yolu, yalnızca gerçekleri görmek için fırsat kollayan bir martıya doğruları öğretebilmekti." "En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir." "Diğer martılar seni sürüden dışlamakla sadece kendilerine zarar verdiler ve inan, bir gün bunu anlayacaklar. Bir gün onlar da senin gördüklerini görebilecekler. Bağışla onları ve gerçekleri anlamalarına yardımcı ol..." "Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?" "Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış."

Baskı: Bir Ömür Nasıl Yaşanır

"Bir Ömür Nasıl Yaşanır", Türkiye'nin önemli bir değeri olan Prof. İlber Ortaylı'nın öğrenme, kendini geliştirme, eğitim-öğrenim, gezi, kültür, sanat, tarih ve okumaya dair önemli tavsiyelerini ve değerlendirmelerini içeriyor. Gazeteci Yenal Bilgici'nin sorularına İlber Ortaylı tarafından verilen cevaplar bir söyleşi formatında kitaba aktarılmış. Ortaylı'yı bilen ve tanıyanların tahmin edeceği üzre; bu söyleşi genel itibariyle tatlı-sert ancak bir o kadar da samimi ve aydınlatıcı eleştirileri de içinde barındırıyor. Kendisi dahil olmak üzere öğrencisinden eğitimcisine, yurttaşından bürokratına, gencinden yaşlısına, ebeveyninden yazarına ve akademisyenine, toplumun hemen her kesimi bundan nasibini alıyor. Ortaylı'ya göre hayat dört ana dönemden oluşmakta: 12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası. Bunlar gençlik, yaşlılıkla ilgili dönemler olmaktan ziyade; bir insanın yetişmesi, olgunlaşması, eser vermesiyle ilgili. Buna göre bir insanın 15 yaşına kadar yeteneği şekillenmekte ve öğrenme yeteneği maksimum düzeyde. Kişinin bilgi, beceri ve birikiminin asıl temeli bu dönemde oluşuyor. 25-40 yaş arası ise bir restorasyon ve eser verme dönemi. 40-55 yaş arası, hafızanın gerilemeye başladığı ancak şimdiye kadar elde edilen bilgiler ışığında daha olgun değerlendirmelerin yapıldığı, doğru değerlendirildiği taktirde çok verimli geçebilecek bir dönem. 55 yaş sonrası ise âdeta bir ustalık dönemi ve bu dönemde kişi en az 70'ine kadar eser vermeye devam etmeli. Yazarın ağırlıklı olarak kitapta öne çıkan diğer değerlendirmeleri kısaca şöyle sıralanmakta; * İnsanlığın entelektüel seviyesi 1.Dünya Savaşından itibaren gerilemeye başladı. Bu nedenle günümüzde dahilerden çok; eski prensipleri uygulayarak günlük yaşama kazandıran takipçileri görüyoruz. * Mevcut Eğitim, çok uzun ve yaratıcılığı büyük ölçüde engelliyor. * Eğitimin bütün öğrencileri eşit seviyeye getirme şeklindeki toptancı yaklaşımı; herkesin seviyesine, ilgi ve beceri alanına göre eğitim görmesini hedefleyen bir anlayışa evrilmeli. * Okuma ve öğrenme için en verimli zaman dilimi sabah saatleri. * Üniversite diplomasının doğrudan bir meslek edinme aracı olarak görülmesi yanlış. Öğrencinin sevmediği bir bölümde ve yeterince iyi olmayan bir üniversitede okuması vakit ve kaynak kaybı. * Öğretmen, eğitimin kilit unsuru ve eğitim sisteminde yaşanan pek çok problemin kaynağı ise yeterince sayıda ve nitelikli öğretmen yetiştiremeyen bir ortam. * Öğretmen eskiden olduğu gibi rol modeli değil; öğretmenlerin hayatımıza birer lider olarak geri dönmesi sağlanmalı. * Üniversitelerin, bu üniversitelerde açılan bölümlerin ve verilen derslerin ihtiyaç ve stratejik planlardan ziyade; yurttaşların talebine göre dizayn edilmesi yanlış. * Türkçe'ye gereken önem verilmiyor; yazarlar bile dili doğru kullanmıyor. Bu durum insanlarımızın hem dilini iyi bilmemesine hem de yabancı dil eğitiminde arzu edilen seviyeye gelememesine neden oluyor. *Şehirler giderek niteliksiz bir mimariye teslim oluyor ve bu konuda çoğu benzeşiyor. * Gerçekten iyi bir şehirde; sosyoekonomik düzeyi ve geliri ortalamanın altında olan vatandaşlar da rahat ve mutlu biçimde yaşayabilir. * Atatürk'teki "Rumeli inadı" diyebileceğimiz, "olmalı" dediği an "olabilir" seçeneğini de ortadan kaldıran irade bugün herkese lazım. * İyi düşünmek için yalnızlığa ihtiyaç vardır. Millet olarak yalnızlığı pek sevmediğimiz için, yaratıcılık törpüleniyor. Kitabın sonraki bölümlerinde İlber Ortaylı 'nın seyahat, sinema, tiyatro, müzik, edebiyat konularındaki tavsiye ve değerlendirmeleri yer alıyor. Bu bölümlerde ne yalan söyleyeyim; özellikle seyahat ve gezi önerilerini uygulamaya kalksak, "hangi zaman hangi bütçe yeter?" diye düşünmeden edemedim. 🤔 Bunun dışında, yazarın kendi asıl uzmanlık alanı olan tarih dışında; kültürel açıdan ne kadar donanımlı, bilgili ve entelektüel bir şahsiyet olduğunu bu bölümlerde kolaylıkla görüyoruz. Okunduktan sonra rafa konup unutulmak yerine; başucu eseri olmayı hak edecek kadar önemli ve değerli bir eser. Bence gencinden yaşlısına herkes tarafından okunmalı, okutulmalı. En azından belli bir ufuk, vizyon kazanmak adına... Keyifli okumalar dilerim. NOT: İlgilenenler için diğer önemli alıntılar aşağıda sıralanmıştır... Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır. ***** Kimsenin sizi bulmasını beklemeyin; nitelikli insanları siz arayın! ***** Becerilerinize gerçekten uyan mesleği seçiniz. Kendi kapasitenizin altında çalışmayın; kendinize bol ya da dar gelen bir gömleği giymekten kaçının. ***** İllâ aynı hayat görüşünü paylaştığınız insanlarla dost olacaksınız diye bir kural yoktur. Ben her dostumun hayat görüşünü paylaşmam ama görüşlerinden faydalanırım. ***** Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kurtulmak mümkündür; yaşayın, monotonluktan uzaklaşın, gezin, görün, keşfedin, başkalarıyla ilgilenin, okuyun, sevin. Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın. ***** Bizde asıl dert, aydın etiketlilerin yarım ve çeyrek bilgili olmasıdır. ***** Bilgi yetmez; merak da gerekir. ***** Konforundan vazgeçmeyi göze alacaksın. Kendi dünyanı yerinden kendin oynatacaksın. Bir insanin bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır. ***** Eğitimin iyisi müzikle, matematik ve filolojiyle, bir de sporla olur. Bunu sağlayamadığınız sürece, istediğiniz kadar okul açın; netice değişmez. ***** Bir millet krizle düşmez veya yükselmez; bir millet ancak insanın eğitim niteliği yüksekse yükselir, gelişir, zenginleşir. Bunlar da her zaman iktisadi istatistiklerde yer almaz. Netice kültüre (cultura'ya) ne kadar sahip olduğuna da bağlıdır. Bu da eğitimden geçer. ***** Herkes köy enstitülerinin kapatılmasını konuşuyor, eğitim enstitülerini anlatan yok. Cumhuriyetin nitelikli teknik öğretmen yetiştirmesi başarıyla yürütülürken, 1970'lerde , eğitim enstitülerinin başına gelenler yüzünden bitmiştir. ***** Çocukların yokluğu, zorluğu, mahrumiyeti bilmesi lazım. Bunu ona siz (ebeveyn olarak) göstereceksiniz. Eğitimin tümünü okul veremez; eğitim satın alınacak, herkese aynı şekilde hitap eden bir ürün değildir. ***** Hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir konu... İyi mühendis ve hekim çıkartıyoruz, ne var ki kültürel üretimimizde ciddi bir artış yok. Bizim artık buna odaklanmamız lazım. Sinemacı, tiyatrocu, müzisyen yetiştirmenin yollarını bulmalıyız. ***** Herkesi dönemiyle tanımanız gerekir. Sanatçıların devlet adamlarının yaşadıkları dönemi bilirseniz, çağının bir insanı nasıl şekillendirdiğini de görürsünüz. Bu sayede, verilen eserleri, yapılan işleri de daha iyi anlarsınız. ***** ... (Şehircilik açısından) En kötüsü ne biliyor musun? Yenileri yapılacak diye iyi, eski yapıların yıkılması. Bunun sonucu da (şehirlerin) niteliksizlikte aynılaşma(sı)dır. ***** Daha dolu dolu bir ülke olacağız. Umudum budur.

Körlük
8/1030.10.2019

Baskı: Körlük

Romanda insanlar arasında nedeni belli olmayan bir körlüğün yayılması ile başlayan sarsıcı olaylar zinciri anlatılıyor. Karakterler isimlerinden ziyade meslekleri, fiziksel özellikleri, yaşları veya diğer karakteristik özellikleri ile anılıyor. Karakterlerin diyalogları birbirine karışmış şekilde yer alıyor ve bu da kitabın okunmasını biraz güçleştiriyor. Editor/çevirmen tarafından kitabın orijinal metnine sadık kalındığı ifade ediliyor ama metinde oynama yapılmaksızın en azından diyaloglar biraz daha derlenebilir ve okuyucunun işi kolaylaştırılabilirdi diye düşünüyorum. Görmeyen insanların dünyasında görenlerin çok daha fazla acı çektiği benim romandan kendimce aldığım mesajlardan ilki. Bir diğeri de, yaşama güdüsünün erdemli ve ahlaklı davranma kaygısını gölgelemesi halinde insanoğlunun ne kadar ilkelleşebileceği ve saldırganlaşabileceği (Standford Hapishanesi Deneyinde olduğu gibi). Bu noktada okur olarak sık sık "ben olsaydım şunu yapardım/ şunu yapmazdım" derken buluveriyor kendini... Yazar da arada kendi değerlendirmelerini olayların akışı arasına serpiştiriveriyor. Sonuç olarak sürükleyici, etkileyici, sarsıcı bir roman... Roman, güçlü bir oyuncu kadrosuyla sinemaya da uyarlanmış ancak gene de kitabın verdiği lezzeti filmden tamamıyla alabilmek çok zor. Aynı yazarın "Görmek" adlı kitabını da şimdiden merak etmeye başladım ama sanırım önce bu romanın (Körlük) şokunu biraz üzerimden atmam gerekecek...

Gör Beni
7/1030.10.2019

Baskı: Gör Beni

Azra Kohen’in Gör Beni adlı romanını iki ay önce okumaya başladım. Gerek plan dışı ortaya çıkan meşguliyetlerim, gerekse kitabı beklediğim akıcılıkta bulamadığım için kitabı bitirmem uzun sürdü; hatta daha önce Fi adlı kitabını ilk 70 sayfa sonrasında okumadan bıraktığım gibi yazarın bu kitabını da bırakmayı düşündüm ama bir şekilde ısrar ederek kitabı nihayet bitirdim. Öyle ya, bu kadar kendinden bahsettiren ve popüler olan bir kitapta kayda değer bir şey mutlaka olmalıydı. Son sayfalara kadar hep bu yöndeki ümidimi korudum ancak şunu ifade etmek zorundayım ki; bu kitabın içeriğini ve felsefi derinliğini, ana akım medyada ve sosyal medyada kitabın kendisi hakkında yürütülen PR ve reklam çalışması kadar başarılı bulmadım. Tabi ki romanın konu ve içerik olarak sıradan veya değersiz olduğunu söylemek haksızlık olur ama belki de kitaba başlarken yüksek beklentiler içinde olmak bu sonucu doğurdu. Daha fazla uzatmadan ve mümkün olduğu kadar objektif biçimde esere ilişkin -olumlu ve olumsuz- eleştirilerimi sıralayayım: Tahminimce, yazar bu kitabı öncelikle geniş bir okur kitlesine ulaştırmak, bununla yetinmeyip Fi adlı romanı gibi bu kitabın da ekrana veya beyaz perdeye taşınması maksadıyla yazmış. Kitabın biraz da gereksiz büyük hacmi, diyalektikler, müzik önerileri ve konsantrasyon eksikliği yaşayan okuyucunun cinsel fantezi kırıntılarıyla yeniden ilgisini çekme çabası bu kanıyı güçlendiriyor. Şunu kabul etmek ve takdir etmek gerekir ki bu roman; Osmanlı Devletinin yıkılışını üzüntüyle karşılayan muhafazakar kesim ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin etrafında kenetlenen yenilikçi kesimler arasında bir fikir uzlaşısı sağlamak, her iki tarafın da birbirine karşı empati geliştirmesine aracı olmak, Cumhuriyetin Türk kadınına hak ettiği değeri verdiğini vurgulamak, fikri uyanışın toplumun geleceği açısından ne kadar gerekli olduğuna dikkat çekmek gibi önemli bir misyon üstlenmiş. Hatta her iki tarafa karşı da tavşana kaç, tazıya tut diyen; kendi büyük idealleri veya çıkarları adına etnik ve politik katalizörlük yapan üçüncü tarafın temsilcileri de görülebiliyor satır aralarında. En azından Akilah Azra Kohen’in bu kitap hakkında verdiği ve benim de izlemiş olduğum röportajlarından ben bu kanıyı edindim. Eser bir taraftan Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda, Cumhuriyet kadını Ülkü ile Sadrazam oğlu Selim arasında ve Orhan ile İlmiye arasında yaşanan iki aşkı, dönemin ve karakterlerin çelişkilerini anlatırken; diğer yandan da dinler ve insanlık tarihinden ilginç kesitler sunuyor. İşte bu noktada kitabın akıcılığına önemli ölçüde ket vuracak yoğunlukta tarihsel girdiler yapılmış. Yazarın bu denli çok yönlü bilgiyi araştırması ve okuyucuya sunması dikkate değer bir çaba ama çok katmanlı (insanlık tarihi, dinler tarihi ve aşk romanı) olarak yazdığı bu kitabın katmanlarını okuyucuyu alıp götürecek şekilde kaynaştıramamış. Ayrıca karakterlerin çelişkilerini ortaya koymanın ötesinde, karşıt düşünce ve fikirler yeterince irdelenememiş. Sanki üç farklı kitap zorlamayla bir araya getirilerek harmanlanmış gibi. Benzer hisse Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı eserinde de kapılmıştım ama arada şöyle bir fark var; Gör Beni kendini yeteri kadar gösteremedi, Tutunamayanlar’a ise hali hazırdaki kısıtlı birikimimle ben yeteri kadar tutunamadım. Bir de noktalama işaretlerinin yeterince ve doğru biçimde kullanılmamış olması, okuma temposu ve ritmini olumsuz olarak etkiliyor. Kitapta tartışmaya açık bazı ifadeler dikkat çekiyor; peygamberlerin indirdiği dinler, Yahudiliğin ilk din olması, Tevrat'ın Hz.Musa'dan 1383 yıl sonra yazılmaya başlanması, efsanelerin dinleştirilmiş olabileceği, Kur’an-ı Kerim’in Hz. Osman tarafından yazılması, vb. gibi. (Peygamberlere indirilen dinler, Hz. Osman’ın Kur’anı yazıya geçirtmesi, en eski din olduğu kesin olmamakla birlikte Hinduizmin Musevilikten daha eski bir din olduğu şeklinde ifadeler olabilirdi). Deforme meallerle Kur’an-ı Kerim’in belli akım ve ideolojiler doğrultusunda çarpıtılarak insanlara aktarıldığı ifadesini ise çok doğru ve yerinde buluyorum. Kitapta ilginç bilgiler ve üzerinde uzun uzun düşünmeye değer iddialar da var: Piyano çalmanın zihinsel gelişime katkısı, Sümerlerin insanlık tarihindeki yeri, Suudi Arabistan’ın Vahabiliği yaymak eksenli olarak Batı desteğinde kurulup, kendi bulunduğu coğrafyada güçlendirilmesi, Arap ülkelerinin liderlerinin belli bir soydan geliyor olması, Batı’nın Hint öz kaynaklarını sömürmek için Hint tarihini yok etme çabası, 1.Dünya Savaşı’nın sırf birinin birini öldürmesi yüzünden çıkmayıp gizli ve daha önemli nedenlerle çıktığı, Ortadoğu’nun yüzyıllardır sömürüldüğü ve istismar edildiği gibi. Sonuç olarak -iyisiyle kötüsüyle- hepsinden ortaya karışık bir görüntü içinde, okuyucuya okuma zevki yaşatmanın ötesinde okuyucuya sürekli bir şeyler öğretme veya bir şeyler öğrenmeye teşvik etme çabası baskın Gör Beni’de. Bu kitapla başlayan serinin ikinci kitabı olacağı söylenen “Dinle Beni” umarım biraz daha derli toplu olur. Hoşuma giden bölümlerden bazı alıntılar ise aşağıda görülmekte. Keyifli, güzel, yerinde ve doğru “okuma”lar dilerim. “Ya lokomotif olursun ya da vagon! Lokomotifsen nereye gideceğine ve nasıl gidileceğine sen karar verirsin, insanlığın hikayesinin kiminle ne zaman başladığını sen seçersin, vagonsan birileri karar verir ve sen sadece peşlerinden gidersin. Bugün kullandığımız her şeyi onlar (Batılılar) geliştirdi ve sizler o yüzden onların açtığı yolda onların sizi sürüklediği yere gitmek zorunda kalıyorsunuz. Takipçisiniz, keşifçi değil. Keşifçi olup kendi yolunuzu açmanın, vagon olmamanın tek yolu var!... ...Öğrenmek.. Gelişmek.. Yol olmak.” “Açlık çekmiş biri başka bir canın aç kalmasına nasıl dayansındı?” “… her şeyi genelleştirme çabası, tarihteki en büyük problemdir.” “...İslâm naraları atmak Müslümanlığın kanıtı değildir, çünkü anlayıştır İslâm... ...O gereksiz, kavgacı naralar İslâmı gerçekten yaşamayanlarca atılır... ...İslâmı yaşarsın, etrafındaki herkese örnek olacak bir zarafet ve kudrette yaşarsın, gerisi teferruattır. Ve İslam’ı yaşayabilmek için önce insan olmak gerektiğini anlamak lazım...” “Birilerinin abartılı zenginliği başka birilerinin daha da fakirleşmesi değil miydi?..” “Baktığı pahalılıktaki aciz fakirliği gördü Fehmi; görülenin ötesini görmeyi seçen herkes gibi...” “Daha büyük planları saklamanın tek yolu nedenleri saklamaktır.” “Zor zamanlarda kendimize söylediğimiz yalanlar değerliydi ama giderek eskiyordu hepsi ve yerine yenileri bulunamıyordu... Uyanmanın vakti belki de gelmişti.” “Öğrenmek, Müslümanlığın ana şartıydı. Müslüman, öğrendiğinden değil, öğrenmediğinden korkmalıydı.” “Doğru daima doğrudur; ta ki birileri onun yanlış olduğunu kanıtlayana kadar... Ve tarih doğru sanılan yanlışlarla doludur.” “Soruların sorulmadığı, soru soranların şeytan sayıldığı bir gelenek nasıl İslâm'ı yansıtsın?” “İnsan kendisinde ne varsa etrafında da o var sanırdı.” “... övgüler dizecekleri birilerini daima buluyorlardı güce yakın olanları bekledikleri o yalakalık kuyruğunda...” “... her güç gibi el değiştirmişti, her güç gibi o da geçip gitmişti.” “Sevgisizlik resmen bir hastalıktı; henüz tıp dünyasında adı konmamış, insanlığı bozan, yıpratan, dünyayı cehenneme dönüştüren bir hastalıktı ve belki de bulaşıcıydı.” “ ’Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!’ Bu cümle, bu topraklarda en dikkat edilmesi gereken cümleydi!” “Cihat'ı biz yarattık arkadaşım. Asker toplayabilmek için bundan daha ekonomik bir yöntem bulunamaz. Kuralları biz koyduk. İslam’a göre cihat nefsin terbiyesi gibi bir şey demekti. İnsanın kendi kendiyle savaşı anlamına geliyordu… İslam’ı incelesen şaşarsın; sevgi, barış, nefis terbiyesinden hallice bir din. Sadece bir kelimenin anlamını değiştirdiğimizde çölde bela arayan yabanileri savaş makinesine çevirdik ve işte Thomas Edward Lawrence'ın dahiyane icadı, Ortadoğu’nun sihirli anahtarı Vahabizm böyle doğdu.” “Değerleri sindirilmemiş bir toplumu dışardan kalkıp gelen biri yönetemez.” “Bir nesil yetiştirmek 15 sene ama bir nesli yok etmek beş sene sürüyor. Beş nesli bitmiş bir kültür teslimdir! Eğitimi bitirmeden, zafer ile böylesine kenetlenmiş bir toplumu çözemezsin!..” “Kendisi gibi olabilen kaç kişi vardı kalabalıkların arasında?” “Para söz konusu olunca zihne tohum ekmek ne kolaydı! Karakteri zayıf insanların paraya daima bir zaafı vardı...” “Zaman her şeyin çaresidir derler ya? Aslında zaman değildir çare; o zaman içinde acılarımızı yenmek için harcadığımız çabadır.” “Aşk çabadır. Emektir. Gayrettir. Mücadeledir... En çok da kişinin kendisiyle mücadelesidir.” “Önyargılarından sıyrılamayanlar(sa) hep kayıptılar.”

ÖncekiSayfa 4 / 4Sonraki