
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)
Bazı kitaplar vardır ki övüle övüle bitirilemez. İşte Küçük Prens, Kürk Mantolu Madonna, Olasılıksız, Simyacı gibi. Bu tarz kitapların arasında kendisi için kurulan övgü sözcüklerini tam olarak karşılayan sımsıcacık bir kitap. Küçük Prens hayatımın kitabı olmadı, Simyacı benim için hiçbir anlam ifade etmez, hayatıma yeni bir bakış açısı filan getirmedi, Olasılıksız' ı okuduktan birkaç gün sonra hatırlamıyordum bile, Kürk Mantolu Madonna bence sadece benim değil, kimsenin hayatının kitabı olamaz... Görüldüğü gibi bana göre övülen, bir misyon yüklenen kitapların hepsi o misyonun, o övgülerin altında eziliyor. Bu kitap ise kendisi için söylenen ''çok hüzünlü, çok samimi, çok sıcak, çok sevimli, çok acı, çok anlamlı'' gibi sayısız tanımlamayı sonuna kadar hak ediyor. Ufacık bir çocuk Zeze ve kitap onun gözünden, onun çevresinde olan bitenleri anlatıyor. Sinan Çetin Komiser Şekspir filmi için demişti ki ''amacım ağlatmak olsaydı bunu yapardım, çok daha fazla ağlatabilirdim insanları'' işte ben de bu kitap için onu düşünüyorum. Okurken ağladım ama yazarın amacının okuyucuyu ağlatmak olduğunu düşünseydim nefret ederdim belki de kitaptan oysaki ben okurken ''isteseydi çok daha fazla ağlatabilirdi'' dedim. İşte kitabı benim için asıl güzel yapan kısmı buydu. Vasconcelos bir çocuğun gözünden sıradan bir hikaye anlatmıştı, çok doğal anlatmıştı, yapmacıksızdı ve çok güzeldi.
Baskı: On Küçük Zenci
İlk okuduğum Agatha Christie Kitabı. Bu kitabın gazıyla 1 tane daha okudum sonra ama yok, bu kitap ile arasında dağlar kadar fark vardı. Sanırım yazarın en iyi kitabı bu. 10 tane insan evladı bir adada toplanırlar. Sonra da sırayla ölmeye başlarlar. Bir yerde sonra fark ederler ki her bir kişi öldüğünde masanın üzerinde duran 10 küçük zenci biblosundan biri eksilmektedir. Lan derler demek ki katil bu evden biri. Sonra tabii ölüm korkusuyla tüm sırlarını dökerler ortaya, aslında buradaki insanların hepsi bir şekilde geçmişte birbirleriyle bir ilişki içindedir. Neden orada olduklarını ve katilin amacının ne olduğunu çözmeye çalışırlar tabii öncesinde katilin kim olduğunu da. Bunlar çalışırken katil de boş durmaz elbette, biblolar git gide azalır. Katil kim ulan diye hızlı hızlı okuyup geçersiniz sayfaları ve romanı diğer romanlardan -en azından bir süreliğine- ayıran sürprizi fark edersiniz.
Baskı: Örümcek
Bu tarz kitapları yazan yazarlar gerçekten okuyucunun ne istediğini iyi biliyorlar. Düşünün şimdi emekli bir polis, çözülemeyen cinayetler ve emekli bir polisten yardım isteyen polis teşkilatı. Çok sıradan, çok klişe, kazananı baştan belli bir kovalamaca... Ama yine de okunuyor işte. Sen yer olarak Toscana' yı(ulan inşallah başka kitaplar karıştırmıyorumdur) seçersen, ana karaktere böyle garip garip restaurantlarda yemekler yedirir, bol bol kahve ve bira içirirsen ben o kitabı severim yazar abi kaçarı yok. Ulan bu tarz kitaplar yüzünden çok zamanımı çaldınız ama yine de bırakamıyorum işte. Olay yukarıda anlattığım gibi. Bir katil var bir de bununla uğraşmaktan bıkmış ve emekliye ayrılmış bir polis. Zaten katil de emekliye ayrılmış. Ama bir süre sonra tekrar ortaya çıkıyor işte veled i zina. Polis teşkilatı da gidiyor bizim emekli polise 'sen aslansın, sen kaplansın, sen yaparsın' diyor Ondan sonra da olaylar, olaylar...
Baskı: Sineklerin Tanrısı
Bir adada kalan bir sürü çocuğun bir süre sonra çocuk masumiyetinden nasıl uzaklaştığını, içgüdülerinde var olan(bir arkadaşlar bunu tartışmıştık, o kötülük öğrenilir diyordu, bense vardır diyordum) kötülüğün, toplumsal baskılardan ve ahlak anlayışından uzaklaşılınca nasıl acımasızca ortaya çıktığını anlatan bir kitap. Mercan Adası kitabına bir gönderme olarak yazıldığı da iddia edilmiştir. Bir kere zaten kitap bir mecara romanının çok ama çok ötesi, siyasi ve felsefik bir eser. Kaldı ki siz kitabı okurken fark etmeseniz de(ben etmemiştim en azından) kitap bittikten sonra sonsözü okuduğunuzda kitaptaki karakterlerin aslında neleri simgeliyor olabileceğini görüp eserin ne kadar yoğun bir içeriğe sahip olduğunu fark edeceksiniz. İnternette ufak bir araştırma ile görebileceğiniz üzere bu kitap ile Mercan Adası çok karşılaştırılmıştır. Hatta Mercan Adası' nın John Locke' un(özetle, otoriteyi reddeder) devlet teorisini benimsediğini, Sineklerin Tanrısı' nın ise Hobes' un(devletin varlığını savunur, düzen için güçlü bir devlet şarttır) görüşlerini desteklediği iddia edilir. Belki bunları düşünerek yazmamışlardır ama ortaya çıkan hikayelere bakıldığında bu tespitler yerindedir. Önemli bence; yeni baskılarda sonsöz olarak yer almış ama benim okuduğum baskıda önsöz olarak verilmişti bazı açıklamalar. Olur da önsöze denk gelirseniz es geçin, kitabı bitirdikten sonra okuyun onları. Kitap tek kelime ile harika.
Baskı: Lady Chatterley'in Sevgilisi
Kitabın girişinde yazan bilgilere göre zamanında çok ses getiren bir kitapmış. Çok tepki almış. Sansüre uğramış vs. vs. Yanlış hatırlamıyorsam böyle şeyler diyordu kitabın önsözünde. Bir de erotik roman da denir bu kitap için. Akşit Göktürk gibi muazzam bir çevirmenin elinden çıkması sebebiyle ben bir anlam kayması olabileceğine de ihtimal vermediğimden bu kadar abartılacak hiçbir yanının olmadığını belirterek başlayayım. Yani belki dönemin koşulları göz önüne alındığında zamanının iddialı bir kitabıymış diyeceğim ama yazıldığı tarih de 100 yıl öncesi bile değil ki. Cinselliği yüceltmesi, evlilik kurumunun insanlar tarafından yaratılan 'kutsal' değerlerini eleştirmesi bakımından tepki görmüş olması yüksel ihtimal tabii de Sade diye de bir gerçek var bu dünya üzerinde. Adam 18. yy.' nın sonlarında cinsellik konusunda yıkılmamış tabu bırakmamış. Hal böyleyken bu kitabın neden bu kadar tartışıldığını ya da neresinden tutularak erotik bir roman sınıfına sokulduğunu ben anlamadım. Sıkıcı da bir kitap, oku oku bitmiyor ve bir şey olduğu da yok üstelik. Genç güzel bir kadın ve onunla evli olan kötürüm bir koca. Yazar tepkilerden çekinerek mi yapmış bilmiyorum ama kadının eşini aldatmasını haklı çıkarabilmek için adamı yerin dibine sokmuş. Adam insanlar arasında sınıf ayrımı yapan, paraya çok önem veren, duygudan yoksun bir 'üst sınıf'. Kadın ise duyarlı, hassas, aşka, duygulara, duyguların gösterimi için temasa inanan bir hanımefendi. Sınıfsal farkları filan bir kenara bırakıp dokunmayı bilen, hisleri olan bir adamla takılıyor durum bu. Ya tamam çok basite indirgeyip anlattım ama cidden çok sıkıldım okurken.
Baskı: Yedinci Gün
itap bir tarafa da kitabın giriş kısmı harikaydı. Böyle bir yazı yazmayı hayal ederdim, artık vazgeçmek zorundayım o yazıdan. İhsan Oktay Anar kafamdakinin aynısını benim asla yazamayacağım kadar güzel yazmış bu kitabın girizgah bölümünde. Kitaba gelirsek; İhsan Oktay' ın üslubuna laf edecek halim yok. Çok özgün, çok akıcı ama daha okuduğum ikinci İhsan Oktay kitabında sıkıldım ben, aynı şey. Ve her ne kadar tek başına değerlendirildiğinde çok sağlam bir kitap olsa da Puslu Kıtalar Atlası ile kıyaslandığında hem hikaye hem de karakterler bakımından o kitabın gerisinde bana göre. Ama tekrar söylüyorum kitap tek başına düşünüldüğünde zaten çok iyi, ben bir kitaba oy verirken kendimce onu kendi kategorisinde değerlendirerek yapıyorum bunu. Genel bir değerlendirme yaparsam 6-7 yıldız verdiğim kitapların yanında bu kitap kesinlikle 8-9 yıldızı hak eder ama o zaman Puslu Kıtalar Atlası' na 12 yıldız vermem gerekir ;)
Baskı: Popcorn Sanatı Taklit Eden Ölüm
Beklediğimin çok üzerinde çıkan bir kitaptı. Daha iyi yazılabilir miydi? Kuşkusuz evet ama dediğim gibi çok düşük beklentiyle okuyup bambaşka bir şeyle karşılaşınca çok sevmiştim. Ev isimli bir türk filmi vardır. Onu izlerken bu kitaptan birazcık da olsa etkilenildiğini hissetmiştim. Bir yönetmen var, ki nedense Tarantino' yu andırdı bana kendisi, vurmalı kırmalı kanlı filmler yapıyor ve manyak bir çift de bu yönetmenin filmlerinden çok etkilenip ellerine silah alıp katliam yapa yapa Hollywood' a kadar geliyor. Sonrasında bir eve giriyorlar, evdeki çifti rehin alıyorlar ve canlı yayında, yaptıkları katliamdan gerçekte kimin sorumlu olduğunu tartışmak istiyorlar. E tabii rehin aldıkları çift de bizim yönetmen ve onun yatağa atmak için tüm gece uğraştığı çıtır bir aktris adayı. Başta da dediğim gibi beklentimin çok üzerinde bir kitap çıkan, edebi yönden pek bir şey vaat etmiyor olsa da günümüz insanının şiddete olan merakını, toplum içinde duyarlı gibi görünmesine rağmen üzerindeki toplum baskısı kalktığında aslında nasılda acımasız olabileceğini gösteren ve bu bakımdan Sineklerin Tanrısı isimli esere benzediğini düşündüğüm bir kitap.
Baskı: Futbol Hayattır
Neden 6 yıldız? E ben Galatasaraylıyım. Hem de fena bir Galatasaraylıyım. Hal böyle olunca Ali Kırca' nın çoğu Galatasaray üzerine olan futbol temalı yazılarını sevmemem mümkün değildir elbette. Hele Uefa Kupası ile ilgili yazıları okurken daha bir duygulandım, mutlu oldum. 7-8 bile veririm ben bu kitaba da kitap 7' lik olduğu için değil, bende uyandırdığı hisler 10' luk olduğu için. Özetle koyu bir Galatasaray taraftarı olan Ali Kırca' nın, futbol ile ilgili yazmış olduğu yazıların derlenmesinden oluşmuş, her yerde, her şartta rahat rahat okunabilecek, sizi hiç yormayacak basit bir kitap. Galatasaraylı herkes çok sevecektir.
Baskı: Yüreğin Attığı Yer
17 yaşında sevgilisi tarafından kaderine terk edilmiş, sığınacak kimsesi olmayan hamile bir kızın başından geçen olayların anlatıldığı bir kitap. Fazlasıyla gerçek dışı olmasına rağmen ilham verici güzel bir konuya sahip bana göre. Sonu başından belli bir kitap olsa da sonuçta bir polisiyeden ya da entrikalar üzerine kurulu bir romandan bahsetmediğimiz için bu pek de sorun teşkil etmiyor. İçindeki iyilikle etrafındaki herkesi değiştiren, bebeğini büyüten ve bunları yaparken de kendisine yardım eden iyi kalpli insanlarla karşılaşan bir kızın yaşamı var kitapta. Ayşecik filmi gibi anlayacağınız yine de az önce belirttiğim gibi ilham verici bir kitap ve hiç de sıkmadan okunuyor. İyilikle her şey hallediliyor ama okuyucu tatmin olmazsa diye Tanrı' dan da yardım alarak kötü karakterimiz de feci şekilde cezalandırılıyor yazarımız tarafından. Herkes mutlu mesut oluyor işte. Bana kalırsa hiç okumayın ben zaten çok eskiden okumuştum.
Baskı: Empati
Olasılıksız' ın çok satmasını yayıncısı ve menajerine bağlayabilecek kadar dürüst bir tüccar, pardon yazar olan Adam Fawer'ın 2. kitabı yazmaması sürpriz olurdu elbette. Ne var ki bu ikinci kitap, para için yapılan tüm devam serileri gibi ilkini arattı. Zaten bir Terminator, bir Geleceğe Dönüş, bir de Baba filmlerinin devamı haricinde edebiyatta da sinemada da ticari kaygıyla yapılan devam işlerinin, ilk işe oranla başarılı olduğu bir örneğe ben hiç rastlamadım. İlk kitap ne diyordu? ''Bitirmek için yarını, birilerine anlatmak için ise bitirmeyi beklemeyeceksiniz.'' Haklı çıktı mı? Çıktı. Kendi türünün iyi örneklerinden biriydi bana kalırsa ama kendi türü derken de gerilim/macera türünden bahsetmiyorum. Öyle bir sınıflandırma yapmaya kalkarsam Wilbur Smith ezer geçer bu tarz kitapları mesela ya da Michael Connelly' nin ana karakterinin(Harry Bosch) derinliğinde boğulur Adam Fawer' in karakterleri, hikayeleri. Macera/gerilim türleri arasında çerezlik kitaplar alt başlığında değerlendirirsem Olasılıksız 7 yıldız alır benden, ki aldı da. Yoksa genel olarak gerilim/macera diye bakarsak Wilbur Smith' in Bir Avuç Kum kitabına 8 vermişken Olasılıksız' a 6 yeter de artardı bile. İşte bu bakış açıma göre 6 yıldız veriyorum bu kitaba. Kitapta muhteşem bir kurgu var diyeceklere şunu söyleyeyim daha önce de bir yerde yazdığım gibi: Eğer muhteşem kurgu bir kitabı mükemmel kitap yapıyorsa Hollywood yapımı her macera filminin senaristi aynı zamanda muhteşem bir yazardır bu mantıkla. Kitapta da muhteşem bir kurgu yok ayrıca, sadece iyi bir kurgu var. Evet sürükleyici kitap, evet elinizden bırakamıyorsunuz, merak ediyorsunuz ama söyler misiniz lütfen eğer merak etmeyecek, sıkılacaksanız bu tür bir kitap okur musunuz zaten? Bu kitapların birinci amacı, görevi zaten okuyucuyu merakta bırakmak değil midir? E olması gereken bir şeyi yapıyor diye bir kitaba muhteşem denir mi? Yoksa muhteşem olması için olması gerekenin üzerinde bir şeylere sahip olması mı gerekli? Bence ikincisi.
Baskı: Charlie'nin Çikolata Fabrikası
Tim Burton-Johnny Depp ikilisine bir teşekkürler başlayalım. Bu iki aykırı adam ne eyleseler güzel eyliyorlar gerçekten. Ben kitaptan önce filmi izlemiştim, sonra kitabı görünce de alıp okuyayım dedim. Çocuk kitabı, büyüklere yazılmış bir masal filan dğeil yani baya baya çocuklara yazılmış bir çocuk kitabı. Zaten kitabı okuduktan sonra filmi daha çok sevdim, zira Tim Burton büyüklere masallar anlatan bir yönetmen olmuştur hep ama bu filmde sürekli bir ders verme derdindeydi. Bunu filmi izlerken yadırgamış ve 'senin gibi özgün adama yakıştı mı be Burton' demiştim. Neyse ki derdi kitaba ve kitabın okuyucu kitlesine sağdık kalmakmış, onu anladım kitabı okuyunca. Hikaye malum, birbirini çok seven bireylerden oluşan fakir bir aile ve bu ailenin göz bebeği olan ufak Charlie var. Birgün efsanevi çikolata fabrikasının sahibi Willy Wonka, çikolatalarının içine birkaç bilet yerleştirir ve bu bileti bulanlar devasa büyüklükteki çikolata fabrikasını gezmeye hak kazanacaklardır. E şanslı veletlerden biri de bizim Charlie olur haliyle. İki de not yazayım: 1-Charlie and the Chocolate Factory isimli kitabı ve filmi Türkçe' ye Charlie' nin çikolata fabrikası diye çevirerek spoiler veren kişiyi çocuklar adına kınıyorum. Versek ne olacak yahu zaten çocuk hepsi mantığıyla böyle bir şey yapmışlardır gibi geliyor bana 2- Dün okuduğum muhteşem Gözü Tamamen Kapalı ve Kubrick temalı yazıdan sonra İllimunati hassaslığım tavan yapmışken filmin afişine tekrar bakıp da İlluminati' nin en bilinen sembolüne rastlamak, söz konusu yazıda Johnny Depp' ten bahsedilen bölümü de göz önüne aldığımda pek de tesadüf ya da paranoya gibi gelmedi bana. Şimdi neyin paranoyasını yapıyorsan diyenler de zaman ayırıp şu afişe baksınlar, sonra da yazıyı okusunlar; http://www.imdb.com/media/rm1861258496/tt0367594?ref_=tt_ov_i http://michaelsikkofield.blogspot.com/2011/07/stanley-kubrick-zihin-kontrolu-ve.html Son olarak ben İllimunati karşıtı biri miyim? Sorun şu ki değilim işte :)
Baskı: Hayvan Çiftliği
Tıpkı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi mükemmel bir eleştiri. Komünizmden ziyade komünizmin bir döneminin eleştirisidir. Hatta baştan sona Stalin eleştirisidir. ''Bütün hayvanlar eşittir ama domuzlar daha eşittir.''
Baskı: Kayıp Sembol (Robert Langdon, #3)
Bol spoiler vereceğim ona göre okuyun. Ben uzun yıllar Dan Brown okumadım. Çünkü lisede bir Grange hayranıydım ve Dan Brown' un ona rakip gösterilmesini bir türlü kabul edemiyordum, ergenlik işte. Sonrasında Da Vinci' nin Şifresi' nin filmini izledim(Türkçe' deki bu isim tamlamaları beni öldürecek ya neyse) 'Lan' dedim, 'hem çok iyi, hem de çok cesurca, helal olsun' Sonrasında bu kitap geçti elime. Müthiş bir keyifle okudum yazarın büyük çabaları(!) sonucu fiyaskoya dönüşmemiş her polisiye romanı okuduğum gibi. Dolayısıyla çok keyifli okudum diye kitabı övmemem ben. Bir polisiye/gerilim/macera romanı sürükleyici olamayacaksa hiç yazılmasın daha iyi zaten. Benim için bu tarz kitapları iyi yapan şey sonudur genelde. Yalnız Michael Connelly kitaplarından Harry Bosch serisini ayrı tutuyorum. Başka yorumlarda da belirttiğim üzere Bosch' a özel bir hayranlığım var. Dan Brown ise bildiğimiz polisiyelerden biraz ayrılıyor elbette. Dolayısıyla iyi bir polisiye gözümde 6 yıldızı, sonu çok iyi bir polisiye 8 yıldızı hak ederken Dan Brown vasat bir sonla bile en azından 7 yıldızı alır. Konularını gerçek hayattan alıp, tabu addedilen şeylerin üzerine gitmesi elbette ki takdiri hak ediyor. Bu kitap da finaline kadar bir macera/gerilim kitabından beklediğiniz hemen heme her şeyi veriyor. Her çözümün aslıdna yeni bir bulmaca ortaya çıkarması bir yerden sonra sıkıcı gelmişti gerçi ama bir şekilde merak ve tempoyu üst seviyelerde tutmayı başarıyor Dan Brown. Yalnız o ne salakça bir sondur be abi!? Kitabın finalini okuduğumda kandırılmış gibi hissettim kendimi. Sanki sadece Hristiyan Alemi ile arasını düzeltmek için yazmış bu kitabı Dan Brown. Yani sanki tepkilerden korkmasa 'sevgi içimizde' yazıp bitirecekmiş kitabı. Detayına hiç girmeden özet geçiyorum; Da Vinci Şifresi ile arasını açtığı herkesle arasını düzeltmiş bu kitapla Dan Brown. Artık isteyerek mi yaptı yoksa yapmak zorunda mı kaldı bilemem. İyi bir finalle 8' i zorlayacak kitap 6' yı zor aldı finali yüzünden.
Baskı: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984)
1984, 1948 yılında yazılmış bir kitaptır ki adı da buradan gelir. Bilinen en meşhur distopyalardan biridir. Pek çok kişi kendine göre yorumlamıştır bu kitabı. Kimileri diktatörlüğün, içinde bulunduğumuz mevcut düzenlerin bir eleştirisi olarak yorumlarken, kimileri de (ben bu gruba dahilim) sağlam bir komünizm eleştirisi olduğunu iddia ederler. Anti-komünist bir yazardır Orwell. Hayvan Çiftliği ile muhteşem bir dönem eleştirisi (Stalin) yapmıştır. O kitaptan 2-3 yıl sonra da bu kitabı yazmıştır. Dolayısıyla sosyalist çevrelerce pek de sevilmez kendisi. Bu iddiamın ne kadar doğru olduğunu internet üzerinden yapacağınız ufak bir araştırmayla görebilirsiniz. Komünizmi savunan pek çok kişiye göre kalitesiz(!) bir yazardır Orwell. At gözlüğüyle yapılan böyle bir yorumu benim kabul etmem mümkün değil elbette. 1948 yılından bakıp da 2000' leri görmek üstelik bu kadar net görmek bile başlı başına bir takdir unsuruyken bir de bunun üzerine müthiş göndermelerle dolu bir roman yazmak, söz konusu yorumların ne kadar yanlı ve objektiflikten uzak olduğunu kanıtlamaya yeter sanırım. Özetle Orwell kitap boyunca bir toplumun nasıl yönetildiğini ve dahası nasıl bunun farkında olmayacak bir hale getirildiğini anlatıyor. Yani tam olarak günümüzü anlatıyor. Bireyler tamamen toplumun ve düzenin devamı için varlar kitapta. Aslında günümüzde de öyleler bir bakıma. Dolayısıyla kitabı salt bir komünizm eleştirisi olarak görmek de kitaba büyük bir haksızlık olur. Yönetim şekli ne olursa olsun bireyin asli görevi, mevcut düzenin devamını sağlamaktır ve birey bu görevin kendisine yüklendiğinin farkında bile değildir günümüzde. Hayvan Çiftliği' ni de göz önüne aldığımızda elbette ki Orwell' ın çıkış noktası komünizm ancak komünizmden yola çıkıp müthiş bir sistem eleştirisi yapıyor Orwell. Hangi sistemi mi eleştiriyor? Bireyler tarafından var edilmiş olan devletin, bireylere bunu unutturmak üzerine kurduğu her sistemi. Dipnot: Orwell' ın Troçkizm görüşünü desteklediği bilinir. Bu görüşe göre sosyalizm tek bir ülkede değil tüm dünyada bir anda egemen olmalıdır. Dolayısıyla Orwell' ın komünizme değil de sadece Stalin dönemine, onun komünizm anlayışına karşı olduğu söylenebilir rahatlıkla. Yine de benim kitaptan anladığım yukarıda yazanlardır.