meursault samsa
@meursault samsa

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Bana Aşkını Getir
7/1026.05.2014

Baskı: Bana Aşkını Getir

Hikaye ve şiirlerden oluşan bir kitap. Bukowski' nin okuduklarım içinde en beğendiğim kitabı. Diğer kitaplarını okurken bir yerden sonra hep aynı tarz cümleleri okumak kimilerine sıkıcı gelebiliyor ama bu kitapla Bukowski, ne kadar kaliteli ve yaratıcı bir yazar olduğunu ortaya koyuyor. Sert bir kahve ve puro ya da cigarillo ve bira ile harika bir uyumu var kitabın :)

Baskı: Bagajdaki Ceset (Harry Bosch, #5)

6 yıldız vermemin nedeni kitabı beğenmemem değil, ben Harry Bosch serisini çok severim ne var ki buna 8 verirsem Suç Ve Ceza' ya 15 vermem gerek ama en fazla 10 verebiliyoruz. O yüzden 6 :) Bosch harika bir karakter. Gerçekten bir derinliği var ve jazz seviyor ki bu onu, benim için ekstra özel kılıyor. Polisiye/macera/gerilim tarzı kitapların alışılagelmiş kahramanlarından çok farklı. Evet sisteme karşı ama asla bir süper kahraman havasında değil, aksine o bir 'tutunamayan'

Aziz Bey Hadisesi
7/1026.05.2014

Baskı: Aziz Bey Hadisesi

Geyik yaptığımı düşünebilirsiniz ama yapmıyorum. Bu kitaba adını veren ilk öyküdeki ana karakterin hikayesi, öve öve bitirilemeyen Kürk Mantolu Madonna' daki o sünepe adamın hikayesini ezer geçer. Tamam dil olarak Kürk Mantolu Madonna muazzam bir eserdir ancak sadece dil olarak öyledir. Anlatılan hikayenin hiçbir numarası yoktur. Keşke o üslupla böyle bir hikaye anlatılsaymış, o zaman ben de hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biri derdim Kürk Mantolu Madonna için. Muhterem Aziz Bey' in muhteşem hikayesini, o sünepe Raif Efendi' den bahsederek baltalamak istemiyorum. Ben bu kadar güzel bir kitap beklemiyordum, artık hediye edene duyduğum büyük sevgi ve saygıdan mıdır bilmiyorum ama çok beğendim kitabı. Her hikaye çok güzel ama özellikle kitaba adını veren bu bahsettiğim ilk hikaye muhteşem. Keşke öykü yerine roman olsaymış o karakter ve onun yaşadıkları. O Raif isimli sünepe bir hatuna vurulup kalmışken ve üstelik o hatunu da götürememişken(götürmüş de olabilir şimdi tam hatırlamıyorum), Aziz Bey gençliğinde tozu dumana katıyor. Aziz Bey' in, o hızlı zamanlarını geride bırakıp da yalnız bir adama dönüşümünü çok daha uzun uzun, çok daha sindire sindire okuma imkanını verseydi keşke Ayfer Tunç. Okulda tarih derslerinde de yaptılar bana bunu mesela. Hatta ekşide ya da başka bir sözlükte başlık bile açıldı bununla ilgili. Osmanlı Devleti' nin yükseliş dönemi tarih hocalarımız tarafından -utanmasalar Hücum Marşı eşliğinde anlatırlar- büyük bir coşkuyla anlatılırken duraklama ve gerileme devri ''evde kitaptan okursunuz'' cümleleriyle geçiştirilip oldu bittiye getirilirdi. Ayfer Tunç da oldu bittiye getirmiş Aziz Bey' in hadisesini. Yani öykü olunca bana öyle gibi geldi. Oysaki kendisinden öğrenilecek çok şeyim vardı daha eminim.

Anayurt Oteli
7/1026.05.2014

Baskı: Anayurt Oteli

Sıkıcı kitap, çok hem de; ama aynı zamanda iyi kitap. Her şeyden önce neredeyse kitabı tutup karşı duvara fırlatmama neden olacak kadar sıkıcı olan üsluba ve olaylara rağmen hikayenin sunuluş şekli çok hoşuma gitti. Bilinç akışı tekniği gibi entel şeyler yazmak istemiyorum çünkü pek getirisi yok. Yani yazdım da hiçbir hatun da gelip ''woooww sevişelim mi'' demedi. E o zaman ne gerek var, basit usül devam edelim, ama yine de şunu söyleyeyim bu bilinç akışı denen şey dünyanın en sıkıcı şeylerinden biri. Şimdi önce bizim sapık, hasta, korkak, manyak, dertli karakterimizin oteldeki yaşamını anlatıyor kitap. Sonra otelin dışına çıkıp ezber bozuyoruz ki oraları birazcık keyifle okunuyor işte. Otelin boğucu havası sizi o kadar bunaltıyor ki bizim sapıkla beraber dışarı çıktığınızda bir daha otele dönmek istemiyor canınız. Ama sonlara doğru otelden de daha sıkıcı bir yere giriyorsunuz; Zebercet' in kafasının içerisine. Ben bu kadar sıkıcı kafa görmedim. Bir de karmakarışık bir aile ilişkisi var; Cem Yılmaz' ın dediği gibi lan hani marjinal bizdik? Tüm sülale tren yapıyor. Evin beyi uşağa, uşak şoföre, şoför hepsine filan filan. Kitapta olan bir kadın eksik kitapta.(Öyle okursun işte, nasıl cümle ama) Ama çok önemli değil, bence dünyadaki tek adam bu Zebercet de olsa bu kadın o adama vermezdi. Sabah sabah yazasım yok bir kızı çok özledim çünkü ve gece olsun da mesaj atsın diye bekliyorum ama siz sevgili kitap kurtlarına da saygısızlık etmek istemem. Şimdi bir tane tabela var, otelin yerini gösteren. Tabela zamanla ters dönmüş ve toprağı gösteriyor artık. Zaten otelin kasvetli havası da ilk tasvirlerden itibaren bana hep mezarı çağrıştırdı. Zebercet yaşayan bir ölü aslında. Otel de onun mezarı. Bana göre tabelanın toprağı göstermesi de zaten bunun metaforik bir anlatımı.(Az votkaya 2 kız düşer bu cümleye) O kadar manyak, psikopat ve yalnız ki adam yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor aslında. Ne var ki bunun libidosuna hitap eden bir kadın gelmeyince otele bu da o kadının tekrar gelmemesini beklemeye başlıyor.(sakin!) ve mezarla gerçek dünya arasında arafta kalıyor bana kalırsa. Şimdi Yusuf Atılgan Aylak Adamı yazıyor 1959 yılında. 1960' da bir tane öykü yazıyor sonra da bir daha bu kitaba kadar kitap yazmıyor adam. 1973 yılına kadar yani. Düşün bu kitabın ne kadar özel olabileceğini bu şartlarda. Ama yok Kürk Mantolu Madonna' ya dediğim gibi bu kitabın da gereksiz abartıldığını söylemeyeceğim. Cidden eli yüzü çok düzgün bir kitap ama çok sıkıcı. Bu kitapta abartılan ise karakter. Yalnız, hasta, sapık bir adam. Henüz cinsel kimliğine bile karar verebilmiş değil. Çocukluğundan gelen travmalardan da olsa gerek sağlam bir tedaviye ihtiyacı var. Özenilecek, öykünecek hiçbir şeyi göremedim ben. Ama yalnız adam örneği için muhteşem kendisi; yalnızlık dediğin işte böyle olur ve bu yalnızlık da hiç de övünülecek bir şey değildir. Öyle face' e yalnızlık ve huzur yazıp like beklemeye benzemez yani yalnızlık. Popülariteye hizmet eden hiçbir şey de yalnızlık olarak adlandırılamaz bence. Neyse işte özetle sıkıcı ama sağlam bir kitap var karşınızda. Bir de müthiş cesur bir yazar var. türkiye gibi bir ülkede o cümleleri yazmak, o dönemde yazmak büyük bir cesarettir demek için girdim bu cümleye ama yazarken fikrimi değiştirdim, bence şu an daha baskıcı bir dönemdeyiz, sadece şu an bu baskıları kırabilmenin, bastırılmışlıkları başka türlü kırabilmenin daha fazla yolu var geçmişe oranla. Kızı da hala özlüyorum bu arada.

Albaya Mektup Yok
9/1026.05.2014

Baskı: Albaya Mektup Yok

Tüm zamanların bana göre en büyük yazarlarından biri Marquez. İddialı bir giriş oldu gibi ama bu adamın herhangi 3 kitabını okuduysanız -ki bunu yaptıysanız artık onu ve tarzını seviyorsunuzdur- siz de benzer şeyi düşünürsünüz eminim. Yalnızlık ve yalnızlığın anlatımı sıkıcıdır çoğu zaman. Marquez işin içindeyse durum değişiyor ama. Hemen hemen her hikayesi ve romanında yalnızlığa değinen Marquez' in en güzel hikayelerinden biri bu, belki de en güzeli. Bir günde hatta birkaç saatte okunup bitirilen bu kitapta Marquez tüm hünerlerini cömertçe sunmuş okuyucuya. Bu cömertliğinden olsa gerek Yüzyıllık Yalnızlık gibi bir şaheseri bile bu kitabın gerisinde tutup diyor ki Marquez ''Herkes yüzyıllık yalnızlığın en iyi kitabım olduğunu düşünür oysaki benim en güzel kitabım Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı öykümdür'' Kırmızı Pazartesi için de ''Her yazar son kitabının en iyi kitabı olduğunu düşünür, bu da benim son kitabım dolayısıyla en iyisi'' demişti Marquez. Kırmızı Pazartesi bu kitaptan daha sonra yazıldı. Şimdi ben de karar veremiyorum en iyisinin hangisi olduğuna ama şunu rahatça söylerim ki bu kitap Marquez' in okuduğum ve okumadığım eserleri içinde en iyi üçte olacaktır ve değişmeyecektir bu eminim. Bu nasıl bir yalnızlık tarifidir kalemine kurban olduğum; --spoiler-- Aylardan ekimdi. kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Neredeyse 60 yıldır beklemekten başka hiçbir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de ekimdi. --spoiler--

İsveç Kibritleri
7/1020.05.2014

Baskı: İsveç Kibritleri

Olivier isimli bir çocuğun, annesini kaybettikten sonra yaşadıklarını anlatan bir hikaye. Yazarı yakın bir dönemde ölmüş, ölünce de eserleri filan konuşulmaya başlandı tabii ve onun en önemli kitabı olan, otobiyografik ögeler barındırdığı iddia edilen bu kitap da tekrar gündeme geldi, gazetelerin kitap eklerinde, bloglarda filan. Ben de onun gazıyla okudum zaten. Çok akıcı bir kitap gibi gelmedi bana, sıkıldım okurken ama 10 sayfa okuyup da kenara bırakmak yerine kendinizi zorlarsanız Olivier' in dünyasına giriyor, onun hislerini, yalnızlığını anlayabiliyorsunuz. Aslında kitabın tanıtım yazıların Olivier ile anarşist ruhlu Bougras' ın dostluğundan bahsediliyordu ve Bougras karakterinin olduğu bölümleri okumak gerçekten çok keyifliydi ama bu bölümlerin sayısı bana çok az geldi. Ben çok derin bir dostluk beklerken yetim bir çocukla ilgilenen, enteresan, hırpani bir adam gördüm sadece. Bougras karakterinin üzerinde biraz daha dursaydı yazar, Meursault' tan sonra gerçek anlamda olmak isteyeceğim bir karakterle daha tanışmış olurdum sanırım. Ama diğer yandan; küçük çocukla koca adam muhteşem bir arkadaşlık kurup da dünyanın ...... koydular edebiyatı yapmak yerine olan biteni gerçekçilik çizgisinden milim ayrılmayarak anlatmasıyla hayranlığımı kazandı kendisi. Büyük adam-küçük çocuk arkadaşlıklarını daha önce de gördük edebiyatta ve aklıma ilk genel örnekleri içlerinde barındıran kitaplar, bu kitaptan çok daha fazla bilinmiş ve sevilmişlerdir.(Küçük Prens, Şeker Portakalı) Bu kitaptaki ana tema ise çocuğun yalnızlığı olduğundan, ufaklığımız büyüklere ders vermeye filan girişmiyor haliyle ama ders de almıyor. Bir çocuğun yalnızlığı, en saf haliyle, çoğu zaman bana sıkıcı gelen bir üslupla ama gerçeklikten hiç ayrılmadan anlatılıyor özetle. Sık sık sokaktan bahsediyor yazar, sokakla çocuğun ruh hali arasında benzerlikler kuruyor ama tabii bunu açık açık yazarak yapmıyor. Kitabın en sevdiğim yanı bu oldu; sokağın durumunu göre Olivier' in değişen ruh hali. çocukken hepimiz yaşadık bunu ben hala da yaşarım hata, belki de bu yüzden çok sevdim bu detayı.(Spoiler geliyor) Ve sokak kitabın finalinde de başrolde yine. Olivier' in sokağa vedaya hazırlanırken sokak da Olivier' ya veda ediyor aynı şekilde. Gerçekten de sokak ile Olivier arasındaki kurulan bağ ve bunun yansıtılışı muazzam. Bir de artık kitaplarda esrarengşiz bir karakterle karşılaşmaktan çok sıkıldım ben. Bu kitapta da Örümcek isimli bir dilenci var. Olivier bunun evine gidiyor, orada kitaplar görüyor, bunun aslında çok kitap okuduğunu öğreniyor filan. Ne yapayım? Sokaktaki bütün dilencilerle diyalog mu kurayım, kurmadığım için kendimi suçlu mu hissedeyim, keşfedilememiş cevherlerin peşine mi düşeyim? Olur da denk gelirse eyvallah takdir ederim ama her kitapta bunun gözüme sokulmasından rahatsız olmaya başladım artık ciddi manada. O aslıdna böyleydi, bunu kazısan altından şu çıkardı vs vs. E o kızıl hatun da benimle takılsaydı keşke, neler kaçırdığını bir bilse mi diyeyim o zaman? Hatun yakışıklı, kaslı, dövmeli çocuğa gitti, çok samimi söylüyorum bir bok da kaçırmadı. 40' tan sonrası için o çocuktan daha iyi bir eş olabilirim belki ama şu an çocuk her türlü basar yani. Fransız olsam ya da Fransa tarihini bilsem daha çok ilgimi çekerdi kitap, çünkü Fransa ile ilgili çok fazla küçük bilgi ve detay var kitapta. Kitabın ön söz bölümünde muhteşem bir son paragraf var, keşke kitap o paragrafla başlasaydı, gördüğüm en güzel kitap girişlerinden biri olurdu o zaman. Şuydu o beğendiğim paragraf: Evet, güneşin beyaza boyadığı kül rengi binalarıyla, aralarından yeşil otların fırladığı sokak taşlarıyla, kendi yalnızlığını kuşatan sınırlarıyla sokağım, yaşadığım her anı hiçbir zaman unutamayacağım kadar göz kamaştırıcıydı. Sanki be değil de, bembeyaz bir ışık içine gömülen kendi kaybolmuş çocukluğum söz konusuymuş gibi, ilk acıların karşısında gözlerini kırpıştırarak bütün saflığıyla duran ve kalbi bambaşka çarpan bu ürpermiş çocuğu tekrar görüyorum. O zamanlar dünya yine sevinçlerle doluydu.

Fareler ve İnsanlar
9/1020.05.2014

Baskı: Fareler Ve İnsanlar

Öncelikle kitapta müthiş bir dostluk anlatılıyor diyenlere zerre kadar katılmadığımı belirterek başlayayım. Buradan yola çıkıp dostluk üzerine müthiş bir sorgulamaya girerdim ama çok üstünkötü geçeceğim burayı; hayattaki bütün ilişkiler faydacılık üzerine kurulur. Defalarca benzer şeyleri yazdım, söyledim zaten. Bu faydacılık durumu ortadan kalktığında o ilişkiyi(arkadaşlık, sevgililik, akrabalık) koruyan şey vicdan, vefa, toplumsal baskılar gibi kavramlardır ki bu da tek tarafın fedakarlıklarına dayanır ancak. Kitapta bu karşılıklı faydacılık durumunun en acımasızlarından biri var işte. Yani Candy' nin köpeği ile arasındaki bağ, George ile Lennie arasındaki bağdan daha özel mesela bana göre. İncecik olmasına rağmen çok yoğun bir kitap, çok da okunan bir kitap haliyle ve çok fazla farklı yorum yapılmış üzerinde bu zamana kadar. Dolayısıyla az çok hepsine değinmek istiyor insan. En başta dediğim gibi işin ''müthiş bir arkadaşlık hikayesi'' kısmına hiç katılmıyorum. George ve Lennie bir hayalin peşinden gidiyorlar, hayali duyan herkesin o hayale ortak olma arzusu ise sanırım kitabın en can alıcı yeri. Küçük insanların, küçük hayalleri üzerine yazılmış bir kitap ve tıpkı ismini aldığı şiirde de bahsedildiği gibi ''en iyi planları, farelerin ve insanların, sıkça ters gider.'' Gerçekleşmiyor elbette hayaller. Aslında kurulan hayal çok küçük, gerçekleştirilebilirliği çok da zor olmayan bir hayal buna rağmen gerçekleşemiyor. Steinbeck, İnci' de de yapmıştı bunu. Parayla her şeyin güzel olacağını sanan küçük insanlara parayı vermiş ve sonra da hayalleriyle birlikte o insanları da yok etmişti. Burada da aynısını yapıyor. Hayal yok olunca insanı da yok ediyor, insanı yaşatan hayalleridir diyor dolaylı yoldan sanki. Spoiler olacak devamında ama zaten hikayeyi de bilmeyen yoktur muhtemelen; George, Lennie' yi vurmasını kimileri bunu ''arkadaşını korumak için yaptı'' diye yorumlamaktadır. Elbette ki senelerdir yanında olan adama duygusal bir yakınlık duymaktadır George ama vurmasının tek nedeni ve bence asıl nedeni Lennie' nin onurunu korumak değildir. Lennie aynı zamanda bir külfettir de George için ve George her kızdığı anda bunu da açıkça dile getirir. Hatta Lennie de bunun farkındadır. Yine Slim(sanırım Slim' di) George' a neden Lennie ile birlikte takılıyorsun dediğinde, çünkü o benim arkadaşım ve onu çok seviyorum cevabını vermez George. Çocukluktan beri yanımda, teyzesi bana emanet etti filan der. Yani demek istediğim George, Lennie' i vururken onu koruma düşüncesinin altına, üzerindeki külfetten kurtulma, hayallerin gerçekleşmeyeceğini anlayıp kendi yolunu seçme düşüncesini de saklayıp çekti o tetiği. Şimdi Candy' nin köpeği öldürüldükten sonra, Candy ''ben vurmalıydım onu'' demişti. George onu yaptı bir bakıma. Başkasına bırakmadı ve artık hayallerin gerçekleşmeyeceğini anladığından ''bir işe yaramadığı''(köpeğin vurulma sebebine gönderme yapıyorum hemen coşmayın) için Lennie' yi vurdu. Biliyorum mutsuz insanlar olarak ve her mutsuzluğunuzu kapitalizme ve Amerika' ya bağlayacak Amerikan Rüyası deyimini ve bu deyimin eleştirilmesini çok seviyorsunuz ama yapmayacağım. Herkesin mutlu olmakla ilgili hayalleri var ama hiç kimse mutlu değil ve herkes çok yalnız ki alttan alta mutsuzluklarının sebebi bu gibi de veriliyor okuyucuya. Yine döndün dolaştık geldik kapitalizme. İnsanların bireyselleştirilmesi meselesi yani. Şimdi Curley mutsuz sağa sola saldırıyor, karısı mutsuz, o da hayallerinden vazgeçmiş ve yalnız olmaktan yakınıyor, Slim atlarla bağ kurmuş, Candy köpeğiyle, Crooks kitaplarla vs. Zaten bir süre önce çiftlikte çalışan bir işçinin gönderdiği mektubun bir dergide yayımlanmasına verilen tepkiler, o kişilerin ne kadar yalnız ve unutulmuş olduklarının en güzel örneği belki de. Şimdi örneğin Slim gibi saygı duyulan biriyle x bir kişi neden George ve Lennie gibi kafa kafaya verip bir hayal kurmuyorlar örneğin diye düşünüyor insan. İşte sistem eleştirisi de orada. İnsanları birbirlerinden tamamen uzaklaştırmış ve hayallerini ellerinden almış sistem. George ve Lennie ise çocukluktan beri yan yana olduklarından aslında arkadaş olmalarını gerektirecek donanımlara sahip olmasalar dahi ortak bir hayalde buluşabiliyorlar ve bu yüzden etrafındakilerden ayrılıyorlar. O kadar sarılıyorlar ki hayallerine, paylaşmaktan bile çekiniyorlar çünkü biliyorlar ki paylaştıkları anda sistem o hayali yok edecek ve onları da çarkları arasına alıp ezecek. İki alıntı ekledim ki ikisi de yalnızlık üzerine. Birinde kişi, gördüğünü gösterecek birileri olmadıktan sonra gördüğünden de emin olamaz gibi bir şey diyor ki benim de daha önce defalarca söylediğim bir şey bu ve George ile Lennie' nin yan yana olmalarının nedenlerinden de birisi. Hayalini biriyle paylaştığın sürece gerçek olacağına inanıyorsun çünkü, kitapta böyle yani. George, Lennie öldürürken aslında hayalini de öldürüyor bir bakıma. İkinci alıntıyı ise size inat olsun diye paylaştım. Hani kitaplar ve huzur, ah kitaplarlar dolu bir oda vs. diyorsunuz ya hani, onlara inat olsun diye yaptım. Hayatınızı da adasanız maksimum 2500 kitap okuyabilirsiniz ki bu da küçük bir kitapçı dükkanının yarısı demektir en fazla. Yani okyanusta bir damla. O yüzden okuyacağınız kitapları iyi seçmeye çalışın, bir de bu ve benzeri sitelerin kıymetini bilin ki sonra Carlson gibi kitaplardan başka bir bok yok hayatımda diye ağlanmak zorunda kalmayın. Ben de aksi bir adamımdır, tersimdir ama 9 kişiyi terslesem de 10. kişi hayatımda kalsın isterim. Mesele o hayatınızda tutacağınız 10. kişilerin kim olduğuna karar vermek ve karşılığında ona sunabileceğiniz bir şeylerin olması. Aslında biraz duygusuz yazdım ama kitabı okurken çok duygulandım. Tek sebebi ise Lennie' nin saflığı, cümleleri ve hayvanlara istemeden verdiği zararlardı. Eski kız arkadaşımın hayvanlara duyduğu sevgi ve duyarlılığı anımsattı filan. Neyse, sözlerime burada son verirken size iki tavsiye bırakıyorum; 1- Gary Sinise ve John Malkovich' in muhteşem performans gösterdikleri film uyarlamasını da izleyin, 2- Megadeth-Of Mice And Men(Şarkının ilk 10 saniyesindeki Dave Mustaine' nin gereksiz saçmalamasını yok sayın ama)

Baskı: Sevimli Bir Aşk Hikayesi

Bir tek bende var bende var bende! Yok ya herkeste var zaten iyice piyasa oldu bu ayyaş. Şimdi yanlış bilmiyorsam Kasabanın En Güzel Kızı ismiyle çıktı bu kitap Metis' ten ki orijinal adı da bu kitabın. Sonra Parantez bastı bu kitabı ve adını değiştirip Sevimli Bir Aşk Hikayesi yaptı. Yapmamış da olabilir gerçi yani iki kitabın içerisindeki öyküler farklı olabilir bilmiyorum. Sonrasında ise üst başlık olarak Kasabanın En güzel Kızı, alt başlık olarak da sevimli bir aşk hikayesi diyerek eşeğin bir tarafına su kaçıracak ölçüde bir isimle bastılar kitabı. Ben diğerine kıyasla nadir olduğunu düşündüğüm bu baskısına sahibim neyse zaten çok daha önemli baskılar mevcut elimde bu ne ki (ne sandınız lan) Kitap muazzam bir hikayeyle başlıyor. Bukowski' nin en güzel öyküsü belki de bu açılış hikayesi. Her yerde de bulup okuyabilirsiniz zaten sıkıntı yok. Herkese yatıp kalkan dünyalar güzeli bir hatunun güzelliğinden sıkılmasını anlatan sert bir öykü. E Bukowski' den de soft bir şeyler beklenmez zaten. Bukowski iyi bir yazar mı? Bence iyi bir yazar ama çok abartılan bir yazar. İlk 2 kitabında ''wuhuuu'' demiştim de sonrasında abartılacak bir şey olmadığını gördüm. Hala büyük bir keyifle okurum kendisini ve hala alkol ve puro tüketmek isterim okurken ne var ki bir şeyi sevmek başkadır, onun çok yetenekli çok büyük olması başka. Ben Petrucci' yi sevmem, dinlemem ama hayvan gibi bir gitaristtir kendisi. Sadece tarzı bana uymaz. Tamam ya çok müzik konuşmayı sevmeyen biriyim, en büyük gitarist sizinki, hemen kızmayın. Bukowski romanları sıkar beni gerçi Kadınlar' ı henüz okumadım, ondan çok umutluyum ama bakalım... Öyküler ise Bukowski' yi tekrar sevmemi sağladı. Ben Factotum, Postane, Hollywood gibi kitaplarını okuyup da ''eeh yeter artık daha ne kadar aynı şeyleri okuyacağım derken'' öyküleri ve günlüğüyle bir anda hararetimi aldı Bukowski. Bir iki öyküsü hariç romanlarından farkı yok bu kitabın ama o bir iki öykü gerçekten de benim açımdan fazlasıyla sıradışı ve yaratıcı. Bukowski' yi ne zaman okusam keyif alır, votkaya abanır, puro yakarım biliyorum; ama yavaş yavaş Bukowski ile aramdaki ilişkinin de bittiğini hissediyorum. Yine de aşk denen o zırvalığı Bukowski' den okumaya hiçbir zaman hayır demem sanıyorum ve Kasabanın En Güzel Kızı isimli öyküyü okuma işini de bir ritüele döndürürüm diye düşünüyorum. Bitiş cümlesi bu olsun hadi, iyi sevişin.

Baskı: Hile (Harry Bosch, #7)

Bu tarz kitapları okumak çok keyif verse de artık pek zaman harcamamaya çalışıyorum bunlarla. Yine de kitap okuma pratiğine büyük katkısı olan kitaplardır bunlar. Michael Connelly olduğunda ise iş biraz değişiyor. Aslında Connelly' den daha sürükleyici yazarlar vardır mesela Dan Brown ya da Adam Fawer kitapları çok daha büyük bir merak uyandırmıştı bende, ama Connelly' nin yarattığı muhteşem karakter Harry Bosch sayesinde Connelly, benzer yazarların hepsinden ayrılıp bu tarz yazarlar arasında zirveye oturuyor benim gözümde. Başka bir kitabına yorum yazaken de belirttiğim üzere Harry Bosch, derinliği olan bir karakter, jazz seven, iyi biradan anlayan ve tam bir kaybeden. Ve yine o yorumda belirttiğim üzere ben Harry Bosch serisini okurken aslında polisiye kitap değil de Bosch' un biyografisi okuyormuşum gibi hissediyorum. Bu kitapta ana karakter tek başına Bosch değil ama. Dolayısıyla ilk başlarda bir hayal kırıklığı yaşamadım değil okurken ama sonrasında olay Bosch' n geçmişine değin uzanıp onun en sevdiği tabloyla ilgili olunca bir anda en sevdiğim Connelly kitaplarından biri hatta belki de birincisi oluverdi bu kitap.

Ağır Roman
8/1005.02.2014

Baskı: Ağır Roman

Bir günde okunacak kadar akıcı ve sade bir kitap. Çok özgün ve özgün olduğu kadar da hoş bir dili var. Sistemin, olduklarından daha farklı olmalarına asla izin vermeyeceği insanların, sistem safralarının(sistem safrası tanımını bir kitapta görmüştüm) bir hikayesi. Müthiş bir dram ve elbette o dramı yaratan büyük bir aşk. Sevip de kavuşamamak üzerine kurgulanan sayısız aşk hikayesine inat, kavuşup da ayrılamamak üzerine bir aşk hikayesi var kitapta bana kalırsa. Filmi de güzeldir lakin o kitabın filmi bu değil, sanırım o yüzden rahmetli Metin Kaçan' ın filmden nefret ettiği söylenir. Kitaptan bağımsız olarak düşündüğümüzde müzikleriyle, yaratılan atmosferle ve oyunculuklarıyla çok başarılıdır, ama ben genel kanının aksine ben Okan Bayülgen' in bitirim olduktan sonraki halini pek tutmadım. Belki yüzüne ekranlardan fazla aşina olduğumuzdan dolayı, belki de kitaptaki Salih' in daha oturaklı bir karakter olmasından dolayı Okan Bayülgen bana bitirim biri gibi değil de bitirirm birini taklit eden biri gibi geldi.

Açlık
7/1005.02.2014

Baskı: Açlık

Otobiyografik öğeler taşıyan meşhur bir kitaptır Açlık. Yoksul ama fazlasıyla gururlu bir adamın hayatta kalma mücadelesini anlatır. Bukowski, Fante gibi yazarları üsluplarının yanında tek karakter üzerinden kurguladıkları hikayeler sebebiyle severim. Bulantı, Yabancı gibi kitapları da çok sevmemin nedenlerinden biri tek karakter üzerinden kurgulanan hikayeleriydi. Hatta henüz okumadığım halde Jack Kerouac' un Yolda kitabının hem bu nedenle hem de ana karakterin saydığım diğer kitaplardakilere kıyasla muhtemelen daha çok sigara ve kahve tüketecek olması sebebiyle en sevdiğim kitaplardan biri olacağını düşünüyorum. Açlık' ı okurken adamın abartılı gururu canımı sıkmıştı açıkçası. Hani bırakın sigarayı, kahveyi adam gururu yüzünden neredeyse hiçbir şey yemiyor zaten kitap boyunca. Ama yine de o sefalet hayatına tanık olmak çok keyifliydi. Çok groteks bir ifade oldu sanki ama yazarken öyle bir amacım yoktu. Yani tercih işte ben seviyorum böyle kahramanı olan kitapları. Sefil, berduş, alkolik, umursamaz, kahve içen, sigara içen, seks yapan vs. vs. vs. Bu kitabın kahramanı, saydıklarımın çok azını yapabilen bir adam buna rağmen 4 yıldız verdim işte kitaba. Çok sevmemiş olsam da bana göre iyi bir kitap vardı karşımda. Ana karakter, sırf ondan beklentilerimi yerine getirmedi diye kitabı eleştirmek haksızlık olurdu. Özellikle adamın karnının ne kadar aç olduğunu sonuna kadar hissediyorsunuz kitabı okurken.

Baskı: Pal Sokağı Çocukları

Ben kitaba 5 yıldız verecektim aslında, 6 vermemin nedeni oy verdiğim diğer kitaplarla kıyaslama yapmamdı. Gerçekten bu oy verme işi ilk başta çok kolaydı ama oy verdiğiniz kitap sayısı arttıkça zor bir hale gelmeye başladı. Elbette belki bir kişi bile benim kitaba kaç yıldız verdiğimle ilgilenmiyordur ama ben bunu kendim için yapıyorum. Mümkün olduğu kadar da tutartlı olmaya çalışıyorum. Neyse bunu çok uzatmadan kitaba geliyorum;sevmedim. Okurken çok düşündüm acaba anlamadığım bir mesaj mı var okuduğum bu metinlerde diye ama özellikle sözlüklerdeki yorumları da okuyunca kitabı anlamamış olma ihtimalimi eledim. Sadece okuyanların çoğunun etkilendiği unsurlar benim için anlamsız göründü hepsi bu. Şeker Portakalı, Bülbülü Öldürmek, Charli' nin Çikolata Fabrikası, Boyalı Kuş gibi bir çocuğun gözünden kurgulanan hikayeler arasında bence en başarısızı. Çocukların kendi aralarında gruplaşmasına lafım yok, hepimiz yaşadık lakin bu gruplaşmanın abartılıp baya baya çete savaşına dönüşmesi bende Emrah' ın Arka Sokaklar dizisindeki karakterlerin küçüklüklerini okuyorum hissi uyandırdı. Molnar bu benzetmeyi duysa mezarında ters dönerdi sanırım o yüzden biraz ağır olduğu için özür diliyorum kendisinden ve sevenlerinden. Kitabı fazlasıyla militarist ve bir çocuğun dünyasından uzak buldum ben, en azından benim çocukluğumdan uzaktı. Bana göre kırmızı gömlekli çocuklar, Nemecek ve arkadaşlarına kıyasla çok daha çocuktu, aralarındaki hiyerarşik düzeni yok sayarak söylüyorum ama bunu. Tabii ki sevdiğim yanları oldu, bir çocuğun gözünden dünyanın nasıl göründüğüyle ilgili bazı pasajları çok gerçekçi bulduğum oldu; ama sevmediğim şeyler daha fazlaydı kesinlikle. Kitabı anlamamış olup rezil olma ihtimalimi düşünerek daha fazla uzatmıyorum ama kesinlikle saydığım 4 kitabın da bundan daha iyi olduğunu iddia ediyorum.

Postane
7/1005.02.2014

Baskı: Postane

Otobiyografik Bukowki kitaplarından okuduklarım arasında en sevdiğim kitap budur. İşin içinde kurmaca hikayeleri de sokarsak Bana Aşkını Getir kitabı en iyisidir(yine kendi okuduklarım için diyorum). Bukowski kitaplarının hemen hemen hepsi aynıdır; içer, seks yapar, bir şeylere küfreder, at yarışı oynar, bir yerlerden kovulur... Kitapları zenginleştiren kısım diğer karakterler ve onların Bukowski' nin gözünden görünüş şekilleridir. Tüm bu tekdüzeliğe rağmen Bukowski hayranları pek sıkılmaz hatta keyif alırlar bu durumdan, kitabın daha uzun olmasını isterler. Kahve, alkol, sigara tüketip seks yapan bir ana karakter üzerinden şekillendirilen her kitabı sevmişimdir genelde ve Bukowski' nin de elbette bundaki katkısı yadsınamız. Buna rağmen genel Bukowski okuyucusunun aksine okuduğum Bukowski kitapları bir yerde sonra sıkmaya başlıyor beni. Gerçi çok da genelleme yapmamam gerek sonuçta sadece Foctotum da yaşamıştım bunu. Ama bu kitapta o hisse hiç kapılmadım. Yani olması gerektiği uzunlukta. Yine sisteme çakıyor, yine iyi içiyor, yine sevişiyor, yine para kaybediyor ama tüm bunları çok uzatmıyor Bukowski.

Siyah Kan
6/1005.02.2014

Baskı: Siyah Kan

O güne kadar pek kitap okumadıysanız, kitap okumaya yeni başladığınız sıralarda bir Grange kitabı okursanız ve bu kitap da Kızıl Nehirler ya da Leyleklerin Uçuşu olursa kendi küçük vizyonunuza göre 'tüm zamanların en iyi yazarı''nı keşfettiğinizi düşünebilirsiniz. Neyse ki Grange o iki kitap ile yarattığı efsaneyi sırasıyla(okuma sırama göre) Kurtlar İmparatorluğu, Taş Meclis ve Siyah Kan ile fazla zorlanmadan yıkabilir. Leylekleri Uçuşunu okuyup hayran kaldığım Grange, Kızıl Nehirler ile hayranlığımı neredeyse tapınma şekline dönüştürecekti ki sonrasında okuduğum her kitabıyla beni bu moddan çıkardı ve gözümde sıradan bir yazar imajına büründü. Siyah Kan fena bir kitap değil. Bir kere karakterin kahve sevmesi, evinde bir espresso makinesinin bulunması karaktere hemen ısınmamı sağladı. Lakin biliyorsunuz ki artık Grange kitabın sonunda size bir sürpriz yapacak ve yine biliyorsunuz ki bilinen bir sürpriz artık sürpriz değildir. E bu tarzda yazılan bir kitabın sonundaki sürpriz, sizin için sürpriz olmayınca, kitap boyunca aksiyon zaman zaman belirli bir sınırın altına inince ve daha önce de aynı yazarın çok daha iyi iki kitabını da okumuş olunca o kadar da etkileyici olamıyor maalesef bu kitap. Grange' in ceset üzerine yaptığı müthiş tasvirlere saygım sonsuz ama bu tarz kitapları kurtarmaya yetmez o. sadece süsleyebilir, gerçekçiliği arttırır hepsi o kadar. Yine de bana kitap okumayı sevdiren yazarlardan biri olmasının hatrına 6 yıldız verdim.

Macellanya
6/1005.02.2014

Baskı: Macellanya

Kaw-Djer... en sevdiğim roman kahramanlarından biri. Kitabın sonuna doğru Jules Werne ucundan kıyısından anarşizme dokundursa da(öyleydi diye hatırlıyorum) yine de gerçekten bağımsız, özgür bir karakter yaratmış. Adamımız hiçbir şekilde devletin var olduğu herhangi bir kara parçası üzerinde yaşamak istemiyor. Üzerinde hiçbir otoriteyi tanımıyor. Nitekim böyle bir kara parçası buluyor ve orada yaşamaya başlıyor. Kitap da işte bu adamın oradaki insanlarla ilişkilerini anlatıyor. Gel gelelim tek karakter üzerinden şekillenen bu romanda karakterimiz ne çok kahve içiyor, ne çok içki içiyor, ne de çok sevişiyor. İşte öyle olunca birazcık gözümden düşüyor benim, ama olsun, düşünce tarzı, duruşu yeter Kaw-Djer' in. Spoiler gibi olacak ama neyse; kitabın sonunda bu adamın olduğu yere de devlet geliyor haliyle. Bunun üzerine kahramanımız ne yapsan ne etsem diye düşünürken bizimkine devletin gerekli olduğunu filan anlatıyorlar, ''hımm'' moduna giriyor bizimki de. Öyle işte.

Monte Kristo Kontu
8/1005.02.2014

Baskı: Monte Kristo Kontu

Tüm zamanların en iyi intikam romanlarından biri. İddialı bir giriş oldu ama bunu çürütebilecek kadar intikam romanı okumuş birinin çıkacağını da sanmıyorum. Filmi de olduğundan hikayeyi az çok hepiniz biliyor olmalısınız. Genç denizcimiz Edmond Dantes' in tek hayali Mercedes ile evlenmektir. Bunun içinse önünde iki engel vardır. İlki tahmin ettiğiniz üzere para, ikincisi ise kitabı birazcık okuduktan sonra tahmin edebileceğiniz ama Edmond' un hayatı boyunca tahmin edemeyeceği bir şeydir; en yakın dostu Fernand Mondego. Mondego da güzeller güzeli Mercedes' e aşıktır. Ve birgün çıktıkları bir sefer sırasında Edmond, yumuşak yürekliliği yüzünden ufak bir belaya bulaşır. Daha doğrusu bir iyilik yapar ve bu iyilik başta Fernand Mondego olmak üzere birkaç kişi tarafından uygulanacak ve hepsine büyük çıkarlar sağlayacak müthiş bir planın başlamasına neden olur. Türlü entrika sonunda Edmond kendinş bir zindanda bulur ve ölene kadar da orada kalacaktır. Sonrasında yan hücredeki komşusu Abbé Faria ile tanışır ve asıl hikaye başlar. Edmond' un yaşamak için tek bir amacı vardır artık; intikam. Hiç suçu olmadığı halde suçlu ilan edilip değer verdiği her şey elinden alınan genç bir adamın, mucizevi şekilde geri dönüp, hayatını çalanlarla hesaplaşmasının destansı bir öyküsüdür Monte Kristo Kontu.

Yaz Geçer
7/1005.02.2014

Baskı: Yaz Geçer

Çok fazla şiir kitabı okumuş biri değilim ama bu kitabın ilk şiiri olan Yalnız Bir Opera bir romana bedeldir gözümde. Bir kere muazzam bir dörtlük ile açılıyor bu şiir ve aynı zamanda da kitap; Ölu bir yılan gibi yatıyordu aramızda Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim Oysa bilmediğin bir şey vardi sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim ''Ben sende bütün aşklarımı temize çektim'' bu nasıl güzel bir mısradır yahu :) Çok bilinen bir mısra aslında ama şiirin bütününün okuyunca asıl kıymeti anlaşılıyor bir bakıma. Kitap yarım saat içinde okuyup bitirilebilecek bir şey ama elbette kitabı gerçekten anlamak, hissetmek istiyorsanız birkaç kez okumak gerek. Ben daha önce okumuştum bu kitabı, geçen tekrar elime alıp bir bakayım derken, ilk şiir olan Yalnız Bir Opera' nın büyüsüne kapılıp tekrar okumuş oldum. Açıkçası bana göre diğer şiirlerin hepsi Yalnız Bir Opera' nın gerisinde, yine de şu mısra bile tek başına 3 yıldızı hak ediyor: ''Ben sende bütün aşklarımı temize çektim'' Kaldı ki ben aşka inanmayan biriyimdir, ona rağmen bu kadar etkiledi işte. Zaten neredeyse kitaptaki tüm şiirlerin her bir bolümünün son mısrası, kitaptaki en güzel mısralardı bana göre. Sanki Murathan Mungan son mısraya kadar sizi hazırlayıp son mısrada altın vuruşu yapmış, üstelik bunu defalarca yapmış.

Midak Sokağı
7/1005.02.2014

Baskı: Midak Sokağı

Yazarın okuduğum tek kitabı. Midak isimli fakir bir sokakta yaşayan insanların hayatından bir kesit anlatıyor kitap. Dil çok yalın, çok sıradan, hikaye çok yalın, çok sıradan, karakterler çok ama çok sıradan. Peki bunlar eleştiri mi? Değil işte! İsteseydi yazar karakterlere daha fazla odaklanırdı ve ilginç malzemeler verebilecek en az 3 karakter vardı bana göre kitapta. Ama Necip Mahfuz belli ki bize birilerini değil de bir yeri sokağı anlatmak istemiş ya da benim anladığım şey doğruysa eğer, yaşamı. Sokak ve orada olan olaylar, bu dünyanın küçük bir özeti aslında. Para peşinde koşanı da var, ahlaki değerlerde yoksun olanı da; toplum için yaşayanı da var, salt kendi çıkarı uğruna yaşayanı da. Aşka, Allah' a inananı da var, inanmayanı da ya da inandığını söyleyip sonra da yokmuş gibi davrananı da. Ve hepsi öyle ya da böyle bir mücadelenin bir savaşın içinde kendi inandığı değerler uğruna. İşte ben bu yüzden sevdim kitabı. Tek bir karakterin analizine girip de enteresan bir kitap yaratmayı denemek yerine doğunun her coğrafyasında olabilecek sıradan bir sokağı, hiç süslemeden olduğu gibi anlattığı için sevdim. Nobeli olan doğulu bir yazardan bahsediyorsak eğer elbette oryantalist(doğuya batılı bir gözle bakma denebilir, hatta ufaktan bir aşağılama,hor görme de denebilir) bir tavrı olduğunu kabul etmek gerekiyor en başta ama yine de gerçek olandan daha farklı hiçbir şey yazdığını düşünmüyorum ben Necip Mahfuz' un. Anlattığı Sokağı bilmiyorum ama benzer sokakların (Semih Oktay da aynen bunu demişti ona bu kitabı okuduğumu söylediğimde) bu ülkede, hatta bu ülkenin her şehrinde görülebileceğini biliyorum. Yine kitaptaki karakterlerin her cümlelerinde Allah kelimesini kullanmaları ama her eylemlerinde sanki o yokmuş gibi davranmaları da direkt bizim ülkemizin insanlarını anımsamama neden oldu. Dediğim gibi yazarın okuduğum ilk romanı ve tek olarak da kalır muhtemelen. Çünkü çok fazla kitap var dünyada ve ben bir yazara çok fazla zaman ayrılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Eminim ki bu adamın bundan çok daha iyi kitapları vardır ama kesinlikle ben bu kitabını da sevdim, beğendim diyebilirim.

Kürk Mantolu Madonna
7/1005.02.2014

Baskı: Kürk Mantolu Madonna

Türk Edebiyatı' nın en abartılan kitabı belki de. 2 sene önce, İzmit' te 2 günde okudum. Kız arkadaşım yanımdaydı. Dışarı çıkacaktık evdeki diğer arkadaşın kitaplarından yanıma alayım bari okurum dedim. Kız arkadaşım dergilere filan bakarken ben de kitap okudum. O şekilde 2 günde bitti. Bunu niye belirttiğimi yazının sonunda söylerim. Kötü kitap değil, bir kere muhteşem bir Türkçe kullanımı var kitapta ancak ne anlatılan hikaye, ne kurgu, ne karakterler muhteşem diye adlandırılabilecek konumlardalar. Dünya tarihinde ilk 100' e zaten girmez o ayrı da en iyi Türk romanları içinde bile ilk ona girmesi zor bu kitabın. İçimizdeki Şeytan kitabındaki ruh çözümlemeleri bile o kitabı bu kitaptan üstün tutmaya yeter bana göre. Tüm bu yazdıklarım kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor ama kesinlikle bu kadar üzerinde durulacak, övülecek bir yapıt da değil bu kitap. Muhtemelen insanlar kitabı okurken kendi aşık oldukları kişiyi o karakterin yerine koyup Sabahattin Ali' nin cümleleriyle aslında kendilerini anlattığı hissine kapılıp bu kadar seviyorlar bu kitabı. İkinci bir ihtimal daha var ki o çok daha gerçekçi ve can acıtıcı; insanlar bu kitabı seviyor, çünkü bu kitap gerçekte bir halt olmayan, dikkat çekmeyen, önemsenmeyen insanlarda, kendilerinin keşfedilememiş bir cevher olduğu izlenimi uyandırıyor. Bir de sen hiç aşık olmamışsın diyenler var ki sanırım ben aşık olunca onlar bana söyler, hem biz aşkı sizden öğrenecek değiliz, biz bir aşık olduk pir aşık olduk. Şunu ekleyeyim; şimdi kitap 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm genç adamın, ikinci yani asıl hikayeyi oluşturan bölüm ise yaşlı adamın bakış açısından anlatılıyor. İlk bölümden ikinci bölüme geçisin başında 'vay be' diyorsun, kendi halinde, sessiz, sakin bir adamın geçmişinde de aynı olduğunu sanıyorsun, oysaki 'adam geçmişinde neler yaşamış' diyorsun. Daha doğrusu diyeceğini sanıyorsun. Sonra adamın geçmişini okuyorsun ve görüyorsun ki geçmişinde de bir numara yok. Şimdi böyle diyorum diye bazı arkadaşlar kızıyor. Raif Bey' in geçmişi şöyle, sen anlamamışsın, nasıl tutkuyla sevmiş vs vs. diyorlar. Ben size kendi geçmiş ilişkilerimi anlatayım, terk edilişleri, aldatılışları... Raif Beyinki onların yanında hiç kalır :) Tam tersi olsaydı işte o zaman çok severdim bu kitabı. Ya asıl siz karakteri olduğunu gibi kabul edemiyor, onu yüceltmeye çalışıyorsunuz. Çünkü o karakterin yerine kendinizi koyuyor ben de keşfedilmemiş bir cevherim, tıpkı Raif Bey gibiyim diyorsunuz. Bunu söyleyenlerin yarısı da ''Issız Adam aynı beni anlatıyor'' da dedi ya zamanında neyse. Ben Oblomov' a çok çalışkan biri desem olur mu bu? Adam tembel. Raif Bey de sessiz, sakin hatta sünepe bir adam, geçmişinde de öyleymiş, bir numarası yok yani geçmişinde de. Olsa belki daha çok severdim romanı ama yok, bence yok. Tekrar söylüyorum; kitaptaki anlatım, dil kullanımı muazzam ama hikayede bir numara yok! Gelelim 7 yıldız meselesine. Normalde kesinlikle 8 yıldız ama o kadar gereksiz yere övüle övüle bitirilemiyor ki iyice soğudum kitaptan. Yemin ediyorum kitap bittiğinde 'lan ikinci cildi filan olmasın bunun, o kadar anlatılan kitap bu olamaz' dedim. Şimdi 'ne biçim ilişkileri var, kafeye gidip birbirlerinden bağımsız mı takılıyorlar'' diyenler bu kitabın hayranlarıdır muhtemelen. Siz hayatınızın sonuna kadar sevgilinizin elinden tutun, hiç bırakmayın, beraber gezin, beraber filme gidin, aynı kitapları okuyun filan. Yani en azından bunun hayallerini kurun ve hayalinizde yarattığınız ilişkiden bir kitapta kısa bir kesit görünce de yazarın aynı sizi anlattığını iddia edin. Teksiniz dünyada çünkü emin olun :)

Baskı: Mavi Tüy Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri

Yine ders veren kitaplardan. Simyacı hayranları bayılır buna. Neyse ki onun kadar Yahudi mistisizmi ya da Mesnevi esintileri barındırmıyor içinde. Bir adam var ki kendisi ermiş, bir de çaylak var. Bu ermiş, bu çaylağa ''hayat güzel, insanları seversen eğer; hayat kısa, eğer mutluluklar olmasa'' minvalinde bir şeyler zırvalıyor. Sonra uçakları var uçuyorlar filan. Ya şimdi ben çok ezdim kitabı farkındayım da pek çok kişisel gelişim zırvasına kıyasla daha düzgün bir kitap var ortada. Hani ilhama ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz alın okuyun diyebilirim aslında.

Baskı: Yaşama Çevrilen Pedal

Kitap, bir şampiyonun(!) berbat bir hastalığı yendikten sonra çevresindekilerin, onu sevenlerin desteğiyle nasıl tekrar zirveye çıktığını anlatıyordu. Anlatıyordu diyorum zira artık anlatmıyor. Yazarımız ya da şampiyonumuz(!) doping yaptığını kabul etti, ilham verdiği tüm insanları hayal kırıklığına uğrattı, bu kitabın da zerre önemi kalmadı. Hayır her şey bir yana böyle bir kitabı niye yazdın be adam! Ya tamam dopingle şampiyon oldun da bunu biz bilmiyorduk, sen biliyordun. E bizle alay eder gibi hak etmediğin bir şampiyonluğu ballandıra ballandıra anlatıp da bir de paramızı aldın cebimizden. İnsanlar birleşip sana dava açsalar muhtemelen kazanırlar. Maddi ve manevi olarak sömürdün insanları.

Ölümüne Sadakat
8/1003.02.2014

Baskı: Ölümüne Sadakat

Tam bir erkek kitabı :) Okuduktan sonra size sürekli top5 listesi yaptırtıyor. :) Rob isimli ve muhtemelen kitabı okuyan her erkeğin de öyküneceği bir adam var. Bu adam bir gün hayatta ve ilişkilerinde neden başarılı olamadığını sorgulamaya karar veriyor. E yaş olmuş 30 küsür, sahip olduğu tek şey bir plakçı dükkanı ve 2 de manyak arkadaş. Gerçi bunlarla niye yetinemiyor lan daha ne olsun da denebilir kendisi için ama belli ki hayal ettiğinden çok farklı bir konumda kendisi ve kritik bir karar alıp tüm eski sevgilileriyle yüzleşmeye başlıyor. Kitabı okumak gerçekten inanılmaz keyif verici. Hele ki rock müziği de seviyorsanız kitap sizin kütüphanenizde mutlaka yer almalı bana kalırsa. Yaşanan her olayı bir şarkı ismiyle özetlemek ya da desteklemek... Sanki kitabın soundtracki varmış hissine kapılıyorsunuz. Hatta bir yerden sonra o şarkıları dinleyerek okuyabilirsiniz o bölümleri. Filmi de var zaten ve John Cusack müthiş bir Rob yaratıyor ekranda sağ olsun. Kitabı okuduktan sonra filmi de mutlaka görmelisiniz, muhteşem bir uyarlama olmuş gerçekten.

İsa'nın Portresi
5/1003.02.2014

Baskı: İsa'nın Portresi

Net kötü kitap. Ama yine de pişman değilim. Ya ne yapayım, ben polisiye okurken keyif alıyorum. Sonuçta ortada bir entrika var, macera var, merak var. Şimdi çok değerli bir eser ve buna sahip olmak isteyen kötü adamlar var. Güzel mi güzel bir kadın ve bir de her şeyden habersiz olan, saf bir delikanlı var. Gerçi bir yerden sonra bu saf delikanlımız CIA ajanı misali her haltı yapabilen birine dönüşüyor ama olsun. Sonuçta her Amerikan filminde de uçak kullanabilen kendi halinde bir vatandaş olmasına alıştığımızdan olsa gerek yadırgamadım ben bunu. Görüldüğü gibi çok orjinal(!) bir fikir üzerine inşa edilmiş kitap. Ama buna rağmen okunuyor işte. Orada oraya koşuyorlar, çatılardan atlıyorlar filan. Hani gece yarısı Show Tv' de denk gelen sonunda iyi adamın kazanacağını bildiğiniz halde izlediğiniz anlamsız macera filmleri olur ya işte onun kitap versiyonu bu. Yalnız yazarımız mistik bir hava katmak uğruna kitapta kargaşaya neden olan nesnenin geçmişini filan anlatmaya kalkmayıp gereksiz yere bizi sıkmasaydı daha iyiydi.

Fahrenheit 451
8/1003.02.2014

Baskı: Fahrenheit 451

En meşhur distopyalardan biri. Türünün en iyi örneklerinden ayrıca, mutlaka okunmalı. Artık dünya öyle bir hale gelmiştir ki hiç yangın çıkmamaktadır ve dolayısıyla itfaiyecilere başka bir iş için ihtiyaç duyulmaktadır; kitapları yakmak. Kitap okumak yasaktır, kitap bulundurmak yasaktır. Kitap bulundurmak büyük bir cezayı gerektiren bir suçtur ve bulunan her kitap hemen yakılır. İşte böyle bir düzen içerisinde bir itfaiyeci büyük bir hata yapar ve içinde bulundukları düzeni sorgulamaya başlar. Sonra bu hatayı daha da ileri götürür ve yakması gereken bir kitabı merakına engel olmayarak okumaya başlar. Kitabın adının Fahrenheit 451 olmasının sebebi ise kağıdın yanması için gerekli olan sıcaklığın 451 Fahrenheit olmasıdır diye biliyorum.

ÖncekiSayfa 6 / 8Sonraki