MURATAYDIN94
@MURATAYDIN94

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Taşları Yemek Yasak
4/1009.08.2024

Baskı: Taşları Yemek Yasak

Uzun süredir okumak üzere kitaplığımda beklettiğim, hakkında okumuş olduğum olumlu değerlendirmeler nedeniyle yüksek beklentilerimin olduğu bir kitaptı. Maalesef 20'nci sayfadan sonrasına geçemedim. Kitabın okuduğum kısmı, yazar ve üslubu hakkında bende şu izlenimi bıraktı: Yazar için gri diye bir renk bulunmamakta ve yaşadığı duyguları -ister olumlu ister olumsuz olsun- uçlarda yaşıyor. Kurmuş olduğu cümleler muhafazakar bir düşünce yapısını yansıtmakta. Elbette ki bunda kesinlikle hiçbir beis yok ancak üslubunu gereğinden fazla sert, şovenist ve kucaklayıcılıktan yoksun buldum. Zira bana göre milliyetçilik kendi milletini severken, başa millletlere saygı duymayı engellememeli. Ayrıca muhafazakar veya dindar olunması da bana göre ölçülü, tutarlı, köprüler kurucu olunduğu sürece saygı duyulması gereken bir özellik olabilir. İçinde hoşgörü, empati ve diğer din ve düşünce mensuplarına saygı barındırmayan bir muhafazakarlık bana çok itici geliyor. Konunun uzmanı olmasam da, has bir dindar değilsem de -okuduğum birtakım ilgili eserler doğrultusunda- Hz. Muhammed (s.a.v.)'in değil diğer millet, din ve düşünce hayatı mensuplarına; düşmanlarına bile empati yaptığı, duyarlı ve hoşgörülü davrandığı bilgisine sahibim. Eğer İslâm dininin elçisi ve tebliğcisi o ise; diğer konularda olduğu gibi diğer millet, kültür, din mensuplarına karşı takınılacak tavırlarda da onu rol model almak gerekmez mi? Hoyrat, kendisinden olmayanı aşağılayan bir yaklaşım ne kadar doğru, ne kadar ikna edici, ne kadar kapsayıcı olabilir? Benden olan-olmayan, doğu-batı, müslim-gayrı müslim, şu millet-bu millet ayrımının bu denli dışlayıcı ve agresif bir üslupla yapılmasının insanlara, toplumlara ve insanlığa iyi gelmediğini düşünüyorum. Bunun yerine, insanlığın kültürler ve kuşaklar arası birbirini etkilemek yoluyla birbirine aktardığı düşünsel ve medeni mirasın, farklılıklar kadar ortak noktaların da ele alındığı bir tarzı görebilmeyi daha çok isterdim. Tüm bunların dışında, bazen de yazarın ne kastettiğini, ne demek istediğini çözümleyemediğim tumturaklı cümleler de okuma isteğimi törpüledi ve kitabı okumayı bırakma kararımı kolaylaştırdı. Umarım, edinmiş olduğum ve kitabı elimden bırakmama neden olan bu izlenim, sadece benim şahsi ön yargılarımdan ve kitabı okuyup bitirme konusunda gerekli sabrı gösteremememden kaynaklanıyordur...

Baskı: Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız {Ne Kadar Büyük ve Bilge Olursak Olalım}

Bir-iki saat içinde okunabilecek , okuma keyfi veren, içeriği , mizanpajı ve editoryal biçimiyle güzel bir kitap. Batı kültürü ve batı edebiyatının eserde yoğun ve sık biçimde yer alması itibariyle, kitap aynı zamanda konuya ilişkin bir literatür taraması görünümünde. Katherine Rundell tarafından kaleme alınan bu çalışmanın ana metninde yer alan dipnotlar kitabın sonunda toplanmış ve bu benim bir okur olarak çok da tercih ettiğim bir stil değil. Her dipnotun ait olduğu sayfanın altında yer alması okuma konsantrasyonu açısından bence daha doğru. Türkçe karşılığı olduğu halde omnivorluk (hepçil olma, hepobur olma [hem et hem ot ile beslenme durumu]), avangard (yenilikçi, öncü) gibi sözcüklerin kullanılmasını biraz yadırgadım. Türkçe karşılıkları kastedilen anlamı tam olarak vermiyorsa bile parantez içi veya dipnot kullanılabilirdi. (Aslında para-text [dış metin] terimi için bu yapılmış.) Kitapta en çok beğendiğim ve genel olarak baskın olan düşünce; çocuk edebiyatının yetişkinlere de hitap eden pek çok yönleri olduğunu, çocuk kitaplarının, yetişkinlerin unuttuğu ve hasret kaldığı bazı şeyleri damıtılmış sözlerle ve rafine biçimde yeniden bulmalarına imkân sağlayabileceği fikri oldu. Kitapta, yazarın kendisinin de kabul ettiği gibi, fazlasıyla iyimser bulunabilecek savlar mevcut ama kim bilir; hayatı unutuşlarla dolu olan yetişkinlerin umuda, cesarete, iyimserliğe tutunmaya yeniden kapı aralayabilecek bir çocukça bakış açısını zaman zaman deneyimlemeye belki de ihtiyacı var.

Baskı: Gece Yarısı Kütüphanesi

Edebi şaheser? Alıp götüren bir roman? Zaman kaybı? (Eser miktarda spoyler içerebilir!...) Gece Yarısı Kütüphanesi'ni okumadan önce ve sonrasında, pek çok inceleme ve değerlendirme okudum. Yerlere göklere sığdıramayanından, zaman kaybı olduğunu söyleyenine kadar. İlk defa bir Matt Haig kitabı okuyan bir okur olarak methiyeler düzmenin veya yerden yere vurmanın cazibesine kapılmadan, elimden geldiğince objektif olmaya çalışacağım. Kitabın konusu, içinde yaşadığı çevre ve ailesi taradından pek onay görmeyen, geçmişiyle pek barışık olmayan ve bugüne kadar pek çok pişmanlıklarla dolu bir hayat yaşamış olan Nora Seed'in, zaten kedisinin ölümüyle sarsılmışken işinden kovulması ve sosyal çevresinin iyice daralması nedeniyle hayatına son verme girişimi ve bunun sonrasında kendini içinde bulduğu fantastik olaylar zinciri. Bu zincirin merkezi de kitaba ismini veren, saatin hep 24.00 olduğu, içinde tamamı yeşil ciltli olan ve her birisi geçmişte kalan bir ukteyi yeniden yaşatan kitapların yer aldığı bir kütüphane. Kütüphane sorumlusu ise Bayan Elm. İntihar denemesi sonrasında kendini bu kütüphanede bulan Nora, geçmişte kalan ancak kendisine derin pişmanlıklar yaşatan her bir dönemi, Bayan Elm'den aldığı farklı kitaplarla yeniden istediği gibi yaşamak ve mutsuzluğuna son verecek şekilde şekillendirme çabasına girişir. Ve nihayetinde Nora, tam olarak istediğini elde edemese de yeni farkındalıklar kazanır. Nihayetinde bu kitabın ne kadar okumaya değer olduğu okuyucunun okuma motivasyonunun ne olduğuna bağlı. Amacınız öngörülemez bir kurgu, okurken sizi hop oturup hop kaldıracak bir akış ise evet, bu kitap beklentinizin altında kalabilir. Yok eğer "önemli olan estetik kalıplar değil, düşünsel ve fikirsel kazanım elde etmek" diyerek okumaya giriştiyseniz illa ki bu kitapta da değerli bulacağınız birtakım mesajlar bulabilirsiniz. Başka bir dilden çevrilmiş olması, kendi algılama enstrümanlarımız, kitap okuma eylemine bakış biçimimiz (zaman geçirme, farkındalık elde etme, öğrenme, vb.) gibi filtrelerin söz konusu olduğu bir okumada kitabın ruhu tam olarak hissedilememiş veya aranan kıvam bulunamamış olabilir (Bu arada kitabın çevirisini de oldukça güzel bulduğumu ifade etmeliyim). Gece Yarısı Kütüphanesi'ndeki kurgunun A'mak-ı Hayal adlı kitabı, ve 2006 yapımı Click adlı sinema filmini çağrıştırdığını söyleyebilirim. Amak-ı Hayal'deki Raci ve Aynalı Baba'yı Nora'ya ve Bayan Elm'e benzetmek mümkün. Ancak Amak-ı Hayal'de daha çok düşünce ve inanç sistemleri arasında bir gezinti söz konusuyken, bu kitaptaki hikaye, farklı olarak, zamanda yolculuk ve kelebek etkisi etrafında örüntülenmiş. Click adlı filmde ise bir geleceğe gitme hikayesi yer alıyor; bu açıdan bu filmle Gece Yarısı Kütüphanesi'nin daha çok benzeştiği söylenebilir. Sonuç olarak; güzel ve okumaya değer bir kitap. Ancak daha güzelini, daha iyisini okumayı tercih ederim diyorsanız tabi ki bu sizin seçiminize ve becerinize kalmış. Keyifli ve güzel okumalarınız olsun...

Tatar Çölü
9/1016.06.2023

Baskı: Tatar Çölü

Rutinlere ve Bırakılamayanlara Prangalı Hayatlar: Hayatımızda bir şekilde var olan insanların kimi birlikte hoş vakit geçirdiğimiz için, kimi kendimizi mecbur hissettiğimiz için, kimi çok vefalı veya vefa götermeye değer olduğunu düşündüğümüz için, kimi de nedenini tam olarak bilemediğimiz halde sırf öyle istediğimiz için ve biz engel omadığımız sürece var olmaya devam ederler. Mesleğimiz, yaşadığımız mekan, taraftarı olduğumuz bir takım, çalıştığımız iş yeri, öğrenim gördüğümüz okul, desteklediğimiz herhangi bir sosyal veya siyasi oluşum için de benzer durum söz konusudur. Aynı şekilde okuduğumuz kitapları da farklı motivasyonlarla okuruz. Keyifli veya dingin bir zaman geçirmek, zamanı faydalı ve öğretici kılmak, sınava hazırlanmak, ders çalışmak, araştırma yapmak, duygusal ve düşünsel kazanım elde etmek, vb. Bu bağlamda okuduğumuz kitap ya bir daha el sürmemek üzere rafta yerini alır, ya da bizi derinden etkiler ve içimizde, her fırsatta onu başkaları ile paylaşmak, sıkıntılı anlarımızın sığınağı veya başucu kaynağı yapmak isteği uyandırır. Örneğin Küçük Prens, dünyayı bir çocuk gözüyle görebilmenin iyi, empati sahibi, ve sorumlu bir insan olabilmek adına gerekli olduğunu anlatır. Martı Jonathan Livingston, hayatın asıl anlamının daima daha iyiye, daha güzele ulaşmak ve bu yönde çabalamak olduğunu söyler. Don Kişot, başkalarının deli yakıştırmalarına, horlamalarına aldırmadan, inandıkları ve sevdikleri uğruna gözünü budaktan esirgemeyen bir adamın hikayesidir. Oblomov, anlamak isteyene, tepkisizliğinin ve toplumdan uzak kalışının nedeninin salt bir tembellik değil, aslında hayata ve insanlara karşı güvensizlikten, kırgınlıktan, ümidini ve inancını yitirmekten kaynaklandığını, bazen bunun da bir erdem sayılabileceğini düşündürür. Mesnevi, hikayelerle bezenmiş bir yaşam rehberi ve felsefesi sunar meraklısına. Amak-ı Hayal, Kelile ile Dimne, Andersen Masalları, Ezop Masalları gibi eserlerde ise fantastik hikayeler arasına serpiştirilmiş muhtelif mesajlar, öğütler bulursunuz. Dolayısıyla, sadece okunan kitabın içeriği değil, okuyucuyu okuma eylemine yönlendiren motivasyon da okuma sürecini ve sonucunu şekillendirir. Örneğin Hayvan Çiftliği kimi için sadece bir fabldır kimi için de düşündürücü dersler veren bir eserdir. Sefean Zweig'i kimi romanlarındaki şahane betimlemeleri için sever, kimi de onun asıl değerli eserlerinin yazdığı biyografiler olduğunu düşünür. Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castello Calvin'e gibi. Okumayı seven birisi ve 50'li yaşlara gelmiş birisi olarak Tatar Çölü'nü neden geç keşfettiğimi doğrusu anlamakta zorlanıyorum. Bu güzel ve düşündürücü eseri daha önce, en az yirmi-yirmi beş yıl önce okumuş olmayı isterdim. (Cemil Meriç'in "İrade Terbiyesi" için "ah bu kitap on sekiz yirmi yaşlarımdayken elime geçmeliydi" dediği gibi) Tatar Çölü aslına bakarsanız temposu ve ritmiyle okuru öyle alıp götüren bir eser değil. Hayali bir ülkede Güney Krallığı'nın bir genç subayı olan Giovanni Drogo'nun Kuzey Krallığı sınırındaki kaleye atanması, hayalini kurduğu hayatı yaşama adına buradan ayrılmak istemesi, daha sonra da rutinin sıkıcı ama güven veren iklimine kendini kaptırmasının hikayesi. Ancak bu hikaye öyle sıradan bir hikaye de kesinlikle değil. İnsanın hayat döngüsü içerisindeki gidişata dair farkındalık sahibi olmasının önemini vurguladığı gibi, konumunu ve uğrunda çabaladıklarını sorgulamasının da gerekliliğini fısıldıyor satır aralarında. Dino Buzzati, "Ya her şey bir yanlışlıktan ibaretse?" diyerek bu kritik sorgulamanın kapısını aralıyor okura. Tatar Çölü, şunları bir kez daha hatırlatıyor. Zaman bir taraftan bizi rutinlere hapsederken, diğer taraftan çok hızlı geçiyor. Gençliğimizin enerjisi ve sahip olduklarımızın hiçbiri sonsuza kadar sürüp gitmeyecek. Bunu farketmemizin çok uzun sürmesi durumunda ise, ruhumuzun bile yaşlanmaya vakit bulamadan tükenip gittiğini göreceğiz. Bir süre sonra ise, kariyer sahibi olma, yeni bir hayat kurma, yeni yerler görme, yeni insanlar tanıma, güzel bir yuva kurma gibi beklentilerin yerini sadece maruz kaldığımız hastalıktan kurtulma ve iyileşme umudu alacak. Rutinlerimizin kısır döngüsüne girmeden önce, yaşantımızı, alışkanlıklarımızı, çevremizi, tercihlerimizi sorgulamak belki de hayatın en önemli şifrelerinden birisi. Uzun yıllardır hayatımızın içinde yer alan, hatta bizi kendisine esir bırakan ancak bizi tükettiğini fark ettiğimiz şeyleri, insanları, varlıkları kendi ederlerine göndermek, onlarla aramıza sınır çekmek ya da tamamen onları terk edebilmek gerekiyor bazen. Fiziksel, ruhsal, düşünsel çevremizi gözden geçirmemiz gerektiği gibi. Tatar Çölü bunu düşünmeye zorluyor okurunu; tıpkı "Yalnızca Yavaşladığında Görebileceğin Şeyler"in yaptığı gibi. Eser, bunun dışında yalnızlık duygusunu, kendisini ve çevresini aslında var ve gerekli olmayan bir savaşın savaşçıları haline getiren insanların kaçınılmaz tükenmişliğini ve güdükleşmesini anlatıyor ve uyarıyor adeta: "Elveda kendini bu yapıdan bir türlü kurtaramayan melankolik dost; elveda, senin gibi çok uzun zaman inatla umut eden ve sana benzeyenler: Zaman elini sizden daha çabuk tuttu, sizinse artık her şeye yeniden başlama hakkınız yok!" Tutunmak kadar bazen bırakmanın da en doğru alternatif olduğunu anlatan bu değerli eser, bence her kitap sevdalısı, yaşama dair bir farkındalık kazanma çabası içindeki her insan için ideal bir okuma seçeneği. Esen kalın, kitaplarla kalın...

Dünün Dünyası
9/1016.06.2023

Baskı: Dünün Dünyası

Stefan Zweig ile ilk tanışmam, novelalarıyla olmuştu. Romandan kısa, hikayeden uzun bu eserler gerek akıcı oluşları, gerekse sundukları okuma keyfi ile -ne yalan söyliyeyim- konfor alanımı fazla zorlamamış; öte yandan, yazarın, mutluluk-mutsuzluk, cesaret-korku, sevgi-nefret, umut-çaresizlik gibi zıt duygu ve kavramlar arasında gezindiren üslubunu, kişileri, olayları ve mekânları resmeden tasvirlerini pek bir beğenmiştim. Sonraları ise Zweig'ın asıl dikkate ve takdire şâyan eserlerinin aslında yazmış olduğu biyografiler olduğunu keşfettim. Castellio Calvin'e Karşı ya da Bir Vicdan Zorbalığa Karşı ile başlayan bu yeni okuma tercihim Rotterdamlı Erasmus, Amerigo ile devam etti ve son olarak da kendi otobiyografisi olan Dünün Dünyası'na demir attım. Dünün Dünyası, tanıtım yazısında geçtiği şekliyle "Zweig'ın Avrupa'ya vedası". Kendi ifadesiyle ise bu eserinde "sadece kendi yazgısını değil, bütün bir neslin yazgısını" kaleme almış. Barış ve özgürlük yanlısı olmak dışında bir suçu olmayan, ancak bulunduğu ülkelerde ve yazdığı kitaplarında apolitik olmaya özen göstermesine rağmen, etnik kimliği, ideolojileri ve dogmaları reddetmesi itibarıyle Nazi rejiminin düşmanlığını fazlasıyla kazanan Zweig, Dünün Dünyası'nda; gençlik yıllarından itibaren mesleğinde kaydettiği aşamaları, gezmiş ve yaşamış olduğu ülkelerde çağdaşı olan edebiyatçı, müzisyen, ressam, düşünür ve siyasi figürlerle yaşadığı etkileşimi, umutla başladığı ve sürdürdüğü hayat yolculuğunda gözlemlediği ülkelerin sosyal değişimlerini, şehirlerin dokularını, insanların karakteristik özelliklerini anlatır. Dünün Dünyası'nı okuyan bir okur; * Zweig ile birlikte Avusturya, Çekoslavakya, Polonya, İngiltere, Fransa, Polonya, Almanya, Rusya, Hindistan başta olmak üzere pek çok ülkenin önemli şehirlerinde (Salzburg, Viyana, Paris, Berlin, Münih, Moskova, Londra,vb.) ve kıt'ada (Amerika, Afrika, Avrupa) gezinir, * Avrupa'nın ve insanlarının, iki büyük dünya savaşı arasında yaşadıkları sosyo-ekonomik, kültürel, ahlâki, siyasi ve ideolojik değişim ve savrulmalarına şahit olur, Yazarın Goethe, Freud, Virginia Woolf, Rolland, Rilke, Strauss, Mussolini, Theodor Herzl, gibi ünlü kişiliklere dair değerlendirmelerini okur, * Zweig'in el yazması/müsvedde koleksiyonu tutkusunu, sanata ve sanatçıya bakış açısını keşfeder, * Yahudi bir yazar olan Zweig'in dilinden, Yahudilerin kendilerini geliştirmeleri ve önemli eserler vermelerindeki temel motivasyonun ne olduğunu dinler, * Eğitimsiz insanın bir statü elde etmesinin -neredeyse- imkânsız olduğu Alman toplumunda Hitler gibi bir şovenistin ve kendisiyle özdeşleşen Nasyonalist Sosyalist partisinin nasıl güçlendiğinin, önce Almanya'nın sonta Avrupa'nın başına nasıl belâ olduğunun ibretli hikâyesini öğrenir, ve * Tüm bu hayat yolculuğunda mesleğine aşık, barışa ve özgürlüğe sevdalı, umuda tutunarak yaşayan bir yazarın yaşama sevincinin ve Avrupa'nın güzel günler göreceğine dair inancının nasıl umutsuzluğa evrildiğini görür. Kitabın bir başka belirgin özelliği de Nazi rejiminin Yahudi toplumuna yaşattığı mezalimi sık sık dile getirmesi. Acı olan ise bu denli ağır bir baskı, tazyik, dışlanma, yok sayılma, eziyet, katlliam gibi insanlık dışı muamelelere maruz kalan, çok acı deneyimler yaşamış bir toplumun, bugün kendine yurt edindiği topraklarda, kendine yaşatılanların benzerlerini başkalarına yaşatıyor olması. Kendi soydaşlarını bile isyan ettirecek kadar, bu toplumlara karşı her türlü kötü muameleyi revâ görmesi... Neyse! Konumuz bu değildi... Kitap güzel, tavsiye ederim...

Filozof Meşe
9/1016.06.2023

Baskı: Filozof Meşe

Yazar olmasının dışında, aynı zamanda bir eczacı olan Anooshirvan Miandji'nin çoğunluğu çocuk kitapları olmak üzere, Türkiye, İran ve ABD'nde yayımlanmış pek çok kitabı var. Kendisi 1995 yılından beri Türkiye'de yaşıyor ve Sosyal Medya'da felsefe, eğitim, kişisel gelişim temalı paylaşımlarıyla dikkat çeken bir isim. Filozof Meşe, yazarın Samanadam'dan sonra okuduğum ikinci kitabı. Yazarın oldukça akıcı, duru ve okuması keyif veren bir üslubu var. Bu yönüyle, her iki kitap da Samed Behrengi kitapları, özellikle Küçük Kara Balık ile oldukça benzerlik gösteriyor. Arka kapaktaki tanıtım yazısında da belirtildiği gibi; bu güzel hikayede bireyin toplum içindeki konumu, sorumluluğu, hakları, konfor alanını terketmekte gösterilen gecikme ve tereddütün bedeli, doğru ve yanlışı ayırabilme, bazılarının çözüm yerine sorunun kendisine tutunması, özeleştiri yapmayan bir toplumu gelecekte nelerin beklediği, tek başına kalmanın yanılmak olmadığı, vazgeçmeyenler için daima bir olasılık olduğu, vb. temalar yer alıyor. Gerek hacim, gerekse kullanılan dil ve üslup dikkate alındığında bir çocuk kitabı olarak öne çıksa da, Filozof Meşe, çocuklara ve gençlere rehberlik yapabilecek, yetişkinleri ise öz eleştiri yapmaya sevk edebilecek bir potansiyele sahip. Şu alıntılar bu durumun önemli bir göstergesi: "Keşke herkes fazlalıklarından kurtulmayı bilse, paylaşsa ne iyi olur." (sf. 10), "Eğer bir sorunu çözmek istiyorsan, önce elindeki bilgi güvenilir olmalı; her şeyi o bilgi üzerine inşa edeceksen o bilgi sağlam olmalı." (sf. 12), "GÜÇ TEPEDEN GELMEZ, TEMELDEN GELİR, HEPİMİZ TEK TEK GÜÇLÜ OLURSAK, HEPİMİZ TEK TEK AYDIN OLURSAK, HEPİMİZ TEK TEK ÇALIŞKAN OLURSAK ANCAK GERÇEK AYDINLIK OLUR." (sf. 16), "Suiistimal, görev ve yetkiyi kötüye kullanmak demektir. Güç ile ilgili birinci koşul, onu kötüye kullanmamaktır; güçlü olmak haklı olmak demek değildir." (sf. 17), "Bir topluluk için bilinçli bireyler her zaman bir kıymettir, ışıktır." (sf. 23), "Gönlü güzel olanın niyeti de söylemi de eylemi de güzel olur. Gönül güzelse her şey güzel olur." (sf. 32), "Her şey bir soru ile başlar, unutma bunu. Sorgulamadan yenilik olmaz." (sf. 33), "Bir şeyde emek yoksa o bereketsiz olur..." (sf 36). Nobranlığın maalesef gemini azıya aldığı ve sürekli olarak, değerler eğitiminin ne kadar önemli ve gerekli olduğuna dikkate çekildiği günümüzde, ülkemizde böyle bir eğitim programı düzenlenecek veya revize edilecekse, bence bu kitap kesinlikle o müfredata bir şekilde dahil edilmeli. Çocuğuna veya genç yakınlarına tavsiye etmek için kitap arayışında olan, hatta bizzat okuyup da kendi duygu ve düşünce koridorlarına da bir göz atmak isteyen yetişkinler ve ebeveynler için son derece idel bir kitap...

Günler Aylar Yıllar
8/1016.06.2023

Baskı: Günler Aylar Yıllar

Günler Aylar Yıllar, Yan Lianke'nin bir çırpıda okunabilecek, akıcı ve etkileyici bir eseri. Hikaye; kuraklık nedeniyle terkedilmiş bir köyü, kör bir köpekle birlikte sahiplenen ihtiyar bir adam, hem hayatta kalma hem de hasat zamanına kadar bir mısır tarlasını canlı tutma mücadelesi ve bu sayede köyün diğer sakinlerinin dönmesiyle köydeki hayatı normale döndürme ideali etrafında kurgulanmış. Yaşlı Adam ve Deniz'i çağrıştırdı bana. Ancak bu kitapta biraz daha kasvet ve yer yer biraz daha çaresizlik vardı. Ama kitabın en baskın temaları ne diye sorarsanız, adanmışlık, aidiyet, sahiplenme, hayvan sevgisi ve azim derim. Kendi adıma bu hikayeden şu mesajı aldığımı ifade edebilirim: hayatlarımız asıl anlamını tüm olumsuzluklara rağmen onun için inançla, yılmadan verilen mücadeleyle, sevdiklerimizi korumakla, sadece benliğimiz adına değil başkaları için de bir şeyler üretmekle ve çaba ortaya koymakla kazanıyor. Bu perspektifin dışına çıktığınızda her şey çok bayağı, acımasız ve değersiz hale geliyor. Kitaba ait daha detaylı bir inceleme okumak isterseniz şu linkten ilerleyebilirsiniz: oggito.com/icerikler/yan-l.... Keyifli okumalarınız, güzel yarınlarınız olsun...

Baskı: Dervişin Tesellisi Koleksiyonu

Son zamanlarda sosyal medyada, özellikle twitter'da, siyasetten uzak kalmayı başarabilenlerin en çok sorduğu "kız çocuğunuz olsaydı isminini ne koyardınız?" sorusu dışında etkileşim maksatlı sorular genellikle kitap ve okumak ile ilgili; en son okuduğunuz kitabın adı ne, hangi yazar ile tanışmak isterdiniz, okuduktan sonra hayatınızı değiştirdiğini düşündüğünüz kitap var mı, vb. Sanırım kitap ile ilgili bu sorularda veya okuma tavsiyesi istendiğinde aklıma ilk gelen kitaplardan biri kesinlikle Dervişin Teselli Koleksiyonu, tanışmak istediğim yazarlardan biri de bu kitabın yazarı Mecit Ömür Öztürk olacak. Bazı filmler vardır, ama izlerken ama izledikten sonra, sizi etkisi altına alır, bir duygu yüklenmesi yaşarsınız. Bu bazen huzur, bazen hüzün, bazen ümit, bazen de bir tür arınma hissi olur; o kadar beğenirsiniz ki yıllar içinde defalarca izlersiniz de bıkmazsınız. (Yeşil Yol, Babam ve Oğlum, Yedinci Koğuştaki Mucize, Son Kale, Çağrı gibi). Benzer şekilde bazı kitaplar da hem okurken bir duygusal yenilenme yaşarsınız hem de bu hissiyatı ömrünüzün kalan kısmına sürekli bir değişimin ilhamı olarak yansıtmak istersiniz. Tekrar tekrar okur, her okuyuşta tüm hücrelerinizde tazelenme duygusu yudumlar, düşünce dünyanızda yeni ufuklar açılır. (Yaşamak Sevmek ve Öğrenmek, Mucizeleri Beklemek, Küçük Prens, Martı Jonathan Livingston, Dirilt Kalbini, vb.) İşte bu da tam öyle bir kitap... Biyografisine bakıldığında, yazarın felsefe öğrenimi aldığı görülüyor. Kitabın adına yakışır şekilde Doğu'nun, Batı'nın ve Uzak Doğu'nun düşünür ve yazarlarının önemli sözlerini ve eserlerini aynı potada birleştirerek güzel bir koleksiyon oluşturmuş; kendisine ait özgün yorum ve değerlendirmelerle de bu koleksiyonun düşünsel zenginliğine zenginlik katmış. Benzer eğilimi, yakın zamanda yazılmış pek çok felsefe ve kişisel gelişim kitaplarında da görüyoruz ama bu kitabın bence en başarılı olduğu husus; kitabın içeriğinin çok güzel bir şekilde kurgulanmış olması ve koleksiyonun her bir parçasının tam yerinde, büyük bir özenle ve sırıtmadan kullanılması. İnsan, toplum, ruhsal denge, hayata bakış açısı gibi konuların yanı sıra acıyı göğüsleme, pozitif yaklaşım geliştirme, zorluklarla başa çıkma, hayatı anlamlandırma, öz farkındalık kazanma çabasına dair olmak üzere; edebiyatın, felsefenin önde gelen isimlerine ait aforizmalar ve eserlerinden alıntılar, -gene kitabın isminin hakkını veren- bir uyum içinde dinî inanç ve spiritüel söylemler ile harmanlanmış. Öyle ki, bir taraftan bu kitap sayesinde kendinize güzel bir okuma listesi oluşturma şansına sahip oluyorsunuz (liste incelemenin sonunda); diğer taraftan her bir bireyin, ömrü boyunca en az bir kere, muhtelemelen her bir sarsılmada, kendisine sorduğu sorulara ayakları yere basan, gerçekçi ama bir o kadar da huzur verici cevaplar buluyorsunuz. Bu sorulara birkaç örnek olarak şunları vermek mümkün: - Bu neden benim başıma geldi? - Neden hep böyle şeyler beni buluyor? - Hayatta mutlu olmak neden bu kadar zor? - Hayat ve insanlar çok acımasız; böyle olmak zorundalar mı? - Mutlu olmayı istemek hata mı, suç mu? - Birçok masum insan ölüm, hastalık, haksızlık ve adaletsizlikle boğuşurken neden birilerinin tuzu hep kuru? - Hayatını kaybeden yakınlar, kaybedilen servet, gasp edilen haklar için duyulan üzüntü, hüsran, çaresizlik hissi nasıl aşılabilir? - O kadar dua ediyorum, isteklerim bir türlü gerçekleşmiyor. Allah dualarımı kabul etmiyor mu? Tabi ki bu kitap, okuduktan sonra hayatınızı değiştirmeyi vaad etmiyor. Kişi okuduklarını içselleştirmedikçe, farkındalık kazanıp olumlu eylemlerde bulunmadıkça, hiçbir kitabın, hiç bir okumanın, hiçbir nasihatın böyle bir tılsımının olmaması gibi. Ancak yeni bakış açıları geliştirmeyi, olumlama yapmayı, pozitif düşünmeyi, ruhsal çöküntüden uzak durmayı kendisine amaç edinmiş kişiler için, bu kitabın çok büyük düşünsel ve ruhsal kazanımlar, önemli derecede motive edici unsurlar sunduğunu söyleyebilirim. Ama kitabın kendi cümleleriyle, ama dağarcığımda kalan ifadelerin kişisel düşünce koridorlarımdan yansımış haliyle, kitapta yer alan temaları şu şekilde özetleyebilirim. * Hayatta her şey olması gerektiği gibidir. Ne bir eksik, ne bir fazla. * Karşılaştığımız zorluklar, bizi kendimizi geliştirmeye, bazı güçlü özellikler edinmeye zorlar. Vahşi bir kuşun, bir serçeyi en güzel biçimde uçmaya zorlaması gibi. Bu nedenle, başa gelen ve kötü görünen olaylar, mutsuzluk ve elem kaynağı olmaktan ziyade, daha büyük kalkınışlar için bir vasıta, iç dünyamızı yoklamamız bir uyarıcı olarak görülmelidir. * Üzüntüyü ve travmayı atlatmanın en iyi yolu; - Boş durmamaktan, - Hayatı acısıyla,tatlısıyla, sevinciyle, kederiyle kabul edip, işleri yoluna koymak için yılmadan, ümitle çaba göstermekten, - Bunu yaparken de sadece kendi benliğimize odaklanmaktan vazgeçip, daha zor durumda olan başka bireylerle empati kurmak ve onlar için de özverili gayretlerde bulunmaktan geçer. * Soruların ve sorunların içinde boğulmamak için öncelik tayinlerinin çok iyi yapılması, neye gerçekte daha çok ihtiyaç duyulduğunun doğru şekilde belirlenmesi gerekir. * Yüzleşilmesi gereken sorunları, yerine getirilmeyi bekleyen sorumlulukları erteleme alışkanlığı terkedilmeli, herşeyi oluruna bırakıp sonra kaderin arkasına saklanılmamalıdır. Hastalığın zamanında teşhis edilmesi için gerekeni yapmamak, yıkılan binaları ve kaybedilen canları sadece deprem olgusuna bağlamak buna birer örnektir. * Kendini mutsuz hissetmek de hayatın doğal bir parçasıdır; ağlamak, kendini mutsuz hissetmek, acziyetini kabul ve ifade etmek utanılması gereken bir şey değildir. Tabi ki yılgınlığa dönüşmemesi koşuluyla. * Mutlu, güçlü olmak adına her şeyi mübah gören bir anlayıştansa, izzetini koruyup -gerekirse mağduriyet göğüslemek pahasına doğruyu sahiplenmek- kârlı olmasa da en onurlu seçenektir. * Kartvizitini, diplomasını, bankadaki parasını, hangi sülâleye mensup ya da hangi milletten olduğunu bir kenara bırakınca geriye ne kalıyorsa kişi işte odur. * Kabul edilmeli ki insan yaratılışı itibariyle hem iyiye, doğruya, güzelliğe hem de kötüye, yanlışa, çirkinliğe meyillidir. Herkesten örnek insan olmasını beklemek, fazla hayalci bir yaklaşımdır. * Yıkılmalardan, kırılmalardan, savrulmalardan korunabilmek adına esnek ve kuşatıcı olunmalı; bunun için de gerektiğinde yaklaşım ve düşünceleri, yol ve yöntemleri değiştirmeye açık olunmalıdır. * Bazen, bazı şeylerin olmasını, ya da hayatımızdan çıkıp gitmesini çok isteriz. Ya istediğimiz şeyin olmaması -bizim önceden anlayamayacağımız şekilde- daha hayırlıdır, ya zamanı gelmemiştir, ya da bir yerlerde yanlışlık yapıyoruzdur. * Memnuniyet verici de olsa, elem verici de olsa, hayatta hiçbir şey sonsuza kadar olduğu gibi kalmaz; her şey zamanla değişir. Hiç sahip olunmayan şeylere beklemedik bir anda erişilebilir ya da sonsuza kadar mülkiyetinin süreceği düşünülen şeyler bir anda kaybedilebilir de. Cevapsız kalan sorular, kabul edilmediği düşünülen dualar da sürpriz şekillerde ve biçimlerde karşılık bulabilir. * Geçmişin pişmanlıklarında, geleceğin kaygılarında boğulmak, bugünkü sıkıntıya karşı koymak için sahip olunması gereken sabrı tüketmek, gücü ve enerjiyi yanlış yerde harcamaktır. * Maneviyat, dertlere katlanmayı değil onları katlamayı öğretir. Elbiselerin, örtülerin, eşyaların katlanma özelliği olmasaydı, evlere sığamazdı insan. * Özgür iradenin, dolayısıyla zulmün ve kötülüğün de bulunduğu bir dünya, özgür iradenin bulunmadığı ve hiç bir kötülüğün olmadığı bir dünyadan daha iyidir. * Bazılarının dert diye yakındığı şey, aslında başkalarının ulaşamadığı hayalleridir. ************* SON OLARAK; Bu güzel eserin içeriğinde çarpıcı ve etkileyici alıntılarla yer alan kitapların bir listesini aşağıya bırakıyorum. İlgilenenler inceleyebilir. Biraz ütopik olacak ama Nasreddin Hoca'nın göle maya çalması veya karanlığa sövmek yerine bir mum yakılması kabilinden, kitapla ilgili şu düşüncemi ifade etmek istiyorum. Kendini bir şekilde teselli etmek, yaşadığı hayata anlam katmak, farkındalığını artırmak ve başka hayatlara da güzel ve anlamlı dokunuşlar yapma motivasyonunu arttırma adına, arayış içinde olan her bir insanın bu kitabı okumasının son derece faydalı olacağını; en kötü ihtimalde ise, kesinlikle bir zaman kaybı olmayacağını değerlendiriyorum. Keyifli okumalarınız, aydınlık ve güzel yarınlarınız olsun. ************** İÇERİKTE ATIFTA BULUNULAN KİTAPLAR (Kitapta geçiş sırasına göre listelenmiştir) Düşünceler, Mesnevi Tercümesi Kur'an-ı Kerim'in Yüce Meali Oblomov Hayatın Anlamı Puslu Kıtalar Atlası Malte Laurıds Brıgge’nin Notları Sokrates'in Savunması İhya-u Ulumi'd-Din (Muhtasar ) (özetidir, aslı daha büyük hacimlidir) Eğitimimizin Sahte İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm Dönüşüm (Kafka) Zorba (Kazancakis) Tersi ve Yüzü Zihnî Varlık (Vücud-u Zihnî) Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer İnsanın Anlam Arayışı Hoşbeş Mantıku't-Tayr Felsefenin Tesellisi Çıkılamayan Yolculukların Dönüşü Şeker Portakalı Hakikat Arayışı Rüzgarın Adı Duino Ağıtları Özün Özü (Lübb'ül Lübb) Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar Huzur (A.H.Tanpınar) Yan Değiniler Felsefenin Öyküsü Güzel Tehlike Tutunamayanlar Macellan Bir Tereddüdün Romanı Simyacı İntibah Suç ve Ceza İki Şehrin Hikâyesi Dünün Dünyası Yeraltından Notlar Tezkiretü'l Evliya Bostan (Şirazi) Yüce Hedefler Kitabı (Edebü'd-Dünya ve'd-Dîn) Bir Adam Yaratmak Yaşama Uğraşı Albertine Kayıp Abidler Yolu El Camiu li-Ahkamil Kur'an - 20 Cilt Takım Kimyayı Saadet Edebu'l-Müfred Kudsi Hadisler İbn - i Sina Düşünceler (Pensees) Faust Küçük Prens Story Anna Karenina Şişhaneye Yağmur Yağıyordu Safahat Hamlet Minelbab İlelmihrab Denemeler A'mak-ı Hayal Görme Biçimleri Karmaşık Duygular Cesur Yeni Dünya Hikem-i Ataiyye

Baskı: 21. Yüzyıl İçin 21 Ders

Kitap, gerek yazarın önceki kitapları Sapiens ve Homodeus'un popülerlikleri, gerek kendi ismi itibariyle okuyucunun büyük beklentilere sahip olmasına neden oluyor. Bu beklentilere cevap verip vermediği konusu ise biraz tartışmaya açık. Detaylı değerlendirmeye başlamadan önce şunu söyleyebilirim; kitapta gerçekten dikkate değer tespitler var ama önceki iki kitabın ötesine çok fazla geçebilmiş değil. Yazarın hakkını teslim etmek adına; bir tarihçi olmasına rağmen, kendi disiplini dışındaki konularda da oldukça zengin bir entellektüel birikime sahip olduğu söylenebilir. Kitap içeriği, oldukça geniş bir konu yelpazesinden oluşuyor. Bu da, eserin, yazara muhtelif yer ve zamanlarda sorulan sorulara verilen cevapların kitap şeklinde vücut bulmuş olmasından kaynaklanıyor. Kitap dünyanın farklı ülkelerinde farklı dillere çevrilmiş ve yazarın da tercihi ile çeviride yerelleştirmeye gidilmiş (Sezen Aksu, Nilüfer, Esmeray, Gülden ve Neşe Karaböcek şarkılarının örnek olarak yer alması). Tıpkı Anadolu'da çekilmiş olan kola reklamları gibi... Bu arada çevirinin oldukça başarılı olduğunu ve okuyucu dostu ifadelerin kullanıldığını belirteyim. Editoryal açıdan olumsuz gördüğüm bazı hususlar: - Noktalama işaretlerine yeterince özen gösterilmemesinin bazen anlamayı güçleştirmesi, - Dipnotların safya sonları yerine kitabın sonuna konmasının dipnotlarından yeterince etkin olarak yararlanılmasını engellemesi, - Yazı karakteri seçiminin boyut ve stil açısından rahat ve hızlı okumayı engellemesi. Bazı eserler, ilk bölümlerde okuyucuyu zorlar ama sonradan okuyucunun ilgisine daha fazla hitap etmeye başlar. Bu kitapta bu durum biraz farklı. İlk bölümlerin akıcılığı ve temposu daha tatmin edici. 20 ve 21.yüzyılda yaşanan önemli siyasal gelişmeler, dünyayı etkisi altına alan önemli siyasi anlatılar ve günümüzdeki konjonktür çarpıcı ve merak uyandırıcı biçimde ilk bölümlerde yer alıyor. Yazar yakın geçmişten günümüze faşist, komünist ve liberal anlatıların geçirdiği evreleri yalın ve akıcı biçimde anlatırken, somut örneklerle her birine dair eleştiri ve değerlendirmelerini sıralıyor. Nihayetinde faşizmin ve komünizmin geçerliliğini büyük ölçüde yitirdiği günümüzde liberal anlatının da küreselleşen dünyada günümüzün sorunlarına çözüm bulmakta yetersiz kaldığını, bu nedenle liberal anlatının yeniden kendini güncellemesi gerektiğini ifade ediyor. Daha sonra yapay zekânın ve algoritmaların bugünümüzü ve gelecegimizi etkileme potansiyeli ile okuyucu âdeta irkiliyor. Algıların çeşitli söylem ve araçlarla yönlendirildiği günümüz dünyasında sanıldığı kadar özgür iradeye sahip olunmadığı gerçeği bir tokat sertliğinde gözler önüne seriliyor. Derken önemli bir etik sorununu gündeme getiriyor; bir şeyin teknolojik olarak yapılabiliyor olması, o şeyin illâ yapılması gerektiği anlamına gelmez diye. Büyük verinin günlük insan yaşantısını ne denli etkileme potansiyeline sahip olduğu ifade ediliyor satır aralarında. Sanal ortamın günlük hayatımızda ışgal ettiği zaman yüzünden öğrenme şansının ne kadar zora düştüğünü farkediyor okuyucu ilerleyen bölümlerde. Kitabın tam havasına girilmişken, hiç gerekmediği halde yazarın cinsel tercihini öğrenmek durumunda kalıyor okuyucu. Sonraki bölümlerde ise, terörün ne olduğu, neyi amaçladığı, nasıl önlenebileceği ve devletlerin terörle mücadeledeki hataları oldukça çarpıcı biçimde işlenmiş. Laiklik, milliyetçilik, göçmen sorunu ve adalet kitapta yer alan diğer önemli konu ve kavramlar. Kitabın son bölümleri konsantre olmak açısından okuyucuyu biraz zorluyor. Yazarın iç dünyasındaki iniş ve çıkışlar sanki kitaba da yansımış. Bir hızlı bir yavaş koşmak bir atleti nasıl yoruyorsa; bu kitap da değişken temposuyla okuyucuyu biraz yoruyor. Şunu kabul etmek lâzım ki Harari, kişisel ve kültürel çevresinin kendisine empoze ettiği şekilde değil, kendi his ve fikir süzgecine takılan haliyle en rasyonel olduğunu düşündüğü biçimde düşünen ve yaşayan sıradışı bir kişilik. Sosyal yaşamı düzenlemekte faydaları olmakla birlikte tüm dinlerin, özellikle tek tanrılı dinlerin kurmaca olduğunu savunan yazar, bu tezini işlerken okuyucu için iki seçenek bırakıyor; bu düşüncelerin etkisi altında kalarak kabullenmek ya da kendi düşüncelerinin tutarlılığını sorgulamak. Bu bağlamda eserin fikri ve kişisel açıdan kendini yeterince olgunlaşmış hissetmeyen kişiler tarafından okunmasının sakıncalı olabileceğini ifade etmek lâzım. Önemli oranda katılmamakla birlikte, yazarın savları itibariyle en azından kendi dairesinde tutarlı olduğunu ifade etmeliyim. Kitapta dikkatimi çeken önemli bölümlerden bazı alıntılar şunlar: "Açlık çeken çocukların özgürlüğünden söz edilemez." "Yozlaşmış bir oligarşi, dur durak bilmeyen kriz selini bahane ederek egemenlik süresini dilediğince uzatabilir." "Yapay zekâ insanlar için başka işler yaratılmasını da sağlayabilir. İnsanlar, yapay zekâyla yarışmak yerine, yapay zekânın idame edilmesi ve desteklenmesine odaklanabilirler." "İnsanların karar alma süreçlerine erişim, büyük veri algoritmalarını daha güvenilir kılmakla kalmayacak; eşzamanlı olarak insan duygularını da daha az güvenilir yapacak. Devletler ve şirketler, insanların işletim sistemine erişim sağlayınca; yönlendirme, reklâm ve propagandadan oluşan hassas güdümlü bir bombardımana tutulacağız." "Artık bilgiyi aramıyoruz; Google'lıyoruz. Ve cevaplar için Google'a gitgide daha çok bel bağladığımızdan, kendi kendimize bilgi edinme yetimiz azalıyor. "Hakikat" şimdiden, Google aramalarında en üstte çıkan sonuçlarla belirleniyor." "Robotlarla ilgili esas sorun kendi yapay zekâları değil; efendilerinin doğal aptallığı ve zalimliğidir." "Tehlike şurada yatıyor: tüm vaktimizi yapay zekâ geliştirmeye harcayıp insanları bilinçlendirmeyi es geçersek; bilgisayarların o pek sofistike yapay zekâları, olsa olsa insanların doğal aptallıklarını beslemeye yarar." "Zuckerberg, Facebook'un başkalarıyla "deneyimlerinizi paylaşabilmeniz için araçlar geliştirmeyi" sürdüreceğini söylüyor. Ama belki de insanların asıl ihtiyaç duyduğu, kendi deneyimleriyle ilişki kurmaktır. "Deneyimleri paylaşma" adına, insanlar başlarından geçenleri başkalarının nasıl algılayacağı üzerinden değerlendirmeye teşvik ediliyor." "Bir insan aynı anda ailesine, komşusuna, işine ve vatanına sadık olabilir ve olmalıdır; neden bu listeye insanlık ve Dünya gezegeni de eklenmesin ki? Birden fazla şeye sadık olduğumuzda kimi zaman çelişkiler yaşanmasının kaçınılmaz olduğu doğrudur. Ama kim demiş hayat basit bir şeydir diye?" "İnsanlar değişik şekillerde düşünüp davranabilirler ama bu çeşitliliği bağrımıza basıp tüm inanç ve göreneklere eşit değer atfetmeliyiz." "Zorluklar eşi benzeri görülmemiş nitelikte ve anlaşmazlıklar şiddetli olsa da korkularımızı kontrol altında tutup görüşlerimiz konusunda biraz daha alçakgönüllü davranırsak, insanlık bu durumun üstesinden gelebilir." "Büyük boş bir kavanozda ufak bir madeni para çok ses çıkarır." "Hayatımızın gelmiş geçmiş en önemli kararlarını almanın eşiğinde; ben şahsen şaşmazlık iddiası taşıyanlardan ziyade, cehaletlerini kabul edenlere güvenmeyi tercih ederim." "Hakikat ve iktidar bir yere kadar yan yana hareket edebilir ama er ya da geç kendi yollarına giderler. İktidar peşindeyseniz, bir aşamada etrafa kurmaca saçmaya başlamanız gerekir. Dünya hakkındaki hakikati öğrenmek istiyorsanız, bir aşamada iktidardan vazgeçmeniz gerekir." Keyifli ve güzel okumalar dilerim. Esenlikle ve güzellikle kalın...

Mucizeleri Beklemek
9/1020.09.2022

Baskı: Mucizeleri Beklemek

“Mucizeleri Beklemek” , “Sır” (The Secret) kitabının yazarları arasında olan Joe Vitale tarafından yazılmış (Bu kitabın İngilizce orijinal basımının (2006) yazarları Michael Beckwith, Lee Brower, Morris Goodman, Bob Proctor, John Assaraf, James Ray, Joe Vitale Esther Hicks Abraham ve Rhonda Byrne geçerken, 2007 yılı ve sonrasındaki baskılarında ise yazar sadece Rhonda Byrne olarak görünüyor). Joe Vitale, daha çok Zero Limit, Anahtar, Çekim Yasası Sırrı adlı kitapları ile biliniyor fakat ben bu kitap ile başladım. "Mucizeleri Beklemek", bana göre "The Secret - Sır" kadar popüler değil fakat daha samimi, daha faydalı ve daha az ticari kaygı taşıyor. Çünkü “Sır” kitabını okuduğunuzda, daha çok bir pazarlama kampanyasının içinde buluyorsunuz kendinizi (Bu çalışma, belgesel tarzında pek çok dilde video olarak da paylaşılmakta. Linkini bu pazarlamanın bir parçası olmamak adına eklemedim ama web'de taradığınız taktirde kolaylıkla bulabilirsiniz). “Mucizeleri Beklemek” kitabını birkaç kez okudum. Çünkü bu kitabın, her okuyuşta yeni şeyler kattığını düşünüyorum ve diğer okuyuculara da tavsiye ederim. Bu kitapta vurgulanan başlıca hususları şu şekilde sıralamak mümkün: * Hayatımızda başımıza gelen iyi ya da kötü olaylar, bizim evrene yaydığımız pozitif veya negatif enerjinin yansımasıdır (çekim yasası). * Başarısızlık bir son değil; eğitim ve öğrenmenin bir aşamasıdır. * Hayatta mucizeler bekleniyorsa, dışsal tüm bağımlılıklardan, şartlanmışlıklardan kurtulunmalıdır. Böylece o beklentinin mümkün olan bir kişiden ya da yerden gerçekleşmesine izin verilmiş olur. Bu bağlamda beklentilerin gerçekleşmesini engelleyen “niyet karşıtları” ndan (yeterince iyi değilim, kimse beni sevmiyor, ya reddedilirsem, bu imkansız, zaten işe yaramayacak, vs, …) kurtulmak gerekiyor. * Sonuca bağımlı olmamak gerekir. Kişinin dar bir bakış açısı olmamalı. İsteklerin sadece belirli bir şekilde gerçekleşmesi konusunda ısrarcı olunmamalı. * Asıl mucize, algının değişmesidir. Düşünceler korkudan sevgiye dönüştürüldüğünde her şey değişir. * “Çekim yasası” gereği, kişinin hayatını olumlu ve güzel etkilere açması için uygulanması gereken adımlar: - Olumsuz düşünceler yerine istenen şeylere odaklanmak - Kayda değer işlere girişmek, - Net olmak (İnsan ne istediğini (diğer insanlara veya Yaratıcıya) söylerken dikkatli olmalı. İstediğimiz sandığımız şeyleri iyi tanımlamazsak, karşımıza çıkanlar bizi hayal kırıklığına uğratabilir) - Hedefe ulaşmış gibi davranma (İstenen şey gerçekleştiğinde ortaya çıkacak sonuçları sürekli hayal etme), - Olayları bir noktadan sonra akışına bırakma (salıverme). Bırakmak, niyetinizi havaya savurmak değildir. Niyetinize odaklanmak ve sonra “nasıl” kısmını bırakmaktır. Nasıl kısmına takılırsanız gerektiğinden fazla çırpınırsınız. Bu, akıntıda ayakta durmaya çalışmak gibidir; bırakmak işleri kolaylaştırır. * Kendinizi, hayatınızdakileri hatta artık hayatınızda olmayanları affedin. Gerçek af, bizi yıpratan ve sırtımızda taşıdığımız öfke, kontrolsüzlük, stres, vb. yüklerden bizi kurtarır. * Hiç kimse bizi affetmeye zorlayamaz; hiç kimse affetmemizi engelleyemez. * Geçmiş yaraları silin. * Tembellikten uzak durun. * Yapabileceğimiz en büyük hata değer kazanmaya çalışmaktır. Asıl yapmamız gereken, ne kadar değerli olduğumuzu anlamaktır (Aynı şekilde, bunu, başkalarının değerli olmasını beklemek yerine, onların aslında ne kadar değerli olduklarını anlamaya çalışma çabasına da uyarlayabiliriz.) * Duygu, düşünce ve eylemlerimiz davranış ve tutumlarımızı oluşturur. * Sarf ettiğimiz sözler duygu ve düşüncelerimizi, düşüncelerimiz eylemlerimizi, eylemlerimiz geleceğimizi şekillendirir. Bu sarmala ne kadar olumlu ve güzel girdiler katarsak, sonuçlar o kadar lehimize olur (çekim yasası). * Keder geçmişe, kaygı çevreye, inanç ileriye bakar. Nereye bakacağınız size kalmış… * Yıkıcı temel düşünce biçimleri; pişmanlık, kararsızlık ve korku. Bunların düşüncelerimizi, dolayısıyla hayatımızı esir almasına izin vermemeli. * Şükran duymayı ihmal edersek, odağımızı ve amacımızı kaybederiz. * Şükran sahip olduklarımızın tanınması anlamına gelir. Sadece bir isim değildir ve eylem bekler. İsteyebilir ve hayatınıza iyi şeyleri çekebilirsiniz. * Birçok insan hayatları iyiye gittiğinde şükran duyacağını düşünüyor. Şu anda şükran duymuyor olmalarının, gerçekten istedikleri şeyi elde etmelerini engellediğini fark etmiyorlar. * Çekim yasasını kullanmanın en güçlü yolu şükretmektir. Hayatınızdaki şeylere, insanlara (yolda, alışverişte, evde, …) şükredin, teşekkür edin. Bunu alışkanlık haline getirin. * Gerçek anahtar, bir şeyden ne kazanacağımızı sormak yerine; nasıl yardımcı olabileceğimizi sormaktır. * Akışına bırakma pratiği için, en uygun eylemlerden biri seyahat etmektir. ŞİMDİ SIRA SİZDE, KAYDA DEĞER BİR ŞEYE GİRİŞİN.

Baskı: Haysiyet: Tuhaf Zamanlarda Cesurca Yaşamak

Her ne kadar aralarında üslup, tarz ve içerik açısından farklılıklar olsa da, Ece Üner'in "Haysiyet" adlı bu kitabı, okurken sık sık Nilay Örnek'in "Bütün İyiler Biraz Küskündür" adlı kitabını aklıma getirdi ve bitirdiğimde de üç aşağı beş yukarı aynı okuma tadını bıraktı zihnimin koridorlarında. Bu çağrışım her iki yazarın da birbirine yakın toplumsal duyarlılıklarından, yanlışlıklara ve haksızlıklara olan sitemlerinden ve hassasiyetlerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Önsözde, yazarın bir anne olarak çocuğunun gözlerine bakarak söyleyemeyeceği hiçbir sözü seyircisi karşısında bir sunucu olarak da söylemeyeceğine dair söz vermesini çok erdemli ve etkileyici buldum. Genel olarak akıcı bir şekilde ilerleyen, bazen haber kıvamında, kendini okutmakla kalmayıp düşündüren, bu arada okunmaya değer eserlere dokunarak okuyucuya dolaylı ya da doğrudan güzel ve faydalı okuma önerileri sunan bir kitap. Kolaylık olsun diye ben de bu kitap isimlerinden gözüme çarpanları şuraya iliştirivereyim: Gönüllü Kulluk Coğrafya Mahkumları Güneş Ülkesi İdeal Devlet Ütopya Mesnevi Tercümesi Hatalı Alanlarınız Cehennem Acı Çektiğimiz Yer Değil Acı Çektiğimizi Kimsenin Bilmediği Yerdir - Hallac-ı Mansur Gıdıgıdı Atatürk: Modern Türkiye'nin Kurucusu Spiker/sunucu yazar Ece Üner, kitap boyunca kullandığı zeka ürünü ifadeler, benzetmeler ve ince nükteler okurun okuma eylemini kolay ve zevkli kılmakta. Bir okur olarak, Haysiyet'i beğenmekle birlikte, gelecekte yazardan kendini daha da aştığı yeni eserler okumayı ümit ediyorum...

Ermişin Bahçesi
7/1020.09.2022

Baskı: Ermişin Bahçesi

Son on iki yılını geçirdiği bir beldeden doğup büyüdüğü topraklara dönen El Mustafa'nın burada öğrencileriyle yaptığı söyleşi kitabın ana konusu ve Ermiş'in devamı niteliğinde. Bu nedenle kitabı okumak isteyenlerin Ermiş'ten sonra okuması daha doğru olur. Edebiyat, felsefe ve düşünsel zenginlik adına, Halil Cibran'a yakışır biçimde, yer yer çok güzel ve anlamlı ifadeler yer alsa da, diğer kitapları kadar etkileyici bulmadım. Gene de, bir dinginlik arayışında veya dinlenme esnasında okunabilecek, okunduğunda zaman kaybı olmayacak bir eser.

Baskı: Küçük Ağaç'ın Eğitimi

Bir beldenin yerlisi olmanız, oranın sonsuza kadar hakimi olacağınız anlamına gelmez. Yerlisinizdir ancak gün gelir sizin ve atalarınızın doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, öldüğü, çocuklarınızın da doğduğu ve yaşamakta olduğu topraklarda ezilen, sürülen, itilip kakılan, başınızı çevirip bir yere bakmanıza bile müdahale edilen biri, birileri olabilirsiniz. Size bunu yaşatanlar yerli değildir ama gasp etmişlerdir bir kere hayatınızı, geleceğinizi. Çerokilerin başına gelen de tam böyle bir şeydir. Çerokiler her şeye rağmen ruh bütünlüklerini, onurlarını, dirençlerini korur ve hayata tutunurlar. Küçük Ağaç, böyle bir ortamda büyükbabası ve büyükannesi tarafından yetiştirilen, Çeroki kabilesinden bir çocuk. Yazar, Çerokilerin hüzünlü öyküsünü Küçük Ağaç'ın kin nedir bilmeyen, masum gözünden anlatmış. En acımasız davranışlar, en acı olaylar, en zorlu yaşam koşulları bile masum bir pencereden, duygu sömürüsü yapılmadan okuyucuya yalın, durağan ancak ruhsal bir zenginlik içinde aktarılmakta. Hayatın dengesinin ancak insanın ihtiyacından daha fazlasına sahip olma hırsına kapılmaması halinde sağlanabileceğini "gidişat" kavramı ile açıklıyor yazar, büyükbabanın hikmet dolu sözleriyle birlikte ... Küçük Ağaç'ın Eğitimini okurken, 'kandaş olma'nın gerçek anlamını da öğreniyoruz. Ekseriyetle aynı kandan, aynı soydan gelmek olarak algılanan kandaşlığın, aslında; birbirini sevmek, saymak ve anlamakla ancak mümkün olacağını anlıyoruz. Yüzü son derece soğuk olan ölüm gerçeğinin aslında, ruhsal bütünlüğünü koruyan her insanın sevdikleriyle günü gelince buluşacağı bir boyut değişikliğinden ibaret olduğu anlatılmakta, ilerleyen bölümlerin satır aralarında... Küçük Ağaç'ın ve diğer karakterlerin yaşadıklarında, deneyimlediklerinde; maddi ve fiziksel acı ve ızdıraplara katlanmanın yolunun beden aklı ve ruh aklı kavramlarını bilmekten, özümsemekten geçtiğinin ipuçları görülüyor. Anlatılan hikayede hayata, olaylara, insanlara kötü bir pencereden bakan, menfaat ekseninde yaşayan insanların aslında dünyanın çirkinleşmesinin en önemli nedeni olduğunu da görüyoruz. Eserde aynı zamanda; insanlara değer vermeyen sistemlere, politikacılara, sonradan gelip de her şeyin üzerine çökenlere yöneltilen eleştirileri mevcut. Bu eleştirilerde kin, öfke, hakaret, lânet yok. Masumiyet, kanaat, sabır, hoşgörü, saygı ve sevgi penceresinden yöneltilen bir sitem olumsuz hislere zerre kadar teslim olmamış; okuyucuyu da teslim almaya çalışmıyor. O yüzden okurken duygu patlaması yaşamak pek olası değil. Heidi, Pollyanna, Çizgili Pijamalı Çocuk, Zeze (Şeker Portakalı) bu romanda Küçük Ağaç ile birlikte sanki bir başka formda, bir başka karakterde vücut bulmuşlar; her birinden esintiler var. Bir de şöyle bir durum var; çok sürükleyici bir eser arıyorsanız o eser bu eser değil. Ancak onca zulüm, onca zorluk ve sevdiklerinin ölümü nasıl sükunetle karşılanır derseniz; Küçük Ağaç'ın hikayesinde, büyükbabanın ve büyükannenin veciz sözlerinde bu soruların yalın ve durağan ama bir o kadar da etkileyici, düşündürücü ve öğretici cevaplarını bulacağınızı söyleyebilirim. Eser filme de uyarlanmış; okumak zor geliyorsa en azından filmini izlemenizi tavsiye ederim. Sonuç olarak edebiyat açısından belki bir şaheser değil ama düşündüren, öğreten, hüzünlendiren ama ilginç bir şekilde iyi de hissettiren bir roman... Keyifli okumalar dilerim.

Baskı: Kişisel Edebiyat Atlası

Sosyal mecralarda ve kitap okuma platformlarında gördüğüm kadarıyla Ali Lidar, bir-iki deneme yazıları ve kısa hikayeler derlemesi dışında, daha çok şiirleriyle tanınan bir edebiyatçı. Benim ilk tanışmam, -muhtemelen çoğu şiir/edebiyat sever gibi- "Gidelim Buradan" (youtu.be/h5iKVfKIzXU) adlı şiiri ile oldu. "Kişisel Edebiyat Atlası" ise Ali Lidar'ın ilk okuduğum kitabı oldu. Kitapta, yazarın önsözde de belirttiği gibi, bir istisna (Orhan Pamuk) dışında hayatını kaybetmiş olan, ağırlığı Batı Edebiyatı temsilcilerine vermek ve Türk Edebiyatı temsilcilerini de dahil etmek üzere (oran 5/20) "ne okusam?" sorusuna cevap niteliğinde biyografiler, eser özetleri ve değerlendirmeleri yer alıyor. Şair ve yazarların bilinen ve bilinmeyen yönleri hakkında objektif fakat polemikten uzak bilgi ve değerlendirmelerin, kısa biyografilerin yer aldığı bu çalışmada en çok hoşuma giden husus, Ali Lidar'ın edebiyatçı birikimine yakışır bir şekilde kaleme almış olduğu çapraz okuma analizleri oldu. Bence her bilinçli okur, bir eseri sadece kendi sınırları içinde okuyup anlamanın ötesinde, eleştirel düşünce ışığında, kendi çağının, öncesinin ve sonrasının benzeri emsalleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirebilme çabasında olmalı. Bu bağlamda, Ali Lidar'ın mevcut çalışması bu çaba ve arayış içinde olan okurlar için gerçekten ilham verici. Kitabın muhtelif bölümlerinde, bahsi geçen edebi kişiliğin çalışmaları ile örüntülü olarak, çarpıcı biçimde ele alınan konular mevcut: * Nazilerin Norveç'i işgal etmesi için çaba göstermiş olan Norveçli yazar Knut Hamsun'un kendi yurttaşları tarafından zarif bir uslupla protesto edilişi, * Kendi olma, kendi gibi yaşama, kendini gerçekleştirme çabası içinde olan bireylerin gene bireylerden oluşan toplum tarafından ötekileştirilmesi ve baskılanması paradoksu, * Küçük Prens'i sevgi ve barış elçisi yapma hayali, * Bir yere, bir yerlere ait olamama trajedisi, göç olgusu, Bunların dışında, her bir edebi kişiliğe ait olmak üzere Hamdi Akçay tarafından yapılmış çizimleri de çok beğendim. Hoşuma gitmeyen tek konu ise "estet", "dekadans", "dikotomi", "palimpsest" gibi alan uzmanı olmayan kişilerin anlamını bilmesi pek olası olmayan kelimelerin kitap genelinde sık olarak kullanılmış olması. Edebiyatçılar için bu pek de önemli bir sorun olmayabilir ama ortalama bir okur için sözlük karıştırma gerektiren bir husus. Bu kitapta yer alan isimler şunlar: Ahmet Hamdi Tanpınar, Julio Cortazar, Franz Kafka, Knut Hamsun, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Fyodor Dostoyevski, Thomas Bernhard, Hermann Hesse, Oğuz Atay, Stefan Zweig, Yukio Mişima, Albert Camus, Necip Fazıl Kısakürek, Elias Canetti, İvan Gonçarov, Antoine de Saint-Exupéry, Orhan Pamuk, Jerzy Kosinski, Walter Benjamin, Harper Lee. Okuma sevdalıları tarafından, gene Ali Lidar tarafından kaleme alınmış olan Edebiyatın Tesirli Parçaları, Hayata Rağmen Edebiyat, Tesirsiz Parçalar Süregelen ile birlikte güzel bir okuma rehberi seti olarak el altında bulundurulabilir.

Baskı: Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin'e

Stefan Zweig,Stefan Zweig, ülkemizde daha çok, tasvir ve kurgunun yetenekli ve akıcı biçimde harmanlandığı romanlarıyla tanınıyor. "Vicdan Zorbalığa Karşı Ya da Castellio Calvin'e" ise Calvin, Castellio ve Serveto gibi 3 önemli tarihi kişiliği ele alan bir monografi olarak yazılmış. Protestanlığın bir kolu olan Kalvinizm'in kurucusu olan Jean Calvin'i önemli bir reformist, teolog ve teorisyen olmasının ötesinde; baskıcı, otoriter, zalim ve fanatik bir figür olarak görüyoruz bu kitapta. Serveto ve Castellio ise Calvin'in tehdit olarak görüp şeytanlaştırdığı; ilkinin doğrudan, ikincisinin ise dolaylı olarak ölümüne neden olduğu iki ayrı kişilik. Burada Serveto'yu araştırıcı, sorgulayıcı, tartışmaya meyilli ancak tepkilerinde çoğunlukla yeteri kadar kontrollü davranamayan bir kişi olarak görürken; Castellio'nun ise polemiğe girmek yerine ikna yolunu seçen, hoşgörülü olmak gerektiğini her fırsatta savunan, çevresinden yeterli bir destek gör(e)memesine rağmen umum adına doğruyu sahiplenmekten vazgeçmeyen bir humanist olduğunu gözlemliyoruz. Kitabın ilerleyen bölümlerinde; - Basel şehrinin bazı istisnai mahcubiyetler dışında; düşünce insanı ve sanatçılar açısından özgürce yaşam sunan ortamını, - Cenevre'nin ve buradaki Kent Meclisi'nin hukuk adına kâh yüz ağartan kâh utandıran gel-gitlerini, - Jean Calvin adında kendi aile yaşamında hüsrana uğramış bir Fransız göçmenin reformist olarak hızlı yükselişini; zaman içinde düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve toplumsal huzur açısından nasıl mağduriyetten tehdit edici bir güç figürüne nasıl evrildiğini, - Calvin'i dizginlemeye çalışan/çalışıyor gözüken siyasi ve hukuki kurum/kuruluşların ikircikli tavır ve tutumlarını okuyoruz. Roman yazarlığında zaten haklı bir şöhrete sahip olan Zweig, monografi ve biyografi konusunda da başarılı olduğunu bu eserde fazlasıyla sergilemekte. Nazi Almanyasının Hitler baskısına maruz kalmış bir yazar olarak Zweig'in bu eserinde sıklıkla odaklandığı Calvin üzerinden Hitler'e, Cenevre şehri üzerinden ise Hitler'e mutlak itaat gösteren Alman toplumuna göndermede bulunduğunu ifade etmek mümkün. 1930'larda yazılmış bir kitabın okuyucusuna 16.yüzyılda yaşanmış olayları bir film perdesinden izliyor hissini bu denli yaşatması da yazarın ve dolayısıyla eserin ayrı bir başarı olsa gerek. Katolik kilisesinin baskılarına karşı “din özgürlüğü" iddiasıyla başlattığı mücadelenin ardından iktidara gelen, teokratik (temelini dinden alan) bir devlet kuran Calvin'in reform görüntüsü altında her sözünü ve fikrini karşı gelinmesi büyük suç olan yasalar şeklinde dayatması ve kısa bir zamanda acımasız bir tirana dönüşmesi kitabın umutsuzluk aşılayan kısmı. Serveto'nun hunharca katledilmesi, Castellio'nun belki de şans olarak yorumlanacak şekilde zulüme maruz kalmaksızın hayatını kaybetmesi sonrasında; beklenmedik şekilde Avrupa şehirlerinde ve ülkelerinde yaşanan uyanış, aydınlanma ve özgürlükçü düşüncelerin filizlenişi ise Calvin ve benzerlerinin Prius zaferinin ardından insanlığın, erdemin, adaletin ergeç yeniden tecelli edeceğine dair umutları besleyen gelişmeler. Serveto'nun şahsında azim, sadakat ve mücadele; Castellio'nun şahsında vicdan; Calvin'in şahsında ise zorbalığın temsil edildiği eserde genel olarak tüm totaliter rejimlerin eleştirildiğini söylemek mümkün. Bu totaliter rejim dönemlerinde özlemle beklenen aydınlık günlerin ise; sabırsızlığa sebat, fanatikliğe humanizm, nefrete ve şeytanlaştırmaya hoşgörü, şiddete îtidâl, nihayetinde zorbalığa vicdan ile karşılık verilmesiyle mümkün olabileceği düşüncesi işlenmekte satır aralarında. Politik kaygılarla yazılıyor olmasının etkisiyle, bilinen tarihin objektiflikten ve vicdani değerlendirmelerden uzak olduğu eserin bir başka dikkate değer iddiası. Çeviri için olumlu, editoryal için olumsuz birer eleştirim olacak: çeviri eserin ruhunu yansıtması açısından gerçekten çok başarılı ancak noktalama işaretlerinin kullanımının daha özenli olabileceğini düşünüyorum (okumanın daha akıcı ve anlaşılır kılınması açısından). Sonuç olarak kendini humanist, güçlünün değil haklının yanında, vicdan ve erdeme öncelik veren bir insan olarak tanımlayan veya en azından böyle bir insan olabilme çabası içerisinde bulunan herkes için bu muhteşem eserin okunmasını çok anlamlı ve değerli buluyor; önemle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalarınız, aydınlık ve güzel yarınlarınız olsun...

İnsiyak
10/1020.09.2022

Baskı: İnsiyak

Eminim belirteceğim hususu benden çok daha iyi gerçekleştiren okurlar vardır ama ben de mümkün olduğunca klasikleri ya da kendi ilgi alanımdaki eserleri okumanın yanı sıra günümüzün yazarlarını da okumaya takip etmeye çalışıyorum. Bu bağlamda "Mehmet Durmaz" da yeni bir yazar ama "İnsiyak" adlı romanını bilinen, kült, ünlü bir yazarın eseri olarak elime tutuştursalar, kesinlikle yakın zamanda yazılmış bir kitap olduğunda ısrar etmezdim. Bundan iki yıl önce, popüler bir yazarın kendisi gibi popüler bir romanını, birbirini izleyen nasihatlerin, bilgiçlik kokan ve onay bekleyen soruların yanı sıra aşırı didaktik üslubu nedeniyle oldukça sıkıcı bulmuştum. Ama bu romanda nasihatler, duygular, hikayenin akışı adeta güzel bir biçimde bir kaneviçe üzerine adeta nakşedilmiş. İnsiyak bünyesinde kurgulanan hikaye bünyesinde ağırlıklı olarak şu hususlara değinmiş yazar: - Hayatın anlamı, gayesi, özü, - Gerçek sevginin, gerçek aşkın (gerek mistik, gerek insani, gerekse mecazi olarak) tanımları, - Tabiat, insan ve hayvan sevgisi, - Sabır, kanaat, olgunluk, bilgelik, değer bilmek, adalet, merhamet vb. erdemler, - Haklı-güçlü, iyi-kötü, güzel-çirkin, hırs-kanaat paradoksları, - Merak, bilim, hurafe ve taassup, - Yalnızlık, çaresizlik, vazgeçiş, çekip gitme arzusu gibi melankolik ruh halleri, - Yol, irade ve gönül pusulası, - "Bazen de kendi akışına bırakmalı" realitesi, - En güzel varlık olarak yaratılmış insanın ne kadar gaddarlaşabileceği, - Ezip bırakanlar ve iz bırakanlar, - Yanmadan yakmaya çalışanlar, - Vesaire vesaire... "Bu kadar kusur kadı kızında da olur" misali, eserde yer yer yazım hataları mevcut ancak bunlar hem sayıca çok azlar hem de okumanın akışına engel olacak mahiyette değiller. Gelecek baskılarda çok zahmet gerektirmeyecek editoryal bir müdahaleyle giderilirlerse çok isabetli olur. Bir diğer husus; eserin anlaşılmasını kolaylaştırmak için sözlük eklenmesi çok güzel olmuş. Ancak bu sözcüklerin, metin akışı içinde yer aldıkları sayfalarda dipnot olarak verilmesi de değerlendirilebilir. Şatafatlı sözlerle kitap ya da yazarı hakkında daha fazla uzatmayı gerekli bulmuyorum. Tek söyleyebileceğim felsefi, mistik ve edebi açıdan son derece okuması keyif veren bir kurgusu olduğu; ister güzel bir okuma keyfi için, ister her insanın bir şekilde gönül dünyasında boşluğunu, eksikliğini yaşadığı güzellikleri hissetmek, düşünmek, değerlendirmek için İnsiyak'ın son derece yerinde bir tercih olacağı... Şeytanın aklına ancak gelebilecek entrikalara boğulmuş, sunilikten geçilmeyen, ekran başında zaman katliamına teşvik eden sezonluk dizilerin yerine böylesine temiz ve rafine bir eserin sinemaya ya da diziye uyarlanmasını kendi adıma çok isterdim. Kendi hayatınıza ve hayatınızdakilerin hayatına güzel dokunuşlar yapmanıza vasıta olarak güzel okumalar dilerim...

Baskı: Kırk Ambar Cilt 2 (Lehçe-t-ül Hakayık)

Her bir Cemil Meriç kitabı okuyuşumda, 71 yıllık bir ömrün 32 yılını görme yetisinden yoksun şekilde sürdüren bir insanın, bunca okumayı, bunca bilgiyi, bunca eseri hayatına nasıl sığdırabildiğine hayretim artıyor. "Kırk Ambar 2: Lehçe-t-ül Hakayık", ciltler dolusu kaynak okunsa bile zor elde edilecek bir bilgi birikiminin, analiz ve değerlendirme örüntüsünün bir toplamı adeta. Avrupalılaşma, modernleşme, Ortadoğu, sömürgecilik, dünya siyasi tarihi, Osmanlı tarihi, kapitülasyonlara tarihsel ve kavramsal bakış, dinler, düşünce sistemleri ve ideolojiler (liberalizm, sosyalizm, Marksizm, nihilizm, varoluşçuluk, anarşizm, vb.), hürriyetin gerçek tanımı, önemli düşünce, edebiyat ve devlet insanları eserde yer alan başlıca konular. Cemil Meriç, -şahsi düşünceme göre-, adından çok bahsedilen ancak hak ettiği ilgiyi görmekten ve yeterince anlaşılmaktan uzak değerli bir yazar, düşünce ve fikir insanı, gerçek bir aydın, bir azim ve irade sembolü. Her bir cümlesinde tarih, sosyoloji, edebiyat, felsefe vb. farklı alanlarda çok çok zengin bilgi dağarcığını; pek tumturaklı olmayan ama oldukça yalın, açık ve net ifadelerini; kişi, olay, tarih, ideoloji ve eserlere dair tarafgirlikten uzak, objektif yorumlarını görmek mümkün. Genel-geçer kabul gören kişi, konu ve kavramlarda ezber dışı, okuru düşünmeye ve sorgulamaya zorlayan değerlendirmelerin yer aldığı bu eserde, yazarın her bir görüşüne katılınmayabilir; hatta bazı görüşleri iddialı veya tartışmaya açık bulunabilir. Ama şu da önemli bir gerçek ki eserde yer alan her bir konu, her bir yorum, her bir analiz üzerinde düşünmeye fazlasıyla değer. Bu bağlamda, bugün bile yeterince idrak edilememiş, çözümlenememiş sorunlar yumağıyla boğuşmaya devam eden bir konjonktürün inkar edilemeyecek varlığı göz önüne alındığında; dünya görüşü, hayat felsefesi ne olursa olsun her okuyucunun büyük ölçüde istifade edeceği konsantre bir düşün eseri ortaya çıkmış...

Baskı: Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Otuz Milyon Kelime adlı kitaplarla yolunuz kesişip onları beğendiyseniz, bir eğitimci iseniz, veya kendinizi -en azından- eğitime büyük önem atfeden bir yetişkin ya da ebeveyn olarak tanımlıyorsanız bu kitabı okumanızı barışçıl bir şiddetle öneriyorum. Konu eğitim olunca, Amerikan yaşam tarzının Amerikalı olmayan bir okuyucuyu yer yer sıkan detaylarına yer vermesi kitabın içeriği ve genel akışı içinde tek eleştirim olacak. Ancak, kitapta fayda telakki edip çeviren ve okuyan biziz ve yazar bunu kendi yurttaşlarına hitaben kaleme almış. Bu nedenle bu eleştiri sadece bizi (ya da beni) bağlar desek sanırım yanlış olmaz. Uzun yıllar eğitimci olarak hizmet vermiş olan yazar eğitimin zorunlu biçimde ve bürokrasi-sermaye sahipleri-politika yapıcılar sarmalında maruz kaldığı sınırlamalar nedeniyle asıl amacından ve işlevinden nasıl uzaklaştığını samimi ve net biçimde açıklamış. Bunu yaparken içinde yer aldığı hiyerarşik yapı ve kültürel doku hakkında yer yer hiciv derecesinde dürüst özeleştiriler yapmış. Yazar, zorunlu eğitimi mevcut hâliyle; kişisel yeteneklerin, yaratıcılığın, eleştirel düşünmenin, ülkesel kalkınmanın ve bireysel gelişmenin önünde engelleyici bir unsur olarak değerlendirmiş. Bunu yaparken de oldukça ezber bozan tespit ve değerlendirmelerde bulunmuş. Bahsi geçen tüm içeriği, spesifik olay ve kişilerle örneklemiş. Temelini Hegelci anlayış ve Prusya modelinden alan mevcut eğitim/öğretim yapısının hükümetler, sermaye sahipleri, patronlar ve politika yapıcılar tarafından kendi öncelikleri doğrultusunda tasarlanmış olduğunu ifade eden Gatto, bilimsel gelişim için olmazsa olmaz bir unsur olan diyalektik ve eleştirel düşünmenin neden vücut bulamadığını, 19. yüzyıldan itibaren Amerikan Eğitim Sisteminin giderek nasıl bozulmaya uğradığını açıklamış içerik genelinde. Elektrik alanında, Edison'a mal edilen başarının temelinin aslında Tesla tarafından atılmış olmasına benzer şekilde, kitapta da, Charles Darwin tarafından öne sürülen tezlerin nasıl bu denli popüler olduğunu (kılındığını), Wallace tarafından ortaya konan çalışmaların ise değil itibar görmek, neden dışlandığını ve baskılandığını okumak mümkün. Eğitim ve öğretim bir şekilde hayatınızda yer alıyorsa bu eser de kitaplığınızda bulunmalı...

İnsan Olmak
8/1020.09.2022

Baskı: İnsan Olmak

Uzun süredir okunmak üzere kitaplığımda bekleyen ve okuduktan sonra da neden bu zamana kadar okumadığıma hayıflandığım bir kitap oldu "İnsan Olmak". Nereden böyle bir izlenim edindim bilemiyorum ama kitabın son birkaç yıl içinde yazılan yeni bir çalışma olduğu fikrine sahiptim. Okuduğum kitabın önsözünde "yirmi altıncı baskıya önsöz" ifadesini ve kitabın içeriğinde 1983'ten beri basılmakta olduğunu görünce, yazar Engin Geçtan'ın kendi alanında yazmış olduğu bir başucu eseri ile tanıştığımı anladım. Ancak şunu özellikle ifade etmeliyim ki bu kitabı bir başucu eseri yapan uzun yıllardır basılmakta veya yirminin üzerinde baskı yapılmış olmasından ziyade; 180 sayfa gibi küçük denebilecek bir hacim içerisinde zengin bir içeriğin bulunması ve ortalama bir okurun rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir yazım ile yazılmış olması. Okurken kendim başta olmak üzere, yaşayan-merhum, yakın-uzak tüm tanıdıklarıma dair karakteristik özelliklerin muhtemel kökenleri hakkında yeni farkındalıklarım oluştu. Hatta kendi hakkımda bir arkadaşım söylese muhtemelen tepki göstereceğim davranışlarım ve olası sebepleri tüm yalınlığı ile karşıma dikildi. Dolayısıyla, Franz Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa niye okumaya zahmet edelim ki?" aforizmasının vücut bulduğu bir okuma oldu. Böyle hissettiren arkadaşları ve kitapları hazmetmek her zaman kolay olmasa da, öz farkındalığa ulaşmak açısından gerçekten önemli bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Her okuyucunun bir şekilde kendinden bir şeyler bulabileceği bir çalışma... Kitap genelinde şu konular ön planda ele alınmış: - Yalnızlık, kaygı ve öfke halleri, emareleri, - Yapışık ilişki, teğet ilişki gibi kavramlar, - Birey ve toplum etkileşimi, - Sağlıklı-sağlıksız, geleneksel-çağdaş toplum özellikleri, - Sevgi, yaşam, mutluluk,mutsuzluk kavramlarının karşılaştırmalı analizi ve tanımlamaları, - Kendini gerçekleştirme, - İlişkilerin (eşler, ebeveyn-çocuk, birey-toplum ve arkadaşlar arası, vb.) duygusal, psikoljik ve duyusal boyutları, - Çocuk eğitimi, - Yetişkinlik ve yaşlılık süreçleri, - Öfkeli, narsist, nevrotik kişilik özellikleri, - İnsanların içindeki iyi ve kötünün, yapıcı ve yıkıcı eğilimlerin hangi koşullarda ve nasıl ortaya çıktığı, - Sigmund Freud, Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Erich Fromm başta olmak üzere yazarın düşünsel ve akademik hayatında izleri bulunan isimler ve bunların eleştirel düşünce ışığında karşılaştırılması Üşengeçlik ile bireysel sorumluluk alma, zaman yönetimi ve eyleme geçme motivasyonları arasında şimdiye kadar pek düşünmediğim (belki de "Oblomov"u hala okumadığım için) ilginç bağlantılar olduğunu da gene bu okuma sayesinde öğrenmiş oldum. Eser hakkındaki eleştirim şunlar olacak: (1) Yazar her ne kadar bu kitabın asıl yazılma sebebinin gizemli bir misafirin yazarı ziyareti ile doğrudan ilişkili olduğunu, akademik maksatlar doğrultusunda daha önce yazmış olduğu kitapların aksine bu çalışmayı umumun kullanımına sunmak amacıyla ortaya koyduğunu ve bu nedenle ilk basıldığı günden itibaren kelimesine bile dokunulmadan eserin ilk haliyle günümüze kadar basıla geldiğini ifade ediyor olsa da; kitaba konu olan içeriğe dair yeni kabullerin, yeni çalışmaların, yeni yaklaşımların söz konusu olabileceği düşüncesinden yola çıkarak, kitap içeriğinde eklemeler veya değişiklikler yapılmasının, varsayımları destekleyecek bilimsel örneklere ve verilere yer verilmesinin mümkün ve hatta gerekli olabileceğini değerlendiriyorum. Zira, bireyin tüm karakteristik özelliklerini miras yoluyla edindiği açıklaması -35 yıl öncesinin aksine- bugün için salt kendi başına yeterli olmasa gerek. Gerçi, son bölümde yazarın kendi mesleki gelişim sürecine bir şekilde etki etmiş olan isimler ve ortaya koydukları görüşler genel olarak ele alınmış ama kitap içeriğinin her bir başlığı altında o konuya spesifik çalışma ve referans bilgiler mevcut değil. (2) Okumayı kolaylaştırıcı imla işaretlerinin, yazı karakterlerinin kullanılması, vb. açısından kitabın editoryal yönden revize edilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim. Mevcut görünüm böyle değerli bir çalışmaya yakışmıyor. Son tahlilde, bireyin kendisini, iç dünyasını ve çevresini anlamlandırması ve tanımlayabilmesi adına önemli farkındalıklar ve kazanımlar edinmesini sağlama potansiyeline sahip, değerli bir çalışma. Bir kere okunup da bir daha kapağını açmamak üzere rafa kaldırılacak bir kitap kesinlikle değil. Konunun uzmanı olmasam da psikiyatri ve/veya psikoterapi ile ilgilenenler için ideal bir başlangıç kitabı olduğunu ifade edebilirim. Her ne kadar yazar, kitabın ilk baskısından bu yana noktası, virgülüne dokunmadan aynı şekilde basılması fikrini benimsemiş olsa da, sanırım artık bu yaklaşımını değiştirmesi, kendini ve çevresini tanıma adına arayış içinde bulunan "insanlara" "insan olma"nın sırlarına daha fazla vakıf olmaları adına belki de yeni kapılar açabilir. Kendini güncellemesinin veya çoklu disiplinli yaklaşımlarla ortaya konmuş yeni çalışmaların ortaya konmasının, -alanla ilgili mevcut kazanımların daha öteye taşınması adına- değerli katkılar sağlayacağını değerlendiriyorum.

Martı
8/1028.05.2020

Baskı: Martı

Uzun süredir okumayı ertelediğim bir eserdi Anton Çehov'un Martı'sı. Karmaşık ve akılda tutulması zor olan pek çok sayıda ismin ve karakterin yer aldığı Rus klasiklerini okumak, çok düğmeli çok fonksiyonlu bir kol saatini zar zor kullanmak ama daha çok şık bir aksesuar olarak kullanmak gibi. Tıpkı böyle bir saati koluna takmanın kimi insan için ayrıcalık veya özgüven hissi sağlıyor; saati görmekten başka kaygısı olmayan birisi için ise külfet oluşturuyor olması gibi; okuduğu kitapta yer alan olayları ve kişileri açık, seçik ve net biçimde görmek isteyen ortalama bir okur için Martı'yı okumak da biraz zorlayıcı olabiliyor. Eserin özetine bu isim karmaşasına girmemek adına yer verneyeceğim. Kitabın içeriğinde; orta ve yüksek tabakalardan insanları, bu insanların karşılıksız aşklarını, yazar veya oyuncu olarak yükselme isteğini, birbirinden beklediği yakınlığı ve desteği göremeyen anne ve oğul ilişkisini konu alan dört perdelik oyunun yer aldığını belirtmekle yetineceğim. Eser hicvi, hüznü, karamsarlığı ve umudu realizm potasında harmanlamak adına çok başarılı, içerdiği karakterler çok özgün ve Ataol Behramoğlu'nun kaliteli çevirisi de eserin ruhunu çok güzel yansıtmış. Ancak karakterleri ve hikayeyi bu isimler karmaşasında takip etmek doğrusu pek kolay değil. Hele hele eserin bir tiyatro metni biçiminde yazılmış olması, bu durumu daha da güçleştiriyor. Bu nedenle, kitabın özetini başka platformlarda izlemek, dinlemek, okumak durumunda kaldığımı belirtmeliyim. Ben, kendi adıma bu eseri; olaylar ve isimler arasındaki boşlukların tasvirlerle, okumayı kolaylaştırıcı detaylarla doldurulduğu düz metinli bir roman formatında okumayı veya bir tiyatro oyunu olarak izlemeyi tercih ederdim. Tiyatro oyunu formatında eserleri okumayı pek sevmediğimi, bu eseri okurken bir kez daha gördüm. Ama bu bir zevk ve tercih meselesi

Baskı: Ruhun Hastalıkları ve Çareleri

Eserin her bir bölümünde, standart olarak, nefsin hastalıklarından birisi ele alınıyor; ardından bu hastalığa neden olan husus(lar) ve çözüm yolu/yollarına dikkat çekiliyor. Bu bağlamda, baştan sona, çok değerli bilgi ve tavsiyeler içeriyor. Bu kitap, yazarın birkaç eserinin incelenmesi sonucu derlenmiş; bu nedenle farklı basımevlerinde farklı isimlerle yayınlanmış. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, bazı konular tekrarlar halinde yer almış. Buna rağmen, bilindiği zannedilen pek çok önemli konu basit, yalın ve akıcı bir dil ile anlatılmış.Kısa sürede, kolayca ve keyifle okunabilir bir kitap ortaya çıkmış. Belki de bu tekrarlar, konuların önemli olması ve akılda yer etmesi açısından, eserden daha fazla fayda sağlanmasına hizmet ediyor olabilir. Tek olumsuz eleştirim, kitabın editoryal açıdan daha iyi olabileceği yönünde. Genel toplamda, tekrar tekrar okunmasını önerebileceğim, insanoğlunun günümüzdeki iç çatışmalarına da ışık tutabilecek değerli bir eser. Keyifli okumalar; aydınlık ve güzel yarınlar dilerim.

ÖncekiSayfa 1 / 4Sonraki