
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Altıncı Koğuş
Altıncı Koğuş, Çehov'un bir dergide yayımlattığı, sonrasında büyük ilgi toplayan hacmi küçük kendi büyük eseri. Öyle ki; Lenin'in, eseri okuduktan sonra kendisini Altıncı Koğuş'ta hissedip ürperdiği rivayet edilmekte. Çehov, esere çok sıradan, çok yalın cümlelelerle giriş yapmış. Romanın ilk kısımlarındaki değişik kişi isimleri ve durağanlık, okuyucunun hikaye edilen olaya odaklanmasını biraz engelliyor ve hangi ismin kime ait olduğu detayını ya not almak, ya da sık sık önceki sayfalara geri dönmek zorunda kalıyor okuyucu (Yoksa bu sadece benim başıma mı geldi bilmiyorum). Eser, bir akıl hastanesi doktorunun, yıllar içinde yaşadığı ruhsal değişimi, giderek yalnızlaşmasını, bu yalnızlığını hastanenin müdavimlerinden birisi ile vakit geçirerek giderme çabasını ve nihayetinde bu yakınlaşmanın neden olduğu hazin sonu anlatıyor. Doktorun evrildiği süreç sanki Kafka'nın Dönüşüm'ündeki Gregor Samsa'yı anımsatıyor. Gregor Samsa'nın yalnızlığı ve anlaşılamayışı bir örümcek ile, 6.Koğuşun doktoru Andrey Yefimıç'inki ise ise kendini akıllı sananlar tarafından deli ilan edilmekle sembolleştirilmiş; bence tek fark bu. "Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli!..." sözleri, bu hikayenin tek başına özeti adeta. Hikayenin ikinci önemli karakteri İvan Dmitriç, zamanla doktorun gerçek anlamda iletişim kurabildiği tek kişi oluverir ve isteyerek ya da istemeyerek, doktorun hastanedeki mesaisi esnasında kendisi ile birlikte diğer hastalara karşı takındığı duyarsız tavırların intikamını alır sanki sebep olduğu algı ile... Doktor-hasta arasındaki diyaloglar, eserin belki de en güzel bölümleri. Etkileyici bir felsefi derinlik var bu bölümlerde. "Sıradan bir insan iyiyi ya da kötüyü dışarıdan, yani bir atlı arabadan ya da bir çalışma odasından bekler. Düşünen bir insan ise kendinde bulur." bu bölümlerde geçen veciz sözlerden sadece bir tanesi. Tutunamayanları okuyup da içindeki Olric'i farkedenlerin, bu kitabı okuduktan sonra Doktorun hissettiği ızdıraba, yalnızlığa ve çaresizliği kabullenişine empati yapması da oldukça olası. Kısacası, monoton bir şekilde başlayan, ama giderek okuyucuyu düşünmeye sevk eden önemli, güzel bir eser...
Baskı: Ben Bir Gürgen Dalıyım
Hasan Ali Toptaş'ın okuduğum ilk kitabı oldu "Ben Bir Gürgen Dalıyım". Daha çok çocuk romanı olarak bilinen bir eser. Bana ise didaktik bir masal gibi göründü. Kullanılan duru, temiz dil ve hikayenin genel akışı itibariyle bir çocuk kitabı olduğu doğru olabilir ancak; hicvedilen konular, verilen mesajlar "Küçük Prens" te olduğu gibi, aslında daha çok yetişkin insanlara yönelik. Bir yetişkin olarak, kitabı okurken büyük keyif aldım. Uzun süredir Türkçe'yi, noktalama işaretlerini bu kadar güzel ve yerinde kullanan bir yazar okumamıştım. Tek eleştireceğim konu, -bir çocuk kitabı ise tabi- hikaye edilen karakterlerin hüzün anlarında sigara yakmasının hedef kitleye kötü örnek teşkil edebileceği. Bunun dışında çevre ve doğa sevgisi, barış, herşeyin insanda başlayıp bittiği gibi önemli ve değerli mesajları güzel, akıcı bir dille veriyor olması, yazarın neden bu kadar popüler olduğunu ve kitaplarının neden bu kadar çok okunduğunu fazlasıyla açıklıyor.
Baskı: Bir Yazarın Notları
Nuri Pakdil'in ilk defa bir kitabını okudum ve sanırım son olmayacak. Kitaba şeklen baktığınızda, yazarın gazete ve dergi yazılarından derlenmiş ancak her bir yazı kendi başına okunmaya değer birer edebiyat ürünü. Her yazının başlangıcında, bilinç-akışı yazım tekniği ile yazılmış paragraflar, kitabı özgün yapan birinci husus. Bu bölümlerde yazarı adeta kendi kendine konuşurken dinliyorsunuz. Şimdiye kadar bu tekniği başka yazarların kitaplarında da gördüm ama bu kitaptaki kullanım en çok hoşuma gideni oldu. Fazla uzun olmayan cümleler, yerinde kullanılan noktalama işaretleri ve duru bir dil bunun nedeni olsa gerek. Gerek bu giriş bölümlerinde, gerekse metin bölümünde yer alan can alıcı sorular kendi kendini cevaplıyor adeta. Yazarın emek, halk, toplum, okumak, yazarlık misyonu, edebiyat ve sanat ile ilgili sorgulamaları, değerlendirmeleri serpiştirilmiş birbirini takip eden yazılarda. Üslup ve akıcılık açısından çok beğensem de, neredeyse sözlük kullanmayı gerektiren bazı kelimeler için dipnot açıklaması ya da metin içinde açıklama verilseydi editoryal açıdan daha iyi olurdu sanki; eleğimsağma (gökkuşağı), yeğnileşmek (hafifleşmek) gibi.
Baskı: Don Kişot Efekti, Aileler ve Çocukları İçin Film Terapi
Film izlemenin vakit geçirme ve zevk alma dışında terapi maksatlı da kullanılabileceğini anlatan güzel bir kitap önereceğim sizlere; A.Kerem Kaban tarafından yazılmış olan Don Kişot Efekti. Biblio terapinin (kitap okuyarak terapi) bir uzantısı olarak ve bir akademisyen gözüyle ele alınmış film terapi. Eh, bu haliyle kitap yer yer sıkıcı veya okuması zor olabilir ancak çocuk gelişimine, film izlemenin öğrenmeye, duygusal ve ruhsal gelişime olan katkılarına ilgi duyuyorsanız; bu kitaba şöyle bir göz atmak bile fayda sağlayabilir. Kitapta yer alan konular kısaca şunlar: - Film terapisi ve biblio terapi, - Baskının ve çok fazla inisiyatifin çocuğun kişilik gelişimine etkisi, - Klasik film terapi yöntemleri, - Film izlemenin deneyimlemeye yardımcı olduğu 7 zeka türü, - Film terapisinin amaçları, - Filmler terapi bağlamında neleri anlatır, - Don Kişot Efekti (gerçeğin yıkıcı etkisini aşmak için hayal gücünü kullanmak), - Karakter gücü bağlamında film örnekleri, - Çocuklar ve ergenler için film örnekleri. Bu kitabı okuduktan sonra faydalı kazanımlar elde edebilir, vakit geçirme aracı olarak yapageldiğiniz veya kabul ettiğiniz etkinliklere bakış açınızı değiştirebilir, kendi kendinize, çocuğunuzla veya ailenizle birlikte (veya bir eğitimci olarak öğrencilerinizle birlikte) izleyeceğiniz filmlerle terapi sürecinin bir aktörü olabilirsiniz. Belki de filmlerde izlediğiniz roller dışında, kişilik gelişimi sürecinde sizin de bir rol oynamanızın vakti gelmiştir. Keyifli okumalar, iyi seyirler...
Baskı: Çocuklara ve Büyüklere Masallar
Çocuklara ve Büyüklere Masallar, adı üstünde bir masal kitabı. Kitaba başlamadan önce, hatta ilk sayfaları okurken bile kitabı biraz küçümsüyordum. Öyle ya, alt tarafı bir masal kitabı; bu yaşta artık masal mı kaldı? Küreselleşmenin ve sürekli koşuşturmanın vazgeçilmez birer motto olarak dayatıldığı günümüzün gülümse(t)meyen ikliminde masal da neymiş?!. Ama sağolsun Üstün Dökmen hocamız gene yapacağını yapmış; sadece geleceğimizin büyüklerine değil, çocukluğu geçmişte kalanlara da seslenmiş bu kitabında. Bu yetmiyormuş gibi, bir de sorgulayan ve okura kendini ve yaşadığı hayatı da sorgulatan sorular eklemiş her bir masalın sonuna. Hatta bu da yetmemiş; kitabın sonunda bilinçten, değerden ve değer katmadan yoksun biçimde, kitaplara aşırı zaaf duymayı bile sorgulamış. Şimdi bu değerlendirme doğrultusunda, kitabı kimlerin okuyacağı iyi kötü belli oldu; çocuklarının, öğrencilerinin ya da kendisinin eğitiminde sorumluluk hisseden herkes okuyabilir. Hatta bir matematik, tarih, vb. dersine çalışıp soru çözüyor gibi her bir bölümü çocuğunuzla/öğrencinizle birlikte okuyabilir, soruları birlikte cevaplayıp güzel bir hayat dersi haline getirebilirsiniz. Düşünmeyi, sorgulamayı, nasihat almayı sevmeyenler okumasınlar demeye dilim varmıyor. Okusunlar desem de okurlar mı bilmiyorum. Ben sadece Nasrettin Hocayı dinledim; bir okuyan olarak okumayanlara dilim döndüğünce kitabı anlattım. Kitap belki bir edebiyat şaheseri değil ama gerçekten okunmaya değer. Karar size kalmış. Keyifli okumalar dilerim...
Baskı: Küçük Kara Balık
Küçük Kara Balık, genç yaşta hayatını kaybeden İranlı (Tebriz Türklerinden olduğu söylenen) Samed Behrengi tarafından yazılmış ve aslında bir çocuk kitabı: annesinin ve ait olduğu sürünün bulunduğu dar bir alandaki rutin yaşamı kabullenmeyip uzakları keşfetme arzusunun peşine düşen küçük bir balığın hikayesini anlatıyor. Ancak içeriği ve felsefesi ile bir çocuk kitabının ötesinde... Bu bağlamda Martı Jonathan Livingston (Richard Bach) tadında olduğunu söyleyebiliriz. İki kitap arasındaki en önemli fark; Martı'da düşünsel ve felsefi mesajların okuyucuya doğrudan veriliyor olması. Küçük Kara Balık ise, kitaptan ne kadar istifade edileceği ve ne algılanacağı konusunda, daha çok okuyucuya inisiyatif vermiş gibi. Mesela, hızlı ve yüzeysel bir okumanın ardından; hikayenin, Küçük Kara Balığın küçük bir derede hep aynı kayalık etrafında vakit geçirmek yerine, derenin öbür ucunu ve açık denizleri görmeyi tercih etmesinden ibaret olduğunu düşünebilirsiniz. Ama biraz da hayal gücünüzü zorladığınızda: - İnsanlığın genel olarak, basma kalıp klişeler etrafında bir ömür sürmeye zorlandığı, - Değişmez doğru olarak dayatılan yaşam biçimlerinin hayatın asıl gerçeklerinin keşfedilmesini çoğu zaman engellediği, - Dikte edilen yaşam biçiminin dışına çıkmanın heyecan, coşku ve öğrenmenin yanı sıra bazı risk ve bedelleri de beraberinde getirebileceği, - Risk almadan yaşamaya çalışmanın ise muhterislerin insafına kalmak gibi başka risklere yol açabileceği, - Sonuç olarak, -ne olursa olsun- erdemli yaşamanın ömür boyu sahip olunması ve korunması gereken bir meziyet olduğu... gibi mesajları almanız mümkün. Kısacası; Küçük Kara Balık adlı eserin göründüğünden daha kapsamlı bir felsefi derinliğe sahip olup hayatı sorguladığını söyleyebiliriz. Hem de bu kadar az sayfada ve dolayısıyla daha kısa sürede okuyucuya aktarılması cabası... (Bu incelemeyi toparlayıp yazmam ile kitabın tamamını okumam neredeyse aynı süreyi aldı desem, sanırım yanlış olmaz)
Baskı: Beyaz Geceler
Beyaz Geceler, Dostoyevski'nin tam anlamıyla kabul görmediği bir dönemde (1848) ortaya koyduğu bir uzun öykü. Bu öykünün kahramanı Petersburg'da yaşayan ve kendisini Hayalperest olarak tanıtan yanlız bir genç adam ve Nastenka adında saf ve genç bir kız. Konu ise Hayalperest'in Nastenka için taşıdığı karşılıksız aşk ve Nastenka'nın ise başka birine aşık olması. Kitaba, "Sevgili okur" şeklinde bir hitapla başlanması suretiyle gösterilen okuyucunun dikkatini çekme çabası, sanki kitabın çok da sürükleyici ve okunması kolay olmadığının bir habercisi gibi... Hikâyenin "Hayalperest" ağzından aktarılan bölümlerini takip etmek, uzun cümleler ve yoğun betimlemelerden hoşlanmayan (benim gibi) okuyucu için gerçekten zor. Okurken, konuşma sırası Nastenka'ya gelsin diye kıvrandım açıkçası... Hikaye bir tiyatro oyunu şeklinde yazılmış olsa, okunması daha kolay olabilirdi (Nitekim, bu hikaye aynı isimli bir radyo tiyatrosuna uyarlanmış; dinlemek isteyenler web'den bulabilir). Nastenka, başka bir aşkın yolunu gözlerken, Hayalperest'in çektiği sancılar oldukça hüzün verici.
Baskı: Kürk Mantolu Madonna
Aslında roman okumayı çok sevmeyen biri olarak; biraz tereddütle yaklaştığım, biraz da popülaritesinin etkisiyle okumaya karar verdiğim Kürk Mantolu Madonna, Sebahattin Ali'nin okuduğum ilk eseri oldu. Sırf Sebahattin Ali'nin muhteşem tasvirlerini, cümlelerindeki berraklığını deneyimlemek, herkesin kendinden ya da tanıdıklarından birşeyler bulabileceği karakterlerin etkileyici hikayesini öğrenmek için bile bu eserin okunabileceğini gördüm. Raif Efendi ile Maria Puder'in arasındaki aşk etrafında kurgulanmış Kürk Mantolu Madonna. Raif Bey hayatının akışını tamamiyle başkalarının insafına terk etmek yoluyla intihar etmiş iki defa âdeta. Önce hayatının aşkının kendisini terkettiği ve bir daha asla kimseyi sevemeyeceği düşüncesiyle hayata ve insanlara küsüyor. İkinci "intiharında" ise aşkını kendisinden ayıranın ölüm gerçeği olduğunu öğrendiğinde; Maria'ya karşı yıllarca bulunduğu haksız itham için kendisini affedemiyor. Eserde, iç dünyasında erozyon yaşayan karakterlerin inişli çıkışlı ruh halleri, yazarın kelimelere ve cümlelere yaptığı dokunuşlarla ustaca resmedilmiş. Hayata ve aşka dair yer alan veciz ifadeler ise ayrı bir tat katmış. Hani önemli bulduğunuz fakat tarif etmekte zorlandığınız olayları veya insanları benzerlikler ve karşılaştırmalar yoluyla açıklamaya çalışırsınız ya! Bu Romanı okurken Raif efendiyi Tutunamayanlar'ın Selim Işık'ına, Maria'yı da kısmen de olsa Ama Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'nun Müzeyyen'ine benzetmek mümkün. Yazarın üslubunda, Dostoyevski izleri var gibi. Romanın kendisi ise birbirine kavuşamayan aşıkların hüzünlü hikayesini anlatan ve başından kalkamadığınız bir Yeşilçam filmi kıvamında. Karakterlerin mimik, hal ve edaları o kadar güzel, yalın ve isabetli biçimde ifade edilmiş ki; hem onları karşınızda görür gibi oluyorsunuz, hem de bu kişiler, bu duruşlar bundan daha iyi anlatılamazdı düşüncesine kapılıyorsunuz. Ve okuduğunuzda, kitabın bu denli popüler olmayı fazlasıyla hakettiğini anlıyorsunuz.
Baskı: Yorgun Heykel
Üstün Dökmen'den ütopya tadında, ne çok uzun ne çok kısa, duygu dolu ve ilham verici bir roman. Sergen kasabasında yaşanan heykel hikayesi, aslında aynı zamanda hoşgörünün, dayanışmanın ve temiz yürekli insanların da hikayesidir. Milliyeti, dini, mezhebi farklı olan insanlar, tüm insanlığa örnek olacak bir uyum içinde yaşamanın bir şekilde yolunu bulmuştur. (Buradan itibaren spoiler olabilir) Kasabaları için bir gurur vesilesi olsun diye bir heykel yaptırmaya karar verir Sergenliler. Heykel uzun bir uğraş ve bekleyişten sonra yerine konur ve kasaba çok sevinir. Ama bu sevinç uzun sürmez ve heykel bir gün ortadan kaybolur. Çok üzülür Sergenliler ama buldukları çözüm herşeyi değiştirecektir. Nihayetinde güzel bir hikaye; Üstün Dökmen'in de güzel tespit, önerme ve güzel mesajlarıyla süslenip bezenmiş. Kadına hak ettiği değeri verme, birlik-beraberlik, barış, sevgi, empati, okumanın önemi gibi... Entrikasız, yalansız, dolansız, riyasız bir hikaye. İçinden çıkılamaz gibi görünen ancak beklenmedik şekilde çok kolayca çözülen problemler, kan davasına dönüşebilecek olayların gürültüsüz patırtısız tatlıya bağlanması okuyucuya "keşke her zaman böyle olabilse" dedirtiyor. O kadar ki böyle bir hikâyenin gerçek olabileceğinden kuşku duyuyor okuyucu. O yüzden bir ütopya tadını alıyorsunuz romanı okurken; acaba bunlar gerçekten yaşandı mı ya da günümüz dünyasında gerçekten yaşanabilir mi diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bu kitap belki bir edebiyat şaheseri değil ama misyonu da bu değil. Güzel hisler ve güzel mesajlar veren, okuma keyfini de yaşatan, belki de beyaz perdeye bile aktarılabilecek kıvamda bir eser. Keyifli okumalar, sağlıklı ve güzel bir hafta sonu dilerim.
Baskı: Denemeler
Denemeler adıyla yayınlanmış pek çok kitap var. Albert Camus 'un aynı isimli kitabının benim okuduğum baskısı Say Yayınlarının 1983 yılındaki 5. Baskısı ve "Bir Alman Dosta Mektuplar" adlı bölüm de kitabın sonuna eklenmiş. Yazar, kitabına sanatı, sanatçıyı, sanatın toplumdaki birleştirici yönünü açıklayarak başlıyor ve en çok beğendiğim bölümlerden biri buydu. Camus, karamsarlığın yazarı olarak biliniyor. Ancak insana değer veren, insanca şeyleri öne çıkaran bir karamsarlık bu; pes etmiş, dünyayı tamamen anlamsız gören yılmış bir umutsuzluk değil. "Dünyanın hiçbir anlamı yoktur, demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur." diyor ve daha sonra da umutsuzluğu şöyle tanımlıyor: "Gerçek umutsuzluk can çekişme,mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, düşündü mü, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü, edebiyat olan her yerde umut vardır." Umutsuzlukla ilgili şu şerhi de düşüyor satır aralarına: "İlk işimiz umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu geldi diye bağıranlara kulak vermeyelim." Yazar kitabın ilerleyen bölümlerde bazen bir Fransız, bazen bir Avrupalı, bazen de bir insan olarak özeleştiri yapıyor tarih, uygarlık ve insanlık bağlamında. Machiavelli'nin Prens'i gibi pragmatist değil Camus, Denemeler 'de. Daha insan merkezli. Bireyi ezmiyor kurumlar adına ve insana acı, üzüntü, keder veren her şeyin karşısında olduğunu ifade ediyor: "Elbette bir çeşit iyimserlik var ki, ben onda yokum. Bütün benim yaşımdakiler gibi ben de Birinci Dünya Savaşının trampet sesleri arasında büyüdüm. O gün bugündür de bizim tarihimiz hep kanla, haksızlıkla, zorbalıkla dolu. Ama, bugün insanlar kötümserlik dedikleri bunca canavarlıkları ve aşağılıkları büyütmekle kalıyorlar. Ben kendi hesabıma insanlığın yüzkarasıyla savaşmaktan hiç geri kalmadım, katı yürekli insanlardan tiksindiğim kadar hiçbir şeyden tiksinmedim." Yazar çok yalın ve anlaşılır bir dille ancak çok da etkileyici biçimde soru işaretleri ve tartışma konuları getiriyor okurun önüne. Bazen kendi de işin içinden çıkamıyor ve tam anlamıyla ikna edici olamıyor ancak genel itibariyle gerçekten okunmaya değer bir eser. Camus'un romanlarına başlamadan önce Denemeler'i okumak, yazarın fikir ve his dünyasını, mesajlarını anlamak adına daha faydalı olabilir diye düşünüyorum. Hoşuma giden ve dikkatimi çeken diğer alıntılar aşağıda görülebilir. Keyifli okumalar... **** Kabil Habil'i bugün öldürmüş değil, ama bugün Kabil Habil'i akıl uğruna öldürüyor ve onur madalyası istiyor. **** İşin kötüsü, biz, ideolojiler, hem de toptancı ideolojiler çağındayız. Bu ideolojiler, kendilerine, dar kafalarına, budalaca mantıklarına o kadar güveniyorlar ki, dünyanın esenliğini yalnız kendilerinin başa geçmesine ve başkalarının boyun eğmesine bağlı görüyorlar. **** Toplama kamplarının bir kurbanının, kendini çamura atanlara bunu yapmamaları gerektiğini anlatmasına olanak yoktu, hâlâ da yok. **** Mısırlıların "Ölüm Kitabı"nda doğru bir Mısırlının öbür dünyada temize çıkabilmesi için şunu söyleyebilmesi gerekirmiş: "Kimseyi korkutmadım." Günümüzün büyükleri arasında, kıyamet günü, bu sözü söyleyecek adamı güç bulursunuz. **** Gerçek sanatçılar politika şampiyonu olamazlar. Çünkü onlar, bilirim, hem de nasıl, rakiplerinin ölümüne duyarsız kalamazlar. Sanatçılar yaşamdan yanadırlar, ölümden yana değil... ... Sanatçı oldukları için düşmanlarını bile anlamak zorundadırlar. Ama bu hiç de demek değildir ki, iyiyle kötüyü ayırt etmek gücünden yoksundurlar... ... Ölüm cezasını kabul eden dünyamızda sanatçılar insanın ölümü reddeden yanını tutarlar. Yalnız cellatların düşmanıdırlar, başka hiç kimsenin değil. **** İnsan, ne Tanrının, ne de akılcı düşüncenin yardımı olmadan, tek başına kendi değerlerini yaratabilir mi? İşte, bunun karşılığını vermeye hiçbirimizin gücü yetmiyor. **** Uygarlıklar, onun bunun kulağını çekmekle kurulmaz. Uygarlıklar, düşüncelerin çatışması, düşüncenin kanamasıyla, acı ve yürek ile kurulur. **** Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır. **** İnsan nasıl anlamaz ki, bu geçici evren içinde insanca olanın, yalnız insanca olanın daha (ateşli) bir anlamı vardır. **** Biz, bu zorbalıklar, gürültüler dünyasını sevmiyoruz. İçimiz onu sevecek kadar bozuk değil.
Baskı: Don Kişot
Görünüşte kendini şövalye zanneden ve çevresi tarafından kısmen kabul gören bir ihtiyarın hayal dünyası ile gerçekliğin arasında kurgulanmış basit bir hikayesi gibi görünen, ancak dört asır önce yazıldığı ve dönemin olayları dikkate alındığında derin bir felsefeye sahip olan ve ince hicivlerin yer aldığı Don Kişot roman türünün ilk örneği olarak kabul edilir. Ancak asıl yazarının Servantes değil Seyyid Hamid Badincani olduğuna dair yorumlara rastladım. Aşağıdaki linkte ise buna dair bir haber mevcut: http://www.hurriyet.com.t...-cildi-25852601
Baskı: Küçük Prens
"Her yetişkin önce çocuktu. Ama pek azı bunu hatırlıyor." Yazar kitabının girişindeki ithaf sayfasında kullandığı bu iki cümle sanki tüm kitabın özeti. Kitapta bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasını okuyor; yetişkinlerin eleştiriye açık yönlerini Küçük Prensten öğreniyoruz. Çocukların zengin hayal dünyasını büyüklerin anlayamamasının, bunun yerine rakamlara, sayılara, gündelik heves ve telâşlara daha çok önem vermelerinin bir çocuğun dilinden masumane bir edayla hicvedildigini görüyoruz satır aralarında. Bu kitaba sadece bir çocuk kitabı gözüyle bakmak, zannımca hem kitaba hem de içeriğindeki derin felsefeye haksızlık olur. Eserin asıl kopyası 1000 sayfa civarında. Tam metin baskıyı bulabilir misiniz bilmiyorum ama bir-iki saatliğine de olsa çocukluğunuza geri dönmek, dünyayı çocukların gözünden görmek ya da en azından masum bir hikaye okumak istiyorsanız bu kitap tam size göre. Çocuğunuza şimdiden okutup büyüdüğünde yeniden okuması için hatırlatmanızı öneririm.
Baskı: Pinhan
Yazarın "Aşk" isimli romanından sonra bu kitap beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.
Baskı: Ikigai Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı
Kitabı beklediğim felsefi derinlikte ve kapsamda bulmadım. Bu nedenle şöyle bir göz atıp bıraktım. Meditasyon konusuna ilgi duyan okurlar için daha uygun olabilir.